Fabrikaların etrafında, kentin eteklerinde dolaştıkça derin bir yarılmanın farkına varmamak olası değil. Bir yanda takip ettiğimiz ve içinden çıkılması gün geçtikçe zor hale gelen siyasi gündem. Geniş çaplı tutuklamalar, mahkeme önlerinde geçirdiğimiz günler, ifade hürriyetinin kısıtlanması, gazetecilerin işten atılması, bir katliamı diğer bir katliamla yıkamak için taşınan pankartlar, hapishanelerde hayatları mahvedilen öğrenciler, işkence gören tecavüze uğrayan çocuklar, öldürülen kadınlar. Diğer yanda ise yoksullukla ve yine aynı zulümle devam eden “gündelik hayat.”Bitmeyen bir hayatta kalma mücadelesi. Ertesi gün eve ekmek götürme kaygısı. O evin kirasını ya da kredisini bu ay ödeyebilecekmiyim sorusu. Kar yüzünden kabaran doğalgaz faturası ya da kömür parasını nereden bulacağım korkusu. Ben çalışırken çocuklara yarın kim bakacak endişesi. Hiçbir ihtiyaca yetmeyen asgari ücret. Tam 634 lira. Asgari geçim indirimini de eklesek mesela 700-750 lira. Eh gelsin fazla mesai. Sabahın köründe gir fabrikaya. Gecenin onbirinde çık. Olmazsa sabahla. Ertesi gün yeniden. Ömür bağlansın bir makinanın sesine. Bir ütünün tıslayışına, yahut malların üzerine dökülen gözünün nuruna. Bütün bunlar ile “siyasi” gündem hem birbirinden ne kadar ayrı görünüyor uzaktan bakınca, ama ne kadar birbirine bağlı. Ama bağlamak birbirine bütün bunları ne kadar zor! Bugün konumuz bu ikinci gündemle ilgili.Son günlerde gerek işçi arkadaşlarla fabrikalara yakın kafelerde büfelerde yaptığımız sohbetlerde gerek e-maillerden bana ulaşan sık karşılaştığım bir soru var. Uzun süredir aynı işyerinde çalışan ve işinden memnun olmayan, bu işyerinden ayrılmak isteyen işçiler ayrılırken kıdem tazminatlarını alıp alamayacaklarını merak ediyorlar. Öncelikle kıdem tazminatı hakkında hükümetin bir kanun tasarı hazırlandığını yakın dönemde Kıdem Tazminatının bir fona devredilmeye çalışıldığını söyleyelim. Bu fonun sonunun da Tasarrufu Teşvik Fonu, Konut Edindirme Yardımı Fonu(KEY) yahut İşsizli Sigortası Fonu gibi olacağından, yani bizim kıdem tazminatlarının ham hum şaralop, hokus pokus taktiği ile ortadan kalkabileceğinden endişe ettiğimizi belirtelim. Ve dönelim şu an ki kıdem tazminatı hakkımıza.Kıdem tazminatının süresi deneme süresi dahil işçilerin işe başladıkları gün başlar ve işten çıktıkları güne kadar sürer. Bir işyerinden 12 ay süre ile kesintisiz çalışan işçiler işten çıkartılmaları durumunda kıdem tazminatına hak kazanırlar. Zaman zaman işçilerin kıdem tazminatı hakkına hak kazanmasını engellemek amacıyla, işverenin işçilere 11 aylık sözleşmeler imzalatması son zamanlarda sık başvurulan bir uygulamadır. Bu durum iyi niyet kurallarına aykırı olduğundan işçi 11 aylık sözleşme imzalasa da, 11 ay sonra işten çıkartılıp sonra tekrar aynı işyerine geri alınıyor olsa da kıdem tazminatına hak kazanır. Erkek işçiler askere gitmeleri durumunda kıdem tazminatlarını alabilirler. İşçilerin haklı bir sebep olmadan işten çıkarılmaları durumunda da yine tazminat hakları vardır. Kadın işçiler evlendikleri tarihten itibaren bir yıl içerisinde kendi istekleri ile işi bıraksalar, yani istifa etseler de kıdem tazminatlarını alabilirler. Emekliliğe hak kazanmış işçi kıdem tazminatını alabilir. İşçinin vefatı durumunda varislerinin kıdem tazminatı hakkı vardır. Yine işçi İş Kanunu’nda belirtilen “haklı nedenlerle derhal fesih”hakkını kullanırsa kıdem tazminatını alabilir. Ancak çalışan kendi isteği ile İş Kanunu’nda belirtilen herhangi bir haklı neden olmadan işten ayrılırsa kıdem tazminatı alamaz. Memnun olmadığı bir işyerinde çalışan ve ayrılmayı düşünen bir işçi bu durumda iki yola başvurabilir.İyi niyetle işverenle bir uzlaşmaya gider, işveren kendisini işten çıkarır ve kıdem tazminatını öder. Eğer bu mümkün değil ise kıdem tazminatını almanın tek yolu bazı emeklilik şartlarını yerine getirmiş olmaktır. Eğer işçi A)506 sayılı kanunun 60’ıncı maddesine göre a) 7000 günü doldurmuşsa (kadın ve erkek olması durumu değiştirmez ve başka bir şart aranmaz) b)25 yıldır sigortalı ise ve 4500 günü doldurmuş ise B)506 sayılı Kanunun geçici 81/b maddesine göre: bu maddede kadın erkekler için belirtilmiş bulunan ve 5000 ile 7000 arasından değişen gün sayılarına ulaşmış bulunan ve kadın için 20 yıl erkek için 25 yıl sigortalılık süresine ulaşmışsa C)506 sayılı Kanunun geçici 81/c maddesine göre:15 yıldan beri sigortalı olup 3600 günü tamamlamış ise (kadın veya erkek olması durumu değiştirmez) istediği zaman SGK ya başvurarak “kıdem tazminatı alabilir” yazısını isteyebilir. Bu yazı ile işverene giderek kıdem tazminatını alıp işyerinden ayrılabilir. Yıllarca aynı işyerinde çalışıp oraya emek verdiğimize göre şu an kanunla tanınmış haklarımızı sonuna kadar kullanarak kıdem tazminatımızı ardımızda bırakmamakta fayda var. Henüz yasa ile tanınmış haklarımız ortadan kalkmamışken.
