Yazınızı okuduktan sonra bir soru sorma ihtiyacı hissettim. Soru kendi durumuma dair olduğu için umarım mazur görürsünüz. 12 Eylül’ün şerrine uğrayan, 3 yıl yatan ama beraat eden biri olarak, ben de yazınızda bahsettiğiniz grubun içindeyim. Bu 3 yılın emekliliğime sayılması için hakkımı kesinlikle kullanacağım. Çevredeki eş-dost konuyu iyi bilmediğinden, bir sürü farklı yorumlar aldıkça kafam iyice karıştı. Benim için durumu biraz anlaşılmaz hale getiren nokta şu: Benim SSK girişim 1983 yılında başlıyor. Yani cezaevinden çıktıktan sonra. Şimdi, gidip bu süreleri emekliliğime saydırmak için başvursam, 1980-83 arası (yani cezaevinde olduğum yıllar) SSK’lı olmadığım halde bu 3 yıl benim SSK gün sayıma eklenecek mi? Bu durumda, mesela halihazırda 4500 gün olan SSK+Bağkur prim ödenmiş gün sayıma yattığım 3 yıl (1080 gün) eklenip, prim ödenmiş gün sayım 4500+1080=5580 gün olarak mı hesaplanacak?Öncelikle sorunuz 6111 sayılı “Bazı Alacakların yeniden yapılandırılması ile Sosyal sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile ilgili. Bu Kanun 13 Şubat 2011’de kabul edildi ve 25 Şubat 2011’de Resmi Gazetede yayınlandı. Torba Yasanın 52 inci maddesi 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na geçici maddeler ekliyor bunlardan geçici 36. madde ilgilendiğimiz konuyu düzenliyor.(bu bilgiler belki bu konu ile ilgili metinlere ulaşmak isteyenlere faydalı olabilir diye tekrar etmekte fayda var. “GEÇİCİ MADDE 36- 13/5/1971 tarihli ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca kurulan sıkıyönetim mahkemelerinin görev alanına giren suçlar nedeniyle yakalanan veya tutuklananlardan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenlerin, gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri için kendilerinin ya da hak sahiplerinin bu durumlarını belgeleyerek bu maddenin yayımı tarihinden itibaren altı ay içerisinde talepte bulunması kaydıyla, gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri, talep tarihinde 82 nci maddeye göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt sınırının % 32’si üzerinden hesaplanacak primlerinin; bu durumlarından dolayı dava açıp tazminat alanların borcun tebliğ tarihinden itibaren altı ay içerisinde kendilerince veya hak sahiplerince, tazminat almamış olanların ise Hazinece ödenmesi suretiyle borçlandırılır. Bu şekilde borçlanılan süreler Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında prim ödeme gün sayısı olarak değerlendirilir. Ancak sigortalılık başlangıç tarihinden önceki borçlanılan süreler sigortalılık başlangıç tarihini geriye götürmez.” Siz tümüyle bu şartları yerine getiriyorsunuz. Tutuklandığınız dönemde sigortalı olmamanız bu hakkı kaybedeceğiniz anlamına gelmez. Geçici maddenin sonundaki hükümde “Ancak sigortalılık başlangıç tarihinden önceki borçlanılan süreler sigortalılık başlangıç tarihini geriye götürmez.” Diyor. Bu durumda sizin durumunuzda olanlar yani tutukluluktan önce sigortaya girişi bulunmayanlarında bu haktan yararlanabilecekler. Örneğin daha önce askerlik borçlanmasında da benzer bir uygulama ile sigortalı olmazdan evvel yapılan askerlik süresinin istenilen kadarı sigortalı tarafından borçlanılabilmekte, hatta bu sigortalının sigortaya giriş tarihini geriye doğru taşımaktadır. Ancak “12 Eylül Mağdurları” için bu geriye taşıma söz konusu değildir. Bu durumda tutuklu olarak geçirdiğiniz süre tam olarak hesaplanarak (eğer tam olarak 3 yıl ise sizin de yazdığınız gibi 1080 gün olarak) sigortalılık gün sayınıza eklenecek. Bu durumda tutukluluk sürenizin başlangıcını ve sonunu tam olarak tespit ettirip, her ayı da 30 gün olarak hesaplayarak borçlanma yapacağınız gün sayısını bulabilirsiniz. Sigortaya tam giriş tarihinizi ve doğum tarihinizi bilmediğimden genel olarak emekli olmak için tamamlanması gereken (işe başlama tarihine göre) yaş, sigortalılık süresi ve prim gün sayılarını da ekliyorum. Kadın sigortalı için tamamlaması gereken yaş sigortalılık süresi ve prim gün sayısı İşe başlama tarihi 01.04.1981 öncesi ise: çalışma süresi 20 yıl, yaş sınırı yok, prim gün sayısı 5000. İşe başlama tarihi 01.04.1981-08.09.1981 arası ise çalışma süresi 20 yıl, yaş sınırı 38, prim gün sayısı 5000. İşe başlama tarihi 09.09.1981-23.05.1984 arası ise çalışma süresi 20 yıl, yaş sınırı 40, prim gün sayısı 5000. Erkek sigortalı için tamamlaması gereken yaş sigortalılık süresi ve prim gün sayısı: İşe başlama tarihi:- 24.11.1980-23.05.1982 arası ise , 25 yıl çalışma, yaş sınırı 46, prim gün sayısı 5075. İşe başlama tarihi 24.05.1982-23.11.1983 arası ise, 25 yıl çalışma, yaş 47, prim gün sayısı 5150. İşe başlama tarihi 24.11.1983-23.05.1985 arası ise, 25 yıl çalışma, yaş 48, prim gün sayısı 5225. Bu şartlara göre emeklilik şartlarınızı öğrenip yerine getirip getirmediğiniz tam olarak hesaplayabilirsiniz. Muhtemelen tutuklu olarak geçirdiğiniz süre en yüksek olan 5225 günü de geçmenizi sağlayacak ve emeklilik hakkına kavuşacaksınız.
kadın
Bunlar hep oluyordu diyenlere kadın cinayetleri yüzde 1400 arttı diyor istatistikler. Yüzde diyor bin dört yüz. Resmi rakamlar geçiyor gözümüzün önünden. Binlerce yıllık katlimizin son halinin vahametini rakamlar ve resmi rakamlar, o soğuk sayılar yani yaşadığımız zulmü anlatmaktan aciz sayılar bile haykırıyor suratımıza. Her gün ortalama beş kadın “hayatlarındaki” erkekler tarafından her gün göz göre göre, körü körüne katlediliyor. Katlediliyoruz. Üzerine bedenen sakatlananları koyun, ruhen sakatlananları koyun, tokat yiyen azar işitenlerimizi koyun. Tecavüze tacize uğrayanlarımızı koyun. Bugün aklımızı nasıl yitirmediğimize şaşalım hep birlikte. Bu dünyada yaşayıp kadın cinsi olarak katledildiğimiz dünyada ayakta kalabildiğimize ve acıyla haykırabildiğimize şaşalım hep birlikte. Hukuk mu? Mahkeme mi? Adalet mi? Kadınlar mevzu bahis olduğunda tüm bunların laftan ibaret olduğunu çoktan öğrendik.Hepimiz GibiAyşe, Arzu, Saliha, Funda, Şehri, Hatice. Bakıyorum fotoğraflarına. Ayşe’nin yüzü gözleri mor. Yaşadığı cehennemden ne olursa olsun kurtulmaya karar vermiş bir kadın gözümüzün içine bakıyor dosdoğru. Bu karar kolay alınmamış belli. Cehennemin şiddetin ilk işaretleri geldiğinde kendinde aramış hataları hepimiz gibi. Düzelir demiş hepimiz gibi. Yıllar geçip gün be gün yandıkça canı düzelmeyeceği apaçık çıkınca ortaya ama çocuklar ne olacak demiş. Çocuklar büyüsün kendilerini kurtarsınlar demiş. Hepimiz gibi.Vatandaş Ayşe, Vatandaş AhmetOndan sonra ondan sonra. Dayak ve tecavüz. Canına tak ettiği yerde tam da çocuklar büyümüşken bir akraba düğününde bir akrabasıyla dans eden Ayşe’yi dövdü koca. Tecavüz etti arkasından. Cinsel saldırı suçuyla çıktığı mahkemede pişmanım dedi koca. Karımı dövdüm, tecavüz ettim pişmanım. Bir sözü yetti dayakçı ve tecavüzcü kocanın serbest kalmasına. Tutuksuz yargılanmasına. Zira “kocası” bu diye düşünmüş olmalılar kocayı serbest bırakan erkek kardeşlik kurumunun adalet sistemindeki üyeleri, “döver de sever de”. Kendine hukukları da uygun nasıl olsa. Her şeye rağmen inat etti kendi hayatında ve boşanmayı başardı Ayşe. Issız bir yere bıçak zoruyla kaçırıp ölümle tehdit etti koca. Ardından kapısına dayandı Ayşe’nin. Ayşe savcılığa başvurdu. Bilin bakalım ne oldu? Savcıdan devletin bıçak zoruyla kaçılmış ölümle tehdit edilmiş kapısına dayanılmış “her vatandaşına” reva gördüğü