Sabahın köründe girebilirler evinizin içine. Mahrem hayatınızın üzerine basıp darmadağın edebilirler hayatın soğuğundan ve zulmünden kaçıp kurtulduğunuz köşeleri. Sizi çekip alabilirler kuytusundan eşinizin ve çocuğunuzun. Arkadaşlarınızı öldüren polislerin, ukala valilerin, sizi sokak ortasında, çocuğunuzu ana karnında, eşinizi karnı burnunda tehdit edenlerin karşısında, sırf bir çalışan olarak hakkınızı aradınız diye “sana hiçbir yerde iş yok” diye yüzünüze sırıtan utanmaz müdürlerin medya patronlarının karşısında, ölüm tehditleri karşısında copların karşısında parmak sallamaların karşısında eğmediğiniz başınıza bir el uzanır. El uzanır sizin başınızı eğip, sizi bir polis otosunun içine sokmaya kalkar. Güya başınızı arabanın kapısına vurmayasınız diyeymiş. Öyle düşünmekteler esenliğinizi ama son söz sana aittir yine de. “Dokunmayın arkadaşlar” dersin “yanarsınız.” Anlamsızca gerekçe ararsınız. Gerekçe size bile gösterilmeyen gizli delillerdir. “tutuklandım abi” “neden tutuklandın?” “gizli delil abi” “evet anlıyorum!” Bir nevi “Zaytung” haberi.Ergenekoncu olmamız muhtemeldir. “yargı bağımsızdır….gazetecilik değil başka nedenlerle..bekleyelim yargı işini yapsın” .diyor hikmeti kendinden menkul siyasi ağızlar. Hepsi teker teker çıkıp böyle diyor ekranlardan yüzümüze. Onlar böyle dedikçe, hepsi bir ağızdan bir koro halinde böyle dedikçe daha az inanılır hale geliyor söyledikleri. Yapışkan bir yüzsüzlükle tekrarlıyorlar ama durmadan. Hiiiç kondurmuyorlar. Darbeyle hesaplaştığını iddia eden iktidara faili meçhullerin hesabı diyorsunuz bir tıss sesi çıkarıyor yalnız. Onlar bizden önceydi! İnsanın gözünü belertip “yok yaa!” diyesi geliyor. Ne sendikalaştığı için işten atılan, iş kazalarında(!) katledilen işçinin hesabı, ne açlıktan ölen bebeklerin hesabı, ne durmadan, durmadan öldürülen kadınların hesabı sorulabilir onlardan. Onlar sütten çıkmış ak kaşıktır zira. Her biri için bir cevapları vardır. Ama bir tek şeyden öyle emindirler. Onlar sorumlu değildir. Bir sorumlu varsa ondan öncekilerdir. İki dönemdir iktidarda olsunlar ya da olmasınlar, onlar terrrrtemizdir!. Varsa yoksa medyanın suçudur bu. Böyle trajediler öne çıkarılıp iktidarları yıpratılmak isteniyordur zira. Ahh bu gazetecilerin bir de kitap yazanları var: İmamın ordusu diye. İşte o iktidarlarına daha da büyük tehdittir. Öyleyse o kitabı yazan gazeteci Ergenekoncudur. İnsanlar ikiye ayrılır. Onlardan olanlar ve onlardan olmayanlar. Olmayanların Ergenekoncu olması kuvvetle muhtemeldir.Ahmet Şık’a Gazetecilik Dersi!Aslında ne iyi gazeteciler var memlekette. At işte başlığı “gazetecilikten tutuklanmadılar” diye. Çal davulunu iktidarın. Gözünü kapa. Görmez ol gözüne girenleri Evet de evet de. Olmadı yetmez ama evet de. Tahkim et sağdan soldan iktidarı. Otur köşenden yaz. Her devrin adamı ol. Öyle iyi öyle incelikli yap ki bu işi- yalakalık dediğimizi halk arasında- şaşırsın iktidar sahipleri bile. Bu kadarını da beklemiyorduk bu adamdan desinler. Okuyanlar solcu sansınlar hala seni. Onların bile aklına gelmeyecek “demokratlıklarını” keşfet iktidar sahiplerinin. Cilala cilala sun. Böyle yaparsan işte gazetelerin köşelerinden ekranlara da fırlarsın hem. Hem bir zamanlar aynı gazetenin sütunlarını paylaştığın arkadaşına öyle olmadığını bile bile ta içinde “gazetecilikten alınmadılar” da diyebilirsen bir de. İşte o an sen tam olmuşsundur. Tam oldun mu iyi olur. Gelsin programlar paralar, evler, arabalar.Böyle Gazetecilik Olmaz Ahmet Şık!Hah bak şimdi tam aydınlandım. Ah Ahmet ah, sen bu gazeteciliği becerememişsin. Ondan bu başına gelenler. Sen git Manisa’da işkence gören çocukların davasını izle. Sen git 96’da öldürülen arkadaşın Metin Göktepe’nin davasının peşini bırakma. Gazetecilik yap, tanıklık yap bir de. Cumartesi Anneleri’nin önünden ayrılma. Üstüne bir de çalışma saatlerine falan itiraz et o en büyük medya patronlarının karşısında. Sendika, hak, hukuk gibi laflar et. Baş eğmeyi reddet. Güzelce atıl ve bir daha bu sektörde iş bulamamakla tehdit edil. Bir nevi açlıkla terbiye etmekle tehdit etsinler seni yani gazetecilikten başka yapacak bir işin olmadığından. Sonra çık yine haber yap. Kendin olmakta, kendi kafana göre gazeteci ve insan olmakta ısrar et. Hasan Ocak’ın annesinin yanında dur. Bir de darbe günlükleri felan yayınla. Üstüne kitaplarla tüy dik “kırk satır mı kırk katır mı?.”İş mi şimdi bunlar? Hrant Dink›e kafayı takmış ötekiyle birlikte alınırsın iste. Hooop Metin›in, Hasan›nın, Hrant›ın katilleri ile, katil emrini verenlerle, katillerin sırtlarını yasladıkları ile aynı kefeye. İşte böyle. Elde yok avuçta yok bir ömür. Ekranlardan gördüğümüz mütevazi evinde. Ne en büyük gazetelerde bir köşe ne en büyük ekranlarda bir program ne şatafat iltifat devletli ağızlardan. Birkaç gazetecilik ödülü almışsın gerçi.“Ananı” ve Bizi de Al da Git!Ama böyleysen suçun büyüğü annenin. Belli dik başlılığını da ondan almışsın. Annen Fatma Şık konuşuyor dik dik: “son 10 yılda Başbakanın bilgisi olmadan hiçbir emniyet müdürü ve görevlisi veya özel görevlileri tavuk bile kesemez…..Oğullarımı başkalarının paralarıyla Amerika’da okutmadım, başkalarının paralarıyla iş kurmadım. Hediye gemiler almadım. Ben çocuklarımı okutmak için yeri geldi nikah yüzüğümü, yeri geldi çeyizimi sattım, ama onları Türkiye’ye dürüst, onurlu bir miras vererek yetiştirdim. Savcı ilk defa açıklama yaptı. Neymiş, “Devlet sırrıymış söyleyemem.” “Devlet sırrı dediğin belgenin 3-5 gün sonra düzmece olmayacağı ne malum?” diyor. Fadime Göktepe, Emine Ocak da sana oğlum diyorlar. İsyankar annelerden yana zenginsin. Ahmet, sen en iyisi bu kez başbakanın sözünü dinle. Bir yolunu bul “ananı da al git” Fatma Şık’ı, Fadime Göktepe’yi, Emine Ocak’ı Hrant’ın ailesini al, başka bir yere git. Sana, senin gazeteciliğine inanlar, bizler de ardından gelelim. Zira buranın cehennemden farkı kalmadı. Zira senin kalemin kırılmış, sen parmaklıklar ardına konulmuşken mücadele etme iyimserliği bile kayıp gidiyor elimizden. Bir tek “Ahmet Şık olsa peşini bırakmazdı” düşüncesi kalıyor geriye bir umut olarak. Bir de öğrenci eylemlerinde seni fotoğraf makinen ile orada görünce içimizin rahatlamasının sıcak hatırası.
