Memleket gündemi tutuklamalarla çalkalanırken, seyircilerde bu öndeki aksiyona odaklanmışken sahnenin dibinde bir yerlerde başka bir aksiyon gelişiyor. Öncelikle Türk-İş Aralık ayının başında 21. Genel Kurulunu yaptı. Burada Mustafa Kumlu tekrar Türk-İş Genel Başkanlığına seçildi. Ancak onun tekrar genel başkanlığa seçilmesinden daha önemli bir gelişme vardı bu genel kurulda. O da Sendikal Güç Birliği Platformunun ortaya çıkışı idi. Sendikal güç birliği platformu Basın-İş, Belediye-İş, Deri-İş, Hava-İş, Kristal-İş, Petrol-İş, Tek Gıda-İş, Tez Koop-İş, TÜMTİS, TGS olmak üzere on sendikadan oluşuyor. Bu platform Petrol iş Genel başkanı Mustafa Öztaşkın’ı Mustafa Kumlu’nun karşısına bir aday olarak çıkarttı, başkanlık yarışını çok açık ki delege yapısı nedeniyle kaybetti. Ancak bu genel kurulda alınan kararları etkilemeyi başardı. Türk-İş’in sol kanadı olarak sendikal güç birliği platformu yalnız bir genel kurul için bir araya gelmiş geçici bir ittifak olmadığını da çoktan ifade etti. Bu platformunun varlığı Mustafa Kumlu’ya “Kıdem tazminatı kaldırılırsa veya fona dönüşürse genel greve gideriz” dedirtti. Bu durum bile yani sendikal güç birliğinin varlığı nedeniyle mevcut yönetimin tavır alma zorunluluğu işvereni yerinden zıplatmış duyduğumuz kadarıyla. Ölüsü bile etkili olan bir organizasyonun yönetiminin son yıllarda revaçta olan muhalefete iktidarın bütün olanakları ile muhalefet etme, sindirme, hükümeti muhalefetmişçesine sahiplenme, ona yalakalanma, ondan ricacı olarak zafer kazanmış edalarına girme “evet efendim, sepet efendim, kıdem tazminatı fonu detaylarından anlaştık efendim” türü vadesi çoktan dolmuş bir sendikal anlayış ile sürdürülüp sürdürülemeyeceğini hep birlikte yaşayıp göreceğiz.Sahnenin dibinde gelişen diğer bir aksiyon ise hükümetin senelerdir sendikaların tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallayıp durduğu “sayarım ha!” şantajının geldiği noktadır. Bilindiği gibi memleketimizde herhangi bir sektörde sendika olarak toplu pazarlık yapabilmek için, memleket çapında o sektördeki işçilerin %10’nunu örgütlemiş olmak gerekiyor. Fakat sorun şu ki gerçek sayılar ortaya döküldüğünde çoğu sendika şöyle diyelim bağımsızlar da dahil Türkiye’deki yüz sendikadan seksen sekizinin baraj altında kalacağı ifade ediliyor. Bazı sektörlerde toplu pazarlık yetkisine sahip hiçbir sendika kalmayacak. Bu yüzden sendikalar SGK’nin verilerine göre üye sayılarına göre üye sayıları açıklanmadan evvel barajın %5 e çekildiği mevcut statükoyu koruyan yeni bir sendika yasasının yapılmasının peşindeydiler. Geçtiğimiz günlerde “Yeni Sendikalar Kanunu Tasarısı”, kabinede Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan “2012 zorlu geçecek. İşçilik maliyetleri yükselir” gerekçeleriyle yasaya karşı çıktılar. Adamların 2012 zorlu geçecek bu işçiler ne yapacak diye düşünecek hali yok tabii(!) Böylelikle yasa tasarısı bakanlar kurulundan meclise sevk edilemedi. Zurnanın zırt dediği yer şurası ki 2009’dan beri açıklanamayan(!) işkolu istatistikleri 17 Ocak itibari ile her nedense açıklanmak zorunda. Bu durumda soru şu; bugüne kadar kendi gerçekleri, örgütlenememe sorunları ile yüzleşmek yerine öyle ya da böyle mevcut durumu koruma refleksi gösteren sendikalar nasıl bir tavır alacaklar? Mevcut kayıtlı istihdamın hak kayıplarına, kayıt dışılaşmasına, çıraklık kanunu gibi yeni düzenlemelerle asgari ücret altında çalışmanın yasal hale gelmesine, stajyerlik adı altında çocuk işçiliğine, güvencesizleşen, taşeronlaşan, sözleşmeli çalışan, yeni işçileşen kesimlere, parça başı, part time, evden çalışanlara ve bunların çoğunluğunu oluşturan kadınlara yönelik politikalar üretebilecekler mi? Sendika içi demokrasi işletip katılım kanallarını açık tutarak, örneğin kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığın kadim kadın düşmanlığının sendikanın dışında bir yerlerde değil de içerisinde de gerçekleşen bir olgu olduğu ile yüzleşebilecekler mi? Bunlarla yüzleşip zor olanı örgütlenme yolunu mu seçecekler, yoksa hükümetten yeni bir uzatma, yahut bir ara formül için ricacı mı olacaklar? Önümüzdeki birkaç gün içinde bunun göreceğiz ve hepimiz için öğretici olacak şüphesiz.NOT: AKP talan niyetinin önünde engel gördüğü her kişi ya da kurumu yok etme haddini ve gücünü kendinde görüyor. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu eliyle başlatılan süreç, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kurulmasıyla üst boyuta taşındı. Kamu yönetimini, ülke imarını, yapı, kent, eğitim, sağlık, tarım, enerji, su, çevre ve koruma alanlarını, din, aile, kadın, çocuk gibi sosyal politika alanlarını ve TMMOB ile TTB mevzuatını değiştirmeye yönelik Kanun Hükmünde Kararnamelerle önemli değişiklikler yapıyor. TMMOB de AKP iktidarının yıpratma ve ortadan kaldırma saldırısı altında. Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesinde Demokrat Makina Mühendisleri oda üyelerini 21-22 Ocak 2012 tarihinde YTÜ Oditoryumunda yapılacak olan Genel Kurulu ve Seçimlerde odanın demokrat geleneğine sahip çıkarak kamu yararının karşısına kendi çıkarlarını koyan siyasi iktidar yandaşları karşısında birlik olmaya çağırıyorlar. Her türlü haksızlığa, özelleştirmelere, baskılara, talana, yolsuzluğa ve yoksulluğa karşı yüz binleri harekete geçirmek konusunda geri durmayan odanın önemine istinaden takvimlere not düşüle.