muameleyi mi gördü? Bu adam yan komşusu Ahmet beye bunları yapsa ne olurdu? Yan komşusunu dövse ona tecavüz etse onu bıçak zoruyla kaçırsa ölümle tehdit etse sonra tekrar kapısına dayansa ne olurdu? İşte o zaman olacak olanlar Ayşe söz konusu olunca olmadı. Eski koca gözaltına alınmadı. Ayşe bir polis otosuna konulup eve gönderildi. Mahkemeye başvurdu Ayşe. Koruma talep etti. “Uygun” bulunmadı. Bir eksik etek bir saçı uzun aklı kısanın şikayetine uyup korumamı verecek devlet bir de.O FotoğrafO fotoğraftan bakıyor Ayşe. Hayatına arsızca el koyan, korunmak için mahkemeye başvurduğu adam tepesinde. Ölüm tehditleri için suç duyurusunda bulunduğu adam, tecavüzcü ve dayakçı koca o fotoğrafın içinde. Tüm kişisel alanını işgal etmiş. Ayşe dik. Tüm bedeni ile hayır diyor o fotoğrafta. Boyun eğmeyi reddediyor belli. Ayşe zulümden kurtulmaya çalışmanın bedelin 10 bıçak yarasıyla ödedi. Yeni TCK’nın suç aleti saymadığı bir bıçaktan alınmış 10 darbe. Bıçağı tutan el kocanınki şüphesiz. Cinayeti herkesin gözü önünde defalarca prova eden, tecavüz ve dayakla taçlandıran kocanın. Ama onun sırtını sıvazlayanlar öne öne itenler var arkasına Ayşe’yi eve gönderen polisler, kocanın gözaltına alınmasını talep etmeyen savcılar, ölüm tehdidi altında bulunan bir “vatandaşı” vatandaştan saymayıp koruma vermeyen hakimler. Hep bir ağızdan aynı şarkıyı söylüyorlar. Koca onların önde gideni yalnız.MesajBiz tüm kadınlara verdikleri mesaj net. “Sizin hayatınıza istediğimiz gibi el koyarız” diyorlar. “Sizin kendinize ait bir hayatınız olamaz. Aileniz, babanız erkek kardeşiniz sevgiliniz kocanız hatta yan kapı komşunuz hocanız bakanınız ve dahi tüm devletlüler. Biz erkekler ve onların hizmetkarları. Kimi seveceğinize, bedeninize kimin dokunacağına, ne giyeceğinize, nerde ne zaman çalışacağınıza, kaç paraya çalışacağınıza, kimle konuşacağınıza, kime saat soracağınıza biz karar veririz. Siz bize bakmak beslemek hoş tutmak zorundasınız. Bedeninize, maddi ve manevi emeğinize ve topyekün hayatınıza istediğimiz gibi el koyarız. Köleliğinizden kurtulmak ve kendinize ait bir hayat mı istiyorsunuz? İstediğiniz yerde çalışmak istediğinizi giymek istediğiniz adamla evlenmek mi istiyorsunuz? Malına zarar gelmiş ruh haliyle saldırırız üzerinize. Bakın işte Güldünya’ya bakın, Ayşe Paşa’lıya, Arzu Odabaş’a, Sakine Akkuş’a, Derya Demiral’a, Zübeyde Yıldız’a, Gülayşe Bilgi’ye, Seher Haşimoğlu’na, Saliha Erdem’e, Hatice Fırat’a. Her gün öldürülen 5 kadından birine bakın. Bakın ve ibret alın.” Hepsi cins temelli bir katliamımızın kurbanları.Aldığımız mesaj budur. Kadın olduğu için öldürülen, tecavüze tacize uğrayan her kadın dünyanın her yerindeki kadınlara başkaldırdıklarında hesaplarının nasıl görüleceğine dair politik birer derstir. Bu dersi alan her kadın isyankardır. Bu dersi alan her kadın feministtir. Kendi kurtuluşunun kendinin ve diğer kadınların elinde olduğunu, taa içinde bilir Nokta.
Doğum Borçlanması Sigortalı Olmazdan Evvel Gerçekleşen Doğumlar İçin de Mümkün mü?Merhabalar. Öncelikle yazılarınız için teşekkür ediyor, ellerinize sağlık diyorum. Size bir sorum olacak. Yazınızda açıklamışsınız biraz ama sizden tekrar bilgi almak istedim. Yasal dayanağı nelerdir onun hakkında bilgi almak istiyorum. Annemin emekliliğine dört yıl gibi bir süre kaldı onun için böyle bir arayış içine girdim. Annemin doğumdan önce hiç sigorta ya da Bağ-kur başlangıcı yok. Şu anda hayatta olan üç çocuğu var, en küçüğümüz 26 yaşında. Yani annem son doğumunu yaptıktan ortalama on yıl sonra SSK’ya başladı. Böyle bir durumda annem doğum borçlanması için başvurabilir mi? Yasal dayanakları nelerdir, neler yapabilirim? Gerçekten yardımınıza ihtiyacım var. Şimdiden ilginize teşekkür ederiz…..Temmuz ayında yayınlanan bir genelge ile doğum borçlanmasında kadınların aleyhine olan düzenleme değişti. Ancak bu değişikliğin kendiliğinden gerçekleşmedi. Doğum borçlanması yapmak isteyen kadınların mahkemelere başvurularının ve Yargıtay kararlarının bu genelgenin çıkmasında ciddi etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Yeni tebliğle birlikte iki temel nokta değişti. İlki, “ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra” ifadesi yeni genelge ile ortadan kalktı. Yani kadınların 2 doğum için 2 şer yıl borçlanabilmesi için bu doğumları sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra yapması şartı artık yoktu. Dolayısıyla nasıl ki sigortalı olmazdan evvel yapılan askerlik hizmeti borçlanılabiliyor ve sigortanın başlangıç tarihini geriye doğru taşıyorsa, sigortalı olmazdan önce yapılan doğumlar da aynı şekilde kadın sigortalının sigortaya giriş tarihini geriye taşıyacaktı. Diğer bir değişiklik de işten ayrılma söz konusu ise 300 gün içinde doğumu gerçekleştiren işçinin bu doğum için 2 yıl borçlanması uygulamasının ortadan kalkmasıydı. Artık bu 300 gün sınırı da mevcut değildi.Eylül Genelgesi ve Acı BiberAncak ilk bakışta bu genelgeden çıkardığımız sonuçlar maalesef uygulamada hemen hayata geçirilmedi. Onun yerine bu dönemde başvuruda bulunanlar kurumdan genelgenin ellerine ulaşmadığı ve işlem yapamayacakları yanıtını aldılar. Bu bekletmenin sebebi 16/9/2010 tarihli 2010/106 sayılı genelge ile açığa çıktı. Bu genelge ile SGK “Doğumun çalıştığı işinden ayrıldıktan sonra 300 gün içinde gerçekleşmesi şartı aranmayacaktır” hükmünü bir kez daha tekrarladı. Ancak genelgenin sonraki bölümünde kadınlar açısından durumu bir hayli zorlaştıran (deyim yerindeyse) bir düzenleme getirildi. Bu genelgeye kadının doğum borçlanması yapıldığı sıradaki durumu esas alınacaktır. Bu durumda örneğin zorunlu sigortası bittikten sonra isteğe bağlı sigortaya prim ödeyenlerin 4/b statüsünde yani, borçlandırılan sürelerinin Bağ-Kur kapsamında hesaplanması söz konusu olacaktır. Bağ-Kur’dan mı yoksa SSK’dan mı emekli olacakları ise Hizmet Birleştirme Kanunu’na göre hesaplanacaktır. Bu kanuna göre emekli olacakların geriye doğru 7 yıllık hizmet süreleri dikkate alınacak bu süre içinde hangi kurumdaki hizmet süresi fazla ise o kurumun emekliliği söz konusu olacaktır.Kanunla ver, Genelge ile AlSizin sorunuza gelecek olursak eğer Temmuz ayındaki genelgeye uygun hareket edilse idi anneniz bu durumda emekliliğine 4 yıl kalmış olması nedeniyle sigortalı olmazdan evvel gerçekleştirdiği iki doğum nedeniyle sigortalı olma tarihi 1440 gün geriye doğru kayacak ve muhtemelen emekli olacaktı. Ancak şu anki uygulama sigortalı olmazdan önceki doğumlar için borçlanma hakkı tanımıyor. Halbuki 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlı Sigortası Kanununun hükümleri genelgeden farklı. Bu kanunun 41’inci maddesi Sigortalının Borçlanabileceği Süreler başlığının altında doğum borçlanmasını şu şekilde düzenliyor. “MADDE 41- Bu Kanuna göre sigortalı sayılanların; a) (Değişik: 17/4/2008-5754/67 md.) Kanunları gereği verilen ücretsiz doğum ya da analık izni süreleri ile 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki sigortalı kadının, iki defaya mahsus olmak üzere doğum tarihinden sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmaması ve çocuğunun yaşaması şartıyla talepte bulunulan süreleri,” ….sigortalılıklarına sayılır. Dolayısıyla burada sigortalı olmazdan önceki doğumlar hakkında bir açıklama yoktur.Kadınlara Bir Darbe de Yargıtay’dan ve Eşitlik İlkesiSGK’nın iddiası sigortalı olmazdan önce gerçekleşen doğumlar için borçlanılamayacağı yönündedir. Tıpkı 300 gün sınırlamasında olduğu gibi borçlanma talebi reddedilenler bu konuda yargıya başvurdular. Ancak bu kez yargı kararı 300 gün sınırlamasında olduğu gibi olumlu sonuçlanmadı. 