Bir cins olarak sınanmaya mı geldik bu dünyaya? Dünyanın bütün zulmünü üzerimize yığıp bizi test ediyorlar? Nevin’e müebbet vermişler. Müebbet. “Tecavüzcümü öldürdüm” dedi kadın. Önce haber yapan medya sonra ağız değiştirdi. “Ama ilişkileri varmış” dedi. İlişkileri olunca adamın tecavüzü normal, kadının buna itirazı anormal, bu durumu izleyip kadına “orospu” damgası vuran ahali zaten “millet iradesi”. Diyelim var. Erkeğe evli olduğu ya da sevgilisi olan kadına tüfek zoruyla tecavüz etme hakkı mı veriyor “ilişki”? Ama “pardon” tabii. Kadınlar bu dünyada erkeklerin arzularını isteklerini hizmetlerini yerine getirmek için varlar. Kadının bir “ilişki”si olmayagörsün. Kendine ait bir hayatı, bu hayata dair istekleri olamaz. İradesi olamaz. Kadınların iradesini yok saymak onları neredeyse boş bir kutuya indirgemek her sınıftan her siyasi görüşten her kültürel arka plandan erkekliğin olmazsa olmazı. Adeta onları tek bir amaçta birleştiriyor. Kadınları köle pazarlarında satan IŞID ile etek boyuna ruj rengine karışan, hamileliği kürtajı kadının değil kendi kararı olarak gören hükümete, kadınların mitingine gelmekte ısrar eden erkeklere kadar erkeklerin alayında bu kadın iradesini tanımama hali var. Kadın iradesini çiğneyerek erkekliklerini inşa etme hali var. Erkeklik bu.Kadın değil erkek öldürmüş olsaydı bu “ilişki” öldürmek için bir bahane olarak öne sürülecekti. Erkek “kıskandığı” “ağır tahrik” olduğu, “namusunu temizlemek” için öldürmüş sayılacaktı. Zira bir erkekle “ilişki” içinde olmak bir kadının onun malı haline gelmesi demek oluyor. Bir erkekle ilişkisi varsa kadının, ondan sonra artık onun arzu ve istekleri halefine yaptığı her şeyde kadını cezalandırma hakkı erkeğin elinde. Yani kendi malı üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahip erkek. O yüzden “karıyla koca arasına girilmez!” misal. Ev içi şiddet “özel hayata” ilişki bir mevzudur tam bu yüzden. Bir mal nasıl itiraz edemezse kadından da öyle itiraz etmemesi bekleniyor. İşte bu yüzden kocalar, sevgililer, babalar, abiler, kardeşler kadınları kendi isteklerini yerine getirmedikleri, itiraz ettikleri, boyun eğmedikleri için dövebiliyor, öldürebiliyorlar. Boşanmak istedikleri için, ayrılmak istedikleri için, alıştıkları maddi manevi konforu artık erkeklere sağlamadıkları için. Ve erkekler komşularını öldürseler alacakları cezaları almıyorlar “ilişki”de bulundukları kadınları öldürdüklerinde.Erkekler, işte bu yüzden öldürebildikleri için öldürüyor tecavüz edebildikleri için tecavüz ediyorlar….”kanun” ve “uygulayıcıları” da bunun yolunu açıyor. Nevin’e müebbet vererek bizi ispat yükünden kurtardılar. Bir kez daha “hukuk”un kanununun cins ayrımcılığı üzerinden uygulandığını açıkça görmemizi sağladılar. Özgecan’ın katlinden sonra tecavüzcüleri “ascaz kescez” diye atıp tutanlar yaptı bunu. Herhangi bir kadın katili erkeğe bir kere bile mevcut bir cezayı tam olarak uygulamayan erkekler ve onların adaleti. Öldüren kadın olunca “kızgın-kıskanç-öfkeli”,”çıldıran sevgili” tanımlarını hiç duymadık misal. “Cinnet geçirdi kafasını kesti” demedi kimse. Halbuki ailesi, köy ahalisi, dedikodu arasından pekala cinnet geçirmiş olabilir kadın. Karakola-jandarmaya gitse “sen nasıl kuyruk salladın” diye soracaklarını bilmemesi mümkün mü? Hiçbir vakit adaletin sağlanmayacağını bildiğimizden, bu kıstırılmışlıkta hepimizin içinde durup duran o cinnet yok mu? Ama ceza verilirken “cinnet” hali bir indirime yol açmıyor erkeklerde olduğu gibi. Kadın cinnet geçiremez. Belli ki geçirse de “gitsin kadın gibi köşesinde ağlasın, cinnetini içine atsın, tecavüze katlansın, çizmeyi aşmasın adam öldüremez!” deniyor. Daha da vahimi “haksız tahrik” indirimi, “sanığın duruşmada sergilediği tavırlar” nedeniyle iyi hal indiriminden yararlandırılmamasına karar veriliyor. Nevin takım elbise giymemiş belli, boynunu bükmemiş, en vahimi erkek olmamış. Zira mahkeme kendini kadının yerine koyamıyor. Kendini tecavüzcünün yerine kadın katillerinin yerine daha doğrusu erkeklerin yerine koyuyor hep. “Ben olsaydım ya?” diye düşünüyor onlar adına. Halbuki Nevin pişmanım diyor. Diyor ki “Ben hiçbir şeyi gönüllü yaşamadım. Eğer gönüllü ilişki olsaydı öldürmez, onunla çeker giderdim. 2 yıldır çocuklarıma hasret yaşamazdım. Kimse ne böyle ölmek ne de öldürmek ister, pişmanım” ama mahkeme basıyor müebbeti. İbreti alem için. Diğer kadınlara bir ders olsun tecavüzlere katlansınlar seslerini çıkaramasınlar diye. Kaçırdıkları ufak bir husus var. Yalnız o müebbet değil ibreti alem olan. Bir de Nevin’in yaptığı var ibreti alem olan. Adaletin erkek olduğu yerde, biz o cinnetin kenarındayız.