kadın
Bir yandan feministlerle polemik yapmanın cazibesi diğer yanda kadınlara akıl öğretmenin dayanılmaz hafifliği. Hangisi daha çekici bilinmez. Ama sonuç bir yazılar serisi. Bir erkek olarak bu denli iyiliğimizi istemesi, bu denli bizi düşünmesi hakikaten takdire şayan Ali Bulaç’ın(!) Belli ki sadece kendinden menkul değil bu iyiliğimizi isteme hali. Aynı zamanda örneğin AKP hükümetinin de ne nebze iyiliğimizi istediğini, bunu nasıl politikalarına yansıttığını da üşenmemiş yazmış uzun. Bir AKP hükümetinde daha kendisine kadından sorumlu devlet bakanlığı nasip olur inşallah diyecektim fakat öyle bir bakanlık kalmadı ne yazık. Hazır istatistik dosyaları arasında kaybolmuşken iyi olurdu. Ancak bunca şefkat, ve iyiliğimizi isteme, dayak ve öldürülmeye alışmış nankör bünyemizde ters bir etki yaratıyor belirtelim. “İyiliğimizi istiyorlar vermiicez işte!” diyesi geliyor insanın. Üstelik bizim elimizde istatistik yerine ha bire öldürülüp duran kadınların fotoğrafları var! Yani tabi tam burada şimdi tabiatıma uygun şekilde duygusal davrandım değil mi? Ah işte kadın duygusallığı ne yapacaksınız! Son yazısındaki ev cenneti ve dünya düzeninin cezbesine kapılmış “ayhh ben de evimin kadını olayım bari” diyerekten, klavyeyi bırakıp süpürgeye davranıyordum ki aklıma başka bir şey geliyor.Bu o aynı ses diyorum!, İlle de bize, biz kadınlara neyi nasıl yapmamız gerektiğini söyleyen neyin bizim için en iyi olduğunu bilen o davudi ses! senelerce bunun türlü çeşidini dinledim. Artık sesi dinleyip işe mi gidersin işten camiye mi koşarsın ama illa da sonunda eve mi koşarsın yoksa benim gibi klavyeye mi kitlenirsin bilemem. Ama pergelin ayağı evde ona göre. “İslam tasavvurunda kadın pergel gibidir; sağ ayağı -sabit kadem- evindedir, sol ayağıyla her yere gider.” buyurmuşlar bir kere. Ana fikir bir cümle, “Kadının iktisadî ve ticarî hayata katılması aslî değil, arızîdir…Ancak kadının asli yeri evidir.” Üstüne biraz da “Kapitalist piyasa ekonomisi ise kadını iki ayağıyla “evin dışına” çıkarıp sömürü nesnesi haline getiriyor” Ali Bulaç’ın ifade ettiği bu fikirlerin”İslam tasavvuru” içinde olduğunu düşünebilir ve bazıları için bu fikirler pek orijinal ve yeni olabilir. Ancak yüzyıllardır bu fikirlerin yüzyıllardır muhatabı olan biz kadınlık davası savunucuları için itiraf etmek gerekirse pek eski. Müslüman’ından, Hristiyan’ına, liberalinden muhafazakarına, gencinden yaşlısına ataerkinin yılmaz savunucuları bu fikirleri söyleye geldiler.(solcu erkeklerden yok mudur derseniz, şunu söyleyeyim: solcu erkekler, feministlerin terbiyesinden olsa gerektir- pek uluorta bu kadar açık ifade etmezler bu fikirleri. onların ifade yolları başka bir yazıyı hak edecek kadar dolambaçlıdır). Velhasıl Ali Bulaç’ın da dönüp dolaşıp erkek milletinin ortak çıkarlarını çerçevesinde bu konuların en meşhuru olan “ev” meselesine gelmesi hiçbir şey değilse de, manidardır. Diğer yandan kadının ev içi emeğinin görünmezliği, ücretsiz bakım emeği, ev içi emeğin üretim ilişkileri ile ilişkisi, çalışan kadının ev içi hizmet zorunluluklarının, kocasının hizmet-bakım işleri, evin organize edilmesi ve cinsel hizmetine devam ediyor oluşu, gelir elde etmenin eşitsiz ilişkiler içerisinde kadınların özgürleştimediği gibi ve daha sayamadığım pek çok konuda kadın hareketinin ürettiği onca fikir ve bilgi vardır. Ancak yazarımız ya bunları bilmemektedir, ya da kadınların aklı ve fikri erkeklere yetişmeyeceğinden ciddiye almamakta, üzerinden atlamaktadır. Onun yerine diğer bir feminist ulemamız olan Etyen Mahçupyan ile tartışmayı yeğlemektedir. Eh fikir ve zikir olayı. Zaten ataerkine biat etmeyen, bu bağlamda “siyasi ağabeylerin” fikirlerini tekrar edip uygulamaktansa eleştirebilen bir tek kadını etraflarında barındırmamaktadırlar. İsterseniz siyasi mabetleri olan AKP’ye bakınız. Siyasi hareketin içinden gelen ve kadınlık davasına dair iki kelam eden, omuzları üzerinden yükseldikleri tek bir kadın var mı karar verici bir mercide? Üzerimizdeki bu cins temelli sistematik şiddetin dereceleri var tabii. Kimi erkekler için kadınları yok saymak kimi için öldürmek müstehak! Eh bu durumda haliyle Ali Bulaç’ın elinde AKP’nin kadın konusunda başarı(!) istatistikleri bizim elimizde de öldürülmüş kadınların resimleri var!