300 gün konusunda kadınların yararına bir karar alan Yargıtay 10. Hukuk Dairesi bu kez SGK lehine bir karar verdi. (05.04.2010 tarihli ve Esas no:2009/17858 Karar no:2010/4907). Bu karara göre 1993 de sigortalı olan davacı kadının 1980 ve 1983 yıllarında gerçekleştirdiği doğumlar nedeniyle doğum borçlanması yapamayacağı hükme bağlandı. Bu karar yargı üzerinden bu konuda hak arama kapısını kapatmış görünmekte. Maalesef bu durumda anneniz de sigortalı olmadan önce gerçekleştirdiği doğumlar nedeniyle borçlanma yapamayacak. Diğer yandan Askerlik Borçlanması konusunda şu anda erkekler sigortalı olmazdan önce yaptıkları askerlik hizmeti süresini borçlanabilmekteler. Yani sigorta başlangıç tarihleri 1 gün ile 18 aya denk gelen 540 gün arasında istedikleri kadar geriye çekilebilmekte. Yıllarca çalışan ve aynı zamanda çocuk büyüten ve tüm ev hizmetlerini ücretsiz olarak gerçekleştirilen biz kadınlar kolayca ve bir kalemde kapsam dışına çıkarılıyoruz. Bu durumda şu anki doğum ve askerlik uygulamaları arasındaki bu farklılık nedeniyle kadınlara karşı bir ayrımcılıktan bahsedebilir ve eşitlik ilkesi üzerinden yeni hak aramalarına gidilebilir.
YÖK başkanı öğrenci konseylerinin başkanları ile buluşuyor. Öğrencilerin dertlerini dinleyecek öğrencilerin “temsilci”lerinden. “Bu temsilciler nereden çıktı, neyin temsilcisi, kimin temsilcisi bunlar” demeyin şimdi. Ne zamandan beri YÖK toplanıyor mesela bu temsilcilerle; “toplanıp ne yapıyor?” diye de sormayın mümkünse. Bu bir ileri demokrasi uygulamasıdır zira. İleri demokrasi uygulamaları böyle olur. Karşınızda gerçek bir muhalefet varsa ve sizin pek de hoşnut olmayacağınız şeyleri söylüyor ve yapıyorsa karşınızdakileri suçlamak en önemli ilkedir. Bu suçlama faşistlik! olabilir, derin devletin her eyleminden mağdur da olsa karşınızdakiler, Ergenekonculuk! olabilir, PKK’lılık olabilir, teröristlik olabilir, beyinsizlik olabilir. Bu makbul olmayan öznelerin karşısına bir makbul özne öne sürersiniz. Mümkünse her dediğinize kafa sallayan. Mevcut değilse icat edersiniz. Destekler, kamu kaynaklarını bu öznenin inşasına ayırırsınız. El altından haber salarsınız: “Bu oluşumun içinde yer alın, ikbal kapıları açılacak” diye. Sonra bu özneler çıkar “sessiz çoğunluğun sesi olduklarını asıl ve en bi temsil yeteneğine kendilerinin sahip olduğunu, kalanların marjinaller olduklarını olay çıkardıklarını ileri sürerler. Zira kendileri meşru seçimlerle gelmişlerdir. Atanmamışlardır. Tam istediğiniz gibi, tam demokratik yani. Her şey süt liman. Ne güzel. İster Kürt açılımına uygulayın formülü ister öğrenciler meselesine, ister sendikalara. Durum tam olarak budur.Öğrenciler arasında siyasi ayrımcılıkÖğrenciler defalarca ve defalarca basın açıklamaları ile başka türlü eylemleri ile olsun dertlerini anlatmaya çalıştıkça biber gazına copa ve dayağa tabi tutuldular. Bir de üzerlerine eli satırlıları salmak gibi daha eski bir yöntem de var bu arada. Daha da kötüsü dayak yedikleri yetmezmiş gibi bu şiddete maruz kaldıkları olaylardan soruşturuldular, okullarından uzaklaştırıldılar, atıldılar. Kendilerini ne zaman ifade etmeye kalksalar bir afiş, bir şarkı, bir bildiri, bir slogan hayatlarını mahvetmeye çalışmanın bir aracı olarak geri çevrildi suratlarına bu girişimler. Öğrenciler arasında siyasi ayrımcılık yapmakta el birliği etti pek çok üniversitenin yönetimi. Bu öğrenciler “solcu” olduklarından söyledikleri, dertleri ciddiye alınmadı, kendileri yok sayıldı, küçümsendiler kılık kıyafetlerine laf söylendi.. Sırf “solcu” olduklarından tüm bu muamelelere müstahak görüldüler. “Ayrımcılık” literatüründe ne varsa geldi başlarına.Ellerine yumurtaları alıp “artık yeter!” demeleri meseleyi kamuoyunun gündemine taşıdı. Tam bu sırada bir öğrenci temsilcileri konseyi olduğu keşfedildi nedense.Nerden çıktı bu konseyler?Bu konseylerin icadı da böyledir aslında. 1990’ların ortasında aralarında bulunduğumuz öğrenciler har(a)çlara yapılan ve yüzde üç yüzü bulan zamlara karşı ayağa kalkmışlardı. Mesele yalnız haraç meselesi değildi şüphesiz. Yoksulluk, yoksunluk ve bastırılmışlığa isyan hepsi bir arada. Kendi hayatımız hakkında bize sorulmadan alınan kararlara kararlı bir itiraz. Bu itirazın ilk somut karşılığı üniversitelerde tüm muhalif öğrencileri bir araya getirmeye çalışan “cepheler” oldu. Ama belki de bundan daha önemlisi bu muhalif öğrencilerin örgütledikleri tüm öğrencilerin doğal üyesi olarak çağrılı bulunduğu konsey tipi örgütlenmelerdi.-”Öğrenci misin?-Evet.-Niye öğrenci meclisine gelmiyorsun o zaman?-Naapcaz ki orada?-Naapcaz, kendi sorunlarımızı tartışcaz, bu kadar harç ödemekten memnun musun mesela?Geç ilan edilen final tarihleri mesela. Yönetmeliğe bakarsan 2 hafta önce ilan etmeleri lazımdı!…-Egeleyim ben de o zaman.-Satırla gelmiiiceceksen, gel tabii tek sınırlama bu.sağa sola satırla saldıranlar arkadaşlarımızı bıçaklayanlar gelemiyor yalnız, zira onlarla pratik olarak tartışmak mümkün değil….”Temsili demokrasinin Hakkinen’iBu en geniş örgütlenmeler öğrenci olmaktan kaynaklı sorunlarını tartışıp kendi sorunlarını nasıl çözeceklerini tartıştıkları, karar aldıkları, aldıkları kararları uygulamaya çalıştıkları doğrudan demokrasinin işlediği inisiyatiflerdi. Adları her üniversitede farklı oldu belki: öğrenci konseyi, öğrenci inisiyatifi, öğrenci meclisi. Ama iktidar gelen tehlikeyi hızlıca fark etti, henüz bu inisiyatifler olgunlaşmadan. Bu sürecin sonu “biz kendimizi yönetiriz size ne gerek var”a kadar gider diye apar topar bir sandık koydu tüm öğrencilerin önüne. “İstediniz verdik işte! Öğrenci Temsilcileri Konseyi, hadi bakayım seçin temsilcileri temsil ettirin kendinizi kuzu kuzu”. Kimi muhalif öğrenciler bu tuzağa düşmeyelim dediler kimi seçimlere girelim dediler. En güzel yanıtlardan biri “sıradan öğrenci”lerinden geldi mesela İstanbul Siyasal’ın. Seçim sandığından en çok oy alan öğrencinin adı Mika Hakkinen olarak çıktı. Kim bu Hakkinen diye diye epey arandı seçimi yapmaktan sorumlu asistanlar. Öğrenciler epey gülmüştü “demokrasinin temsilisi mevzubahisse bizi ancak Formula 1 pilotu temsil eder” diye.Biber Gazı ve YumurtaBu konseyler 2002 de çıkartılan bir yönetmelikle daha bir “hale yola” konuldu. Başarılı öğrenci olmayan aday olamıyor mesela. Maliyet muhasebesinden çaktıysan, demokrasiden de çakıyorsun otomatikman. Başarı kriteri ne? O kriteri “üniversite belirler.” Temsilciler üniversite senatosuna ya da yönetim kurullarına çağrılabilir. Ne için, sıra gelirse konuşmak sonra da kafa sallamak için. O kadar. Seçildiniz, binlerce oy aldınız mesela. Bir de çağrıldınız üstüne. Ne olacak? Bir oy hakkınız bile yok yani binler adına onların hayatına dair kararların alındığı yerde.Hah şimdi YÖK bu “temsilciler”le toplanıyor. Masanın etrafında takım elbiseli erkekler. Evet her halleri ile örencileri temsil ediyorlar şüphesiz (!), tüm öğrenciler erkek ve takım elbiseli. Kapınızın önündeyiz. Kapının önünde kadın, erkek, fukara ve öğrenci bu demokrasiyi yemiyoruz. Evet biber gazı yediğimiz doğrudur. Ama oradan bakınca, sizin de epey daha yumurta yiyeceğiniz apaçık.