sendika
Atv-Sabah direnişinde, pardon grevinde son grevci Ender Ergün’ün işe iade talebine ilişkin karar Yargıtay’tan geldi. Yerel mahkeme “kanundışı greve katıldığı” gerekçesi ile işine son verilen Ender’in iş akdi feshini yok saymış, haksız yere sendikal nedenle işten çıkarıldığına hükmetmiş, işvereni de Ender’in iş akdinin haksız yere, sendikal sebeple feshettiği için 4 aylık tazminatı ödemeye mahkûm etmişti. Yargıtay işte bu 4 aylık tazminatı yeterli görmedi ve 12 aylık tazminatın daha isabetli olacağına karar verdi. Yoksa Yargıtay da grevin kanundışı olmadığı ve Ender’in sendikal sebeple işten çıkarıldığı konusunda yerel iş mahkemesi ile hemfikir. Yani kısaca son grevci Ender Ergün’ün bizce zaten şüphe götürmez olan sendikal sebeple işten atıldığı kanaati en yüksek mahkemece de onaylandı.Ne Kadar Haklıyız!Ne kadar haklıyız. Haklıyız da şimdi ne olacak? Eğer bir işçi sendikal sebeple işten atılırsa, mahkeme işe iadesine karar verirse ve işçi de işe geri dönmek isterse ne olur? Memleketimizin kanunlarına göre bu işçiyi işe geri alıp almama kararı bizzat bu işçiyi sendikal faaliyette bulunduğu için işten çıkaran işverene aittir. İster sendikal tazminatını öder işe almaz, ister işe alır. Pratikte sendikal tazminatı ödeyen işveren çoğunluktadır. Bir de işçiyi işe alan, sonra tekrar “başka bir nedenle” tekrar işten çıkaran cingöz patronlar da var tabii. İşte Örgütlenme özgürlüğü budur(!), yani, örgütlenme özgürlüğünüzü parasını bastırır satın alır patron. “Efendim, örgütlenme özgürlüğünün tazminatı olmaz! uluslararası anlaşmalar-sözleşmeler böyle örgütlenme özgürlüğü olmaz diyor, bakın altına da imza atmışsınız” diye istediğin kadar yırtın. Bizde böyle! Ne kadar ekmek o kadar köfte! Paran kadar konuş paran kadar örgütlen! İleri demokrasi işte!Gelsin Sendika!Atv-Sabah grevinde ise durum biraz daha karışık. Çalışanlar sendikada örgütlendiler. En büyük dertleri durmadan el değiştiren bir iş yerinde çalışmaktı şüphesiz. Her gelen çalışanlara hiçbir söz hakkı tanımaksızın kendi kurallarını ilan ediyor ve çalışanlara da bu kurallara sorgusuz sualsiz uymak düşüyordu. Bununla da kalmıyordu mesele. Her gelen kendi adamını da birlikte getiriyor dolayısıyla her el değiştirme ile yeni bir işten çıkarma dalgası boğuyordu çalışanları. “İşyeri el değiştirdi bu kez kimler işten çıkarılacak?” sorusu başlarının üzerinde durmadan sallanıyordu. Her el değiştirmede elden giden haklar da cabası. Bugün öğle yemeği veriyoruz, yarın, el değiştirdi öğle yemeği yok mesela. Sonuç? Sonuç kendi hayatımıza dair söz söyleme hakkını ele almanın yolu örgütlenmek. Gelsin sendika.Ekmek, Köfte, SendikaSendika geldi. ATV-Sabah’ta bin kişi çalışıyordu, altı yüze yakın bir sayı ile sendika toplu sözleşme yetkisini aldı. İşverenle toplu pazarlık masasına oturuldu. Toplu pazarlık masasında otururken işveren rahat durmadı tabii. İşyerinde sendika üyelerini odalara çağırmalar istifaya zorlamalar başladı. Harekâtın başını şu an Türk Ceza Kanun’un ilgili hükmü gereğince sendikalaşmayı önlemek suç olduğundan bu suçtan yargılanan Dergiler genel yayın yönetmeni Levent Tayla çekmekteydi. “ikna oda”ları yalnız İÜ’de kurulmamış şüphesiz. Bir de buralarda kurulmuşu var. Çalışanlara sorarsanız eski sendikacı Endüstriyel İlişkiler Müdürü Şefik Çalık da az gayret sarf etmemiş bu hususta. İşte Çalık Holding’in sosyal sorumluluk anlayışı: “topluma aldığını geri verme”, Çalık Holding aldığını geri veriyor; alın size örgütlenme özgürlüğü(!).Grev Vardı! Yoktu!Sonra bir “grev vardı yoktu siz yanlış yerde greve çıktınız” faslı var. Turkuaz mahkemeye başvurup bu tür iddialarda bulunuyor. Yerel mahkeme grevi durduruyor. Bu arda 9 işçi işe iade davalarını kazanıyor. Çoook(!) şaşırtıcı bir şekilde grev de olmadığından o dönemde, sendikal tazminatı ödeyip işe almamayı seçiyor işveren. Yargıtay grevin grev olduğuna karar veriyor en sonunda. Grev pankartı asılıyor tekrar ATV-Sabah’ın önüne. 9 işe iade ve yüzlerce istifa. Kala kala bir Ender kalıyor kapının önünde.-TGS’de bu süreçte neyi yaptı neyi yapamadı bir gözden geçirse hepimiz için iyi olmaz mı?- şimdi onun Yargıtay’tan kararı geldi işte. Ender bu karara göre işe iadesini istiyor. İşte en büyük cesaret de burada. Bizzat girip o işyerinde çalışmak. Turkuaz bir kağıt yollamış kendisine. O kağıdın üzerinde “gel çalış” diyor. Ama alt paragrafta “kapının önünde grev var. Yasal hakkımı kullanıyorum. Grev sona erene kadar bütün hakların askıda. Yasadan kaynaklı seni çalıştırmama hakkımı sonuna kadar kullanırım” diyor. “Grev var! Yok!” oyununa devam yani. Bu yazı yazıldığı sıralarda Ender noterle birlikte ATV-Sabah’ın önüne gitti. İşe geri dönmek için. Şefik Çalık Ve avukatları çıkıp “medeni” bir şekilde grev nedeniyle kendisini çalıştırmama haklarını kullanacaklarını söylediler. Yeniden mahkeme koridorları. İşine gelince grev var, işine gelince grev yok, dolaş babam yan yolları.Bilenelim!Koskoca bir binanın önünde, koskoca bir caddenin kenarında kendi başına ama arkadaşlarıyla, mesela daimi eylem orkestrası Bandista ile duran, senle benle duran adamın işe iadesi. Orada Turkuaz’ın binalarında hapis ama çaresizliklerini anladığımız ve daha sendikadan istifa ederken gururlarını yitirmenin, karakterlerindeki aşınmanın acısını içinde hissettiğimiz ve bu yüzden çoktan affettiğimiz arkadaşlarımız var. Onlarının başının üzerinde hala “ya işten atılırsam?” kılıcı durmadan sallanıyor…buzz!… gibi bir hava var içinde o camlı binaların. Karşıda cephede ise Turkuaz var, Çalık Holding var. Enerji yatırımları var. Tekstil, inşaat, madencilik yatırımları var. Var oğlu var. Ha bir de hükümet var karşı yanda. Akraba kontenjanından. Bunların karşısında şansımız olur mu? Umutsuz olmak için hiçbir sebebimiz yok, yeter ki iyi yenilmeyi bilelim. Yeter ki kavgaya bodoslama değil, yanlışlanabilir bir strateji ile dalalım. Dalalım ki neyi nerde nasıl yanlış yaptığımızı bilelim. Bir daha ki kavga için oradan bilenelim.
Bazen senden 40-50-100 yıl önce yaşamış biriyle tanışıyorsun bir tesadüfle arkadaş oluyorsun onunla. Belki etrafında yaşayanların çoğundan daha iyi anladığını hissediyorsun seni. Çağını nasıl aştığını anlıyorsun onun. Garip bir rahatlama duygusu sonra. Öleceğini bilerek yaşamanın ızdırabını hafifleten bir rahatlama. İki yüz, üç yüz, 1.000 yıl sonra bir satırda rastlıyorsun onun izine, bir taş binada, bir rakamda, taşa kazınmış bir resimde, bir heykelde, bir binanın görkeminde. Hayatta değil o kişi. Yazdıklarına gezdiriyorsun gözlerini yaptıklarına ve ardında bıraktıklarına. Bir kafanın ve yüreğin kapıları açılıyor sana. Taşlara kitaplara resimlere yansıyandan izini sürüyorsun. Bazıları da izlerini hikayelere bırakmış, insanların ağızlarından akıp zamanı aşan. Efsanelere dönüşen. Ama zamana ve unutmaya direnen, takılıp kalan insan hafızalarında. Kimi kölelerin isyanını örgütlemiş, kimi köylülerinkini. Kimi bir maden ocağını, yani o bildiğiniz cehennemi dünyayı cennete çevirebilmenin kaynağına dönüştürmüş. Kimi bir sendika kurmuş. Binlerin hayatını değiştirmiş. Binlerin hayatının değiştirirken bir tesis inşa etmiş. Sonra o tesis, orayı mümkün kılan, emekleri, alınterleri ve mücadeleleri ile mümkün kılan işçilerin “üniversitesi” olmuş. Güneşli sabahlarda yoksul ve onurlu işçilerin odalarının kapılarına, çocukları için bila bedel bir şişe süt bırakmayı ihmal etmeyen bir üniversite. Başka bir hayatın tahayyülü. Denize bakıp düşünüyorum bütün bunları. Denize baktığım yerde bir açık hava sineması varmış. İşçilerin yaz akşamlarında, hayatın yorgunluğunu bir kenara attıkları, bir makine parçasına dönüştürülmeye olan isyanlarını ayışığının altında deniz sesi ve yakamozların serinliğinde dinlendirdikleri yazlık sinema. Sinemayı hayal ediyorum, arka sırada çekirdek çitleyenlerden biri olmayı düşlüyorum. Sonra acaba çekirdek çitlenir miydi diye bir korku düşüyor içime. Yani o politik tartışmaların içinde gayri ciddi olmaz mı? Gülüyorum kendime. Masaya dönüyorum. Burada, masadaki mütevazı insanlar ve onların sıra dışı hayatları. O tahayyül tahrip edilse de insan hafızası o “nisyan” ile malül olan hani, bu iddiayı tersine çevirircesine döküyor bu insanların ağızlarından bir tarihin hikayesini. Tesise adını veren adam diriliyor, katledildiği yerden. Kanlı canlı karışıyor dünyanın 56 ülkesinden gelen işçilerin ve