Memleketimiz ve yaşamakta olduğumuz hayatın griliğinden dem vuranlara üzülmeye başladım son günlerde. Aydınlanmış bir şahsiyet olarak söyleyeyim büyük bir yanılgının içindeler, hayatı boşu boşuna kendilerine zehir ediyorlar. Zira içinden seçim yapmakta zorlanacağınız pek çok seçenek mevcuttur bu hayatta. Memleketimiz “seç-beğen-al” üçlemesi için neredeyse bir cennet. Ama görecek göz lazım, bakmasını bileceksin. Mesela ben. Hayatın griliği ile seçeneksizlik arasında yorulmuş üzerimize gelip duran tutuklama ölüm işkence, aşağılama, hukuksuzluk, haksızlık, adaletsizlik dalgaları ile boğuşmaktaydım. Karamsarlığın devrimci kardeşi ironiyle yorgun beynim, bana oyunlar oynamakta idi. Bir yandan tutuklu öğrencilerin listesi, diğer yanda her gün öldürülen kadınların listesi, diğer yanda sürüp giden Hrant’ın davası, tutuklu gazetecilerin davaları, Hopa davası, HES’lere, termik santrallere, madencilikle çevre katliamı yapılmasına karşı çıkan diğer yerlerdeki davalar, KCK tutuklamaları ve davası, Taciz davaları ve sayamadığım diğerleri. Temel insan hakları, hatta yaşama hakkı ihlalleri. “hukuk” adı altında sürüp giden garabetler silsilesi. Ama şimdi seçme hakkımın olduğuna ve seçeneklerden seçenek beğenmek arasında kaldığım için pek çok diğer kişi gibi pek şımardığıma karar verdim. Durum tam olarak şu; Mesela bir kadın mısınız? Kocanız tarafından rahatça öldürülme seçeneğiniz var. Beğenmediniz mi? Toplu tecavüz verelim? Olmadı mı? Mobbing olabilir mesela devlet destekli? Şortla dolaştığınız için darp edilme, kısa etek giydiğiniz için her durumda suçlu olma gibi seçenekler de mevcut. Herhangi bir şey mi yazmak istiyorsunuz? Evrimin saçmalığını falan yazın. Olmadı hoca efendinin faziletlerinden dem vurun. Amma imam-ordu falan gibi meselelere girmeme hürriyetiniz saklı. Ona dikkat edin. Hala tutuklu değilseniz başka bir seçenek var. Şöyle ki, daha önce söylediğimiz gibi davalar var! Hangi davadan gitmek istersiniz? İşte seçme özgürlüğünüz! Düşününüz! KCK davamız var mesela. En şahanesinden. Ana dil, barış, hayat , vicdani ret falan diyorsanız. Ne bileyim kimyasal silahla öldürülmüş insanlar görünce dehşete düşüyorsanız. Olmadı, Ergenekon’a sokarız. İşkence yapanların da, o işkencecilerden işkence görenlerin de, gerçek gazetecilerin de yeri var o davada. Yahut Hopa davası var. Mesela “Çayda kotaya kontenjana hayır” dediğiniz felan olmuşsa çok uygun. Seçim mitingi yapılacak alanla, suyu ve hayatı savunmaya gelenlerin toplandığı alan arasından iki uluslar arası, bir şehirler arası bir de şehir içi olmak üzere dört şerit yol varmış ne gam. Gaz yemek, coplanmak, hatta Metin Lokumcu gibi öldürülmek seçeneğiniz var. Hastane merdivenlerinde havaya ateş açılması gibi huzur veren hareketlere maruz kalabilirsiniz. Kürsülerden, televizyonlardan ve başbakanın ağzından bir aşağılama suçlama girişimi bile gelebilir ölümünüzün ardından. Ölmemişseniz, önceden hazır edilmiş bir gözaltı listesine göre toplanabilir, bu esnada şiddet görebilir, Erzurum Adliyesi’ne de sevk edilebilirsiniz. Ankara’da bu durumu protesto etmenizin ardından planlı şekilde kolunuzu bacağınızı kırabilirler misal. Tüm bunlarla bir terör örgütü de kurmak kolay. Rahatlıkla “terörist” olabilirsiniz