Ahh bu öğrenciler yok mu, ellerinde kossskocaman sopalar vardı. Pankartlarını tutturdukları kossskocaman sopalar. Zavallı ve demokrat polislere, acımasızca ve bütün güçleri ile saldırdılar sonra. Zavallı polisler naapsınlar, kafalarında kask, üzerlerinde kendilerini koruyacak zırhlar, kalkanlar yok, ellerinde silahları, copları yok, hatta ağır silahlar verilmedi geçenlerde kendilerine özel bir düzenlemeyle, devletin zor gücüne onlar sahip değiller ya mağdur oldular. Onların canları yandı ya kabuklarının içinde başbakanın gözlerinden yaş geldi. Coplarına davrandılar. Postalları geçti kadın erkek “delikanlıların” üzerinden. Gayri ihtiyari bastılar biber gazına. Gözleri ağızları burunları boğazları kavruldu çocukların. Demokrasinin tuzu biberi canım. Çok abartılıyor kanımca bu biber gazı. Biraz biber gazı almaktan bişey çıkmaz! Hem geçen bir mayısta bir hastanenin acil servisine de bastılardı. İlaç niyetine. Az kanser, az ölüm, biraz kısır kalma riski var o kadar. Biraz ağlarsınız yiyince, ağlayın ağlayın, bakın başbakan da ağlıyor yeri gelince. En mağdur o tabii. En demokrat. Farklı görüşlere en tahammüllü insan kendisi. Memleket dışında çocukların gençlerin gördükleri zulüm duygulandırıyor onu. Ancak iş o ki taş atan çocuk, çatışan genç memleket dışında makbul. Memleket içinde olunca biraz farklı oluyor, azıcık.Ağlayın İçiniz Açılsın!Hem ağlayın biber gazı yardımıyla da olsa, gözünüz gönlünüz açılır da demokrasimizi demokratlarımızı başbakanımızı anlarsınız. En demokrat/mağdurlarımız Cemil Çiçek ve Hüseyin Çapkın. Yılların eskitemediği demokratlar. Şimdi protesto edilecek yer var zaman var. Devletin izin verdiği yerde, izin verdiği şekilde protestonuzu yapsanız ya!. Doğru söylüyor adamlar. Demokrasi dediğin devletin dediği yerde, devletin dediği kadar, devletin istediği şekilde protesto yapmaktır. Kalanı provokasyon ve terör zaten. Teröristlerin nasıl cezalandırılacağını en iyi bilenlerden biridir neyse ki Hüseyin Çapkın. Yaşları kaç olursa olsun. Güvenemediniz mi verdiğim bilgiye. Manisa’ya bakın.Haşerat!Bu arada mağdur polislerimiz yepyeni bir de teknik geliştirmişler gözümüzden kaçmadı. Evlerdeki haşeratı ilaçlamakta kullanılan makineler misali, biber gazını arkalarında bir hazneye yüklemişler. Ahh!! bu öğrenciler haşarat misali. Temizliyorlar, temizliyorlar gene geliyorlar dört bir yandan. Nasıl baş etmeli?. En iyisi soruşturmalı bunları. Gelecekleri ile oynamalı. Üzerlerinde tepinmeli üç beş gencin. Politik duruşları sebebiyle her şeye müstahak görmeli, ayrımcılık yapmalı. Üç beş ana kuzusunun canını yakmalı. Zaten rektörler el pençe divan. Tamam, “soruşturmalı, uzaklaştırmalı okuldan atmalı.” Bu formül iyi aklımıza geldi.Fakirlik!Sonra bunlar, öğrenciler yani, provokatör. Durmadan provokasyon yapıyorlar hak, hukuk adalet, demokrasi. Ayy!!! Bir de parasız eğitim diyorlar. Eğitim? Parasız? Olacak iş mi? “Hak”mış bir de. Başkanımız ne dedi “bunlar kadrolu öğrenci”. Bir de siyasi duruşları varmış. Bak hele. Siyasi duruş. Ben zati anlamıştım bir duruşları var diye öyle yandan yandan. Saç baş darmadağın. Ay bir de kıyafetleri! Ne o öyle? Zira düşünce dediğin meret kılıkla kıyafetle görünümle doğrudan ilgilidir. Giyeceksin takım elbiseyi, döpiyesi bak bakalım nasıl oluyor düşünce? Ay fakirler tabii. Kendileri fakir, aileleri fakir. Kendilerini döven polislerin ailelerinden fakir olmasınlar hepsi fakir. Fakir olmasalar, daha fenası fakirlerden bahsediyorlar, işçilerden köylülerden. Biz o işçilerin önde gidenin vurduk ya, Kemal Türkler idi adı. Katilini zaman aşımından kurtardık daha yeni. Köylülerin suyuna el koyduk HES ile. Maden ocağı açıp bin yıllık topraklarının üzerinde ot bitmesin dedik, ocaklarına incir ağacı diktik.Yumurta ve Yumruk!Gerçi yumurta alacak paraları varmış bu öğrencilerin, başbakan öyle dedi. Ay bunlar, o dört öğün yedikleri yumurtalardan getirip atmasınlar sakın bizimkilere kendi içlerinde didişmekten usanıp? Bir de makarna getirilerse yandık valla. Bunların vazgeçilmez yiyeceği. Yumurta, makarna, yumurta makarna. Hah! Had-hudut bilmiyorlar hem. Başbakan, cumhurbaşkanı, bakan, rektör, dekan demeden doğrudan, doğru bildiklerini pat pat diye, öyle suratına suratına söyleyiveriyorlar. Bu zevat hassas zevat. Suratına denir mi öyle sen uşaksın falan diye. Şimdi tabii bu öğrencinin makbul olanı var, olmayanı var. Davet etsen bunları bir yere, gelip doğru bildiklerini söylerler her şart altında, eğelim bükelim demezler söyleyeceklerini, öylesi lazım değil bize. Bize, devletin dediği yerde, devletin dediği zaman, devletin dediği kadar konuşacak, devletin söyleyeceğini söyleyecek…yok olmadı başbakanın her dediğine kafa sallayacak cinsten olanı lazım bunların. Yok mu? Şöyle gençliğinin tüm ateşli duygularını derinlere bastırmış. Hımm. Vardır vardır. 12 Martlar yaptık öldürdük en önde gidenlerini, 12 Eylül yaptık sonra sallandırdık üçünü beşini. Onlar ki kendi kuşaklarının sesi ve vicdanı olmuşlardı. Onlar ki on binlerle ayağa kalkmışlardı. Onların tüm dünyayı derinlemesine anlayıp değiştirmeye yetecek kafaları ve yürekleri vardı. Köylülerin ve işçilerin yanında saf tutacak enerjileri. Asmayacaktık da besleyecek miydik? Koskoca seneler geçti üstünden. Türk, İslam, sentez, mentez pompaladık o kadar. Pop çağı ateşi arabeski daha neler. De??! Bu suratımıza sallanıp duran yumruk? Bu ne şimdi bir kaç yüz gencin elinde?. Şu haykıran gencin yumruğumu o yine!!??