kadınların arasına. C bloğun taşlarını taşıdığı yerden, inşaattan, taaa baştan yani devam ediyor işine. Hayır onu öldürmek işe yaramamış işte. İnsanların kafasına kumlara sokmak, karadan ve denizden çıkartma yapıp burayı ele geçirmek, Kuzgun Acar’ın eserlerini söküp hurdaya satmak, işkence, elektrik, soğukta bırakma, hapis, dayak sökmemiş..DİSK/Birleşik Metal İş Kemal Türkler Eğitim ve Dinlenme Tesislerindeyiz. Beni düşüncelere daldıran yer burası. İçinde bir hayaletin kol gezdiği, bir ruhun dolaştığı mütevazı tesis. Binalara, kapının önündeki nisan ayında geldiğimde henüz yavru olan, şimdi beş yavrunun sorumluluğunu taşımaktan onurlu Çakır, Canku ve Tombik’e bakıp, etrafındaki kalabalalığa karışıp bunları düşünüyorum.Temiz Giysi Kampanyasının Uluslararası Forum’u için dünyanın elli altı ülkesinden gelen iki yüz elli konuğun içindeyiz. Renkleri rengimize dilleri dilimize karışıyor. Herkes bir internet sitesi aracılığı ile örgütlediği toplantısının, programının peşinde. Aynı anda on beşe yakın yüzyüze, onarlık beşerlik gruplar halinde toplantılar yürüyor. Bunca farklı dilden ülkeden gelenekten insan yarın nasıl ortak hareket ederiz diye bir yol bulmaya çalışıyor. Dertler o kadar somut gerçek ve can yakıcı ki, kimse yüksek perdeden “teori yapma”ya yeltenmiyor. Pharam Rom’la konuşuyoruz. Ufacık tefecik narin bir kız çocuğunu andırıyor. Ama hayır görünüşe aldanmayın. Kamboçyalı bir dev o. Hayat diye dayatılan canavarla boğuşan bir dev. İki yaşında bir oğlan annesi. Fotoğrafları çıkıyor çantasından, oğlunun.”benziyor mu bana?” diye soruyor tercümanını dürtüp. Sonra alnını işaret ediyor “alnı aynı babası.” Altı bin kişinin çalıştığı bir tekstil fabrikasından kalkıp geldi Pharam. Üç aylık sözleşmelerle çalıştıklarını anlatıyor fabrikalarda. Dünyanın en büyük markalarına mal üretiyorlar. Eğer bu üç ayda yeterince kölelik yapabileceğine karar verirlerse patronlar, sınırsız fazla mesaiye, kötü mualeye, berbat çalışma koşullarına gıkını çıkarmayacağını kanıtlarsan yani, üç ay daha faturalarını ödeme ya da evdeki iki yaşındaki oğluna ekmek götürme şansı! var. Fabrikada iki sendika var: eskisi ve yenisi. Eskisi patronun sendikası. “Baskı yapıyor bu sendika bize” diyor Pharam. Yenisinde sorun yok mu? Onda da var. Ama en azından işçi sendikası. Gönen Devlet Hastanesi’nin koridorunda konuşuyoruz bunları. Pharam’ın zaten işteki tozdan hassaslaşmış gözleri saatler süren uçak yolculuğuna, iklim değişikliğine dayanamamış. Izdırap veriyor ona. Bizim gibi insanların içindeyiz; Pharam gibi, benim gibi. Kuyrukta bekliyoruz. kapasitesinin çok üzerinde iş gören hastane personeli yoğunluktan bunalmış. Kuyruktaki Pharam’ı fark eden ilk kadınlar oluyor. Onlar da kuyrukta bekliyorlar ama onun haline üzülüyorlar. Bir sürü soru peşinden. En öne geçiriyorlar sonra onu. “belki birgün Kamboçya’ya gidersek” diyorlar gülerek. Doktor hızlı becerikli güleryüzlü. Dönüyoruz toplantılara, minibüsümüzün arkasında “ekolojik üretici”Ali ve İbrahim Abi’lerin gönderdiği meyveleri dişleyerek. Hem tesis hem de forum için anlatacak daha çok şey var. Ama şimdi gitmeliyim. Zira Bandista “haydi barikata!” diye beni çağırıyor. Atölyelerin başladığını haber veren şarkı bu. Haydi barikata haydi barikaaata! Ekmeeek adalet ve özgürlük içiiiin!!!!
Geçen hafta dananın kuyruğunun koptuğu yerde kalmıştık.Sri Lanka’dan. İlkokulu bitirir bitirmez çalışmaya başlamış olan Krishanthiden bahsetmiştik. Ayda 49.15 Euro kazanan. Çalışmaya başladığından beri de ailesine bakmak için gece vardiyalarında geçirmiş olan yıllarını. Fazla mesai yapıp 74 Euro’ya yükseltebilen(!) aylığını “Son altı yılda tüm yaptığım parayı eve göndermek. 12-14 saat çalışıyoruz, pazarları ve tatillerde çalışıyoruz. Ama temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir ücret alamıyoruz.”diyen kadın. Guangzhou’da Liuxia sonra, 17 yaşında çalışmaya başlamış hani. Şimdi otuz yaşında, evli bir oğlu var. Ayda 1200 Yuan/126 Euro kazanıyor. Bunun 400 Yuan’ı kiraya gidiyor. Hindistan dan Neelam sonra. Kocası güvenlikçi. Dört kızı ve bir oğlu var. Banyo ve tuvaletlerini 20 aile ile paylaşıyorlar.Demiştik ki bu minicik kadınlar ve adamlar işverenlerin “bak kapatırım fabrikayı, ya da gider bilmem nerede açarım siz işsiz kalırsınız” tehdidiyle kendilerine köle muamelesi yapılmasına bir “yeter!” çekmişlerdi en son. Hindistan’dan, Bangladeş’ten Kamboçya, Endonezya, Sri Lanka, Tayland, Çin ve Hong Kong’dan işçiler, işçilerin örgütleri sendikalar dernekler, STK’lar, Avrupa’dan ve ABD’den benzer kurumlarla bir araya gelip “şu parmak sallama işine bir son verebilir miyiz?” diye uzun süre kafa yormuşlardı.Temel ihtiyaçlarını karşılayacak , ülke bazında değil ama bölgesel taban ücretinin hayata geçirilmesi yolunda ilk adımları atmaya çalışmışlardı. Öncelikle tekstil ve hazır giyim sektörünün ilk halkasında bulunan fabrikalarda bu taban ücretinin sağlanmasını talep etmişler, kampanyalarının hedefine de muhatap olarak, Avrupa’nın “ucuzcuları” Lidl, Aldi gibi büyük perakendecileri, süpermarket zincirlerini koymuşlardı. Bu zincirler Asya ülkelerinde hem çok büyük miktarlarda, hem de oldukça düşük fiyatlarla üretim yaptırıyorlar. Üzerine bir de doğru düzgün koşullarda üretim yaptıklarını iddia ediyorlar. Diğer yandan bu “ucuzcu”ların müşterileri senin benim gibi insanlar. Yani parası az, ama gönlü geniş olanlar.Postacı Kapıyı ÇalıncaŞüphesiz bu işçiler kadınlar ve adamlar sadece fabrikalarının önünde kalsalardı bunları talep ederek pek fazla sorun olmazdı bu devler için. Ama o da ne? Postacı evlerinin-Avrupa’daki genel merkezlerinin kapısını çalıyor. 10 adet postacı, on bin adet kartpostal getiriyor kendilerine Avrupa’daki tüketicilerinden. Hani şu parası az, gönlü geniş olan “müşteriler”den. Kartpostalların üzerinde ne mi var? “lütfen mallarınızı ürettirdiğiniz işçilere hayatları insanca sürdürebilecekleri gerçekçi bir ücret ödeyiniz!” STOP!. 9.853 dilekçe-vari kartı ulaştıranlar, postacı kılığına girmiş Temiz Giysi Kampanyası’nın aktivistleri. Bu aktivistler Carrefour, Cora and Lidl Belçika’nın temsilcilerini Asya’dan gelerek Belçika’yı ziyaret edecek olan sendika ve işçi temsilcileri ile buluşmaya davet etmeyi de unutmuyorlar bu arada.Giysiler ucuz, Pabuç Pahalı!Bununla kalmıyor üstelik. Almanya’daki temiz giysi kampanyası Lidl’in Asya’da üretim yaptırdığı fabrikalardaki çalışma koşullarının düzeltilmesi için kampanyaya başladığında Lidl kamuoyu önünde çalışma koşullarının “adil” ve “düzgün” olduğunu iddia etmiş bu iddiasını da kendisinin BSCI(Avrupa Dış Ticaret Derneğinin kurduğu sosyal sorumluluk inisiyatifi) üyesi olmasına bağlamıştı. “Kendim yaparı, kendim denetlerim” bir çeşit. Ancak Hamburg Tüketici Ajansı ve Avrupa Anayasal ve insan hakları merkezi’nin((ECCHR). Temiz Giysi Kampanyası (CCC) ile birlikte bir dava açtılar Lidl’e karşı Hamburg’da. Lidl’in broşürlerinde çalışma koşullarının adil ve düzgün olduğuna dair iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirttiler. Bu iddialarının da CCC ve ECCHR raporuna dayandırdılar. Sonuç ne mi oldu?. Koskoca Lidl, baktı ki pabuç pahalı mahkeme sürecini durdurup kampanya ile masayı oturmayı seçti. Yani hem BSCI süreçlerinin çalışma koşullarının düzgün ve adil olmasını denetleme konusundaki yetersizliğini hem de kendi adaletsizliğini ve çalışma koşullarının kötülüğünü kabullenmiş oldu.Devlerin GözleriBu, ilk adımlardan biri, bir mevzi savaşında küçük bir zafer. Ama kuşatma sürüyor. Yalnız fabrikalardan değil şüphesiz. Öyle olduğunda devasa maddi güçleri ile bu dünya devleri biz minik kadın ve adamları kolayca göz ardı edebiliyorlar. Bu devlerin de canının yanabileceği bir yer var ve o yerden de dürtmeli. O fabrikalarda üretilen malların ulaştığı son noktadan. O pek kıymetli pazar paylarından, milyonlar harcadıkları, milyonlarla alıp sattıkları “marka değerlerinden”. Lidl ve Aldi gibi süpermarketlerin mallarını üreten Bangladeşli işçiler kalkmışlar Almanya’ya gelmişler bu günlerde. Çalışma koşullarını anlatıyorlar onların müşterilerine. Ödenmemiş fazla mesailerini, açlık ücretlerini, canı burnunda işçi sağlığı iş güvenliğinden yoksun çalışmayı. Duyan kulaklar, gören gözler için. Ve devlerin gözlerinden vurmak için. Bu arada, bu vesile ile 10 Kasım “İnsanlar İçin Haklar, Şirketler ve Ticaret İçin Kurallar Günü” nüz kutlu olsun!