tazminat
Ey okur! Beni bakan aradı. Evet, geçen haftalarda yazdığım Allah korusun yazısı sebebiyle Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar kendisi beni aradı! “Seni bakan aramış tasası bizi mi tutsun?” diyorsan söyleyeyim. Söz söyleyene kadar bana ait. Söyledikten sonra senin. Yani demem o ki “ne yaptı isem yarıdan fazlası senin sorumluluğunda” der çıkarım işin içinden. Diğer yandan bu bayağı haberdir yahu, adamın köpeği ısırması bağlamında. “efendim cumhurbaşkanının uçağında iken şu konuşuldu” ve yahut “kaldırdım telefonu bakana sordum” benzeri köşe yazarlarından olmadığımızdan, devlet ricali ile çemkirmekle sınırlı bir ilişkimiz olmasından kaynaklı önce bir şaşkınlık hâsıl oldu. Çemkirtenler utansın! Diğer yazarlar kıskandığımız sonucunu çıkarmasınlar bu arada. Bizim de kendi çapımızda “bastım tuşa aradım M şehrinden emekli Fadıl Abi’yi” türünden hava atmalarımız var. Hem Fadıl Abi gözümüzde bilumum bakanlardan da daha muteber. Ama durum açık ki ligimiz farklı. Gururla söyleyelim; biz gazoz ligindeyiz. Kısa kes sadede gel mi dediniz? Peki! Saat sabah on-on bir civarı, Cuma sabahı ev hali. Cebim çalmakta. Üç yüz on iki ile başlayan bir numara. Sinirli bir kadın sesi “Çevre ve şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar sizinle görüşecekler bağlıyorum” diyor. Höö? Ankara’da yaşayıp beni işletebilecek arkadaşların isim listesi elimde olaydı şu an! Diğer yandan “ulan hayırlı bi iş olsa aramazlar bakanlıktan beni. Birgün’ün başına yeni bir tazminat belası açmış olmayayım? “Evet, sepet, hayır, neden” demeye kalmadan “efendim ben açıklamayı yirmi dokuzunda değil yirmi yedisinde yaptım” diye başladı bakan bey, “siz herhalde beni televizyonda izlememişsiniz” diyor. “Yok, televizyondan değil youtube’dan izledim diyorum. “Nereden nereden?” diyor. “Yuu tub yuu tuub” diyorum. He he he! Allah allah koskoca bakan asrın mucizesi youtube’u bilmiyor mu? “Hassasiyet gösterip yazmışsınız!”. Ne yazmıştım? Hala kimlik tespiti derdindeyim. Hımm! Evet, ses bakanın sesi! Lütfen liberal arkadaşlar “on yıl önce olsa böyle bir şey olmazdı, bakın ne kadar demokratikleştik” diye başlamasınlar. “adamlar ne kadar iyi çalışıyor” geyiğine de girmeyelim. Yemezler. Bakan beyin özetle söyledikleri, yani benim anladıklarım diyelim şunlar: Bir, malum açıklamayı gazetelerde yer aldığı şekli ile yirmi dokuzunda değil yirmi yedisinde yapmış. Açıklama kendi fikri değilmiş, bilim insanlarının fikirlerine dayanıyormuş. İki, Van çok parçalı ve büyük bir depremmiş, şu kadar sayıda konut varmış. Hasar tespiti bakanlığın sorumluluğunda değilmiş. Zaten 23 bina boşaltılmış. En nihayetinde deprem Allahın bir afeti imiş. Araya girip yazıda soruduğum iki soruyu tekrarlıyorum: siz depreme hazırlanıyordunuz da bu esnada mı oldu deprem? Deprem olan yerde tekrar deprem olmaz açıklamasını hangi bilimsel kimseler yaptırdı size? El cevap Türkiye enkaz kaldırmada çok başarılıdır!Sonuç olarak son günlerde bakan aradığından mıdır nedir başbakanla pek bir hemfikirim(!) Mesela ikinci depremde oturulabilir raporları ile ilgili kimler için “yasal süreci çalıştıracaklar” merakla bekliyoruz. Sonra bir de “depremden rant sağlamaya çalışan çevreler var” demişler bölgedeki protestolar için. Protesto ile rantın ilişkisini tam olarak kuramadım ben ama, cümleye tam olarak katılıyorum. Hele Çalışma ve Sosyal güvenlik bakanı Faruk Çelik’in açıklamalarından sonra daha bir pekişti katılmam. Kendisi “Öncelik deprem de bir kişiyi bile kaybetmemek” diyor da ekliyor: “Tabii ki bu çalışmaları Sayın Başbakanımızın çizdiği perspektifte ele aldığımız zaman sektörde çok yoğun bir canlılığın olacağını ve çok ciddi bir istihdamın gerçekleşeceğini söyleyebiliriz’’ diyor. Neden diyor? Sapır sapır inşaatlardan düşen işçiler için, aynı sektörde olamayan sendikalar için bir yasa çalışması yapılmış da onun için demiyor. Deprem yasası çıkacak onun üzerine diyor. Deprem yasasını bizden fazla, ellerini ovuşturarak, “inşaat ya resulullah!” diye bekleyenler de var biliyoruz. Çıksın bakalım. Çıksın ki “Van depreminin hükümetimiz için ne kadar başarılı bir sınav olduğunu” görelim kendi çaplarında. Başbakanın yine pek katıldığımız bir başka öz deyişiyle bitirelim: “Zulüm ile abad olunmaz, mazlumun kanı üzerine gelecek inşa edilmez. Aksi takdirde tarih bu tür liderleri kanla beslenen liderler olarak anar.” Ancak bunu görmek için Suriye’ye değil cemaati ve hükümetiyle, beceriksizlik ve organizasyonsuzlukla enkaz altında kalınan Suriye’nin kuzey doğusunda kalan bir yere dikkatle bakmak gerekir.
Efendim memleketin çalışma hayatından başkaca bir sorun yok. Tek ve en önemli sorun işveren tarafından “zaten ödenmeyen kıdem tazminatının” bir an evvel kaldırılarak “kahrolasıca tazminatçılar” yüzünden fabrika kapılarında iş bekleyen milyonların işe kavuşturulması. Yani iş kazaları mesela hiç sorun değil. Çünkü o kazalar başkaca bir nedenden değil, “meslek hastalıklarına karşı çok duyarlı bir toplum değiliz. Biz ülke ve insan olarak iş güvenliği konusunda sağlığımızı ve hayatımızı önemseyen bir toplum değiliz» ondan oluyor. Tekstil hazır giyim sektöründe, günlük 11 saat olan çalışma süresini ikiye katlayan işçiler. Yirmi dört saati bulan çalışma süreleri içinde makinelerin altında ve kartonların üzerindeki birer saatlik «şekerleme»ler. Sonra, makine başında «hafif» dalıp elini dikmesi işçinin. Ütüyle elini basması. Makası düşürüp ayağına saplaması. Kumaşı biçeyim derken hızarla elini doğraması. «Sadece.. eylül ayında kadın, erkek ve çocuk 619 işçi, mühendis, doktor, teknisyen, öğretmen, memur meslek hastalığına yakalanma, kaza sonucu yaralanma ve zehirlenmeye maruz kalmış ve kadın, erkek 60 işçi, mühendis, doktor, teknisyen, öğretmen, memur hayatını kaybetmiş”1 Hepsi benim uydurmam. Bu uydurmaları varın siz tüm diğer sektörler için de yapın ve çoğaltın sevgili okur. Bir de şu kayıtlarda mevcut bulunmayan işyerleri gibi , tozlu tozlu yerlerde çalışıp patır patır ölen kot kumlama işçileri var, tersanelerde gemi gövdelerinden düşüveren işçiler. Patlayıveren yerlerde yanıveren canlar. İçimiz titrese birbirimizi sağlığı için bunların hiç biri olmayacak. İşçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin uygulanması ve denetimi gibi işler gayet gereksiz aslında. Hali hazırdaki yasalarda mevcut olan kıdem tazminatının uygulatılması konusunda tedbir alınması. Yok öyle bir sorun. Yasa da yazılanın zaten uygulanmadığını söyleme ve buradan gereksiz olduğu sonucunu çıkarma peşindeyiz kusura bakılmasın(!)Maliye Bakanı Mehmet Şimşek olsun, eski Çalışma Bakanı Ömer Dinçer olsun, yeni Çalışma Bakanı Ömer Çelik olsun hepsi aynı fikirdeler. Az daha unutuyordum. Bir de tabii kıdem tazminatı zulmü altında inim inim inleyen TİSK, TOBB, TÜSİAD üyeleri var. Sırf bu tazminat yüzünden küresel piyasalarda rekabet edemiyorlar. İstihdam yaratamıyor, işçilere iş verelim diye kıvranıyor ve de veremiyorlar. Neden biliyor musunuz? Çünkü işçileri işten çıkaramıyorlar. Yani şu kıdem tazminatı yüzünden. Maliyetli oluyor işçi çıkarmak. Yani işçileri işten çıkarsalar yeni işçi alacaklar. Kapı önünde bekleyen milyonlara her şeyi daha da kolay dayatacaklar. Artık kiralık işçi mi istersiniz, çağrılı çalışmamı isterseniz, eve iş vermemi istersiniz güvencesiz, her türlü esnek çalışma modeli. Hali hazırda çalışmakta olan işçilerin kafasının üzerinde ise daha büyük bir kılıç sallanmaya başlayacak. Zira işten çıkarıldıklarında artık iş arayacak sürede yaslanacakları bir kıdem tazminatı da olmayacak. İşte istihdam işte büyüyen Türkiye! Sıkın ümüğümü altta kalanın.