isterseniz. Hakim de yardımcı olacaktır size. Zira “henüz bir terör örgütüne rastlayamamış” olabilir hakim. “ama bu rastlayamayacakları anlamına gelmez.” Hevesli hâkimimize yardım için seçmeniz ve yahut evde bulundurmanız gereken malzemeler: kitap, doksana doksan bir puşi-mümkünse bir gecekondu mahallesinde boynunuza takınız-yasal bir parti bayrağı-tercihan sol bir parti-davalar karışmasın, silah olarak da plastik borular. Yapabileceğiniz bir takım eylemlerde var. Plastik borulara pankart takmak, yumurta atmak, saç kestirmek, afiş asmak, şarkı söylemek, yazı yazmak. Hepsi terörist olmanızın garantisi. Hali hazırda bunları yapıyorsanız, dedik ya, siz yalnız davanızı seçin. Gerisi biraz yaratıcılık, biraz polis, savcı ve hakimin gayreti. Hah işte biz buna tam olarak “hukuk ve adalet” ve “bireyin seçme hürriyeti” diyoruz. Yerseniz! Yemezseniz, 9 Aralık’ta Ankara’ya adliyenin önüne gidin. Sizin gibi teröristler, ana, baba, çoluk çocuk, orada olacaklar çünkü!
Ey okur! Beni bakan aradı. Evet, geçen haftalarda yazdığım Allah korusun yazısı sebebiyle Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar kendisi beni aradı! “Seni bakan aramış tasası bizi mi tutsun?” diyorsan söyleyeyim. Söz söyleyene kadar bana ait. Söyledikten sonra senin. Yani demem o ki “ne yaptı isem yarıdan fazlası senin sorumluluğunda” der çıkarım işin içinden. Diğer yandan bu bayağı haberdir yahu, adamın köpeği ısırması bağlamında. “efendim cumhurbaşkanının uçağında iken şu konuşuldu” ve yahut “kaldırdım telefonu bakana sordum” benzeri köşe yazarlarından olmadığımızdan, devlet ricali ile çemkirmekle sınırlı bir ilişkimiz olmasından kaynaklı önce bir şaşkınlık hâsıl oldu. Çemkirtenler utansın! Diğer yazarlar kıskandığımız sonucunu çıkarmasınlar bu arada. Bizim de kendi çapımızda “bastım tuşa aradım M şehrinden emekli Fadıl Abi’yi” türünden hava atmalarımız var. Hem Fadıl Abi gözümüzde bilumum bakanlardan da daha muteber. Ama durum açık ki ligimiz farklı. Gururla söyleyelim; biz gazoz ligindeyiz. Kısa kes sadede gel mi dediniz? Peki! Saat sabah on-on bir civarı, Cuma sabahı ev hali. Cebim çalmakta. Üç yüz on iki ile başlayan bir numara. Sinirli bir kadın sesi “Çevre ve şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar sizinle görüşecekler bağlıyorum” diyor. Höö? Ankara’da yaşayıp beni işletebilecek arkadaşların isim listesi elimde olaydı şu an! Diğer yandan “ulan hayırlı bi iş olsa aramazlar bakanlıktan beni. Birgün’ün başına yeni bir tazminat belası açmış olmayayım? “Evet, sepet, hayır, neden” demeye kalmadan “efendim ben açıklamayı yirmi dokuzunda değil yirmi yedisinde yaptım” diye başladı bakan bey, “siz herhalde beni televizyonda izlememişsiniz” diyor. “Yok, televizyondan değil youtube’dan izledim diyorum. “Nereden nereden?” diyor. “Yuu tub yuu tuub” diyorum. He he he! Allah allah koskoca bakan asrın mucizesi youtube’u bilmiyor mu? “Hassasiyet gösterip yazmışsınız!”. Ne yazmıştım? Hala kimlik tespiti derdindeyim. Hımm! Evet, ses bakanın sesi! Lütfen liberal arkadaşlar “on yıl önce olsa böyle bir şey olmazdı, bakın ne kadar demokratikleştik” diye başlamasınlar. “adamlar ne kadar iyi çalışıyor” geyiğine de girmeyelim. Yemezler. Bakan beyin özetle söyledikleri, yani benim anladıklarım diyelim şunlar: Bir, malum açıklamayı gazetelerde yer aldığı şekli ile yirmi dokuzunda değil yirmi yedisinde yapmış. Açıklama kendi fikri değilmiş, bilim insanlarının fikirlerine dayanıyormuş. İki, Van çok parçalı ve büyük bir depremmiş, şu kadar sayıda konut varmış. Hasar tespiti bakanlığın sorumluluğunda değilmiş. Zaten 23 bina boşaltılmış. En nihayetinde deprem Allahın bir afeti imiş. Araya girip yazıda soruduğum iki soruyu tekrarlıyorum: siz depreme hazırlanıyordunuz da bu esnada mı