Kepsut’a bağlı İsaalan Köyündeki dün bir göçük meydana geldi. İki kişi hayatını kaybetti ve bir kişi yaralı. Böyle söylediğimizde durum öylesine hafifliyor, hepimiz ve sorumlular için. İki hayat, yalnız bir rakama dönüşüyor ve bu rakam “yeterince büyük” olmadığından, örneğin Karadon’daki gibi 30 olmadığından, ya da Bükköy’deki gibi 19 olmadığından “gündemin” içerisinde kaybolup gidiyor. (Diğer yandan bu kazaların ardından da hayatın kaybedenlerin yakınlarına “sizin yakınınızı bulamadık” pişkinliği ile, bulamadıkları, göçüğün altından çıkaramadıkları yetmezmiş gibi bir de tazminat ödemekte ayak direyenleri hatırlıyoruz dehşetle. Velhasıl ölümlerinin sayıca çokluğu ile gündemimize girenler çok kısa sürede ve çoktan gündemimizden çıkmışlar.)Çıkışı Olmayanların KahrıAma kaybolup giden yalnız bu son haber değil. İki genç insanın hayatları da Yılmaz Çınar ve Ramazan Aydoğdu’nun hayatları da dün kayboldu “kaza” denen katliamla ve bu “renkli gündemin” içerisinde. İkisi de 25 yaşında. Fotoğraflarına bakın. Arkalarındaki yoksul hayatı ve çaresizliği göreceksiniz. İnsanı, hayatta yapmak istediği pek çok şey varken, tüm potansiyelini yok sayıp bir makine parçasına indirgeyen ve hem gerçek hem mecazi anlamlarıyla yerin altına gönderen çaresizliği göreceksiniz yüzlerinde. “İnsanlığın” dışına itilmenin derin acısı. Geleceklerinde umudu olmayanların, çıkışı olmayanların kahrını.Meğer Maden Denetlenmiş!Kepsut Kaymakamına sorarsanız bu maden bir ay önce denetlenmiş. Balıkesir’den gelmiş bilirkişiler ve madenin de çalışabilir raporu varmış. Zaten Karadon ve Bükköy den sonra bakanlıklarımız, müdürlüklerimiz denetimler artacağını açıklamadı mı? Açıkladı. Ama sorun şu ki bu konuda iktidarın tercihi son derece açık. Denetlememeyi seçiyor. Denetlemeye ne kaynak, ne de insan gücü ayırıyor. Üstelik kaynak ayırıp “denetlediği” yerlerden de kaza haberleri gelmeye devam ediyor. Denetleme sonucu kapatılan ocakların, hemen tekrar açıldığını mesela, çalışmaya devam ettiğini bilmeyen yok. Zaten istenen de bu. Taşeronun taşeronunun sorumluluğunu almaya zaten kimsenin niyeti yok.Diğer yandan elbette ki bu ihlalleri yapanların ciddi yaptırımlarla karşılaşmasını talep ediyoruz. Baklava ya da ekmek çalan yahut taş atan çocukların reva gördükleri muamele ihmal ve kar hırsları ile insan öldürenlerden esirgeniyor. Siyasi tercihlerini gözümüze sokuyorlar yani.Çağımızın KaybedenleriAma varmak istediğimiz nokta bunun bu denetim çıkmazı ile çözülebileceği sonucu değil. Varmak istediğimiz netice başka ve bu soruların cevabı basit. İşi yapan insana soracaksınız. Ama o insanı fakir olduğu için, parası olmadığı için bu hayatın kaybedeni olduğu için, çağlarının vebalıları olduğu için tam da bu sonuçlardan bakarak “aptal, zekasız, beceriksiz ve tembel” olarak görenler bu soruyu soramazlar. Sormadıkları gibi “işçi hatasına” inanırlar. İnsan hayatını “daha düşük bir maliyet” olarak görürler. Göz boyamak için iki denetimci gönderirler. Zaten yapmaları gerekeni bir lütufmuşçasına tantanayla ilan ederler. “denetimleri arttırıyoruz!” zaten kaç denetim yapıyordunuz ki arttırıyorsunuz? Kaç müfettişiniz var? Ölümlü iş kazalarında Avrupa birinciliğinden, dünya üçüncülüğünden indirdi mi bu müfettişler sizi? “kot kumlamayı yasakladık!” acaba zaten var olan mevzuatta kot kumlama yapılan koşullarda herhangi bir işyerinin mevcudiyeti mümkün müydü? Kot kumlama yapılan yerler zaten kayıt dışıydı bu arada. Hani yine sizin araştırıp, bulup kayıt altına almanız gereken işyerleri. Yasakladınız, kot kumlama yapılmıyor mu şimdi? Yani demem o ki zaten göz boyama niyetiyle bile yapmaya üşendiğiniz kendi kurallarınızın kendi denetiminizin bize bir şey söylediği yok.Özgürlük(!)Bu aptallığın karşısında tek çözüm çalışanların kendi hayatlarını ve kaderlerini kendi ellerine almaları. Sendikalı, başı dik bir işçiyi yerin yedi kat altına körlemesine gönderemezsiniz, 20 kişinin yapacağı işi 4 kişiyle yapmaya, 8 saatlik işi 4 saatte yapmaya zorlayamazsınız, yemeden içmeden yerin altında çalıştıramazsınız. Kışın soğuk suda yıkanmaya ikna edemezsiniz madenden çıkınca. Yerin altında hayatına karşılık kömür çıkarırken kömür alacak para bulamayarak yaşama mahkum edemezsiniz. Bile bile, hergün ölümle yüzleşerek yaşamayı dayatamazsınız. İktidar kendine güveniyorsa “Evet mi?, Hayır mı?” diye soracağına, “bu referandumda emekçilere hak verdik” diye atacağına, senelerdir beklenen iç hukuk düzenlemelerini yapsa, yerel hukuku uluslar arası standartlara göre düzenleseydi. Örneğin örgütlenme özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırsaydı o kadar demokrat ise. Daha düne kadar “sendika istemezük!” diye açık açık tutturuyordu kendi sermayesi. Şimdi kendi “sendika” sını istemiş olacak ki, zaten kör-topal örgütlenmeye çalışan sendikaları dışarı atıp kendi sendikalarını yerleştirmek için işyerinde birden fazla sendika düzenlemesi geldi. Savuna durduğumuz ilkelere aykırı görmediğimiz bir işyerinde birden fazla sendika uygulaması bu sayede AKP’nin “özgürlük” anlayışı içinde, diğerlerinin özgürlüklerinin tasfiye edilmesinin bir aracı olarak ortaya çıkıyor. Buyurun burada yakın, alın size özgürlük. İnsanlıktan çıkma ve sessizce ölme özgürlüğü.Not: Bir de bir sanat galerisinin açılışında içki içebilirsiniz isterseniz. Böyle bir özgürlüğünüz de var. Ama sopaya ve göz yaşartıcı gaza katlanabilirseniz tabii.