Şimdi bi kıdem tazminatı fonu kuracaklar. Çalışma Bakanımız Faruk Çelik müjdeyi de verdi: artık bir yılı dolmadan işten çıkarılacak işçi de kıdem tazminatını alacak. Eh bu şartlar altında değil bir yılı iki ayı dolduran işçi bulunamayacağına göre. Çok mantıklı bir düzenleme(!) Ancak ufak kuşa çevirmeler var tabii yeni düzenlemede haliyle(!) İşçilerin işverenin bildirdiği ücretten değil, gerçek ücretleri üzerinden kıdem tazminatı alabilmesi uygulamasının olanaksız hale gelmesi, kıdem tazminatı hak etme durumlarını azalması vs gibi. Ufak bir ayrıntı olarak da bu fonun geleceğinin tamamen belirsiz olma durumu var. Hani şu Tasarrufu Teşvik Fonu, Konut Edindirme Yardımı Fonu(KEY) yahut İşsizli Sigortası Fonu gibi ham hum şaralop, hokus pokus taktiği ile bir bakmışsınız Kıdem Tazminatı Fonu ortada yok. Olur mu olur.En sonunda bakın aklıma ne geldi. Sakın bu kıdem tazminatı fonu AKP ve de işverenlerin “kazanı sen getir, ben suyu doldururum” diye kurdukları bir cadı kazanı olmasın.Yani sıcak suya atsalar sıçrarız üzerlerine diye. Ve içine biz saftirik yeşil kurbağaları koyup, alttan yavaş yavaş ateşi veriyorlar galiba. Hafif bir ısınma sezdim ben. Darısı sıçramayı akıl edecek işçilerin, sendikaların ve de hepimizin başına. 1 Yangın Kulesi / 4 Ekim 2011 (İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi E-Bülteni) Bkz. http://www.guvenlicalisma.org/
Kulağı göstermenin elli türlü yolu var. Memleketin pek meşhur bankalarından biri. Hani şu müşteri memnuniyetini kaliteyi falan pek bir önemseyenlerinden. Şöyle diyelim hizmet almış başını gitmiş bu bankamızda. Hatta pek sevgili büyüklerimizden Perihan Mağden aynı kaliteli hizmeti gazetelerden almamaktan şikayet etmişti bir vakit. Hatta tam olarak bankanın adını verip bu “iks bankasından aldığımız kaliteli hizmet gibi gazeteler de artık o kadar kaliteli olmalı” buyurmuş idi kendileri. Benim de nereden aklıma geldi ise bu büyüğümüzün bu lafı. Hah işte bu bankanın çağrı merkezi biriminde işe başlıyor genç üniversite mezunlarından biri. 2006 yılında. Adı Birim. Hayır çalıştığı yer değil çalışan arkadaşın adı Birim. 2008 yılına kadar Birim kardeşimizden iyisi yok yöneticilerinin gözünde. İşinde başarılı. İş arkadaşlarıyla uyumlu. Takdirdir, teşekkürdür havalarda uçuşuyor.İleri görüşlü dinleyiciler!Fakat tahmin edileceği üzere bu peri masalı uzun sürmüyor. 2008 yılında yönetimde bir değişiklik oluyor. İşyerindeki çalışma koşulları ağırlaşmaya başlıyor. Çalışanlar üzerinde yoğun bir baskı ortamı oluşturuluyor. Mola ve yemek süreleri kısalıyor. Bir dakika geç kalınca yerine 10 dakika çalışıyorsun. Sonra siz telefonda bir bankacılık hizmeti alıyorsunuz diyelim. Tam o sırada müşteri temsilcisinin ekranında bir pop-up çıkıyor. “Şunu sat, bunu sat bu konuştuğun müşteriye” diyor. O pop-uplar çoğalıyor, süreleri kısalıyor. İşçi sağlığı iş güvenliği tedbirleri, gerekli periyodik sağlık kontrolleri örneğin yapılıyor mu bu kaliteli bankamızın çağrı merkezinde? Çok şaşıracaksınız(!) Tabii ki hayır! Niye insana kaynak ayırsın canım. Banka bu! On puanlık uzmanlık sorusu; en etkin baskı yöntemlerinden biri nedir? Hadiii! Bu sorunun cevabı basit! Son zamanlarda pek de moda. Zorlayın biraz. Evet? Bildiniz telefon dinleme. Daha kaset skandalları falan yok ortada o vakit. Murdoch’lar henuz kamuoyu önünde bu nebze köpüğe ve yalana bulanmamış. Ama bu işyerindeki yöneticilerden biri bu arkadaşımızın şahsi bir görüşmesini dinletiyor ve hatta ailesine de dinletmeye kalkıyor. Ne ileri görüşlülük(!)Persona non GrataFakat Birim arkadaşımız değme parti liderlerinden daha cevval çıkıp hem bu dinlemelere, hem de çalışanlar üzerinde yaratılmaya kalkılan korku ve baskı ortamına karşı kuyruğu dik tutuyor. Sen misin tavır koyan. “Sayın müdürüm” “takıyor” Birim arkadaşımıza. Artık bu andan itibaren ondan kötüsü yok. Persona non grata. İstifaya zorlamak yollu çeşitli icatlar. Arkadaşın dik başlılığı diğerlerine bulaşacak diye herhalde tüm iş arkadaşları ile ilişkilerini kesmeye, yalıtmaya çalışıyor çalışma ortamında bir çeşit. Hatta daha da öte gidiliyor tecrit uygulamasında. Çalışmasına bile izin verilmiyor! Bankacılık sistemine giriş şifresi iptal ediliyor misal. Hatta sonunda, boş, evet bildiğinizi boş, bir masanın başına oturtuluyor. “Oh işte otursun kitap okusun o masada, çalışmasına izin verilmiyo madem! Alsın maaşını tıkır tıkır” diyen benim gibi cin fikirler olabilir. Fakat bir bankadan bahsediyoruz. Hiç kapitalizm yer mi bizim cin fikirleri. Orada boş oturacaksın başka bir iş yapmayacaksın diye tutturuyorlar bu kez. Yöneticilerin tehditkar ve aşağılayıcı tavırları sürüp gidiyor.Makul Olanlar ve Olmamakta Israr EdenlerEh arkadaşında eli armut toplamıyor tabii bu arada. Kendisi zaten Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği’ne de üye imiş. Onların da yardımıyla İzzet Otru diye genç bir avukat dahil oluyor sürece. Banka yetkilileri ile görüşüp gayet makul şekilde sadece tüm çalışanların üzerindeki baskının azaltılmasını istiyor. Ancak bu makul istek belki de gerçekten makul olduğu için geri çevriliyor. Hem de baskılar daha da arttırılıyor içeride. İşte hizmet işte kalite! Sonunda bu nebze kaliteye dayanamayan Birim kardeş ayrılıyor işten. İş akdini feshediyor. Haklı nedenle. Banka aleyhine İstanbul İş Mahkemesi’nde de dava açıyor. Alacakları kıdem tazminatı ve manevi tazminat talep ediyor bankadan. Ancak banka ve çağrı merkezi yöneticileri bu dünyadaki her şeyi ve de her şeyi bildikleri gibi, bu süreçte de her şeyi bilme üslubunu terk etmiyorlar. İki gram mahçubiyet? O yok! Ellerinde konuyla alakalı alakasız ne varsa mahkemeye sunuyorlar.Onur!Gelelim sadede. Bu mahkeme sürecinin önemli merhalelilerinden biri geçtiğimiz Salı günü gelen bir kararla kat edildi. Koskoca bankanın, o dünyalar satın alan paranın, o bitmek tükenmek bilmeyen hırsın iktidarının karşısında, insanlar, genç kadın ve erkekler. Onların haysiyet mücadelesi. Bir makine parçasına dönüşme ısrarına karşı çıkışları. Ellerini zalimlere açmaktansa dostlarının omuzlarına koymalarının hikayesi. Ancak böyle yapılınca uzun ve zor da olsa yollar aşılabiliyor. Evet, yerel mahkeme Birimin iş akdini feshinin haklı nedene dayandığını karara bağladı. Yani mahkeme bir işyerinde çalışırken, bu davada bilirkişinin de aynı yöndeki raporuyla, tüm çalışanların baskı altına alınması, tecrit edilme, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin alınmaması gibi sebeplerle iş akdinin çalışan tarafından feshedilmesini haklı buldu. Eğer karar yargıtayda onanırsa bir örnek karar haline gelebilecek ve özellikle mobbing davalarında ciddi sonuçlar doğurabilecek. Takipçisi olmakta fayda var. Bu mücadeleyi yürütenler destekleyenler Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği, Bank-Sen, Plaza Eylem Platformu ve bizzat dik durmaya devam eden emekçiler yalnız kendileri için değil hepimiz için inat ettiler, ediyorlar. Bu hayatın kaybedenleri olarak kınanmamız ve aşağılanmamızın karşısında elimizde kalan tek şey onurumuz. Açık olan şu ki hakkımız ve onurumuzu koruyabilmenin bile tek yolu elimizi diğerinin omzuna koymak.