oldu deprem? Deprem olan yerde tekrar deprem olmaz açıklamasını hangi bilimsel kimseler yaptırdı size? El cevap Türkiye enkaz kaldırmada çok başarılıdır!Sonuç olarak son günlerde bakan aradığından mıdır nedir başbakanla pek bir hemfikirim(!) Mesela ikinci depremde oturulabilir raporları ile ilgili kimler için “yasal süreci çalıştıracaklar” merakla bekliyoruz. Sonra bir de “depremden rant sağlamaya çalışan çevreler var” demişler bölgedeki protestolar için. Protesto ile rantın ilişkisini tam olarak kuramadım ben ama, cümleye tam olarak katılıyorum. Hele Çalışma ve Sosyal güvenlik bakanı Faruk Çelik’in açıklamalarından sonra daha bir pekişti katılmam. Kendisi “Öncelik deprem de bir kişiyi bile kaybetmemek” diyor da ekliyor: “Tabii ki bu çalışmaları Sayın Başbakanımızın çizdiği perspektifte ele aldığımız zaman sektörde çok yoğun bir canlılığın olacağını ve çok ciddi bir istihdamın gerçekleşeceğini söyleyebiliriz’’ diyor. Neden diyor? Sapır sapır inşaatlardan düşen işçiler için, aynı sektörde olamayan sendikalar için bir yasa çalışması yapılmış da onun için demiyor. Deprem yasası çıkacak onun üzerine diyor. Deprem yasasını bizden fazla, ellerini ovuşturarak, “inşaat ya resulullah!” diye bekleyenler de var biliyoruz. Çıksın bakalım. Çıksın ki “Van depreminin hükümetimiz için ne kadar başarılı bir sınav olduğunu” görelim kendi çaplarında. Başbakanın yine pek katıldığımız bir başka öz deyişiyle bitirelim: “Zulüm ile abad olunmaz, mazlumun kanı üzerine gelecek inşa edilmez. Aksi takdirde tarih bu tür liderleri kanla beslenen liderler olarak anar.” Ancak bunu görmek için Suriye’ye değil cemaati ve hükümetiyle, beceriksizlik ve organizasyonsuzlukla enkaz altında kalınan Suriye’nin kuzey doğusunda kalan bir yere dikkatle bakmak gerekir.
A.B, B.C, C.D ve alfabenin bütün harflerini adlarının başında taşıyan çocuklar. O isimleri ben uydurdum. Siz kendi harflerinizi yazın. Zira, o harfler mutlaka 2010 yılında tecavüze uğrayan yedi bin çocuktan birini söylüyorlar. Memlekette geçen yıl yaklaşık 7 bin çocuğa tecavüz edilmiş. Son 10 yılda cinsel istismara uğrayan çocuk sayısı en iyimser ihtimalle 250 bin.1 Binlercesi sokaklarda, evlerde, okullarda. Hele yetiştirme yurtlarında kimsesiz yapayalnız olanlar. Tehlikeliler. Yazı işleri müdürlerini, ordu mensuplarını, memurları, zabıtaları, müdürleri, oda başkanlarını, veznedarları, şefleri, işçileri, üniversite öğrencileri, muhtarları, esnafları, korucuları-hepsi de erkek- tuzağa düşürmek için bekliyorlar. Bu çocuklar bunca saçlı sakallı, kelli ferli, aile sahibi, karısı çocuğu olan erkek adamı “kendi rızaları” dâhilinde kendilerine tecavüz etmeye zorluyorlar. Ki bazı tecavüzcüler memleketi yönetmeye aday. İktidar partisi AKP için yaptıkları yoğun siyasi faaliyetleri ile tanınıyorlar çevrelerinde. Az zorlasanız buradan Ergenekon’a yol çıkar. Ancak adli tıp raporuna da bakmak lazım tabii. Bakalım bu tecavüzcüler “Ruhen” bu tuzağa “karşı koymaya muktedir, karşı koyabilir” durumda mıdırlar? Kemik yaşları kaçtır? Neden böyle diyorum çünkü 78 yaşındaki Hüseyin Üzmez adlı muhterem gazozuna ilaç katılarak bir kız çocuğu tarafından tacize zorlanmıştı. Bunlar, analarını da alıp gidip bir terör örgütüne üye olmuş olabilirler. Baksanıza hep benzer yöntemler uyguluyorlar. Uluslar arası bağlantıları da var üstelik. Katolik kilisesini ne zor duruma düşürdüler misal. Adalet devreye girsin operasyon yapılsın acilen. Üzmez’i üzmeyen TC’nin adaleti, diğer tecavüzcüleri mağdur etmesin. Muhafaza edelim değerlerimizi. Değerlerimiz flörtü fahişelik olarak tanımlayan duayenden el almış bulunan altın nesillere emanet. Allah utandırmasın. Hadi bakalım. Alışık olunduğu üzere soru cevap yöntemi ile gidelim: Tecavüze uğrayan çocuklar? Onların