Belki ondan öncesi de vardır ama biz belki; yalnız ve ilk onu hatırlıyoruz. Sefaköy Desa Fabrikası’nın önünde kararlılıkla direnen, insan onurunun satılık olmadığını işverenin her türlü dalaveresine rağmen yüzüne çarpan, sınıfın medar-ı iftiharı Emine Arslan.Ama öncesi de vardı. Bursa’da Aralık 2005’te bir fabrikada çıkan bir yangında 5 kadın işçi hayatını kaybetti. Feministler, kadın grupları 2006 8 Mart’ını burada ölen kadın işçilere adadılar, hem 8 Mart’ın dünya kadınlar günü olarak ortaya çıkışına, hem Bursa da hayatın zulmünü birlikte çekmiş Ermeni, Rum, Müslüman kadın işçilerin direnişlerinin geleneğine atıfla. Ardından Novamed direnişi geldi. Kadınların başını çektiği ve kadınların yek vücud olduğu bir direniş. Ve ardından Emine Arslan’nın hikâyesi. İşçi dediğimizde çok büyük ihtimalle bir kadından bahsettiğimizi ispatlar gibi. Pek çok erkek işçinin cesaret edemediğine yeltenip sendikaya üye oldu, yetmedi diğer işçileri de örgütlemeye kalktı. İşten atıldı. Bir de kadın başına kapının önünde beklemeye başlamaz mı? Kapının önünde “bir cahil kadın”, patronun tabiriyle. Polisin “git evinde otur dediği” patronun parayla, tehditle üzerine yürüdüğü, çocuğu kaçırılmaya çalışılan ama orada ısrarla duran kadın. Derken bu kadının “eğitimli ve medeni” patronunun müşterilerinin önüne kadar uzanan hikayesi. Dünyanın her yerinden gelen destek.Şimdi kapıların önünde daha fazla kadın var. Bir örnek olmaya görsün: Entes’in önünde Gülistan Kobatan, Tübitak’ın önünde Aynur Çamalan, Paşabahçe Devlet Hastanesi’nin önünde Türkan Albayrak.TÜRKAN ALBAYRAK NİYE KAPININ ÖNÜNDE OTURUYOR?Çünkü devlet hastanesinin temizlik işleri Piramit diye bir taşerona verildi. Türkan Albayrak ve diğer işçiler tam tamına 585 lira ve 26 günlük yol parası alıyorlardı. Önceden 110 liraya mavi kart dolduruluyordu, ama taşeron şirket bunun biraz gereksiz bir “maliyet” olduğuna karar verdi. Hem de önceki aydan kullanmadığınız yol parası kalırsa 26 güne tamamlanıyor sonraki ay. Aman işçilere üç kuruşluk hak geçmesin. Sonra? Sonra bir de bir anlaşma var altında çapanoğlu olan. Altına imzayı basıp vazgeçiyorsunuz haklarınızdan, kaç yıldır bu işte çalıştığınız mühim değil. Bir nevi sıfırlıyorlar yani sizi. Her daim taze işçisiniz. Ne güzel, ne güzel! Tabii işvereniniz Piramit açısından. Bu durumda işçilerin 96 temizlik işçisi “doğal olarak” sendikaya gidip bu “yenilenme” işine bir son vermek istiyor. Ama işte çapanoğlu burada ortaya çıkıyor. Sağlık-İş Sendikası sürece dahil oluyor, olanlar da oluyor.ÇAPANOĞLUYani sendika geldi ya, her şey iyiye gitmeli diye düşünmeyin burada. Bu sendika ayrıcalıklı sendika. İşveren bu sendikaya hastanenin toplantı salonunda toplantı yapmaya bile izin veriyor. Hatta anons bile ediliyor toplantının yeri saati. Tabii belki biz yanlış anladık da durumu öküz altında buzağı arıyoruz. Aslında hem taşeron hem de hastane yönetimi çalışanlarının örgütlenme özgürlüğüne saygılarından yaptılar bütün bunları. Neyse biz kafamızı bulandırmayalım. Derken toplantı yapılıyor. “elebaşı” 46 yaşında, eski tekstil işçisi, evli ve bir oğlan annesi, namlı “terörist” Türkan Albayrak bu toplantıda sendika “yetkilisi” tarafından alaşağı ediliyor. Sebep? Sebep sendika hakkında bir araştırma yapıp sendikanın sektörün kendi faaliyet alanı dışında olduğuna ve bu hastanede örgütlenemeyeceğine dair başvurduğunu öğrenmesi. Evet, işveren değil sendika burada örgütlenmeyeceğine dair mahkemeye başvurmuş! Sendikaya sorarsanız işçiler için en iyi çözüm anlaşmayı imzalamak!‘DENSİZ İŞÇİ’Bir de “bi densiz işçi” çıkıp sendikayı sorgulamaz mı?. Ne haddine bir işçinin sendikanın ne yaptığını sorgulamak. Sümme haşa! Velhasıl alavere dalavere, işçiler bölünüyor, sopadır havuçtur derken Türkan hanım nöbete dikiliyor kapının önünde. Efendim gelsin polis, Beykoz Belediyesinin zabıtası, sürüklesinler Türkan hanımı, söksünler çadırını, suyunu da döksünler. En çok koyanı bu Türkan’a. Saklamıyor şaşkınlığını. “Sürüklediler beni, direndik” diyor. Ama en çok koyanı su meselesi olmuş. İndiriyor gözlerini. Belki insan onurunu sürüklendiği yerde arıyor. En azından sürükleyenlerin onuru oralarda bir yerlerde olmalı değil mi? Zaten erkek çalışanlarla aynı masa da oturmak da bir ahlaksızlık belirtisi, ah bu ahlaksız kadınlar. Ne var direnecek, evinize gitseniz ya! Hastane yönetimi, “kimseye selam bile vermeyen” başhekim Yavuz Baştuğ, Başhekim yardımcısı Yaşar Çelik, Piramit Şirketinin vazifelisi “proje şefi” Şerif Gürsoy, Beykoz’un AKP’li Belediye Başkanı Yücel Çelikbilek, onlar gökyüzüne bakıp ıslık çalıyorlar yavuz hırsız hesabı. Ve dahi polis teşkilatı, zabıta sürüklüyor bir kadını yerde, yetmez ama evet, yükleniyorlar “ahlaksız” Türkan’a olanca “ahlak”larıyla. Bu yetmeyen kısmında da Sağlık-iş giriyor devreye ki yetmeyen kısmını tamamlasınlar erkek kardeşler birliği.ONLAR TEMİZLİK İŞÇİSİ AMA!Ha bir de daha derine bakınca göreceğiniz bir yüzü var bu işin. Hani bu devlet hastanesi temizlik hizmetlerini daha ucuza ve daha kaliteli alacak ya taşerona verince. Hah işte tam orası zurnanın zırt dediği yer. Bu temizlik işçileri temizlikten başka her şeyi yapıyorlar, zira hastane de hastanenin asli işlerini gerçekleştirecek personel bir hayli eksik. Temizlik işçileri hasta taşıyorlar, ultrasona, tuvalete götürüyorlar hastaları, lavman yapıyorlar, traş ediyor, gece serum değiştiriyorlar, ameliyathaneden çıkarıyorlar. Bir de üstüne azar işitiyorlar bu işleri yapıp temizlik işlerini yetiştirmedikleri için. “çöpçü” diye hakarete uğramak da “bonus” tan. Gözlerinizi açıp “eğitim alıyorlar herhalde hastalara müdahale etmek için?” diye sormayın. Hastane hijyeni hakkında kapsamlı(!) 15 dakikalık eğitim aldıkları oluyor. Bu eğitim sonucu tuvalette kullandığı bezi masa silmekte kullananlara rastlanıyor. Kişisel korunma ekipmanları maske, eldiven vs kullanılmıyor çoğunlukla. Hem hastalar hem de çalışanlar ciddi hastalık riskleri ile karşı karşıyalar. Örneğin çalışanlardan birinin eline iğne batmış ve bunun sonucu olarak çok ciddi kronik hastalıklara yakalanmış. Bu olayın ardından sorumlular hiçbir ceza görmemiş, işten atılma korkusu kurbanı harekete geçmekten de alıkoymuş. Ama en azından şimdi iğne batarsa teste yollanıyor çalışan. Ama tedbir? O hak getire! İşte bu da bizim payımıza düşen devlet hastanesinden hizmet almaya çalışan bir vatandaş olarak. İşte Türkan’ın direnişinin öteki yüzü. Onu desteklememiz için bir sebep daha.NETİCE?Patrona da, onun patronuna da, hepsinin siyasi bağlantılarına da, ve dahi sendikaya da başkaldırmak yalnız zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanların işi. Biz kadınlar tüm yoksulluğumuz ve kaybedecek hiçbir şeyimizin olmayışı ile o çadırdayız. Belki başkalarına da yer açmak için. Ve siz karşımız da duranlar Emine Arslan’a bakın ve siz de ibret alın!
Geçenlerde İstanbul Üniversitesinin Orman Fakültesi çalışanları 30 km yol kat ederek öğle yemeği için Beyazıt Kampüsü’ne geldiler. Neden mi? Çünkü aynı yemek için idari görevlilerin yemeğe ödemesi gereken rakam İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt kampüsünde 1 TL 35 kuruş iken Orman Fakültesi Bahçeköy Kampüsü’nde 2 TL. Orman Fakültesi çalışanları da bu durumu protesto etmek ve haksızlığın giderilmesini talep etmek için 30 km yol kat ederek öğle yemeğini Beyazıt’ta Turan Emeksiz yemekhanesinde yedi. Burada “idari görevli” “akademik insanlar” ayrımı meselesine hiç değinmeyeceğim. İşverenin çalışanın öğle yemeğini ücretsiz olarak sağlama eğiliminde olduğu bir ülkede yaşadığımızı da tartışmayacağım. Ama burada bir kez daha taşeron uygulamasının saçmalığına değinmeden de edemeyeceğim. Çünkü bu farklı fiyat uygulamasının ve haksızlığın sebebi üniversite yemekhanelerinin özelleştirilmesi ve yemek hizmetinin taşeron firmalara ihale edilmesi. Çeşitli vesilelerle bu köşede tartışmaya çalıştığımız üzere aynı hizmetin taşerona verilerek “israfın önleneceği, daha kaliteli ya da aynı şekilde ama düşük fiyatlarla alınabileceği” hikayesi kocaman bir yalan. Bu olsa olsa “kamu kaynaklarını nasıl eşe dosta özel kişi ya da şirketlere aktarırım?”