12 Eylül Mağdurları Beraatlerinin Ardından Sigortalı Olsalar da Borçlanabilirler mi?
Yazınızı okuduktan sonra bir soru sorma ihtiyacı hissettim. Soru kendi durumuma dair olduğu için umarım mazur görürsünüz. 12 Eylül’ün şerrine uğrayan, 3 yıl yatan ama beraat eden biri olarak, ben de yazınızda bahsettiğiniz grubun içindeyim. Bu 3 yılın emekliliğime sayılması için hakkımı kesinlikle kullanacağım. Çevredeki eş-dost konuyu iyi bilmediğinden, bir sürü farklı yorumlar aldıkça kafam iyice karıştı. Benim için durumu biraz anlaşılmaz hale getiren nokta şu: Benim SSK girişim 1983 yılında başlıyor. Yani cezaevinden çıktıktan sonra. Şimdi, gidip bu süreleri emekliliğime saydırmak için başvursam, 1980-83 arası (yani cezaevinde olduğum yıllar) SSK’lı olmadığım halde bu 3 yıl benim SSK gün sayıma eklenecek mi? Bu durumda, mesela halihazırda 4500 gün olan SSK+Bağkur prim ödenmiş gün sayıma yattığım 3 yıl (1080 gün) eklenip, prim ödenmiş gün sayım 4500+1080=5580 gün olarak mı hesaplanacak?Öncelikle sorunuz 6111 sayılı “Bazı Alacakların yeniden yapılandırılması ile Sosyal sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile ilgili. Bu Kanun 13 Şubat 2011’de kabul edildi ve 25 Şubat 2011’de Resmi Gazetede yayınlandı. Torba Yasanın 52 inci maddesi 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na geçici maddeler ekliyor bunlardan geçici 36. madde ilgilendiğimiz konuyu düzenliyor.(bu bilgiler belki bu konu ile ilgili metinlere ulaşmak isteyenlere faydalı olabilir diye tekrar etmekte fayda var. “GEÇİCİ MADDE 36- 13/5/1971 tarihli ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca kurulan sıkıyönetim mahkemelerinin görev alanına giren suçlar nedeniyle yakalanan veya tutuklananlardan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenlerin, gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri için kendilerinin ya da hak sahiplerinin bu durumlarını belgeleyerek bu maddenin yayımı tarihinden itibaren altı ay içerisinde talepte bulunması kaydıyla, gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri, talep tarihinde 82 nci maddeye göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt sınırının % 32’si üzerinden hesaplanacak primlerinin; bu durumlarından dolayı dava açıp tazminat alanların borcun tebliğ tarihinden itibaren altı ay içerisinde kendilerince veya hak sahiplerince, tazminat almamış olanların ise Hazinece ödenmesi suretiyle borçlandırılır. Bu şekilde borçlanılan süreler Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında prim ödeme gün sayısı olarak değerlendirilir. Ancak sigortalılık başlangıç tarihinden önceki borçlanılan süreler sigortalılık başlangıç tarihini geriye götürmez.” Siz tümüyle bu şartları yerine getiriyorsunuz. Tutuklandığınız dönemde sigortalı olmamanız bu hakkı kaybedeceğiniz anlamına gelmez. Geçici maddenin sonundaki hükümde “Ancak sigortalılık başlangıç tarihinden önceki borçlanılan süreler sigortalılık başlangıç tarihini geriye götürmez.” Diyor. Bu durumda sizin durumunuzda olanlar yani tutukluluktan önce sigortaya girişi bulunmayanlarında bu haktan yararlanabilecekler. Örneğin daha önce askerlik borçlanmasında da benzer bir uygulama ile sigortalı olmazdan evvel yapılan askerlik süresinin istenilen kadarı sigortalı tarafından borçlanılabilmekte, hatta bu sigortalının sigortaya giriş tarihini geriye doğru taşımaktadır. Ancak “12 Eylül Mağdurları” için bu geriye taşıma söz konusu değildir. Bu durumda tutuklu olarak geçirdiğiniz süre tam olarak hesaplanarak (eğer tam olarak 3 yıl ise sizin de yazdığınız gibi 1080 gün olarak) sigortalılık gün sayınıza eklenecek. Bu durumda tutukluluk sürenizin başlangıcını ve sonunu tam olarak tespit ettirip, her ayı da 30 gün olarak hesaplayarak borçlanma yapacağınız gün sayısını bulabilirsiniz. Sigortaya tam giriş tarihinizi ve doğum tarihinizi bilmediğimden genel olarak emekli olmak için tamamlanması gereken (işe başlama tarihine göre) yaş, sigortalılık süresi ve prim gün sayılarını da ekliyorum. Kadın sigortalı için tamamlaması gereken yaş sigortalılık süresi ve prim gün sayısı İşe başlama tarihi 01.04.1981 öncesi ise: çalışma süresi 20 yıl, yaş sınırı yok, prim gün sayısı 5000. İşe başlama tarihi 01.04.1981-08.09.1981 arası ise çalışma süresi 20 yıl, yaş sınırı 38, prim gün sayısı 5000. İşe başlama tarihi 09.09.1981-23.05.1984 arası ise çalışma süresi 20 yıl, yaş sınırı 40, prim gün sayısı 5000. Erkek sigortalı için tamamlaması gereken yaş sigortalılık süresi ve prim gün sayısı: İşe başlama tarihi:- 24.11.1980-23.05.1982 arası ise , 25 yıl çalışma, yaş sınırı 46, prim gün sayısı 5075. İşe başlama tarihi 24.05.1982-23.11.1983 arası ise, 25 yıl çalışma, yaş 47, prim gün sayısı 5150. İşe başlama tarihi 24.11.1983-23.05.1985 arası ise, 25 yıl çalışma, yaş 48, prim gün sayısı 5225. Bu şartlara göre emeklilik şartlarınızı öğrenip yerine getirip getirmediğiniz tam olarak hesaplayabilirsiniz. Muhtemelen tutuklu olarak geçirdiğiniz süre en yüksek olan 5225 günü de geçmenizi sağlayacak ve emeklilik hakkına kavuşacaksınız.