Bir çare arıyoruz halimize. Çoğunlukla kişisel bir huzursuzluk gibi başlıyor. Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor çareler konusunda. Bir takım ipuçları. Bildiğiniz soru işte ne olacak bu memleketin hali? Daha da özüne inelim mi meselenin: ne olacak bu solun hali? Memleketin haline ne demekteyiz yani topluca. İşte sorun da burada başlıyor.Dolaşıp birbirimize çarpıyoruz bir avuç insan. Durmadan platformlar kuruyoruz. Başı sonu, ucu bucağı olmayan platformlar. nokta nokta ile dayanışma platformu. Kampanyalar örgütlüyoruz. Bugün buna yarın ona. Zaman emek ve enerjimizi koyuyoruz hepsine. Hepsine. Zaten az olan zaman emek ve enerjimizi. Bir mirasyedi gibi davranıyoruz çoğunlukla. Olmasın diye değil bunlar ama. Şu soruyu sormadan edemiyor insan. Bir önceki deneyimden ne kalıyor geriye. Bir başarı? Diğer ezilenlerinde gözünde umut ışığı yakacak bir küçük zafer? Bir sonraki mücadeleye aktarılan biriktirilmiş ilişkiler? Bir sonraki mücadelede kullanabileceğin bir zemin? Farklı politik gruplar arasında birlikte mücadele etmenin getirdiği bir güven ilişkisi? Bir ortaklık duygusu? Ezilenlerle, hayatı değiştirecek öznelerle sürekli, devamlı ve gerçek bir ilişki? Hangisi? Hangisi hepimizin hanesine ezilenlerin ortak bir kazanımı olarak yazılıyor? Cevap hiç biri. Tüm bu eşsiz deneyimler bir kanalık kuyunun içerisinde kaybolup gidiyor.Kendi Kuyumuzun İçindeBiz şu şu şu meselede şunu yaptık diyenler elbet var. Verdikleri emekleri görmezden gelmek için söylemiyorum ama kimin haberi var? Hep birlikte geliştirebildiğimiz yanıtlar pek bir kısıtlı, onun deneyimi benim olamıyor bir türlü, arada görünmez duvarlar. Kimi alanlarda ipuçları var elimizde. Kimi yaptıklarından mücadelesinden memnun, umut verici buluyor kendi köşesinden yaptıklarını. Bir partiye, bir siyasi gruba, bir derneğe üye. Kimi sonu gelmeyen ve canımızı yakan dışarıda kanlı canlı duran gerçekle ilişkisi kendinden menkul tartışmalara fazlaca maruz kalmış. Maruziyet maraza dönüşmeden çekilmiş kendi yalnızlığına. Ama bunun kendi kuyusu olduğunun farkında.İçeriden Bağlanmak Mümkün mü?Karamsarlık olsun diye yazmıyorum bunları. Kendi kuyumuzdan çıkmak mümkün mü diye sormak için yazıyorum. Zira karşımızdakiler güçlüler ve birlik halindeler. Birlik halinde sömürüyorlar insanı. Onu hep birlikte bir makine parçasına dönüştürmeyi hayatın kuralı sayıyorlar. Dünyayı yaşanmaz bir hale getiriyorlar el birliği ile. Makine başında iş kazası olmazsa ekolojik tahribatla yarattıkları selle boğuyorlar. Uluslara bölüyorlar bizi cinsiyetlere kendilerinden olmayanları aşağılıyor yok sayıyor, olmadı katlediyorlar. Biz kendi kuyumuzda oturuyoruz. Bazen kendi yaptığımız işten memnun bazen huzursuz. Ama kendi kuyumuzda. Kafamızın içerisindeki kompartımanlarda da oturan konuklar var. Ekolojistler feministler sosyalistler ve daha neler. Ah bunları bir araya getirsek?!!! Kendi politik doğrularımızı durmadan kendimize ve kendi kuyumuzun içerisindeki diğerlerine tekrarlamaktan bıkmadık mı? Bu politik doğruları başkalarının da hayata geçirebileceğine ne zaman inanacağız. Bir deri fabrikasında çalışan bir işçi ile hayvan haklarını tartışmanın ancak onun örgütlenme mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğumuzda mümkün olduğu ne zaman kafamıza dank edecek? Aynı işçinin ailesinin fındık üreticisi olduğu mesela? Başka birinin zehir saçan bir nehrin kıyısında yaşadığı, diğerinin ev içi şiddetin mağduru olduğu? Ve tabii bir de bu işçilerin köylülerin ezilenlerin çoğunun kadın olduğu.Taciz ve SiyasetKadın demişken “kadın meselesi” kompartımanından konuşmanın tam sırası belki de. Kendi meselemiz üzerine konuşma hakkını elde etmişken durmayalım bari. KESK Genel Başkanı diğer bir yöneticinin bir çalışanı tacizi “iddiası” sebebiyle istifa etti. Ne yazık ki biz kadınlar açısından sendikalardaki herhangi bir taciz vakası, başka yerlerde olduğundan daha şaşırtıcı değil. Bu son istifanın “büyük siyaset” komploları ile tartışılması asıl meselenin üstünü örtüyor. Ortada daha büyük bir sorun var. Çünkü taciz “siyaset” tanımın dışında başka bir siyasetin bir aleti imiş gibi ele alınıyor. Kadınları hayatları hakkında karar alınacak mekanizmalardan dışlamanın bir yolu olarak taciz “siyaset” sayılmıyor. Sorarsanız “adi vaka” “küçük siyaset”. Belki de sorular şunlar olmalı: bu sendikada taciz ve ev içi şiddet sorunları için başvurulacak kadınların belirlediği bir mekanizma var mıdır? Bu mekanizma mevcut disiplin süreçleri dışında işletilebilir mi? Yani daha doğrudan ifade edersek mesela tacizcinin imzası gerekmeden. Bu başvuru mekanizmasının başvuru süreçleri üyelere yöneticilere çalışanlara anlatılmış mıdır? Buna kaynak, zaman ve enerji ayrılmış mıdır? Cevabı biliyorsunuz, cevap koskoca bir hayırdır. Akla gelmemiş bile olması muhtemel. Onca yapacak “büyük siyaset” varken sıra gelmemiş olmalı(!) hayatı değiştirecek “küçük siyaseti” ana doğrultumuz yapmaya.