ın hikayesidir. Hele yemek söz konusu olduğunda kişi ya da şirketlerin kar etmesinin yolu “maliyetten” kısmak. Yani, emekçileri üç kuruşa çalıştırırsınız, kötü ama ucuz malzeme kullanırsınız. Zaten kar dışında insan sağlığı diye bir derdiniz de yoktur. O pek abarttıkları türlü şekil hijyen diye yutturdukları uygulamaların “gerçek gıda”ya erişebilmekle pek az ilişkisi vardır. Diğer yandan bu yemekleri yiyenler de beslendiklerini zannederler, ama yedikleri daha çok şişirilmiş, lifsiz, kısa süre de hazmedilen ve besin değerleri son derece düşük gıdalardır. Kısaca burada da ve eğer şanslı iseniz, gösteriş, “hijyen ve standartlar”, şov sağlam ama, içerik yoktur. Neyse uzatmayalım İstanbul Üniversitesi’nde her kampüs için ayrı ihale açan üniversite yönetimi bu ihalelerde farklı fiyatlara anlaşma sağlamış durumda. “Sana üç, ona beş” uygulamasının nedeni bu. Orman Fakültesi’nde çalışanlar yemekhaneyi boykot ediyor ve Eğitim-Sen yaşanan haksızlığı yargıya taşımış durumda. Umulur ki rektörlük bu haksızlığı mahkeme süreci sonuçlanmadan çözsün. Ve iyi ki kamu emekçilerinin sendikaları var; başka işkollarında ve işyerlerinde bundan çok daha ağır sorunlar örgütsüzlük nedeniyle değil kamuoyuna işyerinin bütününe bile yansıyamıyor. Hep söylediğimiz gibi emek ve ekmek mücadelesinde bu durumda yemek mücadelesinde de örgütlülük her tür sorunun çözümü için ilk ve en temel adım.Desa İşçilerinin ve karpuzunhikâyesiDesa işçilerini hatırlayacaksınız. Hani şu “londra’da dükkan açtım” diye böbürlenen “medeni patron!” Melih Çelet in fabrikalarında Deri-Iş Sendikası’na üye olan işçilerin hikayesi. 36 saat aralıksız fazla mesaiye, yetersiz ücretlere, zehirli kimyasallara çalışmaya dur demeye kalkışmanın hikayesi. Bu şartlar altında dünyanın en lüks markalarına Prada’ya, Marks and Spencer’a Mulberry’e, Debenhams’a, El Corte Ingles’e mal üretmenin, onların da işçisi olmanın hikayesi. En çok da Emine Arslan’ın hikayesi. Sefaköy fabrikasında sendikayı fabrikada örgütlemeye çalıştığı için kapı önüne konan, Deri İş Sendikası ile birlikte ama bir işçi, bir kadın olarak tek başına kapı önünde direnme kararı alan, rüşvetlere tehditlere “evine git!” lere boyun eğmeyen Emine Arslan’ın hikayesi. Ki o Emine Arslan işe iade davasını kazandığında parasını verip bir davul tuttu, getirdi aylarını geçirdiği Desa fabrikasının önüne. Direnişinin sonu davulla kutladı, dosta düşmana örnek olsun diye. Ama tabii medeni patron işe geri almadı Emine’yi. Gerekçe? Kendisini dünya aleme rezil etmiş çünkü. Taktı bir nevi. A tabi unutmadan aynı zamanda bu hikâye “kapının önündeki birkaç köpek” diye işçileri küçümseyen patronun hikâyesi. Sonra kapının önündekiler “30-40 şerefsize” terfi etti. Ama bana sorarsanız bu en çok da işçilerin eli kolu en büyük müşterisi olan Prada’nın kapısının önünde İtalya’da Fransa’da İspanya’da ve de İngiltere’de protestolar örgütlemeye kadar uzanınca tam anlamıyla “eşekten düşmüş karpuzsa dönen” patronun hikâyesi.Desa da neler olmuştu?2008 mayıs ayının sonundan başlayarak sendikaya üye olan işçilerden kırk biri Düzce Desa fabrikasından işten çıkarıldı. Fabrika kapısının önünde sendikalı olarak işlerine iade talebiyle beklemeye başladılar. 3 Temmuz’da da Sefaköy fabrikasında aynı gerekçe ile Emine Arslan’ın işine son verildi. Eh! sonrası galiba malum; gözaltı tehdit, rüşvet teklifleri. Ama galiba malum olmayan taraf burada başladı Desa işçilerinin hikayesinde. Desa’nın mal ürettiği uluslar arası markalara sorumluluklarını hatırlatmak üzere Deri İş’in üyesi bulunduğu uluslar arası sendikal yapılar ITG ve ETUF-TCL ve Temiz Giysi Kampanyası (CCC) ile iletişime geçildi. Gerek Avrupa basınında çıkan Desa işçileri ile gerçekleştirilen röportajlar gerek ITG’nin basın açıklamaları fakat özellikle de CCC’nin yürüttüğü kampanya netice verdi. Desa işvereni Aralık ayının ortalarında Deri-Is ile masaya oturdu. Ancak herkesi hayrete düşüren bir aymazlıkla her toplantıda bir önceki toplantıda verdiği sözleri inkar etti. Velhasıl toplantılardan hiçbir netice çıkmadı.Arslan Emİne Avrupa’da!2009 yılı Mart ayı başında Emine Arslan için CCC tarafından bir Avrupa turu düzenlendi. Emine Arslan’ın tek konuşmacı olarak katıldığı tur sırasında kendisi çalışma koşullarını ve örgütlenme serüvenini ve arkasından yaşadıklarını hem Avrupalı işçilere hem Desa’nın müşterisi olan markaların temsilcilerine, örneğin İtalya’da Prada işçilerine ve İspanya da El Corte Ingles’in temsilcilerine anlattı. Desa işverenin bu turun ardından sendikayı “Ergenekoncu”lukla suçlaması ve diğer teşebüslerini öğrenmeyi size bırakıyorum zira uzun bir liste. Köşeler yetmez bu sefaleti anlatmaya. Sonunda ne mi oldu? Nerdeyse tüm işçiler işe iade davalarını kazandılar. Sadece yerel mahkemelerde değil, temyizde, yargıtayda. Yani bu işçilerin sendikal nedenle işten atıldıkları mahkemelerce karara bağlandı.Desa patronu ve Prada yeniden dans etmek İstiyor!Sonra uluslararası kampanya yerel hukukun bir eksiğini kapadı ve Desa işvereni Deri İş Sendikası ile yerel hukukun üzerinde bir protokol imzalamaya razı oldu. Fakat yine bu hikayenin diğer aşamalarında olduğu gibi verdiği sözleri tutmuyor:6 işçiyi işe alması gerekirken 4’ünü alıyor, sendikayı üyelerinin temsilcisi olarak tanımıyor, sendika ile görüşmüyor, işçileri sendikadan istifaya zorlamaya devam ediyor, işçilerin örgütlenme özgürlüğüne saygı göstereceğine dair dağıtması gereken belge yerine “daha önce davrandığı şekilde davranacağını” belirten bir belge dağıtıyor. Yani bizimle dalga geçiyor. Bu mücadeleyi verenlerle, ona destek olanlarla. Kendisini de en büyük müşterisi olan Prada’yı da ciddiyete davet ediyoruz. Bir an evvel akıllarını başına devşirsinler. Karpuzluk etmenin alemi yok!Yeniden desa işçilerini desteklemek için. http://www.cleanclothes.org/urgent-actions/trade-union-harassment-continues-at-prada-supplierAvrupa Sosyal Forumu etkinlikleri içinde Desa işçileri, Deri iş Sendikası, ETUF-TCL Başkanı Valeria Fedeli , CCC ile bu konuyu tartışmak için bugün 1 Temmuz Perşembe, saat 17:30-20:30 arası İTÜ Makine Mühendisliği Fakültesi, Gümüşsuyu Kampüsü Salon: M012. Davetlisiniz.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
Bu dünyayı elleri ile yaratanlar yalnız ölümleri mevzu bahis olduğunda gündemimize gelebiliyorlar. Hayatta kalabilmek için bir makine parçasına dönüşen ömürleri ancak dramatik bir şekilde ellerinden kayıp gittiği zaman kısa bir süreliğine görünür oluyorlar, sonra yitip gidiyorlar çoğunluğun gözünü diktiği ve ufuk çizgisini oluşturan mavi ekrandan, kuyruklu yıldız misali. Pek azımız adlarını biliyor ya da hatırlıyor. O da eğer onların sesini yükseltecek duyulur kılacak insanlar destek grupları varsa. Tuzla’da can veren tersane işçileri misal, Davutpaşa’da can verenler sakat kalanlar, Bursa da yangından kaybettiğimiz 5 kadın işçi, Pameks servisinde boğulan kadınlar sonra.“Tozlu yerlerde calışmasaydınız!”Ve kot kumlama işçileri ve yakalandıkları daha doğrusu taammüden ve planlı bir şekilde avucuna bırakıldıkları amansız silikozis hastalığı.Silikozis ne mi? Aslında biz onu madenci hastalığı diye bilirdik. Madencilerden başka taşla, kumla çalışan işçilerde kısaca taş kum tozu soluyan işçilerde rastlanırdı ileriki yaşlarda.Silikozis kumun daha doğrusu onun içindeki silikanın ciğerlerinize dolması, sizi nefessiz bırakması, doktorun size “şu kadar ay ömrün kalmış” demesi yirmili yaşlarınızda, merdivenlerde kesilmek, yolda yürüyememek, ekmeğini kazanmak için çalışamamak, adı belli neticeyi öğrenmemek için doktora gidememek. Bir de üstüne bunu meslek hastalığı saydırmak için seni korumakla görevli “çalışma” bakanlığı ile mücadele etmek topyekûn, kot işçileri için. Sanki herhangi bir şekilde-kot kumlamadan yani-ciğerlerinize kum doldurabilirmişsiniz gibi. Ha unutmadan, bir de en tepeden bir yetkilinin buyurduğu üzere “siz de öyle tozlu yerlerde çalışmasaydınız canım” pişkinliği ile cebelleşme zorunluluğu duruyor önünüzde.Taşın/kumun kotla ne ilgisi var?Bu aptal kapitalizm, onu büyük markaları kendi modalarını yaratıyor. Bu “moda” ve onun aptallaştırdığı bir grup insan ille de “beyazlatılmış kot” giymek istiyor. Büyük markalar da bu kendi yarattıkları modanın yarattığı “talep” e riayet ediyorlar. Siparişlerini yolluyorlar “üretici” ülkelere. Bu üretici ülkeler de rekabet nedeniyle hak hukuk hak getire. Orada siparişleri alanlar fabrikalara, fabrikalar atölyelere, onlar da daha küçük atölyelere yolluyor siparişleri. O “büyüüüük” o gösterişli markalar bizim mahalle aralarına kadar teşrif ediyorlar velhasıl. Kot kumlayan işçilerin pankartlarında da “Levi’s, H&M Tommy Hilfiger Diesel için kot kumladık” yazıyor zira. (Yani kendinizi “büyük markalar daha insani yöntemler kullanıyorlar safsatasına inandırmayın. En büyük markalar o merdiven altı atölyelerde üretiliyor insan hayatları pahasına. Tıpkı makineler tarafından yapıldığını sandığımız pek çok diğer iş gibi bu “iş” de en ilkel koşullarda insanlar tarafından yapılıyor )Hiçbir şey insan hayatından daha ucuz deği!Sonra bildiğimiz mavi kot kumaşına basınçla kum püskürtülüyor beyazlasın diye, kum kumaşı hem beyazlatıyor hem yumuşatıyor hem de ciğerlerine doluyor bu işi yapan işçilerin. Ha bu işi yapmanın başka bir yolu yok mu, ille de “beyazlatılmış kot” giymek isteyen arsızlar için? Vardır/ya da bulunur elbet! Ama o yeterince karlı olmaz, zira hiç bir şey insan hayatından daha ucuz değil bu sistemin içinde. Küçük 4-5 mÇ lik her yanı kapalı atölyelerin içinde, tozdan göz gözü görmez vaziyette çalışıyor işçiler. “Hücre gibi. Kompresör çalıştığı zaman tozdan nefes alamıyorsun. Hatta kum püskürttüğün malı bile göremiyorsun. Ben deseni düzgün yapabilmek için kumlama yaparken, gözümü kapatıp içimden sayardım. Mola verildiğinde birbirimizi tanıyamazdık. Herkes tepeden tırnağa bembeyaz toza bulanırdı. Geceleri bile gözlerimizden, kulaklarımızdan kum çıkardı, öksürdüğümüzde ciğerlerimizden kum gelirdi.” Çoğu yirmili yaşlarının başında, köylerinden kopup bir gelecek aramaya gelmişler İstanbul, çalıştıkları yerlerde uyuyorlar, kum fırtınaları var uykularında bile. Öylesine genç ki kimi, yerde biriken kumu makineye tekrar doldurabilsin diye ayağının altına bir kasa konuluyor. Kum ziyan olmamalı, ne kadar delik varsa atölyede kapatılıyor bir parça temiz havaya açılan. Kum değerli zira. İnsan hayatı mı? Yok o bir parça beyazlatılmış kumaşa arsız bir zevke ve paraya feda edilebilir kolayca.“Yuvadan atılmış leylek yavruları”Şimdi bu çocuklar ölüyorlar, kendilerini «yuvadan atılmış leylek yavruları» gibi hissederek. Gözümüzün içine bakarak. Evet bu hastalığın hiçbir tedavisi yok. Hayatlarının son günlerinde ne mi yapıyorlar? Hayatlarının son günlerinde senin ve benim insanlığımızı kurtarıyorlar. Kendileri ve hastalığı tespit edilebilen 600 diğer kot kumlama işçisi için mücadele ediyorlar, ve maalesef sayıları henüz tam tespit edilememiş teşhis konulamamış ama bu sektörde çalıştıkları bilinen 5 bin kot kumlama işçisi için. Ve şu an hem Türkiye›de hem başka ülkelerde bu işi yapmaya devam eden binlercesi için. Şimdi Ankara›dalar, Adalet Bakanlığı›nda adalet, Çalışma Bakanlığı›nda ve Sağlık Bakanlığı›ndan gören göz duyan kulak bilen insan arayacaklar. Zira bakanlıklarımız göremedi duymadı bilmiyor. Bu işçilerin nerdeyse hepsi kayıt dışı, sigortasız çalıştılar. Çalıştıkları işyerleri mi? Onlar zaten hiçbir kayıtta yoktular. Niye mi? Çünkü işçi sağlığı iş güvenliğinin değil tedbirlerinin adının bile duyulmadığı biçimlerde atölye açmak zaten yasaktı. Ya da şöyle diyelim hiç bir kanuna kurala mevzuata uygun değildi. Ama sağ olsun Sağlık Bakanlığı’mız bu zaten kanunen yapılması mümkün olmayan işi yasakladı. Devletimiz başka güzel(!)işlerde yaptı bu süreçte. Varlığı herkesin malumu olan, ama devletin kayıtlarında olmayan işyerlerinde yine kendi kayıtlarına göre çalışmamış(!) işçiler bu çalışmaları neticesinde ölümcül şekilde hastalandıklarını ve bu işyerlerinde çalıştıklarını mahkemede ispatlamaya çalıştılar. Kendilerini çalışırken korumakla yükümlü devletin mahkemelerinde, yine bu devlet kayıtlarında olmadıklarından kaybettiler. Sonra büyük devletimiz zaten silikozis nedeniyle değil çalışmak, nefes bile alamayan bu insanların kapısına icra gönderdi mahkeme harçları için. Evet, bunu da yaptı. Bu işçilerin mallarını üretirken hayatlarından oldukları büyük markalar mı? Onlar işçilerinin sorumluluklarını almaktan çok uzakta defile düzenlemekle mallarını pazarlamak, maliyetlerini düşürmekle meşguller. Anlaşılan o ki biz kaderimizi elimize almadan bize, bizim insanlarımıza hayatta hakkı bile tanınmayacak. Kaderimizi elimize almaya çalışmanın hikayesi: Desa İşçileri’nin bitmeyen mücadelesi bir başka yazıya.NOT: Ama neyse ki yalnız bunlar yok bir de Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi var. Bu komiteye destek veren yüzlerce insan var, kurum var sendika var. Hem memleket hem dünya çapında. Hem kot kumlama işçilerinin talepleri hem yapabilecekleriniz için bakınız http://www.kotiscileri.org/kategori/anasayfaBİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
SORU: Sendikalı olarak (TES-İŞ) İstanbul Büyükşehir Belediyesine bağlı İGDAŞ’ta çalışmaktayız. İşlerin yoğunluğu bahanesiyle senelik izinler kullandırılmadığı için oldukça birikmiş izin günümüz mevcuttur. Emekli olanlara emeklilik işlemlerinde birikmiş izinlerin karşılığı nakdi olarak ödenmektedir. Bundan hareketle; İşçilerin birikmiş izinlerinin ederinin nakit olarak ödenmesi talebine, iş yeri hukukçuları tarafından uygun olamayacağı, kanuni olarak mümkün olmadığı şeklinde gerekçelerle olumsuzluk bildirilmiştir. Sorum şu; Zamanında kullanılmayan hak edilmiş izinlerin söz konusu biçimde maddi olarak ödenmesi mümkün müdür? Sendika bu konuda yapacağı ek bir protokol veya sözleşme maddesi ile bu sorunu çözebilir mi?Sorum hemen bütün İGDAŞ çalışanlarını ilgilendirmektedir. Konuya dair bilgileriniz veya bildiğiniz emsal teşkil edebilecek uygulamalar var ise paylaşıp konuya ilgili bilgi verirseniz işimize yarayacaktır. Kolaylıklar diler, teşekkür ederim.Bir Okuyucu/İstanbulYıllık ücretli izin hakkı 4857 sayılı İş Kanunu ve Yıllık Ücretli İzin Yönetmeliği ile düzenlenmiştir ve hemen belirtelim ki yıllık ücretli izinin kullanılması işverenin bir lütfü değildir: İş Kanuna göre yıllık iznin işçi tarafından kullanılması esastır ve yıllık ücretli izin hakkından vazgeçilemez. “İşyerinde işe başladığı günden itibaren, deneme süresi de içinde olmak üzere, en az bir yıl çalışmış olan işçilere yıllık ücretli izin verilir.”(madde 53) İşçilere verilecek yıllık ücretli izin süresi, hizmet süresi; a) Bir yıldan beş yıla kadar (beş yıl dahil) olanlara on dört günden, b) Beş yıldan fazla on beş yıldan az olanlara yirmi günden, c) On beş yıl (dahil) ve daha fazla olanlara yirmi altı günden az olamaz. Ancak on sekiz ve daha küçük yaştaki işçilerle elli ve daha yukarı yaştaki işçilere verilecek yıllık ücretli izin süresi yirmi günden az olamaz. Yıllık izin süreleri iş sözleşmeleri ve toplu iş sözleşmeleri ile artırılabilir.Yıllık izinlerin bölünmeden kullanılması esastır!Yani tüm yıl boyunca çalışmış bulunan işçi herhangi bir kesinti olmaksızın yıllık izni süresince dinlenme hakkına sahiptir. Bu kural iş kanununca açıkça hükme bağlanmıştır. “Yıllık ücretli izin işveren tarafından bölünemez.” Yukarıda saydığımız yıllık izin sürelerinin işveren tarafından sürekli olarak verilmesi zorunludur. Bunun istisnası, tarafların anlaşmasıdır. Öngörülen izin süreleri, tarafların anlaşması ile bir bölümü on günden aşağı olmamak üzere en çok üçe bölünebilir. İşveren tarafından yıl içinde verilmiş bulunan diğer ücretli ve ücretsiz izinler veya dinlenme ve hastalık izinleri yıllık izne mahsup edilemez. Yıllık ücretli izin günlerinin hesabında izin süresine rastlayan ulusal bayram, hafta tatili ve genel tatil günleri izin süresinden sayılmaz. Yıllık ücretli izinleri işyerinin kurulu bulunduğu yerden başka bir yerde geçirecek olanlara istemde bulunmaları ve bu hususu belgelemeleri koşulu ile gidiş ve dönüşlerinde yolda geçecek süreleri karşılamak üzere işveren toplam dört güne kadar ücretsiz izin vermek zorundadır. İşveren, işyerinde çalışan işçilerin yıllık ücretli izinlerini gösterir izin kayıt belgesi tutmak zorundadır.Yıllık izin Ücreti Peşin!