kadın
Düz ovalardan geçiyoruz. Adeta güneşi içine çekmiş ve rengi bu sebeple kırmızıya dönmüş topraklardan. Üzerindeki her varlık kıpırdadıkça bir toz bulutu yükseliyor ve gözünüzün önünde akıp giden manzarayı adeta sepya bir fotoğrafa dönüştürüyor. Bu sepya fotoğrafın hemen arkasında ise savaş var.Türkiyeli çeşitli partilerin siyasi gruplarının temsilcilerinin oluşturduğu kalabalık bir heyetiz. 25 kilometrelik bir sınır boyunu kat ediyoruz. Sınır aslında binlerce yıldır aynı yerde yaşayan o toprakların yerli halkının arasına bıçakla keser gibi bir çizgi çekmiş. Demiş ki bundan sonra siz ayrısınız. Öyle ki kimi köyler ikiye bölünmüş, aileler akrabalar iki sınırın iki yanında kalmış. İki yanda iki kesik. İki yanda iki sızlayan yara. İşte bu anlamsız sınır boyunca oluşturulmuş beş ya da altı nöbet noktasından bahsediyoruz. Tüm nöbet noktalarının karşısında YPG’nin elinde olan köyler var. Biri hariç. Yalnız Alizer köyünün karşısındaki köy IŞİD’in (oradakilerin deyişiyle DAİŞ) elinde. Bölgenin diğer kentlerinden, köylerinden ve İstanbul’dan, İzmir’den gelen binlerce insan bu noktalara dağılmış nöbet tutuyorlar. Bu nöbet IŞİD’cilerin buralardan sızmasını engellemeye yönelik. Zira, tanıkların ifadelerine göre devlet, sınırı her iki yakada da yaşayan buranın yerli halkına karşı gazla, zorla, şiddetle ‘korurken’, IŞİD katilleri karşısında aynı tutumu sürdürmüyor; adeta şefkatle davranıyor. Bu nöbet noktalarını ziyaret ediyoruz. Arkasından Mürşitpınar sınır kapısına doğru gidiyoruz. Dikenli teller ve mayınlı bölgenin ardında Kobane’yi görüyoruz. Üç tarafından katil sürülerince sarılmış, dördüncü tarafı Türkiye sınırı olan ve bizim orada olduğumuz sırada iki haftadır direnmekte bulunan kent. Ortadoğu’da mezhep, din, cinsiyet, millet, ırk üzerinden yürütülegelmiş, yönetilegelmiş egemenlerin düzenine bir meydan okumanın kısa bir özeti. Uzun sayılmayacak bekleyişin ardından Kobane’ye geçiyoruz sınır kapısından. Kapının diğer yanında güler yüzlü, kadınlı erkekli, ellerinde silahlarla bizi karşılayan genç yaşlı insanlar var. Genç kadınlar morlu allı yazmalarını takmışlar, yahut saçlarını yukarıda toplamışlar. Tüfeklerini omuzlarından çaprazlamışlar, az sonra gireceğimiz binayı koruyorlar. Enver Müslim, bakanlar ve PYD Eş Başkanı Asya Abdullah. Sanki yıllardır görüşmemiş yakın arkadaşlar gibiyiz. Asya Abdullah’ın gözlerinin içi gülüyor. Türkiye’nin batı yakasından gelen heyetin üyelerini memnuniyet ve coşkuyla kucaklıyor. Enver Müslim de Asya Abdullah da silahlarını bırakıp bizi karşılamaya gelmiş bakanlar da, hepsi olağanüstü bir mütevazilikle adete bir görevi yerine getirmenin iç huzuruyla anlatıyorlar direnişlerini. Ne eksik ne fazla. Onları meşgul etmekten adeta utanıyoruz. Talepleri çok net. Kendini savunabilmeleri için gerekli olanı istiyorlar. Ellerindeki hafif silahlarla, IŞİD’in Irak ordusundan ele geçirdiği tank ve toplara karşı koymak çok zor. Öz savunmalarını gerçekleştirmek için bu ağır silahları alt edecek silahlara ihtiyaçları var. Bunun gerçek hayatta ne anlama geldiğini şöyle anlatayım: Şu durumda, Kobane’ye doğru yaklaşan bir tankı alt etmek için, birliklerinden bir ekip ayrılıyor. Tanka patlayıcı yerleştirecek kadar yaklaşıyor. Ve hepsi ölüyor. Feda eylemi diyorlar. Her biri bir annenin babanın oğlu kızı olan bu çocuklar, ölüme gidiyorlar. Bile bile. Bu çocukların o tankları topları durdurması, kendini savunması için silaha ihtiyaçları var. Bunun için Rojava’nın tanınması, silah satın almalarına yönelik blokajın kalkması gerekiyor. Kobane’ye gelecek olanlar? Benim cevaplardan anladığım bayrak sallamaktan ziyade kendini savunma, orada bulunanları savunma konusunda en azından temel eğitimleri olsa iyi olacak. Zira cephedekilerin bir de onları korumak için cepheyi bırakıp kente gelmeleri pek akıl kârı değil.Hava bombardımanı? Orada olduğumuz süre içinde yapılan bombardımanın YPG’ye bir faydası olmadığını söylüyorlar. Vurulan yerler ya buraya çok uzak ya da IŞİD hedefleri değil. Ve Kobane’ye doğru yaklaşan açık ve görünür tehlikeye bir etkisi yok. Gece IŞİD’in elinde bulunan köyün karşısında, Alizer’de sabahlıyoruz. Beş yüz metre ilerimizde saat on gibi top ve tank atışı başlıyor IŞİD tarafından. YPG hafif silahlarla cevap veriyor. Sabaha doğru top seslerinin hafifleyip uzaklaşmasından, hafif silah seslerinin onların yerini almasından YPG’nin köyü aldığına hükmediyoruz. Ancak, onlarca otobüsle çeşitli köylerden kasabalardan buraya sabaha karşı ulaşmış bulunan yüzlerce kişinin oluşturduğu topluluktan biri önce Kürtçe açıklıyor olup biteni. Kürtçe bilmediğimi Kürtçe söylememe epey güldükten sonra, bu kez Türkçe olarak gündüzleri ağır silahları olduğu için üstünlüğün IŞİD›in eline geçeceğini söylüyor. Çatışma sırasında yaralanan 3 savaşçı hastaneye kaldırılmış. Kadın yoldaşın kolu gitmiş diyorlar (daha sonra üçünün de hayatını kaybettiğini duyacağız). Yıldızlı bir gökyüzünün altındayız. Adeta güneşin ve toprağın arasında kalmaktan yüzlerinin çizgileri derinleşmiş, yüzleri toprak yerine çatlamış, kavrulmuş, kararmış, sadece gözden ibaret kalmış bu insanları dinliyorum. O insanlar ki başka yerlerdeki insanların hayal edemeyeceği bir yoksulluk içinde yaşıyorlar. Onları gecenin bir yarısı evlerinden kaldırıp buraya getiren iradeyi, sebebi buluyorum söz aralarında. Sonra hep birlikte buraya isabet edecek bir top mermisiyle ölmenin o kadar da kötü olmayacağına karar veriyoruz. En kötüsü IŞİD’in eline geçmek diye tekrarlıyoruz hepimiz. En kötüsü. Birbirimizin yüzüne bakıyoruz. “Serkeftin!” diyoruz. Bildiğimiz tüm duaları okur, bir dilek diler gibi tekrarlıyoruz:“Kobane düşmeyecek!”