Bildiğiniz gibi ortada bir Torba yasa var. İçinden her an her şey çıkabilir cinsinden. Tam adını yazalım olsun bitsin. 6111 sayılı “Bazı Alacakların yeniden yapılandırılması ile Sosyal sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” Bu Kanun 13 Şubat 2011’de kabul edildi ve 25 Şubat 2011’de Resmi Gazetede yayınlandı. “Bazı alacaklar”, “bazı kanunlar” gibi gayet(!) açıklayıcı ifadelerle bezeli bu başlıktan da anlaşılacağı üzere içerisi karmakarışık. Bu torbadan 12 Eylül’de tutuklanmış, işkence görmüş, işinden edilmiş, yalnız bedenen ve ruhen sakatlanmamış, fakat işsizlikle de, yoklukla da sosyal ve siyasal haklarından mahrum kalarak da ayrımcılığa ve sosyal dışlanmaya tabi tutularak da cezalandırılmaya kalkışılmış insanlarımıza bir umut çıkabilir mi diye baktık. Şüphesiz yaşadıklarının karşılığı olacak hiçbir maddi karşılık yok. Ama bugün hayatlarını biraz da olsa kolaylaştıracak bir şey çıkar mı diye umut ettik.. Ama netice şimdiden söyleyelim ki çok iç açıcı değil. Yine de, bu konuda sorulan sorulara da genel bir yanıt geliştirmeye çalıştık.Yalnız Beraat Edenler ve Kovuşturulmasına Yer Olmadığına Karar Verilenleri KapsıyorDarbe dönemindeki hak kayıpları ile ilgili düzenleme “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Hükümler ve Son Hükümler” adı altında düzenlenmiş. Torba Yasanın 52 inci maddesi 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na geçici maddeler ekliyor bunlardan geçici 36. madde ilgilendiğimiz konuyu düzenliyor. Bu maddeye göre “13/5/1971 tarihli ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca kurulan sıkıyönetim mahkemelerinin görev alanına giren suçlar nedeniyle yakalanan veya tutuklananlardan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenlerin, gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri için” borçlanabilecekler. (Şüphesiz AKP Hükümeti’nin adalet ve demokrasiden ne anladığını ziyadesiyle yüzümüze çaptığı günlerden geçiyoruz. AKP’nin 12 Eylül’ün işkence ile alınan ifadelerle tarafsız(!) ve adil(!) mahkemelerde yargılanan ve bunun sonucu “mahkûm” olanları bu düzenlemenin dışında tutması bir yandan da “12 Eylül’le hesaplaşması(!)” gayet manidar. Belki biz yanlış anladık yahu! Hemen günahlarını almayalım. Belki de AKP, başka bir yıla denk gelen “12 Eylül” ile hesaplaşıyor!)Nasıl ve Ne Süre İçinde Borçlanılabilinir?Velhasıl hüküm giymiş olanlar bu borçlanma hakkından yararlanamayacaklar. Ancak 12 Eylül 1980’den başlayarak (Kanun sürenin sınırına dair bir referans vermiyor. Muhtemelen bir genelge ile uygulama esasları belirlenecektir.) sıkıyönetim mahkemelerinin görev alanına giren suçlar nedeniyle haklarında takipsizlik kararı verilenler ya da beraat edenler gözaltında geçen ya da tutuklu geçen sürelerini borçlanabilecekler. Ancak bu haktan yararlanabilmek için gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri için kendilerinin ya da hak sahiplerinin belgelemeleri, geçici kanunun yayımı tarihinden itibaren altı ay içerisinde talepte bulunması gerekiyor. Yani hak sahiplerinin bu kanunun Resmi Gazetede yayınlandığı tarih olan 25 Şubat 2011’den başlayarak başvurmak ve borçlanmak için 6 ayları var. Bunun için Kara Kuvvetleri Adli Müşavirliğine başvurarak hakkınızda alınan Sıkıyönetim Mahkemesi kararlarını edinerek bir başvuru belgesi ile Sosyal Güvenlik İl müdürlüğüne yahut Sosyal Güvenlik Merkezine başvurabilirsiniz. Eğer Kara Kuvvetleri Adli Müşavirliği ile muhatap olmak istemezseniz, diğer bir seçenek başvuru belgesi ile aynı yerlere müracaatınız halinde gerekli belgeler SGK tarafından Kara Kuvvetleri Adli Müşavirliğinden istenmesi.Nasıl Hesaplanacak, Kim Ödeyecek?“talep tarihinde 82 nci maddeye göre prime esas günlük kazanç alt sınırının % 32’si üzerinden hesaplanacak primlerinin; bu durumlarından dolayı dava açıp tazminat alanların borcun tebliğ tarihinden itibaren altı ay içerisinde kendilerince veya hak sahiplerince, tazminat almamış olanların ise Hazinece ödenmesi suretiyle borçlandırılır.” Yani SSK’lı olanlar için belirlenen asgari ücretin %32 ‘si üzerinden hesaplanacak. Tutuklanmaları veya gözaltına alınmalarından dolayı dava açarak tazminat almış bulunanların borçlanmaları kendileri yahut hak sahipleri tarafından, dava açıp tazminat almayanların borçlanmaları hazine tarafından ödenecek. Ancak sigortalılık başlangıç tarihinden önceki dönemler için yapılan borçlanmalar, sigortalılık başlangıç tarihini geriye doğru götürmeyecek.Memurlar İçin de Geçerli mi?Yukarıda belirttiğimiz pek çok husus aynı dönem içerisinde 5434 sayılı T.C Emekli Sandığı Kanuna tabi çalışmakta olanlar (memurlar) içinde geçerli. 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenlerin, herhangi bir nedenle hizmet sayılmayan gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri, kendileri veya hak sahiplerinin bu durumlarını belgeleyerek bu maddenin yayımı tarihinden itibaren altı ay içerisinde talepte bulunması kaydıyla, gözaltına alındığı veya tutuklandığı tarihteki emeklilik keseneğine esas aylık derece ve kademesinin talep tarihindeki katsayılar ve emeklilik keseneğine esas aylığın hesabına ait diğer unsurlar ile kesenek ve karşılık oranları esas alınmak suretiyle hesaplanacak borçlanma tutarının altı ay içerisinde kendilerince veya hak sahiplerince ödenmesi halinde hizmet sürelerine eklenir. Borçlanılan süreler 5434 sayılı Kanunun geçici 205 inci maddesine göre yaş tespitinde dikkate alınmaz.Hem SSK hem de 5434 sayılı kanununa göre çalışanlardan bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar, kendi sigortalılıklarından dolayı sosyal güvenlik kanunlarına göre gelir veya aylık bağlanmış olanlar ile söz konusu süreleri herhangi bir şekilde sigortalılık hizmeti olarak değerlendirilmiş olanların borçlanama yapmaları mümkün görünmüyor. Ayrıca borçlandırılan sürelerin emekli ikramiyesi hesabında dikkate alınmayacağı da bu kanun değişikliğinde belirtilmiş.