İşveren, yıllık ücretli iznini kullanan her işçiye, yıllık izin dönemine ilişkin ücretini ilgili işçinin izine başlamasından önce peşin olarak ödemek veya avans olarak vermek zorundadır. Yıllık ücretli izin süresine rastlayan hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücretleri ayrıca ödenir. İş sözleşmesinin, herhangi bir nedenle sona ermesi halinde işçinin hak kazanıp da kullanmadığı yıllık izin sürelerine ait ücreti, sözleşmenin sona erdiği tarihteki ücreti üzerinden kendisine veya hak sahiplerine ödenir. Bu ücrete ilişkin zamanaşımı iş sözleşmesinin sona erdiği tarihten itibaren başlar. İşveren tarafından iş sözleşmesinin feshedilmesi halinde bildirim süresi, işçiye verilmesi zorunlu yeni iş arama izinleri yıllık ücretli izin süreleri ile iç içe giremez. Çalışan sayısının 100’den fazla olduğu işyerlerinde işveren veya işveren vekilini temsilen bir, işçileri temsilen iki kişi olmak üzere toplam üç kişiden oluşan izin kurulu kurulur. Kurula işveren temsilcisi başkanlık eder. Kurulun başkanı dışında kalan işçi üyeleri ve yedekleri işyerinde sizin durumunuzda işyeri sendika temsilcileri tarafından seçilir. Bu kurul izinlerin düzenlenmesi ve kullandırılmasından sorumludur. Ayrıca işveren, işyerinde çalışan işçilerin yıllık ücretli izinlerini gösterir izin kayıt belgesi tutmak zorundadır.Sizin de genel olarak fark edeceğiniz gibi tüm düzenlemelerde yıllık iznin kullanılması esastır. Dolayısıyla iznin kullanılmasının engellenmesi yasaya aykırıdır. Bu durumda sorulması gereken diğer bir soru işveren yıllık ücretli izin kayıtlarını nasıl tutmaktadır sorusudur. Yıllık izinleri kullanmadığınız halde kullandığınıza dair imza atmaya zorlanıyor musunuz?Bu ayıp ortadan kaldırılmalı!Diğer yandan yıllık izinlerin ücret olarak ödenmesi bu genel hükümlere göre ancak işçinin emekliliği ya da işten ayrılması ile mümkün görünmektedir. Muhtemelen işyerinizdeki hukukçular bu hükümden bahsetmektedirler. Ancak işyerinizde TES-İŞ Sendikası örgütlü. İş kanununun bu konuyu düzenleyen maddelerinde de “Yıllık izin süreleri iş sözleşmeleri ve toplu iş sözleşmeleri ile artırılabilir” hükmü yer almaktadır. Sendikalar toplu sözleşmelerle öncelikle üyelerinin yasal haklarının kullandırılması, ardından bu hakların yasalarda tanımlanan düzeyin üzerine çıkarılmasından sorumludurlar, temel işlevleri de budur. Dolayısıyla sendikanız öncelikle sizin yıllık izinlerinizi kullanmanızı sağlamak için hareket geçmelidir. Bu konuda sendikanız avukatları ile temasa geçmenizde fayda var. Daha önceden kazanılmış olan yıllık izin haklarının ücret olarak TES-İŞ ile İGDAŞ arasında yapılacak bir anlaşma ile bir kereliğine işçilere ödenmesinin önünde bir engel yoktur. Yine sendikanın TİS’e koyacağı ek bir madde ya da bir ek protokolle daha sonraki döneme dair yapılacak bir düzenleme yıllık iznin ya o yıl itibariyle işçiye kullandırılması ya da ücretinin o yıl içerisinde işçiye ödenmesini içermelidir. Zira yıllık izinler ya da ücretleri o yıl içerisine ait olarak görülmektedir. Tüm bunlardan daha da vahim olanı memleketimizin sendikal hareketine dair bu durumun yarattığı izlenimdir. Türk-İş Genel Başkanlığını yürütmekte olan Mustafa Kumlu’nun aynı anda genel başkanlığında bulunduğu TES-İŞ Sendikasının örgütlü olduğu İGDAŞ’da işçilerin en temel haklarından kabul edilen yıllık ücretli izin haklarının kullanılamaması en hafif tabirle ayıptır. Bu ayıbın ortadan kaldırılmasını bekliyoruz.
SORU: Merhaba, Ben Bursa’da bir metal fabrikasında çalışmaktayım. 3-4 yıldır orada çalışıyorum. Ağır sanayide çalışmamıza rağmen ücretlerimiz asgari ücret. Fabrikada toplam bin iki yüze yakın çalışan var ama biz yaklaşık yedi yüz kişi bir şirkete bağlı çalışıyoruz. Geçtiğimiz aylarda sendikalaştık. İki ayrı sendikaya gittik. Sonra bizim şirketin üretim yaptığı otomobil firmalarında olan sendikaya gitmeye karar verdik. Sendikaya gittik. Sendika bizi destekleyeceğini söyledi. Sonra yaklaşık üç yüz kişiye ulaştık. İşveren haber aldı ve fabrikamızda en kıdemli olan ve sendika çalışmalarının içinde olan yaklaşık 10-12 kişiyi işten attı. Yoksa yüzde 50’yi de almak üzereydik. Şimdi sendikalaşma durdu. İşten atılan arkadaşlar kendileri işe iade ve sendikal tazminat için dava açtılar. Ama üç yüz kişiden kimse henüz sendikaya üye olmamıştı. Bu arada işverenin elinde atılan 10 arkadaşın dışında 70-80 kişilik bir liste olduğunu da öğrendik. Şimdi işveren bu listede olanları belki toplu olarak değil de fırsat buldukça peyderpey işten çıkaracak. Hepimiz kim var listede diye bekliyoruz. Bu durumda şu an işten atılmış olan arkadaşlarımız kıdem tazminatlarını ve sendikal tazminatlarını alabilirler mi? Biz işten atılırsak biz de sendikal tazminatımızı alabilir miyiz?İsmi saklı. Panayır Mahallesi/BursaGenellikle bu sayfada nerdeyse her yazımızda örgütlenme konusunun önemini vurgulamaktayız. Bunun önündeki yasal engeller ve pratik engellere dikkat çekerek bu engellerinde ancak yine örgütlenme ile ortadan kaldırılabileceği defalarca ifade ettik. Bu kez yine örgütlenme konusunda başka bir sorunun cevabını arayacağız.Sendikal faaliyetin engellenmesi suçtur!Öncelikle sendikal faaliyet örgütledikleri/katıldıkları için işten çıkarılmış olan 10-12 arkadaşınız işten çıkarılırken işveren hangi neden gösterdi?. Genellikle işverenler sendika tazminata zemin oluşturmamak için “seni sendika sebebiyle işten çıkarıyorum” demeyeceği aşikâr. Bu noktada 5237 sayılı TCK’nin 118. maddesini de hatırlatmak da fayda var ; “Bir kimseye karsı bir sendikaya üye olmaya veya olmamaya, sendikanın faaliyetlerine katılmaya veya katılmamaya, sendikadan veya sendika yönetimindeki görevinden ayrılmaya zorlamak amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı baska bir davranılsa bir sendikanın faaliyetlerinin engellenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.”SENDİKANIN İHMALİ/HATASI!Diğer önemli bir nokta işten çıkarılan arkadaşlarınızın işten çıkarken kendi rızası ile işten çıktığını ifade ettiği herhangi bir belge imzalamamış olması. Arkadaşlarınızın işe iade davalarını açmış olmaları son derece olumlu bir gelişme. Ancak iş akdinin feshinin sendikal sebeple gerçekleşmiş bulunduğunu ispat etme yükümlülüğü işçi avukatlarında olacaktır. Ancak bu durumda sendikal faaliyet yürütmüş olduğunuz süre içerisinde işyerindeki işçilerden hiçbirinin sendikaya üye olmuş olmaması sendikal faaliyetin kanıtlanmasının önünde ciddi bir engel olacaktır.(sendika üyeliği varken sendikal faaliyetin olup olmadığı ve bunun hukuksal neticeleri başka bir yazının konusu olabilir). Aslında burada sendikanın ciddi bir hata ya da ihmalinden bahsetmek olasıdır. Türkiye’de sendikalar örgütlenmeye başladıkları işyerlerinde sendikal çalışma yapmakta olan işçileri güvence altına almak üzere sendikal çalışmanın başlangıcında, en aktif unsurları derhal sendika üyesi yaparlar. Bu aslında sendikal faaliyete katılan tüm işçileri de garanti altına almaya çalışan bir tavırdır. Ancak sizin ilişkide bulunduğunuz sendika bunu yapmaktan imtina etmiş yahut bu konuda ihmalkâr davranmış ve bu durumda iş işten geçmiş görünmekte.Hâlâ yapılacak bir şey var! Sendikaya üye olun!Fakat hâlâ şu an hem kendiniz hem de şu an mahkemesi süren arkadaşlarınız için yapabileceğiniz bir şeyler var. İşten çıkarılan işçilerin sendikal faaliyete katıldıklarını kanıtlayabilmeleri çok büyük oranda sendika üyeliği dışındaki kanıtlara ve şahitliklere kalmış durumda. İlişkide bulunduğunuz sendikanın temsilcilerinin ve yöneticilerinin şahitliği, işyerinde çalışmaya devam eden işçilerin şahitliği, sendikanın kayıtları(örneğin sendika temsilcileri ile işçilerin yapmış olduğu bir toplantı sırasında ödenmiş ve sendika tarafından A şirketi işçileri ile toplantı notu düşülmüş bir kasa fişi vb). Belki bundan da önemli olan başka bir şey var. O da ilişkide olduğunuz sendikaya giderek derhal sendikaya üyeliğinizi talep etmektir. İşveren elinde bir liste bulunduğunu ve bu listeye göre en az 70 kişinin daha işini kaybedeceği ortadadır. Zaten genel olarak iş güvencesinden bahsetmek de mümkün görünmemektedir. Bu durumda en kötü sendika bile sendikasızlıktan yeğdir. Ayrıca sizin şu an sendikaya üye olmanız hem kendinizi güvence altına almanız anlamına gelecektir hem de şu an sendikal faaliyet nedeniyle işten atılmış bulunan arkadaşlarınıza ciddi bir destek oluşturacaktır. Bu durumda işçi avukatları sizin üyeliklerinizi işaret ederek devam eden bir sendikal faaliyetten bahisle müvekkillerinin üye olamadan işten atıldıklarını belirtebileceklerdir. Yani sizin üyelikleriniz işçi lehine karar vermeleri daha muhtemel olan iş mahkemesinde «sendikal faaliyetin varlığı» na kanaat getirmesine iyi bir dayanak oluşturabilir. Mahkemenin iş akitlerinizin sendikal sebeple haksız şekilde sona erdiğine karar vermesi, işe iadenizi sağlayacaktır. İşveren sizi işe geri almazsa kıdem ve ihbar tazminatlarınızın yanında size sendikal tazminatlarınızı da ödemek durumunda olacaktır.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