Arkadaş senin bizimle derdin nedir? “Her kürtaj bir Uluderedir” buyurmuşsun??! ! Kendi münasip tarafını kurtarmak azminde bunu kim yaptı sorusuna karşılık veremiyorsun. Kıvırıyorsun. . “Dikkat ederseniz kaçakçıların hiçbiri bu bombalara basmıyor. Harita kimlerin elinde olabilir.” diyerek Uluderede can verenlerin «teröristler» olduğu iması gözümüzden kaçmış değil! Diyorsun ki «teröristler» yani «bombalarla katledilmeleri mübahtır!» Daha da derin şüphelere sürükleniyoruz. Cevaplanamayan o soru da duruyor ortada ! En son 2011 in Ekim ayında TBMM genel kurulundan geçen tezkerede TSK tarafından «hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükümetçe belirlenecek şekilde,» sınır ötesi harekat yapılabileceği açıkça yazılmış. Yani soru şu: Uludere operasyonun «hudut, şümul, miktar ve zamanı hükümetçe belirlenmişdir? Altında imzan var mı ey Tayyip? Doğmamışın hakkını savunan «ince» vicdanın da bir kıpırtı var mı? «Allah›ın verdiği canı» o vakitler kanlı canlı hayatta olan, o otuzdört canı almanın karşısında “hakkın yerini bulduğuna dünyada ve yarın ruz-i mahşerde” şahadet edebilecek bir sahih müslüman olsun bulabilecek misin acaba?Bir daha soralım: Altında imzan var mı? Yoksa sorumlu kim? Sorular bunlar. Cevap niye kürtaj onu anlamadık. Bu başımızdan geçen 12 Eylül darbesinin kazara getirdiği tek iyilik seksen öncesi fiilen yapılan kürtajı bir hak olarak yasaya taşıması olmadı mı? Ama ne hak! Evli isen kocandan 18 yaşın altında isen babandan izin alma sorumluluğu var! O kocanın babanın sana şiddet göstermemek, öldürmemek, tecavüz etmemek, satmamak, ruh ve vücut bütünlüğünü korumak gibi bir sorumluluğu var mı? Kanun uygulayıcılarımıza bakarak yok! Tüm hayatını ona göre ayarlamak, hayatından fedakarlıkta bulunmak, çocuğunun altını değiştirmek, gece bakmak, mamasını yedirmek, yıkamak, saçını taramak, sabahları hazırlayıp yuvaya götürmek, yuvanın parasını ödemek gibi bir zorunlulukları var mı? O da yok! Peki «o izni al bu izni al» diyen devletimiz dünyaya gelmiş bir çocuğun bakımı konusunda örneğin çalışan bir anne isen ne tedbir alıyor? Mesela devletimiz «150 ve üzerinde kadın çalıştıran işyerlerinde kreş yasal zorunluluk» diye bağlamış kendini. Güya iktidar olan, car car konuşan «tecavüze uğrayan da doğursun devlet bakar» diyen bıyıklılar sülalesi ve Tayyip efendi kendi iktidarları döneminde kaç işyerini denetleyip kaçına kreş açtırmışlar? Bi söyleyiversinler! Ama «tecavüze uğrayan da doğursun»un altında daha büyük bir bit yeniği de olabilir. 13 yaşında ki bir kız çocuğuna tecavüz edenlere bakınca, bu tecavüzcüleri yargılayıp hukuk adına tecavüzden rıza çıkaranlara bakınca, kadınları katledenlere bakınca, aradaki politik ve gerçek akrabalığı görmemek mümkün olmuyor. Velhasıl kendi soylarının devamının peşindeler bu açıklamayla belli ki. Diğer yandan Amerikan predatörü, başkanlıktı derken Tayyip Efendinin belliki ayarları bozuldu . Kendini ABD başkanlık seçimlerinde sandı da her daim “doğmamışın yaşam hakkı”nın peşinde olan muhafazarlara ne bileyim koyu katolik ortodoks ve protestanlara oynuyor. Adeta tartışmayı oradan ithal edip müslüman mahallesinde salyangoz satıyor. “% 99 u müslüman olan bu ülkede” her dört kadından biri kürtaj yaptırmış 2003 verilerine göre. Her yüz gebelikten on ikisi de kürtajla sonuçlanmış. Aynı araştırma içinde kadınların kürtajı son çare olarak gördükleri de belirtilmiş.Dünyanın her yerinde bin yıllardır var olan kürtajı yasaklamanın bedelini kadınlar ödemiş hep. Yasaklama kararını veren erkeklerin herhangi bir uzuvlarını riske attıkları yok. Yasakladınız diye kürtajın ortadan kalktığı da yok. Yer altına iniyor yalnız ve sağlıksız koşullarda yapılan kürtaj nedeniyle her yıl 68 bin kadın ölüyor.Diğer yandan hükümetimiz uluslararası ve yerli tekellerin kontrolü altındaki gıda sektörü ile yakın ilişki içinde. Yasasını çıkardı, GDO lu yemleri memlekete sokuyor. Yurdum insanı arzusu hilafına büyüme hormonu basılmış etlerle sütlerle, pestisit ve herbisit bulanbmış sebze meyvelerle besleniyor. Netice? Bu sebeblerle haberleri olmaksızın doğruma hakları ellerinden alınan kadınlar tüp bebek merkezlerinde doğuracağım diye telef oluyor. Velhasıl doğrumak istemeyene ille de doğur, doğrumak isteyene fiilen dur yapma diyorsunuz! Size diyecek ikiçift lafımız var: biir! Eceli gelen hükümet katliama girişir, emekçiye terslenir, Hava-İş’e posta koyar, kadına kürtajı yasaklamaya cüret edermiş. İkii! “oğlum bak git!”…
1 Mayıs provokasyonuSataşmadan başlayamayacağım. 1 Mayıs günü, “provokasyon olur, yer yerinden oynar, ihbar aldık, gaz var toz var, cop var” Taksim Meydanı’na yine devasa bir kalabalıkla girdik. Evet gerçekten çok büyük bir provokasyon oldu. Bu tespitleri yapan tüm yetkilileri kutluyor son aldıkları virajı da saygıyla anıyorum. Hani şu “taksim meydanını biz açtık” virajı. Ancak bu virajı alırken varacakları netice konusunda biraz yanıldıkları ortaya çıktı. Zamanla tavsar seneye yarısı katılır umudu tutmadı arkadaş. Tersine katlanarak artıyoruz. Ancak işte tam bu artış devasa bir provokasyona yol açmış gibi görünüyor. Biz meydandaki sefil “kitleler” arasında değil de, bize akıl fikir ihsan etmekle kendilerini vazifeli görmüş “beyin”den ibaret zevat arasında. Televizyon bağlantıları yetmedi, kendileri panikler içerisinde sayfa sayfa beyan verip güzelce sıvadılar. Bizi tarihçilikleri ile ilgili de derin şüphelere düşürerek yepyeni bir tarih yazdılar. “1 Mayıs 1977 de sular idaresi üzerinden ateş açanlar solun muhayyilesinin ürünü, katliam solun kendi suçudur” diye buyurdular. Tüm görgü tanıklarının ağzını bir karış açık bırakıp. Kendi hayal güçlerinin ürünü olarak.Kediler bileKalabalığa gelince. Canı yanan herkes oradaydı desek yeridir. Kedilerin bile kızıl bir bayrak edinip saf tutuklarını keşfettik sonraki fotoğraflardan. Burada hükümet cemaat ve başbakanımızın eşsiz gayretlerini anmadan da geçmeyeceğim kalabalığa katkı konusunda. Seçimden bu yana iyice şişen egoları ve ben yaptım olurculukları ile, her kesimden herkesin canını yakacak, onurunu kıracak bir davranışta bulunmak, en azından bir laf etmekte gayet “usta”laştılar doğrusu. “İntikam” duygusuyla sosladıkları kar hırsları memleket insanını cinayet, hakaret, hapis ve tahkir arasına sıkıştırıp “seç beğen al” diyor. Beğenmeyenlerin hepsi soluğu bir mayıs meydanında almış mı? Almış. Taraftar gruplarından, devrimci vosvosçulara, sbf mezunlarından, anadil ve kültürel haklarını talep çeşitli gruplara, siyasi partilere, platformlara ve kamu emekçilerinin sendikalarına, tutuklu tutuksuz öğrencilere, sendikaları ile artık örgütlü ve başrolü dayanışmaya vermiş bulunan oyunculara ve gazetecilere akademisyenlere, gençlere yaşlılara, çocuklara, bebeklere, kadın erkek lgbt bireylere, tüm siyasi grup ve partilere, iş kazalarında yakınlarını kaybedenlere ve tabii ki işçilerin kendilerine o pankartlarla rengarenk koca yürekli meydanda yer var. 6. filo karşısında mücadele eden Deniz’leri taşlamaya kalkan anti komünist gelenekle hesabını görmüş, özeleştirisini vermiş, anti kapitalist ve ezen ezilen arasında ezilenden yana saf tutmuş Müslümanlara da isimlerini sıralasak bu köşeye sığmayacak olan bu gruplardan herhangi biri gibi bu alanda yer var. Ve hep birlikte durup hem kendi şarkımızı söyleyebiliyor hem de bir başkasının şarkısına eşlik edebiliyoruz. Tabii ki. Ve tabii ki daha örgütlü olmaya ihtiyacımız var, kimsenin şüphesi yok.Arif olanSon olarak “Cihan devleti olmamıza kimse engel olamaz” diye püskürenler üzülmesin diye, sırf onların iyiliği için yani bir şey daha söyleyeyim. Siz cihan devleti olmanın hayali içinde kıvranıp dururken, biz çoktan Taksim 1 Mayıs Meydanı’nda dünyanın sayılı mitinglerinden birini yaparak beynelmilel ideolojimizle, başka bir ligde top koşturmaktayız. Bu konuda hükümete olsun başbakana olsun, cemaate olsun söylemek istediğim daha pek çok şey var. Ancak tam burada, top koşturmak da demişken söyleyeceklerimi ve hissiyatımızı kısa ve öz şekilde zaten ifade etmiş bulunan Çarşı grubunun bir mayıs sloganları aklıma geliveriyor. Nedense. Nih nih nih. O sloganlarla bitiriyorum yazıyı yani. Ben yazmayayım da siz anlayın.