Kepsut’a bağlı İsaalan Köyündeki dün bir göçük meydana geldi. İki kişi hayatını kaybetti ve bir kişi yaralı. Böyle söylediğimizde durum öylesine hafifliyor, hepimiz ve sorumlular için. İki hayat, yalnız bir rakama dönüşüyor ve bu rakam “yeterince büyük” olmadığından, örneğin Karadon’daki gibi 30 olmadığından, ya da Bükköy’deki gibi 19 olmadığından “gündemin” içerisinde kaybolup gidiyor. (Diğer yandan bu kazaların ardından da hayatın kaybedenlerin yakınlarına “sizin yakınınızı bulamadık” pişkinliği ile, bulamadıkları, göçüğün altından çıkaramadıkları yetmezmiş gibi bir de tazminat ödemekte ayak direyenleri hatırlıyoruz dehşetle. Velhasıl ölümlerinin sayıca çokluğu ile gündemimize girenler çok kısa sürede ve çoktan gündemimizden çıkmışlar.)Çıkışı Olmayanların KahrıAma kaybolup giden yalnız bu son haber değil. İki genç insanın hayatları da Yılmaz Çınar ve Ramazan Aydoğdu’nun hayatları da dün kayboldu “kaza” denen katliamla ve bu “renkli gündemin” içerisinde. İkisi de 25 yaşında. Fotoğraflarına bakın. Arkalarındaki yoksul hayatı ve çaresizliği göreceksiniz. İnsanı, hayatta yapmak istediği pek çok şey varken, tüm potansiyelini yok sayıp bir makine parçasına indirgeyen ve hem gerçek hem mecazi anlamlarıyla yerin altına gönderen çaresizliği göreceksiniz yüzlerinde. “İnsanlığın” dışına itilmenin derin acısı. Geleceklerinde umudu olmayanların, çıkışı olmayanların kahrını.Meğer Maden Denetlenmiş!Kepsut Kaymakamına sorarsanız bu maden bir ay önce denetlenmiş. Balıkesir’den gelmiş bilirkişiler ve madenin de çalışabilir raporu varmış. Zaten Karadon ve Bükköy den sonra bakanlıklarımız, müdürlüklerimiz denetimler artacağını açıklamadı mı? Açıkladı. Ama sorun şu ki bu konuda iktidarın tercihi son derece açık. Denetlememeyi seçiyor. Denetlemeye ne kaynak, ne de insan gücü ayırıyor. Üstelik kaynak ayırıp “denetlediği” yerlerden de kaza haberleri gelmeye devam ediyor. Denetleme sonucu kapatılan ocakların, hemen tekrar açıldığını mesela, çalışmaya devam ettiğini bilmeyen yok. Zaten istenen de bu. Taşeronun taşeronunun sorumluluğunu almaya zaten kimsenin niyeti yok.Diğer yandan elbette ki bu ihlalleri yapanların ciddi yaptırımlarla karşılaşmasını talep ediyoruz. Baklava ya da ekmek çalan yahut taş atan çocukların reva gördükleri muamele ihmal ve kar hırsları ile insan öldürenlerden esirgeniyor. Siyasi tercihlerini gözümüze sokuyorlar yani.Çağımızın KaybedenleriAma varmak istediğimiz nokta bunun bu denetim çıkmazı ile çözülebileceği sonucu değil. Varmak istediğimiz netice başka ve bu soruların cevabı basit. İşi yapan insana soracaksınız. Ama o insanı fakir olduğu için, parası olmadığı için bu hayatın kaybedeni olduğu için, çağlarının vebalıları olduğu için tam da bu sonuçlardan bakarak “aptal, zekasız, beceriksiz ve tembel” olarak görenler bu soruyu soramazlar. Sormadıkları gibi “işçi hatasına” inanırlar. İnsan hayatını “daha düşük bir maliyet” olarak görürler. Göz boyamak için iki denetimci gönderirler. Zaten yapmaları gerekeni bir lütufmuşçasına tantanayla ilan ederler. “denetimleri arttırıyoruz!” zaten kaç denetim yapıyordunuz ki arttırıyorsunuz? Kaç müfettişiniz var? Ölümlü iş kazalarında Avrupa birinciliğinden, dünya üçüncülüğünden indirdi mi bu müfettişler sizi? “kot kumlamayı yasakladık!” acaba zaten var olan mevzuatta kot kumlama yapılan koşullarda herhangi bir işyerinin mevcudiyeti mümkün müydü? Kot kumlama yapılan yerler zaten kayıt dışıydı bu arada. Hani yine sizin araştırıp, bulup kayıt altına almanız gereken işyerleri. Yasakladınız, kot kumlama yapılmıyor mu şimdi? Yani demem o ki zaten göz boyama niyetiyle bile yapmaya üşendiğiniz kendi kurallarınızın kendi denetiminizin bize bir şey söylediği yok.Özgürlük(!)Bu aptallığın karşısında tek çözüm çalışanların kendi hayatlarını ve kaderlerini kendi ellerine almaları. Sendikalı, başı dik bir işçiyi yerin yedi kat altına körlemesine gönderemezsiniz, 20 kişinin yapacağı işi 4 kişiyle yapmaya, 8 saatlik işi 4 saatte yapmaya zorlayamazsınız, yemeden içmeden yerin altında çalıştıramazsınız. Kışın soğuk suda yıkanmaya ikna edemezsiniz madenden çıkınca. Yerin altında hayatına karşılık kömür çıkarırken kömür alacak para bulamayarak yaşama mahkum edemezsiniz. Bile bile, hergün ölümle yüzleşerek yaşamayı dayatamazsınız. İktidar kendine güveniyorsa “Evet mi?, Hayır mı?” diye soracağına, “bu referandumda emekçilere hak verdik” diye atacağına, senelerdir beklenen iç hukuk düzenlemelerini yapsa, yerel hukuku uluslar arası standartlara göre düzenleseydi. Örneğin örgütlenme özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırsaydı o kadar demokrat ise. Daha düne kadar “sendika istemezük!” diye açık açık tutturuyordu kendi sermayesi. Şimdi kendi “sendika” sını istemiş olacak ki, zaten kör-topal örgütlenmeye çalışan sendikaları dışarı atıp kendi sendikalarını yerleştirmek için işyerinde birden fazla sendika düzenlemesi geldi. Savuna durduğumuz ilkelere aykırı görmediğimiz bir işyerinde birden fazla sendika uygulaması bu sayede AKP’nin “özgürlük” anlayışı içinde, diğerlerinin özgürlüklerinin tasfiye edilmesinin bir aracı olarak ortaya çıkıyor. Buyurun burada yakın, alın size özgürlük. İnsanlıktan çıkma ve sessizce ölme özgürlüğü.Not: Bir de bir sanat galerisinin açılışında içki içebilirsiniz isterseniz. Böyle bir özgürlüğünüz de var. Ama sopaya ve göz yaşartıcı gaza katlanabilirseniz tabii.
15 yıl önce işkazası geçirdimYıllar önce bir iş kazası geçirmiştim ve bu kazanın izlerini hâlâ üzerimde taşıyorum. Bu izlerin bir kısmı estetikle düzeltildi ama hâlâ günlük hayatım bu izler sebebiyle olumsuz şekilde etkiliyor. Tabii bu işin yalnız fiziksel yanı. Bunun dışında sosyal ve psikolojik yanlarına da siz tahmin edebilirsiniz. O zamanlar işe yeni girmiş olduğum için biraz çekindim ve tecrübesizlikten dava açmadım, kaza sonrasında biraz para aldım ama yukarda yazdığım bütün hayatımı etkileyen şeyler için tazminat alabilir miyim. Olay yaklaşık 15 yıl önce olmuş. Geriye dönük işler mi? Bir yol gösterebilirseniz sevinirim. Şimdiden size ve BİRGÜN’e teşekkürler. İstanbulÖncelikle iş kazasının ne olduğunu tekrar hatırlamakta fayda var. İş kazası 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 13 üncü maddesinde tanımlanmıştır. Bu tanıma göre iş kazası; a)Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada, b) İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle, c) Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda, d) emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda, e) Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında, meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen özüre uğratan olaydır. Bu tanımda dikkatimiz çeken birkaç noktanın altını çizelim. Yürütülmekte olan işin yalnız işyerinin dar sınırları içindeki ve asıl işi yaparken ki sürelerde değil görevli olarak işyeri dışında başka yere gönderildiği sürelerde ve emziren sigortalının süt vermek için ayrılmış süreleri içinde ve de işveren tarafından bir araçla işin yapıldığı yere geliş gidiş sırasında meydana gelebilecek kazalar da iş kazası sayılmaktadır. İş kazalarını işveren, o yer yetkili kolluk kuvvetlerine derhal ve SGK’ye de en geç kazadan sonraki üç işgünü içinde bildirmek durumundadır. Çalışan sigortalı kendisi, bir ayı geçmemek şartıyla rahatsızlığının bildirim yapmaya engel olmadığı günden sonra üç işgünü içinde iş kazasını bildirebilir.yasal haklar nelerdİr?5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 16’ıncı maddesine göre sigortalıya şu sosyal sigorta yardımları verilir: a) Sigortalıya, geçici iş göremezlik süresince günlük geçici iş göremezlik ödeneği verilmesi b) Sigortalıya sürekli iş göremezlik geliri bağlanması c) İş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine, gelir bağlanması d) Gelir bağlanmış olan kız çocuklarına evlenme ödeneği verilmesi e) İş kazası ve meslek hastalığı sonucu ölen sigortalı için cenaze ödeneği verilmesi.Hangİ davalar açIlabİlİr?SGK’nın iş kazası sonucu sigortalıya yaptığı yardımlar tutarı için rücu tazminat davası açma hakkı vardır. Rücu tazminat davası, daha önce kurum tarafından karşılanmış olan zararlar tutarının, kusurlu işverene veya üçüncü kişilere ödettirilmesi amacıyla açılır.