Geçen hafta dananın kuyruğunun koptuğu yerde kalmıştık.Sri Lanka’dan. İlkokulu bitirir bitirmez çalışmaya başlamış olan Krishanthiden bahsetmiştik. Ayda 49.15 Euro kazanan. Çalışmaya başladığından beri de ailesine bakmak için gece vardiyalarında geçirmiş olan yıllarını. Fazla mesai yapıp 74 Euro’ya yükseltebilen(!) aylığını “Son altı yılda tüm yaptığım parayı eve göndermek. 12-14 saat çalışıyoruz, pazarları ve tatillerde çalışıyoruz. Ama temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir ücret alamıyoruz.”diyen kadın. Guangzhou’da Liuxia sonra, 17 yaşında çalışmaya başlamış hani. Şimdi otuz yaşında, evli bir oğlu var. Ayda 1200 Yuan/126 Euro kazanıyor. Bunun 400 Yuan’ı kiraya gidiyor. Hindistan dan Neelam sonra. Kocası güvenlikçi. Dört kızı ve bir oğlu var. Banyo ve tuvaletlerini 20 aile ile paylaşıyorlar.Demiştik ki bu minicik kadınlar ve adamlar işverenlerin “bak kapatırım fabrikayı, ya da gider bilmem nerede açarım siz işsiz kalırsınız” tehdidiyle kendilerine köle muamelesi yapılmasına bir “yeter!” çekmişlerdi en son. Hindistan’dan, Bangladeş’ten Kamboçya, Endonezya, Sri Lanka, Tayland, Çin ve Hong Kong’dan işçiler, işçilerin örgütleri sendikalar dernekler, STK’lar, Avrupa’dan ve ABD’den benzer kurumlarla bir araya gelip “şu parmak sallama işine bir son verebilir miyiz?” diye uzun süre kafa yormuşlardı.Temel ihtiyaçlarını karşılayacak , ülke bazında değil ama bölgesel taban ücretinin hayata geçirilmesi yolunda ilk adımları atmaya çalışmışlardı. Öncelikle tekstil ve hazır giyim sektörünün ilk halkasında bulunan fabrikalarda bu taban ücretinin sağlanmasını talep etmişler, kampanyalarının hedefine de muhatap olarak, Avrupa’nın “ucuzcuları” Lidl, Aldi gibi büyük perakendecileri, süpermarket zincirlerini koymuşlardı. Bu zincirler Asya ülkelerinde hem çok büyük miktarlarda, hem de oldukça düşük fiyatlarla üretim yaptırıyorlar. Üzerine bir de doğru düzgün koşullarda üretim yaptıklarını iddia ediyorlar. Diğer yandan bu “ucuzcu”ların müşterileri senin benim gibi insanlar. Yani parası az, ama gönlü geniş olanlar.Postacı Kapıyı ÇalıncaŞüphesiz bu işçiler kadınlar ve adamlar sadece fabrikalarının önünde kalsalardı bunları talep ederek pek fazla sorun olmazdı bu devler için. Ama o da ne? Postacı evlerinin-Avrupa’daki genel merkezlerinin kapısını çalıyor. 10 adet postacı, on bin adet kartpostal getiriyor kendilerine Avrupa’daki tüketicilerinden. Hani şu parası az, gönlü geniş olan “müşteriler”den. Kartpostalların üzerinde ne mi var? “lütfen mallarınızı ürettirdiğiniz işçilere hayatları insanca sürdürebilecekleri gerçekçi bir ücret ödeyiniz!” STOP!. 9.853 dilekçe-vari kartı ulaştıranlar, postacı kılığına girmiş Temiz Giysi Kampanyası’nın aktivistleri. Bu aktivistler Carrefour, Cora and Lidl Belçika’nın temsilcilerini Asya’dan gelerek Belçika’yı ziyaret edecek olan sendika ve işçi temsilcileri ile buluşmaya davet etmeyi de unutmuyorlar bu arada.Giysiler ucuz, Pabuç Pahalı!Bununla kalmıyor üstelik. Almanya’daki temiz giysi kampanyası Lidl’in Asya’da üretim yaptırdığı fabrikalardaki çalışma koşullarının düzeltilmesi için kampanyaya başladığında Lidl kamuoyu önünde çalışma koşullarının “adil” ve “düzgün” olduğunu iddia etmiş bu iddiasını da kendisinin BSCI(Avrupa Dış Ticaret Derneğinin kurduğu sosyal sorumluluk inisiyatifi) üyesi olmasına bağlamıştı. “Kendim yaparı, kendim denetlerim” bir çeşit. Ancak Hamburg Tüketici Ajansı ve Avrupa Anayasal ve insan hakları merkezi’nin((ECCHR). Temiz Giysi Kampanyası (CCC) ile birlikte bir dava açtılar Lidl’e karşı Hamburg’da. Lidl’in broşürlerinde çalışma koşullarının adil ve düzgün olduğuna dair iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirttiler. Bu iddialarının da CCC ve ECCHR raporuna dayandırdılar. Sonuç ne mi oldu?. Koskoca Lidl, baktı ki pabuç pahalı mahkeme sürecini durdurup kampanya ile masayı oturmayı seçti. Yani hem BSCI süreçlerinin çalışma koşullarının düzgün ve adil olmasını denetleme konusundaki yetersizliğini hem de kendi adaletsizliğini ve çalışma koşullarının kötülüğünü kabullenmiş oldu.Devlerin GözleriBu, ilk adımlardan biri, bir mevzi savaşında küçük bir zafer. Ama kuşatma sürüyor. Yalnız fabrikalardan değil şüphesiz. Öyle olduğunda devasa maddi güçleri ile bu dünya devleri biz minik kadın ve adamları kolayca göz ardı edebiliyorlar. Bu devlerin de canının yanabileceği bir yer var ve o yerden de dürtmeli. O fabrikalarda üretilen malların ulaştığı son noktadan. O pek kıymetli pazar paylarından, milyonlar harcadıkları, milyonlarla alıp sattıkları “marka değerlerinden”. Lidl ve Aldi gibi süpermarketlerin mallarını üreten Bangladeşli işçiler kalkmışlar Almanya’ya gelmişler bu günlerde. Çalışma koşullarını anlatıyorlar onların müşterilerine. Ödenmemiş fazla mesailerini, açlık ücretlerini, canı burnunda işçi sağlığı iş güvenliğinden yoksun çalışmayı. Duyan kulaklar, gören gözler için. Ve devlerin gözlerinden vurmak için. Bu arada, bu vesile ile 10 Kasım “İnsanlar İçin Haklar, Şirketler ve Ticaret İçin Kurallar Günü” nüz kutlu olsun!
Ne zaman daha iyi ücret talep etsek, o parmak çıkıyor meydana. Hele bir de tekstilde çalışıyorsanız. “kapıda bekleyen bir sürü aç var” ısrar ederseniz “Çin’e gider orada fabrika açarız” diyorlar. Daha ucuza kapı önünde bekleyenler varken, işveren asgari ücretin üzerinde ücret ödemeye razı olmuyor. Daha azını ödemeye razı tabii. Çıraklık adı altında yaş sınırlaması da kalktığından, asgari ücretin altında ücretlerle işçi çalıştırmak fiilen mümkün. Memleketin bazı kentlerinde bankadan asgari ücret çeken, aldıkları gerçek ücreti içinden alıp kalanını işverene iade eden işçiler var. Durum anlaşılır gibi olmadığından bir örnekle açıklayalım. Diyelim asgari ücret 600 lira. “ücret”iniz olan 350 lirayı çekiyorsunuz bankadan. Ne kaldı geriye? 250 lira. Onu işverene iade ediyorsunuz. Gözlerinizi belertmeyin. Yaşayanlar bilir. Bunun karşısında işverenin savunması “bölgesel asgari ücret”. “İstanbul’la, Hakkari’de yaşamanın maliyeti aynı mı?” diyor işveren. “Orada asgari ücret başka İstanbul’da başka olmalı.” İşçi de bakıyor ki pabuç pahalı eğer asgari ücrete, sigortalı olarak çalışıyorsa, zamanında ücretini alıyorsa, aşırı fazla mesailere zorlanmıyorsa kendini şanslı sayıyor. Hatta bazen aşırı fazla mesaileri sineye çekiyor kiraya yetişebilmek için. Yaşamaya zaman kalmasa da kirayı ödemek gerekiyor çünkü.Şimdi bir dönem tartışılan bölgesel asgari ücretten bahsedelim biraz. Ama hemen heveslenmesinler bahsedeceğimiz “bölgesel asgari ücret” işverenin pek de hoşuna gidecek türden değil.Asya taban ücreti:Bizim işverenin gitmeye pek özendiği diyarlardan bir kampanya bu. Hindistandan, Bangladeş’ten Kamboçya, Endonezya, Sri Lanka, Tayland, Çin ve Hong Kong’dan işçiler işçilerin örgütleri sendikalar dernekler, STK’lar, Avrupa’dan ve ABD’den benzer kurumlarla bir araya gelip “şu parmak sallama işine bir son verebilir miyiz?” diye uzun süre kafa yormuşlar. Daha fazla ücret talep ederseniz Hindistan’da ki işçiye Bangladeşe oradakine Kamboçya’ya, Endonezya’dakine Sri Lanka’ya ve daha bilmem nerelere giderim diye şu işverenin parmağının sallanma işine. Diyorlar ki: dünyada üretilen hazır giyim ve testilin en büyük bölümü Asya’da üretiliyor ama bundan en az payı Asyalı işçiler alıyor. İşçiler daha iyi ücretler talep edemiyorlar çünkü bu durumda işlerini kaybetme riski ile karşı karşıyalar. Yani sermaye, emek maliyetinin ucuz olduğu ülkeye gitmekle tehdit ediyor. Zaten hükümetlerce belirlenen asgari ücretler nerdeyse hayatta kalmaya bile yetmiyor.Minik KadınlarÖrneğin Sri Lanka’dan Krishanthi. İlkokulu bitirir bitirmez çalışmaya başlamış. Çalışmaya başladığından beri de ailesine bakmak için gece vardiyalarında geçirmiş yıllarını. Ayda 49.15 Euro kazanıyor. Fazla mesai yaparsa bu miktar 74 Euro’ya kadar çıkıyor. “ bu parayla diyor besleyici bir yemek yemek mümkün değil, doğru düzgün giyinemez, hatta hayatta kalamazsınız. Son altı yılda tüm yaptığım parayı eve göndermek. 12-14 saat çalışıyoruz, pazarları ve tatillerde çalışıyoruz. Ama temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir ücret alamıyoruz.” Guangzhou’da Liuxia, alıyor sazı ele. Ya da hangi yerel çalgı ise onu. 17 yaşında çalışmaya başlamış. Şimdi otuz yaşında, evli bir oğlu var. Ayda 1200 Yuan/126 Euro kazanıyor. Bunun 400 Yuan’ı kiraya gidiyor. En ucuz balıkla besleniyorlar. Hindistan dan Neelam. Kocası güvenlikçi. Dört kızı ve bir oğlu var. Banyo ve tuvaletlerini 20 aile ile paylaşıyorlar.Zincirin başında ve sonundaİşte böyle işçiler, Sri Lanka’dan Krishanthi, . Guangzhou’da Liuxia, Hindistan’dan Neelam ve dahi başkaları “o zaman” diyorlar “biz de ortak bir taban ücreti belirleriz, bu her ülkede belirlenen asgari ücretlerden başka bir ücret olur. Bu taban ücreti her ülkenin para birimine göre hesaplanır ama hesap işçinin genel olarak hayatını onurlu bir şekilde sürdürebileceği ortak bir mal ve hizmetler sepetine ulaşmasını sağlar,” diyorlar. Buraya kadar henüz teorik bir çerçeve. Hani bu işlerden anlayan bir akademisyene verseniz, biraz da solculuk varsa serde bir rapor yazar bu sektöre dair, bu tabloyu da çizer gözünüzün önüne. Ama dananın kuyruğunun koptuğu yer bundan sonrası zaten. Bu bölgesel taban ücretinin hayata geçirilmesi yolunda atılan ilk adımlar. Kampanyanın hedefine kimin koyulduğu örneğin. Kampanyanın hedefinde öncelikle tekstil ve hazır giyim sektörünün ilk halkasında bulunan fabrikalarda bu taban ücretinin sağlanması var. Bunu sağlamak için de Avrupa’nın ucuzcularını hedef seçmişler. Lidl, Aldi gibi büyük perakendeciler, süpermarket zincirleri diyelim, Asya ülkelerinde hem çok büyük miktarlarda hem de oldukça düşük fiyatlarla üretim yaptırıyorlar. Üzerine bir de doğru düzgün koşullarda üretim yaptıklarını iddia ediyorlar. Diğer yandan bu “ucuzcu”ların müşterileri senin benim gibi insanlar. Yani parası az, ama gönlü geniş olanlar. Velhasıl Sri Lanka’dan Krishanthi, . Guangzhou’da Liuxia, Hindistan’dan Neelam’la dayanışması pek muhtemel, bu dayanışmadan sonsuz fayda görecek olanlar. Arkası yarın gibi olacak ama, dananın kuyruğunun koptuğu yer haftaya. Bu uzun girizgahtan sonra, haftaya bakalım minicik, ufacık kadın kahramanlarımız Krishanthi, Liuxia, Neelam Alman devi Lidl’e nasıl diz çöktürdü?