Memlekette hangi katliam ve zulüm hakkında düşünseniz ve bir şeyler yapmaya kalksanız diğerinin hatırı kalıyor. Hangi devlet büyüğü ve hükümet yetkilisinin ağzından çıkanı kulağı duyuyor mu diye düşünseniz bir sonraki daha beter oluyor. Yalnız bu zulümlere katliamlara uğrayanlar, öldürülenler, sağlıkları kaybettirilenler, yaralananlar, ömürleri mahvolanlar değil. Bütün bunların tanığı olanlar hepimiz ruhen sakatlanan bir toplumun içinde yaşıyoruz insan kalmaya çalışarak. Şimdi öldürüldüğümüz için özür dilediğimiz günlerdeyiz. Sivas’ta yakılan insanlar, ve yakınlarının çektikleri acıyı bir nebze hafifletebilecek tek duygu adalet duygusu tümüyle ortadan kaldırılıyor.. Adaletsizliğe isyan ettiklerinde işlerinden olmak, gaza toza copa maruz bırakılmak gibi zulümleri üzerlerinden eksik edilmiyor. Neredeyse yakıldığımız için, bütün bunlara bizim neden olduğumuz düşünülüyor. Tıpkı NÇ davasından olduğu gibi. “Kendi rızamız” ile tecavüze uğradığımızdan, az daha beklersek tecavüzcü yazı işleri müdürleri, ordu mensupları, memurlar, zabıtalar, müdürler, oda başkanları, veznedarlar, şefler, işçiler, üniversite öğrencileri, muhtarlar, esnaflar ve koruculardan, bunca saçlı sakallı, kelli ferli, aile sahibi, karısı çocuğu olan erkek adamlardan, içlerinden AKP için yaptıkları yoğun siyasi faaliyetleri ile tanınanlar da var-özür dilememiz bile istenebilir. Başlarına bu «mahkeme dertlerini» açtığımız için. Aslında haklılar tabii. Bunca katil ve tecavüzcü eninde sonunda ellerini kollarını sallaya sallaya aramızda gezebileceklerine göre onları bu mahkemelere sürüklemek, adalete ulaşabileceğini düşünmek biz mağdurların hatası. Özür dilemeliyiz!Başka bir yangın ise, Esenyurt’ta dört beş kişilik çadıra otuz kırk kişi olarak “hayvan gibi dolduruldukları”, iki tuvalet arasında yemek yedikleri, mutfağı patlamaya hazır bir bomba olan, kayı inşaata ait işyerinde on birimizin canını aldı. Yine adalete yerini bulur mu diye düşünmekteyiz için için. Ancak bu cinayeti de “ben işledim” diyen bulunmadı. Belediyesinden, iş teftiş kuruluna, oradan Sanat Yapı Denetime, taşeron Kaldem’e, işin asıl sahibi Kayı İnşaat’a kimse asla sorumlu değil(!) Sonunda katil Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik tarafından ve daha o yangının külleri soğumamışken, “Türkiye’nin acilen bir müstakil iş sağlığı iş güvenliği yasasına ihtiyacı var” diye açıklamada bulunurken ortaya çıktı. Tam orada öğrendik ki bu yasanın gecikmesinin nedeni sendikalar odalar gibi sosyal taraflarmış(!). Yani, satır altını okuyalım, bu yasamız sendikaların ve odaların gereksiz itirazları sonucu gecikmeseymiş, bu insanlar ölmezmiş. Mağdur ya da mağdurdan yana kim varsa suçlu yani burada da.Elindeki yasayı uygulayabildin mi ki böyle konuşuyorsun demezler mi bakana? Bu laf niye söyleniyor şimdi ve burada? Esenyurt’ta denetimsizliğin ve taşeronlaşmanın kurbanı olan işçilerin ölmemesini mi sağlayacaktı gerçekten bu yasa? Yoksa işçi sağlığı iş güvenliği hizmetlerinin bile taşeronlaşmasını mı öngörerek daha çok işçinin hayatını mı tehlikeye atacaktı? Ağır ve tehlikeli işlere yönelik önlemleri zayıflatıp kadın ve çocukları bu sektörlere sokmayacak mıydı? Çırakların sağlık güvenlik hakları berhava etmeyecek miydi? Bu yasa çıksaydı her şey değişecek ve bakanlığımız bu inşaatı başbakanın ödül verdiği asıl firmayı ve taşeronu denetleyecek miydi? Memlekette işverenini “mevcut yasaları uygula” diye uyarmaya cesaret eden, bu yüzden işten kovulan işyeri hekimleri, iş güvenliği uzmanı, işyeri hemşiresi ve diğer personel işverenden bağımsız mı olacaklardı da bu inşaatta uyarıları dikkate mi alınacaktı?Sorumluluklarından kaçmanın yasasını çıkarmaya çalışanlar için bu çıkışın bir adı varsa, insanlar can derdinde iken soğukkanlı bir katil gibi o yangından mal kaçırmaktır. AKP hükümeti mensuplarının genlerine sinmiş bir faydacılıkla, bakanın derdi bu cinayetten de kendilerine bir “fayda” çıkarmaktır. Bu cinayet yerinin ortasında bile bu zihniyet, o anki hassasiyetle yeni yasayı çıkartıp “aradan şu işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı eğitimlerini” bu alanlarda faal olmalarından hiç hoşlanmadığı “TTB ve TMMOB den kurtarabilir miyim” derdindedir. Zerre şüpheniz varsa Van depremi münasebetiyle gündeme getirilen “Afet riski Altındaki alanların dönüştürülmesi hakkındaki kanun”a bakın. O depremin felaketinin ortasında yaptıkları açıklamalarda kendi sistemlerinin temeli olan mülkiyet hakkını bile “ afet” bahanesi ile nasıl gözü dönmüş bir hırsla çiğneyecekleri zihinlerinde nasıl belirmiş o kanunda göreceksiniz.Velhasıl sonunda bize yine özür dilemek düşüyor. Bu vicdansızlar ve adaletsizlerle aynı havayı soluduğumuz, hala var olduğumuz için özür dilemek.