rızaları dahilinde olmuş her şey. Fethiye? Bir kadın 8 adamı tecavüze zorlamış. Sonra haliyle Baro başkanı savunmak zorunda kalmış tecavüzcüleri. Zavallı tecavüzcülerden biri mağduriyeti giderilsin diye dava günü terfi almış. Ha bire öldürülüp duran kadınlar? Öfkelendirmişler kocalarını. Sokak ortasında dayak yiyen kadın ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın “sessiz kalmayın, göz yummayın” çağrılarına icabet edip onu korumaya kalkınca ağzı burnu kırılan genç adamlar? Kadın azmettirici, gençler haksız tahrikçi, Koca? “iyi halden” serbest. Ama bakınız, bir kez daha bakınız hep bu kadınların suçu. Solaklı? İlle de bizim buraya HES yapın diye şirketleri tahrik eden sonra da jandarmaya kafalarını yardıran kadınlar. Hopa? Kendisini biber gazı ile boğdurtan, kendine kalp krizi geçirttiren o adam var, adını bile öğrenmek istemediğimiz. 301 mi? Beni öldürsünler diye yazı yazan gazeteciler var memlekette. O duayene emanet. “301’den içeride olan kim var gösterin” bakalım? Ölen? Bir Ermeni. Öldüren çocukcağız tahrik olmuş haliyle. Kimyasalla yakılan bedenler? Onlar Kürt! Pek mi kaba geldi? İncesinden verelim. Köşeden köşeden. İmamın ordusu diye kitap yazan gazeteci? Vardır bir hikmeti, hele savcı hazırlasın bakalım iddianameyi. Bunca insan, daha niye suçlandıklarını bilmiyorlar? Öğrenciler? Onlar Ergenkoncu! Tepemize binen savaş? “rahat battığından” “Böyle bir bataklığa sürüklendik sonunda. Her taraftan kuşatıldık; hızla daralıyor, özgür entellektüel faaliyetin, bağımsız eleştirelliğin zemini. Şahsen beni çok etkiliyor» Vah! «Devletin ve AKP›nin de hatâları var tabii. Ama ben bu sonuçtan, gayet açık, hiç lâfımı sakınmaksızın, esas olarak PKK›yı ve PKK/KCK›nın vesayetinden sıyrılıp ayrı bir şahsiyet gösteremeyen, gösterebileceğini de artık ummadığım BDP›yi sorumlu tutuyorum.»2 Dolayısıyla KCK operasyonlarının, kara hava harekâtlarının sorumlusu kim? BDP! Büşra Ersanlı›nın Deniz ve ve Ragıp Zarakolu›nun tutuklanması? Soru cevap tamam da sonu yok, sonu yok. Bunlar büyük bir tarikat. Türk sıkritçıları. Yani başınıza ne geliyorsa siz istediğiniz için karmadan bu siparişi verdiğiniz için geliyor diyor tarikat. Her zulüm siz aslında için için istediğinizden başınıza geliyor diyor o büyük iman. Velhasıl demem o ki çook değişti memleket. İyi bir dönemdeyiz. Siz yine de yanılıp tecavüzcüleri tecavüzcü, hakimler ve savcıları hukuk insanı, köşe yazarlarını entel sanmayın zira hepsi bize malum olmayan bir sıkritla birbirlerine bağlı. Ama artık adalete güvenimiz tam.1 – Araştırmacı-yazar Tuncer Günay’ın yaptığı çocuklara yönelik cinsel istismar araştırmasına göre2 – Halil Berktay’ın 05.11.2011 tarihli Taraf gazetesindeki yazısı
Efendim memleketin çalışma hayatından başkaca bir sorun yok. Tek ve en önemli sorun işveren tarafından “zaten ödenmeyen kıdem tazminatının” bir an evvel kaldırılarak “kahrolasıca tazminatçılar” yüzünden fabrika kapılarında iş bekleyen milyonların işe kavuşturulması. Yani iş kazaları mesela hiç sorun değil. Çünkü o kazalar başkaca bir nedenden değil, “meslek hastalıklarına karşı çok duyarlı bir toplum değiliz. Biz ülke ve insan olarak iş güvenliği konusunda sağlığımızı ve hayatımızı önemseyen bir toplum değiliz» ondan oluyor. Tekstil hazır giyim sektöründe, günlük 11 saat olan çalışma süresini ikiye katlayan işçiler. Yirmi dört saati bulan çalışma süreleri içinde makinelerin altında ve kartonların üzerindeki birer saatlik «şekerleme»ler. Sonra, makine başında «hafif» dalıp elini dikmesi işçinin. Ütüyle elini basması. Makası düşürüp ayağına saplaması. Kumaşı biçeyim derken hızarla elini doğraması. «Sadece.. eylül ayında kadın, erkek ve çocuk 619 işçi, mühendis, doktor, teknisyen, öğretmen, memur meslek hastalığına