Sirkeci tramvay durağında bekliyorum. Beyazıt’a gitmek için. Gençliğin en güzel günlerinin geçtiği kampüse, okula, fakülteye. Gözaltına alınmadan altından geçmek için binlerce çeşit numaraya başvurmak zorunda kaldığımız o büyük kapı. Eski Harbiye Nezareti binasının üniversite olarak kullanılmasını hep ironik bulmuşumdur. Belki de rektörlerin çoğu ya mesleki deformasyon yüzünden cerrah ya da binanın etkisiyle komutan edasıyla yaklaşırlardı belki öğrencilere. Hah! Nerdeyse anılarımı anlatmaya başlayacağım. Eve işte tam da bu anılar yüzünden. Efendim fakülteye tahsilata gidiyorum. Fakültede geçen yıl ve ondan önceki yıl “dışarıdan” ders verdim. Bu “dışarıdan” meselesi hırpalıyor biraz beni. Heheeyt! diyorum “ben 94 den bu yana oradayım. Benden daha uzun süredir orada olan hoca sayısı kaç?.” Tüm amfilerini, forum alanlarını, afiş asılacak mekânlarını bilirim. Hangi kapıdan ne zaman girersen gözaltına alınmazsın bilirim. Ne zaman kapıdan höykürerek çıkmak gerekir, ne zaman küçük bir sesle anlatmak gerekir bilirim. Sahnelerine çıkmışlığım, esnaf kepenginden dekor yapmışlığım, bu yüzden sivillerle kapışmışlığım, konferans salonun tiyatro salonu yapmak için boyamışlığım, alt koridorunda volta atmışlığım, saçmalamışlığım ve doğruları haykırmışlığım vardır. Kapısının önünde bıçaklanmış arkadaşlarımın kanı vardır. Kafasına cop yemeyen yok gibidir bizim kuşaktan. Dönüp o zamana bakıp gene olsa gene yaparım derim ben. Bunları hep di’li geçmiş zamanla anlatmak lazım belki. Zira burada bir de “hoca” olarak ders vermişliğim vardır. Belki sırf bu yaşadıklarım yüzden burada bir minnet borcudur bu fakültede, anfilerinden çok koridorlarında hayatı öğrendiğimiz bu yerde ders vermek. Yoksa verdikleri para ile aylık akbilinizi dolduramazsınız. Üstelik özelleştirdikleri yemekhanede yemek yemek için verecekleri karta da 20 lira isterler. Boğaz tokluğuna bile değil yani. İşte şimdi işte o parayı tahsilata gidiyorum. İş inada bindi. Elli kuruş olsa pire için yorgan yakacağım. Gidip gelip on katını harcayıp “hakkımı” alacağım. Bir de benden başka bu işi yapanlar da var, yani dışarıdan ders veren doktora ya da master öğrencileri başka başka üniversitelerde. “Fırsat” adı altında sunuluyor bu “istihdam “imkanı”. Sudan ucuz kalifiye emek. Aylarca çalışıp, yüzlerce kağıt okuyup asgari ücret bile alamayan ve hayatlarını sürdürmek, üstelik bir de bilim yapmak zorunda olan insanlar. Biz. Sayımızın artması, hepimiz için istihdamın mümkün olmayışı, düşüş halimiz, kendi sınıfımız üzerine düşünüyorum tramvay durağında.Düşünürken bir kadın yaklaşıyor yanıma tramvay durağında. Saati soruyor önce, sonra havadan sudan konuşuyoruz. Sonra tüm düşüncelerimi duymuş gibi, birden “iş aramaya görüşmeye geldim buraya” diyor. Bir otelde temizlikçilik yapmak için başvurmuş. “sen şişmansın” demişler. İşe almamışlar.”biz daha zayıf birini alacağız, daha genç birini” kahır içinde kadın, belli ki bu işe gerçekten çok ihtiyacı var. “İnsanı aşağılıyorlar” diyor, “insanın namusuyla çalışıp hayatını kazanmasına fırsat vermiyorlar, oysa çalıştım ben temizlik şirketinde. Hiç sorun çıkmadı” diyor. “Allah aşkına ben o kadar şişman mıyım?” diyor. “Bence değilsin” diyorum, asgari memleketim ölçüleri, iki çocuk annesi bir kadın. Ayrımcılığa uğramış olmanın kahrı içinde konuşuyor. “Önce çalıştığım şirket taşerondu” diyor. “Ben girdim, 22 gün sonra ana firma sözleşmesini feshetti.” Taşeron lafını duyar duymaz cinlerim tepeme üşüşüyor benim. Kırmızı bez görmüş boğaya dönüşüyorum. Hiç sorumluluğu yokmuş gibi o ana firmanın anlaşmayı feshediyor istediği gibi ve çalışanlar ortada kalıyor. Tam arzu ettikleri gibi. Gayet esnek(!). Mevzu derinleşiyor kadın konuştukça. “16 yaşında sevmediğim bir adamla evlendirildim” diyor. “Herhalde sevdiği biriyle evlenmek güzel bir şey olurdu. 2 çocuğum var. Ben çocukluğumu yaşamadım ama” diyor. “Çocukken evlendirildim işte.Kadın olmak çok zor. Sonunda boşandım. Şimdi kocam yok benim evde” diyor sesini alçaltıp. Belli ki kendini bun kez de “dul” diye damgalayacak gözlerden, kulaklardan çekiniyor. “Ben, bir de çocuklar var, ev kira ev sahibi zaten kira gecikti diye çıkın demeye başladı. Çalışmam lazım” diyor. Çaresizliğin somut hali konuşuyor karşınızda. “Telefonun alayım” diyorum. “Bir iş olanağı olursa ararım.” Ev telefonun veriyor. “Gündüz arama ama” diyor. “İş aramaya çıkıyorum, akşam ara. Adım diyor “münevver””. Velhasıl biz iki “münevver” ayrılıyoruz üniversite durağında. Bir araya gelmeyen diğer münevverler gibi. Ayrı yönlere gidiyoruz. O evine, ben de evime. İşin gerçeği şu ki günü sonunda gerçek münevver iş bulamamış, ben de tahsilat yapamamış olacağız.. Kadın olmak zor diyoruz. Bir de yüz gündür Paşabahçe Devlet Hastanesi’nin önünde direnen başka bir münevver var. Diğer bir taşeron işçisi Türkan Albayrak. Bu hafta bir sonuç yok evet: önümüz kış, ve kadın olmak zor.