Bir kadın denizinin içindeyiz. Artık gelenek hale gelen gece yürüyüşümüz koskocaman gürültücü bir deniz. Birbirinden bambaşka hayatlardan kadınlar, bambaşka sesler ve renklerle, pankartlarla, maskelerle, boyalarla, ille de mor şapkalar, mor fularlarla, diğer renklerle de ama aynı dertlerle. Kimi zaman slogan haline geliyor o güzel gürültü: “Aile değil kadınız, feminist isyandayız”diye. Yahut “Türkiye kadın katili erkeklerin ülkesi” dediğimizde. Kimi zaman sözün bittiği yerde bir çığlık. Üzerimize çöken karanlığa isyan ediyor, gördüğümüz şiddetin, maruz kaldığımız ayrımcılığın, katliamımızın içimize oturduğu yerde yalnız ve hiçbir şey söylemeden sadece ve sadece sesimizin çıktığınca hiçbir şey söylemeden çığlık atıyoruz. Gün geçtikçe daha da yaşayamadığımız hayatlarımız için. Yalnız kendimizin değil, annemizin yaşanmamış hayatı bir yumrukken boğazımızda. Sokağın üstümüze gelmesi, gece ıssız bir sokakta duyduğumuz korku. Sokağa çıkmak için paramız bile olmayışı. İş görüşmelerine giderken giydiğimiz, giymekten hoşnut olmadığımız giysiler, döpiyesli iş ortamlarının sıkıntısı. Sen beceremezsinler. Yahut gece mesaisinde sıkıştıran ustabaşı. Ömrümüzü yiyen makineler ve elimize geçen üç kuruş para. Şanslıysak ve şiddet görmüyorsak yine de bizi anlayamayan koca. Kesilen sözlerimiz. Söylenen ve yalnız bakışlardan anladığımız önyargılar. Neyin sıkıntısı varsa o çığlıkla uzaklaşıyor sanki. Arkadaşlarımızı kaybediyor ve buluyoruz yeniden. En eskiler, en yeniler, gençler, genç kalanlar, yaşlanmayanlar, güzeller, en güzeller, tanıdıklarımız, çocukluk ve gençliğimizin suç ortakları, öğrenciliğin coşkulu günlerini paylaştıklarımız, akademide birlikte dirsek çürüttüklerimiz, çileli tez günlerinin dert ortakları, ablalarımız, kardeşlerimiz, kız kardeşlerimiz. Kim varsa bunca yıldır biriktirdiğimiz buradalar. Selamlıyoruz birbirimizi. Kırmızı rujlara takılıyor gözümüz. “O rujdan bize de versene” diyoruz. Oracıkta ağzımızdan çıkar her söz kıpkırmızı artık. Biraz ileride “çok seviyorum onu ama” diyor birimiz “kaka ve mama arasında sıkıştım kaldım bi vakittir….erkekler bu konuda başarısız.” “Başarısız başarısız!” diye tekrarlıyoruz!”Sendikadaki bir grubun içinde kadın çalışmasına başladık ilk defa” diyor öteki. “Çok değil ama bin kadar kadın yürüdük bugün!” Gözlerimizi belertip “bin kadın az mı?” diyoruz hayretle. Dedikoduya dalıyoruz kısa bir süre. Olmazsa olmaz! Sonra baştan aşağı geçiyoruz korteji. Sonuna vardığımızda kararımızı veriyoruz. Bundan bir hayli küçük kortejlere bin resmi rakamını verdiğimize göre buna rahatlıkla beş bin diyebiliriz diyor, gülüyoruz. “Eski”lerden olduğumuzdan 1997 deki “Artık örgütlü” mitingini hatırlıyor iç çekiyoruz. Kısa sürüyor iç çekmemiz yeniden gürültücü kalabalığa katılıyoruz. Kadınların bandosuna eşlik ediyor, yeniden çığlık atıyor, slogan patlatıyor ve görevli arkadaşlardan birinin bütün itekleme gayretlerine rağmen bir türlü hizaya giremiyor programa uyamıyoruz. Eh bizden adam olmaz. Bunca senedir bir türlü adam gibi politika yapmayı da öğrenemedik. Aklımızın estiğince coşuyoruz.8 Mart’ın en güzel sürprizi coşkumuzun fonunda asılı “Olsun olsun!” bundan sonra! “Birbirine değen aynı işyerini, ya da sendikayı paylaşan, eylemlerde yan yana yürüyen, hayalleri kesişen, geceleri kadeh tokuşturan konserlerde birlikte dans eden kadınların kolektif emeği” BandSista! “Gelsin baba gelsin koca gelsin, Polisiniz devletiniz gelsin, Bakanınız haklarımı versin,Aman istemem üzeri kalsın!…Ev işlerini marslılar yapsın, Cadıysam süpürge bana kalsın, Olursa çocuk yaparım olsun, İstemezsem soyları kurusun….Çitmişim ben çekirdek aileyi, Kırmışım kendi testimi, Bundan böyle ne bacı ne bayan, Hayatta olmam ben adam…Cinayetinize sessiz kalmaz,Yastık değildir köşede durmaz, Kol kırılsa yen içinde kalmaz, Tarih yazar figüran olmaz…..Çevir dünyayı tersine dönsün, Seni dövemez dizini dövsün, Kız kardeşlerin sesini duysun, Kadınlar sokaklara dökülsün… Bundan böyle duramam ben evde, Sokağa özgürleşmeye, Bundan böyle ne bacı ne bayan, Hayatta olmam ben adam!”
Biz kadınlar bu dünyanın yarısıyız ama, dünyada yapılan ücretsiz işlerin üçte ikisini biz yapıyoruz. Bunun iktisadi karşılığı 11 trilyon dolar ve nerdeyse dünya gayri safi hasılasının yüzde ellisi. Buna karşılık dünyadaki gelirlerin yüzde onuna erişebiliyoruz. Düyadaki malın mülkün mülkiyetin yalnız yüzde biri bizim. ILO’nun 2006 raporuna göre biz kadınlar günde ancak bir dolar ve altını kazanan dünya çalışan yoksullarının % 60’ını, dünya ölçeğinde bir buçuk milyardan fazla yoksulun %70›ini oluşturuyoruz. Çok çalışıyoruz, ama çok yoksuluz.Dünyanın iş yükü üzerimizde ama mevzu yönetmek ve kazanmak olunca dışlanıyoruz. 2007 verileriyle dünyadaki tüm parlametolarda temsil oranımız sadece%17. 2010 verilerine göre şirketlerin yönetim kurullarında kadın yönetici bulundurma oranları burjuva kadın hayallerinizi biraz sükuta uğratacak. Avrupa2da bu oran %12, Ortadoğu ve Kuzey Afrikada % 3,2, Amerika Kıtasında %9,9, Asya Pasifikte % 6,5. Demek ki neymiş, emekçilerin canına okuyan şirketleri yönetenlerin iyimser bir tahminle %90’nı erkekmiş. Dünyada durum böyle iken memleketimizde kadınlar ezenler arasında cirit atıyor da farkında mı değiliz acaba? E bakalım: 338 İMKB şirketinin yönetim kurullarında yer alan toplam 2210 üyenin sadece %11,2 si kadın. Bu şirketlerin 179›unda hiç kadın yönetim kurulu üyesi yok. Türkiyede kadın millet vekillerinin seçimlere katıldığı 1935›den bu yana parlamentoya 9 bin 234 erkek ve yalnız 234 kadın girdi.Ama sorsanız cevap hazır «kadınlar istemiyorlar!» «biz yapmak istiyorduk da kadınlar istemedi!»Bunları neden yazıyoruz? «İlle de bizi ezenlerin arasında alın» diye değil herhalde. Amacımız bir nebze de olsa «cinsiyetin önemi yok hepimiz eziliyoruz»genellemesine karşın ezenleri ve ezilenleri cinsiyetlendirmek. Sonuç olarak diyebiliriz ki nereden hangi açıdan bakarsanız bakın cins temelli olarak sürekli bir ayrımcılığa ve dışlanmaya maruz kalıyoruz.Bu sınırları herhangi bir şekilde ihlal ettiğimiz düşünülürse cezamızı çok ağır kesiyorlar. Mesela Türkiye’de biz kadınların yüzde 41,9’u yaşamlarının herhangi bir döneminde eşi ya da birlikte olduğu kişi tarafından fiziksel ya da cinsel şiddete maruz bırakılıyoruz. Fiziksel şiddete maruz kalanlarımızın oranı yüzde 39,3. Fiziksel ya da cinsel