İş kazası sonucu fiziksel zarara uğrayan işçinin veya ölümlü iş kazalarında işçinin ailesinin çektiği acı, elem ve ızdıraplar için manevi tazminat davası açılır ve hâkim takdiri ile manevi tazminat tutarı belirlenir ve işverene ödettirilir.Borçlar Yasası’nın 46. maddesine göre; fiziksel zarara uğrayan kimsenin, iş göremezlik ölçüsünde çalışmasının aksayacağı ve bu nedenle maruz kalacağı zarar ve ziyanın, kendisini çalıştırandan talep edebileceği hükme bağlanmıştır. Meydana gelen iş kazası veya meslek hastalığı sonucunda, meslekte kazanma gücünü az veya çok kaybeden bir işçinin kaybı ile ilgili gerçek zararını, kendisinin olayda tam kusurlu olması durumu dışında, işverenden talep etme hakkı bulunmaktadır. Meslekte kazanma gücü kayıp oranının ne olduğu önemli değildir ve bu kayıp karşılığı olan zarar ve ziyanın işverenden talep edilmesi mümkündürZamanaŞImIAncak sizin sorunuz daha ziyade iş kazasının arkasında açılabilecek bir tazminat davası ile ilgili olmaktadır. Sizin durumunuz da açılacak dava İş kazası nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararların ödetilmesine ilişkin bir dava olmaktadır ve bu davalar akde aykırı hareketten kaynaklanan tazminat davaları olduğundan Borçlar Kanunu’nun 125. maddesine göre 10 yıllık zamanaşımına tabidir. (Borclar kanunu Madde 125 – Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde, her dava on senelik müruru zamana tabidir.) Maalesef bu durumda sizin uğradığınız maddi manevi zarar bu 10 yıllık zamanaşımına takılmaktadır. Yargıtay da benzer davalarda verdiği kararlarla zaman aşımının benzeri olaylarda 10 yıl olduğuna hükmetmiştir. (Av. Atilla Lök’e teşekkürler)BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
SORU: Merhaba, Ben Bursa’da bir metal fabrikasında çalışmaktayım. 3-4 yıldır orada çalışıyorum. Ağır sanayide çalışmamıza rağmen ücretlerimiz asgari ücret. Fabrikada toplam bin iki yüze yakın çalışan var ama biz yaklaşık yedi yüz kişi bir şirkete bağlı çalışıyoruz. Geçtiğimiz aylarda sendikalaştık. İki ayrı sendikaya gittik. Sonra bizim şirketin üretim yaptığı otomobil firmalarında olan sendikaya gitmeye karar verdik. Sendikaya gittik. Sendika bizi destekleyeceğini söyledi. Sonra yaklaşık üç yüz kişiye ulaştık. İşveren haber aldı ve fabrikamızda en kıdemli olan ve sendika çalışmalarının içinde olan yaklaşık 10-12 kişiyi işten attı. Yoksa yüzde 50’yi de almak üzereydik. Şimdi sendikalaşma durdu. İşten atılan arkadaşlar kendileri işe iade ve sendikal tazminat için dava açtılar. Ama üç yüz kişiden kimse henüz sendikaya üye olmamıştı. Bu arada işverenin elinde atılan 10 arkadaşın dışında 70-80 kişilik bir liste olduğunu da öğrendik. Şimdi işveren bu listede olanları belki toplu olarak değil de fırsat buldukça peyderpey işten çıkaracak. Hepimiz kim var listede diye bekliyoruz. Bu durumda şu an işten atılmış olan arkadaşlarımız kıdem tazminatlarını ve sendikal tazminatlarını alabilirler mi? Biz işten atılırsak biz de sendikal tazminatımızı alabilir miyiz?İsmi saklı. Panayır Mahallesi/BursaGenellikle bu sayfada nerdeyse her yazımızda örgütlenme konusunun önemini vurgulamaktayız. Bunun önündeki yasal engeller ve pratik engellere dikkat çekerek bu engellerinde ancak yine örgütlenme ile ortadan kaldırılabileceği defalarca ifade ettik. Bu kez yine örgütlenme konusunda başka bir sorunun cevabını arayacağız.Sendikal faaliyetin engellenmesi suçtur!Öncelikle sendikal faaliyet örgütledikleri/katıldıkları için işten çıkarılmış olan 10-12 arkadaşınız işten çıkarılırken işveren hangi neden gösterdi?. Genellikle işverenler sendika tazminata zemin oluşturmamak için “seni sendika sebebiyle işten çıkarıyorum” demeyeceği aşikâr. Bu noktada 5237 sayılı TCK’nin 118. maddesini de hatırlatmak da fayda var ; “Bir kimseye karsı bir sendikaya üye olmaya veya olmamaya, sendikanın faaliyetlerine katılmaya veya katılmamaya, sendikadan veya sendika yönetimindeki görevinden ayrılmaya zorlamak amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı baska bir davranılsa bir sendikanın faaliyetlerinin engellenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.”SENDİKANIN İHMALİ/HATASI!Diğer önemli bir nokta işten çıkarılan arkadaşlarınızın işten çıkarken kendi rızası ile işten çıktığını ifade ettiği herhangi bir belge imzalamamış olması. Arkadaşlarınızın işe iade davalarını açmış olmaları son derece olumlu bir gelişme. Ancak iş akdinin feshinin sendikal sebeple gerçekleşmiş bulunduğunu ispat etme yükümlülüğü işçi avukatlarında olacaktır. Ancak bu durumda sendikal faaliyet yürütmüş olduğunuz süre içerisinde işyerindeki işçilerden hiçbirinin sendikaya üye olmuş olmaması sendikal faaliyetin kanıtlanmasının önünde ciddi bir engel olacaktır.(sendika üyeliği varken sendikal faaliyetin olup olmadığı ve bunun hukuksal neticeleri başka bir yazının konusu olabilir). Aslında burada sendikanın ciddi bir hata ya da ihmalinden bahsetmek olasıdır. Türkiye’de sendikalar örgütlenmeye başladıkları işyerlerinde sendikal çalışma yapmakta olan işçileri güvence altına almak üzere sendikal çalışmanın başlangıcında, en aktif unsurları derhal sendika üyesi yaparlar. Bu aslında sendikal faaliyete katılan tüm işçileri de garanti altına almaya çalışan bir tavırdır. Ancak sizin ilişkide bulunduğunuz sendika bunu yapmaktan imtina etmiş yahut bu konuda ihmalkâr davranmış ve bu durumda iş işten geçmiş görünmekte.Hâlâ yapılacak bir şey var! Sendikaya üye olun!Fakat hâlâ şu an hem kendiniz hem de şu an mahkemesi süren arkadaşlarınız için yapabileceğiniz bir şeyler var. İşten çıkarılan işçilerin sendikal faaliyete katıldıklarını kanıtlayabilmeleri çok büyük oranda sendika üyeliği dışındaki kanıtlara ve şahitliklere kalmış durumda. İlişkide bulunduğunuz sendikanın temsilcilerinin ve yöneticilerinin şahitliği, işyerinde çalışmaya devam eden işçilerin şahitliği, sendikanın kayıtları(örneğin sendika temsilcileri ile işçilerin yapmış olduğu bir toplantı sırasında ödenmiş ve sendika tarafından A şirketi işçileri ile toplantı notu düşülmüş bir kasa fişi vb). Belki bundan da önemli olan başka bir şey var. O da ilişkide