yakalanma, kaza sonucu yaralanma ve zehirlenmeye maruz kalmış ve kadın, erkek 60 işçi, mühendis, doktor, teknisyen, öğretmen, memur hayatını kaybetmiş”1 Hepsi benim uydurmam. Bu uydurmaları varın siz tüm diğer sektörler için de yapın ve çoğaltın sevgili okur. Bir de şu kayıtlarda mevcut bulunmayan işyerleri gibi , tozlu tozlu yerlerde çalışıp patır patır ölen kot kumlama işçileri var, tersanelerde gemi gövdelerinden düşüveren işçiler. Patlayıveren yerlerde yanıveren canlar. İçimiz titrese birbirimizi sağlığı için bunların hiç biri olmayacak. İşçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin uygulanması ve denetimi gibi işler gayet gereksiz aslında. Hali hazırdaki yasalarda mevcut olan kıdem tazminatının uygulatılması konusunda tedbir alınması. Yok öyle bir sorun. Yasa da yazılanın zaten uygulanmadığını söyleme ve buradan gereksiz olduğu sonucunu çıkarma peşindeyiz kusura bakılmasın(!)Maliye Bakanı Mehmet Şimşek olsun, eski Çalışma Bakanı Ömer Dinçer olsun, yeni Çalışma Bakanı Ömer Çelik olsun hepsi aynı fikirdeler. Az daha unutuyordum. Bir de tabii kıdem tazminatı zulmü altında inim inim inleyen TİSK, TOBB, TÜSİAD üyeleri var. Sırf bu tazminat yüzünden küresel piyasalarda rekabet edemiyorlar. İstihdam yaratamıyor, işçilere iş verelim diye kıvranıyor ve de veremiyorlar. Neden biliyor musunuz? Çünkü işçileri işten çıkaramıyorlar. Yani şu kıdem tazminatı yüzünden. Maliyetli oluyor işçi çıkarmak. Yani işçileri işten çıkarsalar yeni işçi alacaklar. Kapı önünde bekleyen milyonlara her şeyi daha da kolay dayatacaklar. Artık kiralık işçi mi istersiniz, çağrılı çalışmamı isterseniz, eve iş vermemi istersiniz güvencesiz, her türlü esnek çalışma modeli. Hali hazırda çalışmakta olan işçilerin kafasının üzerinde ise daha büyük bir kılıç sallanmaya başlayacak. Zira işten çıkarıldıklarında artık iş arayacak sürede yaslanacakları bir kıdem tazminatı da olmayacak. İşte istihdam işte büyüyen Türkiye! Sıkın ümüğümü altta kalanın.Şimdi bi kıdem tazminatı fonu kuracaklar. Çalışma Bakanımız Faruk Çelik müjdeyi de verdi: artık bir yılı dolmadan işten çıkarılacak işçi de kıdem tazminatını alacak. Eh bu şartlar altında değil bir yılı iki ayı dolduran işçi bulunamayacağına göre. Çok mantıklı bir düzenleme(!) Ancak ufak kuşa çevirmeler var tabii yeni düzenlemede haliyle(!) İşçilerin işverenin bildirdiği ücretten değil, gerçek ücretleri üzerinden kıdem tazminatı alabilmesi uygulamasının olanaksız hale gelmesi, kıdem tazminatı hak etme durumlarını azalması vs gibi. Ufak bir ayrıntı olarak da bu fonun geleceğinin tamamen belirsiz olma durumu var. Hani şu Tasarrufu Teşvik Fonu, Konut Edindirme Yardımı Fonu(KEY) yahut İşsizli Sigortası Fonu gibi ham hum şaralop, hokus pokus taktiği ile bir bakmışsınız Kıdem Tazminatı Fonu ortada yok. Olur mu olur.En sonunda bakın aklıma ne geldi. Sakın bu kıdem tazminatı fonu AKP ve de işverenlerin “kazanı sen getir, ben suyu doldururum” diye kurdukları bir cadı kazanı olmasın.Yani sıcak suya atsalar sıçrarız üzerlerine diye. Ve içine biz saftirik yeşil kurbağaları koyup, alttan yavaş yavaş ateşi veriyorlar galiba. Hafif bir ısınma sezdim ben. Darısı sıçramayı akıl edecek işçilerin, sendikaların ve de hepimizin başına. 1 Yangın Kulesi / 4 Ekim 2011 (İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi E-Bülteni) Bkz. http://www.guvenlicalisma.org/