şiddete uğrayan kadın oranı yüzde 41,9i2002 yılında 66 kadının öldürüldü, 2009 yılının sadece ilk yedi ayında öldürülen kadın sayısının 953. Son yedi yılda kadın cinayeti oranının yüzde 1.400 arttı. Yani bize diyorlar ki ya bize itaat edersiniz ya sizi öldürürüz.Peki hayatımızın bir alanında sorunlarımızı çözmek için örgütlenirsek? Evde koca, çocuklar, bakım bekleyen hastalar, ev işleri, işyerinde patron, erkek ustabaşı ile mücadele silsilesine sendikada erkek yönetici ekleniyor gibi görünüyor. Zannımca sendikaların kadın politikası olmadığına dair kadın arkadaşların yaptıkları eleştiri son derece yanlış! Zira çok açık bir politikları var: “Yönetimde sıfır kadın politikası” Disk’in Yönetim Kurulu, denetim kurulu, Disiplin Kurulu’nda kaç kadın var? Sıfır! On bölge temsilcisi arasında kaç kadın var? Sıfır!il temsilcilikleri? Sıfır! Başkanlar kurulunda kaç kadın var? Bir tek Dev-Sağlık-İş Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu aynı zamanda DİSK’e bağlı 17 sendika arasında tek kadın başkan o. Hani geçenlerde erkeklerin elbirliği ile numunelik olsun diye bile DİSK yönetimine sokulmayan kadın. DİSK genişletilmiş başkanlar kurulunda ise 116 üye arasında yalnız 11 kadın var. Şükürler olsun! Türk-İş’e bakalım: Yönetim ve Denetim Kurulunda kadın sayısı sıfır! Disiplin kurulunda 1 kadın üye var. 9 bölge temsilciliği ve 2 irtibat bürosunda sıfır kadın! 72 il temsilciliği? Sıfır! Türk işe bağlı 35 sendika içinde kadın başkan yok. Bu sendikaların 192 yöneticisi arasında yalnız ikisi kadın. Hak-İş: bağlı 12 sendikanın 63 yöneticisi içinde yalnız ikisi kadın. Hiç kadın başkan yok. Yönetim kurulunda sıfır kadın politikasına devam. 81 il temsilciliği, 160 temsilci içinde yalnız iki kadın var. Sendikalardaki taciz vemobbing davalarının lafını bile açmıyorum. Keşke sendikalar çıkıp bütün bu veriler yanlış deseler! Sorsak şimdi “kadınlar örgütlenmek ve yönetici olmak istemiyorlar!” “biz yapmak istiyorduk da kadınlar istemedi!” cevabını almayacak mıyız?Bu rasyonel ve kara tabloya rağmen umut taşımaktan vazgeçmiyoruz. Zira iki yüz yıl kadar önce kendi hayatları için ayağa kalkan ve yalnız insanlık dışı çalışma koşullarına karşı değil kendilerini sendikalar almayan erkeklere karşı, erkek egemenliğine karşı mücadele eden kadınları anıyoruz. Onları unutmayışımız iki yüz yıl önce direnerek can veren kız kardeşlerimizin anısı, aklımızın da cesaretimizin de gücümüzün de bunları değiştirmeye yeteceğini söylüyor.Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün yaptığı 2008 tarihli Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması’na göre
Taksim meydanında bir miting organize etmişsiniz “Ermeni yalanına sessiz kalma” diye kocaman ilan verip panolara. Anladık para gani, devlet desteği sonsuz. Zira “Ermeni soykırımı” meselesinin üzeri “Hocalı Katliamı” ile örtülecek. Ermeni, Kürt, Türk yurttaşların esenliğinden sorumlu İçişleri Bakanı kürsüden “O kan o gün akmıştır, ama hesabı daha bitmemiştir” diye kan davası peşinde olduğunu höykürüyor. Hocalı bir vesile olmuş size. Orada katledilmiş kadına çocuğa insanın hatırasına ayıp. O yüzden o pankartlar da asıl derdinizi anlatıyor ne yazık: “Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz” diye buyurmuşsunuz. “Ermenisiniz, işgalcisiniz katilsiniz” demişsiniz. “Bugün Taksim, yarın Erivan; Sonra bir gece ansızın gelebilirmişsiniz!”Buraya itirafımı yazıyorum. Üzerimde ve vicdanımda ölüm karşısından geç kalmışlığın ürpertisi tüylerim diken diken. Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz, hepimiz Kürd’üz diye avaz avaz bağırdım ben o cenazede. Orada bir ömür yoksulluk çekmiş, ayakkabısı su alan kocaman adam için. Katlettiğiniz insanlar listesine eklediğiniz o tedirgin güvercin için. Senelerdir üzerine bomba yağdırdığınız zulmettiğiniz Kürtler için. Bu memlekette bütün bunlar olurken gözü ve vicdanı köreltilen herkes için. Bunları yaparak yaşanamaz hale getirdiğiniz bu memleket ve mahvettiğiniz ömürlerimiz için.“Hepiniz piçsiniz” faslına gelince. Evet piçiz biz! Annesi fuhuşa zorlanmış masum bir çocuğuz. Siz karşımıza geçip “piç” diye bizimle alay eden zalim ve hallice çocuklarısınız mahallenin. Sizin babalarınız o kadını bedenini satmaya zorlayanlar, siz namusunuzla tırım tırım gezen, kadınları bu namusa dayanıp öldürebilen, ama sokak aralarında o kadının ve devletinizin vergilendirilmiş genelevlerinin daimi müşterilerisiniz. Her şeyin metalaştırılmasıyla bir sorununuz yok sizin. Ama hayatta başka bir şeyi olmadığından tek sahip olduğu şeyi vücudunu metalaştırıp satan güçsüz ve hayat yorgunu kadın, vücudunu sattığından, sırf bu yüzden aşağılanabilir size göre. Bize sorarsanız iktidarın ve gücün yalakası olarak, fikirlerini duruma uydurup ruhunu satarak yaşamaktansa, bir “hayat kadını” olarak anılmanın ağırlığını alnımızın tam ortasına taşımayı yeğleriz. Sizin gözünüze görünen o damgayı taşımayı sizin durumunuzdan daha onurlu buluruz.İşgalcisiniz meselesine gelince. O pankartlarda belirttiğiniz üzere memleket coğrafyası size “dar geliyor” işgal hayallerini siz kuruyorsunuz. İşgal tecavüzsüz, katliamsız olmaz tabii. Zira “(Hocalı)size sizden başka dost olmadığını öğretmiştir”. “Bugün Türk milletinin sadece ve öncelikle tek dostunun kendisi olduğun öğrenmişiniz.” Bu durum da dünyanın Türk olmayan kalanı düşman. Öldürülmeye müstahak.“Katilsiniz” diyorsunuz da bu sizin uzmanlık alanınız. Bu işte son derece organizesiniz. Dünyanın her yerinde sizden farklı olanları ayırt etmekte üstünüze yok. Mesela siz, “tehcirler”, sarı yıldızlar, pembe üçgenler, krematoryumlar, toplama kampları icad edersiniz, büfeleri evleri kundaklarsınız, yahut Maraş’ta evlerin üzerine işaretler koyar dünyanın her yerinde gerçeğin peşine düşen gazetecileri katledersiniz. Sivas’ta otel yakarsınız. Azerbaycan’da gazeteci Eynulla Fatullayevi sokak ortasında öldüresiye dövebilirsiniz misal. Sırf yolsuzluklarınızı ortaya döktüğünden vermediği röportajları vermiş gibi gösterip iktidarın tatlı olanaklarından yararlanır Aliyev uzantısı tuzaklar kurabilir, yumurta atabilir, tehdit edebilir, yakınlarını kaçırmaya kalkabilir, kendisini senelerce hapsedebilirsiniz. Ne kadar tanıdık! On yıllarla geriye yahut başka yerlere gitmeye bile gerek yok. Diyarbakır cezaevinde icat ettiğiniz zulümleri gören insanlar hayatta, Pozantı’da hapse tıkıp