Belki ondan öncesi de vardır ama biz belki; yalnız ve ilk onu hatırlıyoruz. Sefaköy Desa Fabrikası’nın önünde kararlılıkla direnen, insan onurunun satılık olmadığını işverenin her türlü dalaveresine rağmen yüzüne çarpan, sınıfın medar-ı iftiharı Emine Arslan.Ama öncesi de vardı. Bursa’da Aralık 2005’te bir fabrikada çıkan bir yangında 5 kadın işçi hayatını kaybetti. Feministler, kadın grupları 2006 8 Mart’ını burada ölen kadın işçilere adadılar, hem 8 Mart’ın dünya kadınlar günü olarak ortaya çıkışına, hem Bursa da hayatın zulmünü birlikte çekmiş Ermeni, Rum, Müslüman kadın işçilerin direnişlerinin geleneğine atıfla. Ardından Novamed direnişi geldi. Kadınların başını çektiği ve kadınların yek vücud olduğu bir direniş. Ve ardından Emine Arslan’nın hikâyesi. İşçi dediğimizde çok büyük ihtimalle bir kadından bahsettiğimizi ispatlar gibi. Pek çok erkek işçinin cesaret edemediğine yeltenip sendikaya üye oldu, yetmedi diğer işçileri de örgütlemeye kalktı. İşten atıldı. Bir de kadın başına kapının önünde beklemeye başlamaz mı? Kapının önünde “bir cahil kadın”, patronun tabiriyle. Polisin “git evinde otur dediği” patronun parayla, tehditle üzerine yürüdüğü, çocuğu kaçırılmaya çalışılan ama orada ısrarla duran kadın. Derken bu kadının “eğitimli ve medeni” patronunun müşterilerinin önüne kadar uzanan hikayesi. Dünyanın her yerinden gelen destek.Şimdi kapıların önünde daha fazla kadın var. Bir örnek olmaya görsün: Entes’in önünde Gülistan Kobatan, Tübitak’ın önünde Aynur Çamalan, Paşabahçe Devlet Hastanesi’nin önünde Türkan Albayrak.TÜRKAN ALBAYRAK NİYE KAPININ ÖNÜNDE OTURUYOR?Çünkü devlet hastanesinin temizlik işleri Piramit diye bir taşerona verildi. Türkan Albayrak ve diğer işçiler tam tamına 585 lira ve 26 günlük yol parası alıyorlardı. Önceden 110 liraya mavi kart dolduruluyordu, ama taşeron şirket bunun biraz gereksiz bir “maliyet” olduğuna karar verdi. Hem de önceki aydan kullanmadığınız yol parası kalırsa 26 güne tamamlanıyor sonraki ay. Aman işçilere üç kuruşluk hak geçmesin. Sonra? Sonra bir de bir anlaşma var altında çapanoğlu olan. Altına imzayı basıp vazgeçiyorsunuz haklarınızdan, kaç yıldır bu işte çalıştığınız mühim değil. Bir nevi sıfırlıyorlar yani sizi. Her daim taze işçisiniz. Ne güzel, ne güzel! Tabii işvereniniz Piramit açısından. Bu durumda işçilerin 96 temizlik işçisi “doğal olarak” sendikaya gidip bu “yenilenme” işine bir son vermek istiyor. Ama işte çapanoğlu burada ortaya çıkıyor. Sağlık-İş Sendikası sürece dahil oluyor, olanlar da oluyor.ÇAPANOĞLUYani sendika geldi ya, her şey iyiye gitmeli diye düşünmeyin burada. Bu sendika ayrıcalıklı sendika. İşveren bu sendikaya hastanenin toplantı salonunda toplantı yapmaya bile izin veriyor. Hatta anons bile ediliyor toplantının yeri saati. Tabii belki biz yanlış anladık da durumu öküz altında buzağı arıyoruz. Aslında hem taşeron hem de hastane yönetimi çalışanlarının örgütlenme özgürlüğüne saygılarından yaptılar bütün bunları. Neyse biz kafamızı bulandırmayalım. Derken toplantı yapılıyor. “elebaşı” 46 yaşında, eski tekstil işçisi, evli ve bir oğlan annesi, namlı “terörist” Türkan Albayrak bu toplantıda sendika “yetkilisi” tarafından alaşağı ediliyor. Sebep? Sebep sendika hakkında bir araştırma yapıp sendikanın sektörün kendi faaliyet alanı dışında olduğuna ve bu hastanede örgütlenemeyeceğine dair başvurduğunu öğrenmesi. Evet, işveren değil sendika burada örgütlenmeyeceğine dair mahkemeye başvurmuş! Sendikaya sorarsanız işçiler için en iyi çözüm anlaşmayı imzalamak!‘DENSİZ İŞÇİ’Bir de “bi densiz işçi” çıkıp sendikayı sorgulamaz mı?. Ne haddine bir işçinin sendikanın ne yaptığını sorgulamak. Sümme haşa! Velhasıl alavere dalavere, işçiler bölünüyor, sopadır havuçtur derken Türkan hanım nöbete dikiliyor kapının önünde. Efendim gelsin polis, Beykoz Belediyesinin zabıtası, sürüklesinler Türkan hanımı, söksünler çadırını, suyunu da döksünler. En çok koyanı bu Türkan’a. Saklamıyor şaşkınlığını. “Sürüklediler beni, direndik” diyor. Ama en çok koyanı su meselesi olmuş. İndiriyor gözlerini. Belki insan onurunu sürüklendiği yerde arıyor. En azından sürükleyenlerin onuru oralarda bir yerlerde olmalı değil mi? Zaten erkek çalışanlarla aynı masa da oturmak da bir ahlaksızlık belirtisi, ah bu ahlaksız kadınlar. Ne var direnecek, evinize gitseniz ya! Hastane yönetimi, “kimseye selam bile vermeyen” başhekim Yavuz Baştuğ, Başhekim yardımcısı Yaşar Çelik, Piramit Şirketinin vazifelisi “proje şefi” Şerif Gürsoy, Beykoz’un AKP’li Belediye Başkanı Yücel Çelikbilek, onlar gökyüzüne bakıp ıslık çalıyorlar yavuz hırsız hesabı. Ve dahi polis teşkilatı, zabıta sürüklüyor bir kadını yerde, yetmez ama evet, yükleniyorlar “ahlaksız” Türkan’a olanca “ahlak”larıyla. Bu yetmeyen kısmında da Sağlık-iş giriyor devreye ki yetmeyen kısmını tamamlasınlar erkek kardeşler birliği.ONLAR TEMİZLİK İŞÇİSİ AMA!Ha bir de daha derine bakınca göreceğiniz bir yüzü var bu işin. Hani bu devlet hastanesi temizlik hizmetlerini daha ucuza ve daha kaliteli alacak ya taşerona verince. Hah işte tam orası zurnanın zırt dediği yer. Bu temizlik işçileri temizlikten başka her şeyi yapıyorlar, zira hastane de hastanenin asli işlerini gerçekleştirecek personel bir hayli eksik. Temizlik işçileri hasta taşıyorlar, ultrasona, tuvalete götürüyorlar hastaları, lavman yapıyorlar, traş ediyor, gece serum değiştiriyorlar, ameliyathaneden çıkarıyorlar. Bir de üstüne azar işitiyorlar bu işleri yapıp temizlik işlerini yetiştirmedikleri için. “çöpçü” diye hakarete uğramak da “bonus” tan. Gözlerinizi açıp “eğitim alıyorlar herhalde hastalara müdahale etmek için?” diye sormayın. Hastane hijyeni hakkında kapsamlı(!) 15 dakikalık eğitim aldıkları oluyor. Bu eğitim sonucu tuvalette kullandığı bezi masa silmekte kullananlara rastlanıyor. Kişisel korunma ekipmanları maske, eldiven vs kullanılmıyor çoğunlukla. Hem hastalar hem de çalışanlar ciddi hastalık riskleri ile karşı karşıyalar. Örneğin çalışanlardan birinin eline iğne batmış ve bunun sonucu olarak çok ciddi kronik hastalıklara yakalanmış. Bu olayın ardından sorumlular hiçbir ceza görmemiş, işten atılma korkusu kurbanı harekete geçmekten de alıkoymuş. Ama en azından şimdi iğne batarsa teste yollanıyor çalışan. Ama tedbir? O hak getire! İşte bu da bizim payımıza düşen devlet hastanesinden hizmet almaya çalışan bir vatandaş olarak. İşte Türkan’ın direnişinin öteki yüzü. Onu desteklememiz için bir sebep daha.NETİCE?Patrona da, onun patronuna da, hepsinin siyasi bağlantılarına da, ve dahi sendikaya da başkaldırmak yalnız zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanların işi. Biz kadınlar tüm yoksulluğumuz ve kaybedecek hiçbir şeyimizin olmayışı ile o çadırdayız. Belki başkalarına da yer açmak için. Ve siz karşımız da duranlar Emine Arslan’a bakın ve siz de ibret alın!