olduğunuz sendikaya giderek derhal sendikaya üyeliğinizi talep etmektir. İşveren elinde bir liste bulunduğunu ve bu listeye göre en az 70 kişinin daha işini kaybedeceği ortadadır. Zaten genel olarak iş güvencesinden bahsetmek de mümkün görünmemektedir. Bu durumda en kötü sendika bile sendikasızlıktan yeğdir. Ayrıca sizin şu an sendikaya üye olmanız hem kendinizi güvence altına almanız anlamına gelecektir hem de şu an sendikal faaliyet nedeniyle işten atılmış bulunan arkadaşlarınıza ciddi bir destek oluşturacaktır. Bu durumda işçi avukatları sizin üyeliklerinizi işaret ederek devam eden bir sendikal faaliyetten bahisle müvekkillerinin üye olamadan işten atıldıklarını belirtebileceklerdir. Yani sizin üyelikleriniz işçi lehine karar vermeleri daha muhtemel olan iş mahkemesinde «sendikal faaliyetin varlığı» na kanaat getirmesine iyi bir dayanak oluşturabilir. Mahkemenin iş akitlerinizin sendikal sebeple haksız şekilde sona erdiğine karar vermesi, işe iadenizi sağlayacaktır. İşveren sizi işe geri almazsa kıdem ve ihbar tazminatlarınızın yanında size sendikal tazminatlarınızı da ödemek durumunda olacaktır.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
SORU: Merhabalar, Ben İstanbul’da bir üniversitede taşeronda işçi olarak çalışıyorum. İşe başlayalı 4 yıl oldu. Ama her yıl taşeron değişiyor. 11 ayın sonunda biz bir taşerondan öbürüne geçiriliyoruz. Ama aynı işlerde çalışmaya devam ediyoruz. Tazminat falan da yok. Asgari ücretten çalışıyorum. Ama işimi kaybetmek de istemiyorum. Adımı vermesem de bu bizim haklarımız ne olacak bir cevap yazabilir misiniz?Genel olarak taşeron uygulamalarında sözleşmenin sona ermesinin ardından gerçekleşeceği varsayılan süreç bu taşeronun işçilerini başka bir işyerine taşımasıdır. Ancak bunun yerine sizin durumunuzda ve pek çok başka yerde gerçekleşen, ya da ortay çıkan tablo taşeron şirketin değişmesi ancak aynı çalışanların bu yeni şirketle çalışmaya devam etmesi olmaktadır. Bu durumda çalışanlar açısında bir süreklilik ortaya çıkmakta, alt işverenler yani taşeronlar için de bir devir ilişkisinden bahsetmek olası hale gelmektedir. İş Kanununun 6. maddesi de bu devir işleminde iş sözleşmelerinin hak ve borçları ile devrini açıkça belirtmiştir. ( MADDE 6 -İşyeri veya işyerinin bir bölümü hukukî bir işleme dayalı olarak başka birine devredildiğinde, devir tarihinde işyerinde veya bir bölümünde mevcut olan iş sözleşmeleri bütün hak ve borçları ile birlikte devralana geçer). Bu devirdeki sorun birinden diğerine geçtiğiniz taşeronların 11 aylık sözleşmelerle sizi kıdem tazminatından mahrum bırakmaya yönelik girişimleridir. Her 11 ayda sözleşme yenileyerek 1 yılı doldurarak kıdem tazminatına hak kazanmanızın önünde bir engel oluşturulmaya çalışılmaktadır. Dolayısı ile devirde de bu hak mevzu bahis olmayacaktır. Ancak burada Yargıtay kararları devreye girerek bu hak kaybına işaret etmekte ve bu durumda üst işverenin sorumluluğuna vurgu yapar.Bu durumda, aynı işi yapmayı sürdürdüğünüz müddetçe yıllık izin ve kıdem tazminatı gibi temel haklarınızın sorumluluğu asıl işverene aittir ki sizin durumunuzda bu üniversite olmaktadır. Bugüne dek yıllık izin kullanmamış durumda iseniz, ücretli yıllık izin hakkınız saklıdır. Ancak bu izni talep ettiğinizde pek çok işyerinde adet olduğu üzere maalesef üniversitede de muhtemelen işten çıkarma tehdidi ile karşı karşıya kalabilirsiniz. Bir ikinci yol bu hakkın yıllık izin parası olarak alınması olabilir.Herhangi bir şekilde işten çıkarılmanız-iş akdinizin feshi durumunda-bu feshin niteliğine göre kıdem tazminatınızı üniversiteden talep edebilirsiniz.Üniversitelerde iş hukuku ve sosyal politika dersleri var!Bu meselinin diğer bir yanı kendi bünyelerinde hukuk, çalışma ekonomisi, sosyal politika ilgili bölümler barındıran üniversitelerin kendi bünyelerindeki çalışma ilişkilerinin bu bölümlere kötü örnekler oluşturacak biçimlerde düzenlenmiş olmasıdır.Diğer bir gariplik de kendilerini hem yerel hem uluslararası kamuoyunda “prestijleri” ile var eden üniversitelerin en temel insan hakları olarak kabul görmüş ve uluslararası sözleşmelerle de garanti altına alınmış hakların çiğnenmesi konusunda yalnız sessiz kalmayıp aynı zamanda bu ihlallere ortaklık etmeleridir. Uluslararası kamuoyunda araştırma ve yayınları ile adını duyurması beklenen üniversitelerin bu alana emek haklarının ihlali ile çıkması herhalde kendileri için de ciddi bir prestij kaybı olur. Yalnız kendi çıkarları açısından bile son derece riskli bir durum ile karşı karşıyalar.GÖRÜNÜR OLMAK!Diğer yandan üniversitedeki araştırma görevlilerin 50/d uygulaması ile doktora tezlerini bitirdikleri anda işsiz kalmaları gibi uygulamalar üniversitelerdeki temizlik ve yemek hizmetlerinin özelleştirilmesi taşeronlara devredilmesi, çalışanların iş güvencesinin yok edilmesi anlamına gelmekte ve bu politikaların lokal değil genel politik tercihler olduğunu yüzümüze vurmaktadır. Bu sebeple yaşadığınız sorun yalnız sizin değil, üniversitedeki araştırma görevlisinden, profesörüne, yemekhane işçisinden öğrencisine herkesin sorunudur. Üniversitelerde neyse ki ve hala sadece işçilere kapıyı gösterecek girişimciler yok, kendi öz örgütlerinde mücadele eden insanlar da var. Eğer üniversitenizde Eğitim-Sen ya da çalışanlar arasında örgütlü başka bir sendika varsa kapısını çalın ve sorununuzu anlatın. Ken Loach’un Ekmek ve Güller filminin bir yerinde bir temizlik işçisi “bu üniformalar bizi görünmez mi yapıyor” diye soruyordu. Her zaman söylediğimiz ve daima söyleyeceğimiz gibi hakları ile insan olmanın, kale alınmanın, görünür olmanın tek yolu örgütlenmektir.TEKEL işçileri ilk raundu kazandıTEKEL işçileri çadırlarını topluyorlar. Şimdi ve bu kez bir an durup düşünecek kadar bir muhasebe yapacak kadar zamanımız var. Memleketin farklı yerlerinden işçiler farklı şekillerde yüzümüze çarpıyorlar hayatın gerçeklerini, acımasızca. Aynı anda çözümü getirip önümüze koyuyorlar. Kimi zaman rakamlar oluyor önümüzde duran; tersanelerde her gün iş cinayetine kurban gidenlerin sayıları, zaten yasak olan çalışma şartlarında çalışmış sonra bir kez daha yasaklanmış bir işin işçileri kot kumlama işçilerinin ölümleri daha da vahimi beklenen 10.000 leri bulan ölüm sayıları, Davutpaşa’da bir patlamada can verenler, son aylarda Dursunbey’de, Bükköy’de yitirdiklerimiz, Pameks servisinde, selde boğulan kadınlar ve göremediklerimiz, sessizce hayat sayfasından silinenler. Bilanço sınıfına göre ayrıştıran bir toplu katliama işaret ediyor ve paralı sağlıkla katledilenleri saymıyoruz bile. Sonra hayatlarını ellerine almaya kalkanlar var, günlerini aylarını hatta yıllarını fabrika önlerinde anayasal örgütlenme özgürlüklerini kullanmak için direnerek geçirenler. Yörsan işçileri, Emine Arslan ve diğerleri. Sonra tekel işçileri Ankara sokaklarına geldiler. Şimdi çadırlarını söküp gitseler de bıraktıkları izler derin sadece Ankara sokaklarında değil şüphesiz. Hala gözü onların üzerinde eli işte olan çok arkadaşları var bitmeyen mesailerde. Bunu da dost düşman herkes biliyor zaten. O yüzden şimdi muhasebe vakti: TEKEL işçileri ilk raundu kazandı, ama maçı almalılar, ama nasıl?