tacizle tecavüzle hayatını karattığınız çocuklar burada. Yahut Adıyaman’da yeni ev işaretlemeleri. Çocukların yaptığını söylüyorsunuz da, çocuklarımıza evleri “işaretlemenin” bu memlekette nasıl utanılası bir tarihi olduğunu öğretemediğimizi anlayıp utanmak aklınıza gelmiyor. Nedense tam burada aklıma soykırımı inkara etmeye teşebbüsü cezalandırmayı öngören yasa tasarısına karşı açıklama yapan Ermeni bir bilim adamı geliyor. Katliam ve soykırımların inkârı ile mücadele etmenin en iyi yolunun cezalandırma değil araştırma olanaklarının sonuna kadar açılması ve eğitim olduğunu söylüyor. Ama sizin taife herhangi bir yolla yüzleşmekten ve acıyı paylaşmaktansa, kendisine ve dünyaya yalan söylemeyi tercih eder biliriz. Bakanınızdan belli. AB bakanı Egemen Bağış BBC World’ün Hard Talk’una konuk olmuş geçende. Tutuklu gazetecilerden bahis açılınca da “mesleği yüzünden tutuklanan gazeteci olmadığını, basın kartı olan ama tecavüze yeltendiği için tutuklanan gazeteciler olduğunu” söylemiş. Bildiğimiz “yalan atma” moduna girmedi de Hüseyin Üzmez’i kastediyorsa kendisini bilgilendirelim. Taifenizin gayretkeşliği ile tecavüzcü Hüseyin Üzmez çoktan tahliye edildi sayın bakan! Sakın üzülmeyin!Son sözümüz de şudur; Adresimiz belli! Korkunçsunuz ve yalancısınız biliyoruz ama, biz ne zaman sizin zulmünüze boyun eğdik? Kökümüzü kazımak için ettiğiniz onca zulüm yetmedi, yine buradayız ve bildiğimiz okuyoruz! Bir gece ansızın gelebilirmişsiniz ya! E hadi gelin.
Fabrikaların etrafında, kentin eteklerinde dolaştıkça derin bir yarılmanın farkına varmamak olası değil. Bir yanda takip ettiğimiz ve içinden çıkılması gün geçtikçe zor hale gelen siyasi gündem. Geniş çaplı tutuklamalar, mahkeme önlerinde geçirdiğimiz günler, ifade hürriyetinin kısıtlanması, gazetecilerin işten atılması, bir katliamı diğer bir katliamla yıkamak için taşınan pankartlar, hapishanelerde hayatları mahvedilen öğrenciler, işkence gören tecavüze uğrayan çocuklar, öldürülen kadınlar. Diğer yanda ise yoksullukla ve yine aynı zulümle devam eden “gündelik hayat.”Bitmeyen bir hayatta kalma mücadelesi. Ertesi gün eve ekmek götürme kaygısı. O evin kirasını ya da kredisini bu ay ödeyebilecekmiyim sorusu. Kar yüzünden kabaran doğalgaz faturası ya da kömür parasını nereden bulacağım korkusu. Ben çalışırken çocuklara yarın kim bakacak endişesi. Hiçbir ihtiyaca yetmeyen asgari ücret. Tam 634 lira. Asgari geçim indirimini de eklesek mesela 700-750 lira. Eh gelsin fazla mesai. Sabahın köründe gir fabrikaya. Gecenin onbirinde çık. Olmazsa sabahla. Ertesi gün yeniden. Ömür bağlansın bir makinanın sesine. Bir ütünün tıslayışına, yahut malların üzerine dökülen gözünün nuruna. Bütün bunlar ile “siyasi” gündem hem birbirinden ne kadar ayrı görünüyor uzaktan bakınca, ama ne kadar birbirine bağlı. Ama bağlamak birbirine bütün bunları ne kadar zor! Bugün konumuz bu ikinci gündemle ilgili.Son günlerde gerek işçi arkadaşlarla fabrikalara yakın kafelerde büfelerde yaptığımız sohbetlerde gerek e-maillerden bana ulaşan sık karşılaştığım bir soru var. Uzun süredir aynı işyerinde çalışan ve işinden memnun olmayan, bu işyerinden ayrılmak isteyen işçiler ayrılırken kıdem tazminatlarını alıp alamayacaklarını merak ediyorlar. Öncelikle kıdem tazminatı hakkında hükümetin bir kanun tasarı hazırlandığını yakın dönemde Kıdem Tazminatının bir fona devredilmeye çalışıldığını söyleyelim. Bu fonun sonunun da Tasarrufu Teşvik Fonu, Konut Edindirme Yardımı Fonu(KEY) yahut İşsizli Sigortası Fonu gibi olacağından, yani bizim kıdem tazminatlarının ham hum şaralop, hokus pokus taktiği ile ortadan kalkabileceğinden endişe ettiğimizi belirtelim. Ve dönelim şu an ki kıdem tazminatı hakkımıza.Kıdem tazminatının süresi deneme süresi dahil işçilerin işe başladıkları gün başlar ve işten çıktıkları güne kadar sürer. Bir işyerinden 12 ay süre ile kesintisiz çalışan işçiler işten çıkartılmaları durumunda kıdem tazminatına hak kazanırlar. Zaman zaman işçilerin kıdem tazminatı hakkına hak kazanmasını engellemek amacıyla, işverenin işçilere 11 aylık sözleşmeler imzalatması son zamanlarda sık başvurulan bir uygulamadır. Bu durum iyi niyet kurallarına aykırı olduğundan işçi 11 aylık sözleşme imzalasa da, 11 ay sonra işten çıkartılıp sonra tekrar aynı işyerine geri alınıyor olsa da kıdem tazminatına hak kazanır. Erkek işçiler askere gitmeleri durumunda kıdem tazminatlarını alabilirler. İşçilerin haklı bir sebep olmadan işten çıkarılmaları durumunda da yine tazminat hakları vardır. Kadın işçiler evlendikleri tarihten itibaren bir yıl içerisinde kendi istekleri ile işi bıraksalar, yani istifa etseler de kıdem tazminatlarını alabilirler. Emekliliğe hak kazanmış işçi kıdem tazminatını alabilir. İşçinin vefatı durumunda varislerinin kıdem tazminatı hakkı vardır. Yine işçi İş Kanunu’nda belirtilen “haklı nedenlerle derhal fesih”hakkını kullanırsa kıdem tazminatını alabilir. Ancak çalışan kendi isteği ile İş Kanunu’nda belirtilen herhangi bir haklı neden olmadan işten ayrılırsa kıdem tazminatı alamaz. Memnun olmadığı bir işyerinde çalışan ve ayrılmayı düşünen bir işçi bu durumda iki yola başvurabilir.İyi niyetle işverenle bir uzlaşmaya gider, işveren kendisini işten çıkarır ve kıdem tazminatını öder. Eğer bu mümkün değil ise kıdem tazminatını almanın tek yolu bazı emeklilik şartlarını yerine getirmiş olmaktır. Eğer işçi A)506 sayılı kanunun 60’ıncı maddesine göre a) 7000 günü doldurmuşsa (kadın ve erkek olması durumu değiştirmez ve başka bir şart aranmaz) b)25 yıldır sigortalı ise ve 4500 günü doldurmuş ise B)506 sayılı Kanunun geçici 81/b maddesine göre: bu maddede kadın erkekler için belirtilmiş bulunan ve 5000 ile 7000 arasından değişen gün sayılarına ulaşmış bulunan ve kadın için 20 yıl erkek için 25 yıl sigortalılık süresine ulaşmışsa C)506 sayılı Kanunun geçici 81/c maddesine göre:15 yıldan beri sigortalı olup 3600 günü tamamlamış ise (kadın veya erkek olması durumu değiştirmez) istediği zaman SGK ya başvurarak “kıdem tazminatı alabilir” yazısını isteyebilir. Bu yazı ile işverene giderek kıdem tazminatını alıp işyerinden ayrılabilir. Yıllarca aynı işyerinde çalışıp oraya emek verdiğimize göre şu an kanunla tanınmış haklarımızı sonuna kadar kullanarak kıdem tazminatımızı ardımızda bırakmamakta fayda var. Henüz yasa ile tanınmış haklarımız ortadan kalkmamışken.
Geçtiğimiz haftalarda, memleketin acil gündemleri arasında o günlerde henüz yer almayan bir gelişmeden bahsetmiştik. Ve de sahnenin dibinde gelişen aksiyondan. Hükümetin senelerdir sendika yasasında yapılacak değişiklikler mevzu bahis olduğunda çıkarıp çıkarıp masaya koyduğu “sayarım ha!” tehdidini ele almıştık. Aynı yazıda ayrıca Türk-İş genel kurulundaki gelişmelerden de bahis açmıştık. Toplu iş ilişkileri Kanunu Tasarısı’nın meclise gönderilmesi ile sahnenin dibinden önüne doğru çıkan bu konuya kaldığımız yerden devam edelim.Yeni tasarının en tartışmalı konularından bir tanesi işkolu barajı idi. Mevcut yasaya göre memleketteki bir işkolunda çalışmakta bulunan işçilerin %10’nunu örgütlemiş bulunan sendikalar toplu iş sözleşmesi yapma yetkisine sahip idiler. Bir işletmede toplu görüşme yapabilmenin şartı ise o işyerindeki işçilerin yarısından bir fazlasının sendikaya üye olması idi. Ancak zurnanın zırt dediği yer sendikaların çoğunun gerçek üye sayıları bu %10 barajını epey altında olması idi. Sendikalar ölmüş, işten ayrılmış, emekli olmuş üyelerini üyelikten düşmüyor bu da üye sayılarını olduğundan fazla göstererek toplu iş sözleşmesi yapmalarını sağlıyordu. Yüzde on gibi dünyanın hiçbir yerinden yeri olmayan ve hiçbir uluslar arası çalışma standardına uymayan bir barajın yol açtığı bu garabet en sonunda dönüp dolaşıp işçilere patlıyordu. Sendikalar ne zaman üyelerinin haklarını savunmak yolunda bir adım atsalar hükümetin sayarım ha tehdidiyle karşılaşıyorlar geri çekiliyorlar bu kör dövüşü sürüyordu. Son olarak geçtiğimiz Ocak ayında açıklanması gereken SGK verilerine göre sendika üye sayıları da açıklanmadı. Onun yerine yepyeni(!) bir toplu iş ilişkileri kanun tasarımız oldu. Meclise gönderilen bu tasarı da beklenti işkolu barajının binde beş gibi sembolik bir düzeye düşürülmesi idi. Ancak tasarı da “iş kolu barajı” yüzde üç olarak diğer barajlarla birlikte şu şekilde yer aldı: “Kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde üçünün üyesi bulunması şartıyla işçi sendikası, toplu iş sözleşmesinin kapsamına girecek işyerinde başvuru tarihinde çalışan işçilerin yarıdan fazlasının, işletmede ise yüzde kırkının kendi üyesi bulunması hâlinde bu işyeri veya işletme için toplu iş sözleşmesi yapmaya yetkilidir. İşletme toplu iş sözleşmeleri için işyerleri bir bütün olarak dikkate alınır ve yüzde kırk çoğunluk buna göre hesaplanır.”ancak görünen o ki baraj yüzde üç iken bile barajın üzerinde kalabilecek sendika sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Ancak hükümet bu barajlara uyum sağlamaları için sendikalar beş yıl süre lütfetmiş. Geçici madde birin dördüncü maddesi şöyle demekte “Bakanlıkça mülga 2822 sayılı Kanunun 12 nci maddesine göre yayımlanan en son istatistiklerde toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi için başvuru hakkına sahip işçi sendikaları hakkında bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıl süreyle 41 inci maddede belirtilen yüzde üç temsil şartı aranmaz”. Ancak kuvvetle belirtmekte fayda var. Elbette ki yüzde on, beş, üç ya da bir. Sendikal örgütlenmenin önündeki herhangi bir baraj engeline tümüyle karşıyız. Diğer yandan önümüzdeki yıllarda tüm bu baraj tartışmalarının ötesinde asıl sorunumuzun “örgütlenememe” sorunumuz olduğunu hatırda tutmakta fayda var. Ve bu sorun ne yazık ki yalnız “barajlar” ile ilgili olmaktan çok uzak. Sendikaların son derece yapısal problemlerine dayanıyor. Geçtiğimiz hafta yazmış bulunduğumuz yazıya gelen birçok okur tepkisi aynı yöne işaret ediyor. Sendikaların üye ve genel toplum çıkarlarını savunmakta nasıl başarısız olduklarından, kayıt dışılaşan ve esnekleşen sektörlerde örgütlenme ihtiyaçlarına cevap veremediklerinden, sendika yöneticilerinin kendi çıkar ve pozisyonlarını korumak için nasıl bataklıklara girdiklerinden, sendika içi demokrasinin yokluğundan, muhaliflerin sürekli ve devamlı tasfiyesinden, en nihayetinden sendikaların geldikleri durumda bu yapılarının da sorumlu olduğundan bahis açan pek çok mektup. Sendikaların kadim kadın düşmanlığını, sendikalar içindeki taciz ve mobbing davaları ve diğerleri. Ancak tüm bunlara yapılan muhalefet de maalesef “bizim yaptığımız en doğru, bize katılın” diyen grupçuklar olmaktan sıyrılıp, sendikal hayatta bir “sol duyu” oluşturabilecek güçte görünmüyor henüz. Henüz. Her şeye rağmen kendi hayatlarımızı değiştirmenin tek ve yegâne yolu örgütlenmek ve sendikalar da çalışma hayatında bunu yapabileceğimiz en öncelikli yerler hala. Dolayısıyla “sendikalaşma” düşüncesine zarar vermeden yapısal sorunlarımızı nasıl çözeceğimize yanıt aramak can alıcı vazifemiz olmaya devam ediyor. Barajlar olsun ya da olmasın.