Diyelim ki bir komşunuz var. Gıcıksınız bu komşuya. İki de bir de bu mahalleden bıktığını gideceğini söylüyor. Sizin onayınız olmadan mahalleden ayrılmak? Allah Allah! Azdı bu komşular! Hem sizin canınız sıkılıyor ara sıra mesela evin reisi olarak. Televizyon, tavla falan da kesmiyor sıkıntıyı. Girin dövün canım komşunuzu. Aman! Demeyin. Ertesi gün de girin dövün. Ertesi gün de. Sonra geçmedi mi sinir? Bir de oğlunuz varmış sizin. O oğlunuzu da tam bir erkek olarak yetiştirmişsiniz maaşşallah. Ramazan ramazan sevaptır hem, siniri geçer. Sizin için namus her şey zaten. Mahalleden ayrılmak isteyen komşu zarar verebilir bu hassas merete. Yani namusa. Demem o dur ki, yollayın oğlunuzu da. Bugünler için yetiştirdiniz ya onu. Balkondan girsin. Genç, çevik, heyecanlı çocuk. Bıçaklayıversin komşunuzu. Siz bunları yaparken komşunuzun eli armut mu topluyor? Ya ararsa karakolu falan? Arar mı arar! Ya gelirse polisler? Gelir mi gelir! Ya götürürlerse sizi karakola? Götürürler. Eeee? Hem bir iki tembihatla da bitmez sanırım bu iş komşu şikâyetçiyse. Muhtemelen tutuklanır hapsi boylarsınız baba oğul. Artık orda yeni raconlar yeni teknikler katarsınız var olan tekniklerinize. Cık! Bu komşu işi riskli! Siz bunları en iyisi karınıza, yani oğlunuzun anasına yapın! Hani size bakan besleyen, kıçınızı toplayan, oğlunuzu doğuran, yatağınızı seren, hatta sizi yıkayan, çalışıp para kazanıp o parayı elinize tutuşturan, öküzlüğünüze katlanan, geceleri üzerinde ayı gibi tepinmenizin sessizce son bulmasını bekleyen o insan evladı. «O da riskli» diyorsanız korkmayın! Hiçbir riski yok! Evlilik ve devlet el ele, siz erkeklerin biz kadınlara istediği gibi zulmetme hakkını vermiş hiçbir şüpheye yer bırakmaz bir şekilde size. Nerden mi biliyorum? Güler Özkaranfil›in hayatını okudum geçenlerde. On dokuz yıl önce boşandığı koca Fuat Demir›den hala şiddet gören ve oğlu Muharrem Demir›in balkonundan girip para isteyip bıçakladığı Güler. Oğlu yalnız bir gece gözaltında tutulmuş. Ertesi gün. Yine şiddet. Ölümle tehdit edilen Güler. Devlet mi nerede? O Eskişehir›in bu bölgesine uğramıyormuş. Ya da şöyle diyelim tam teşekküllü şekilde oradaymış da kadını korumuyormuş. Zira Güler defalarca ve defalarca şikayette bulunmuş. Polis korumamakta, savcı suç duyurusunu dikkate almamakta. Devletin kurumları kocanın ve oğlun, ailenin, kadınını öldürme hakkını kullanmasını beklemekte. Bu hakkı korumaya, muhafaza etmeye çalışmakta. Adı üstünde muhafazakar parti AKP. Öyle kadına, kadının adına falan tahammülü yok. Bunca kadının öldürüldüğü memlekette bakanlıktan da kadın adını sildi. Büyük rahatlık. Kadının adı yok, kadın cinayeti de yok. Kapayın gözlerinizi. Bırakın kendinizi Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı-adını sevdiğimin bakanlığı- Fatma Şahin›in kollarına. Ama bi dakka! Tam uykuya dalacakken gözümüz çıplak bacaklara takılabilir. Töbee! Töbee! estağfurullah! Ramazan ramazan. Cık! Cık! Cık! Uzatmış bacaklarını öyle. Akla türlü çeşit şey gelebilir Abdest berhava olabilir. Örtsün canım bu bacaklarını. Kolları kaldı açıkta beyaz beyaz. Fesat yuvası. Orayı da örtsün. O boyunlar yok mu, baştan çıkarır en değmesini. Orayı da. Saçlar? Allah Allah! sormaya gerek var mı her teli bir cehennem yalazası. Örtsün örtsün. Ama örtmemiş işte bu on dokuz yaşındaki genç kadın. Hem akşam akşam evde yemek hazırlayacağına, hizmet edeceğine evin erkeklerine, gitmiş voleybol antrenmanı falan yapmış. Bağırın koskoca otobüsün içinde, onurunu yerlerde sürükleyin “sen toplumun ahlakını bozamazsın!” deyin bu kadına. “Yaptığın terbiyesizlik!” deyin. “Toplumun ahlakını namusunu senin gibi insanlar bozuyor” deyin. “Çıplak bacaklarınla bize gösteriş(?!) yapamazsın” deyin. Öyle ya sizin gibi bir ahlak timsalinin aklına neler geldi öküz gibi bakınca o bacaklara. Diğerleri ne olur? Kurtarın ahlakını toplumunuzun. Saf saf “babam yaşındasınız” desin o genç kadın. Ne babası! Çileden çıkın, tartaklayın, yapıştırın ağzına yumruğu. Seyretsin otobüstekiler. O genç kadının polisi aramak için telefona davranan eline vursun akşam yemeğini geciktirdiği için yiyeceği paparayı düşünen diğer bir kadın. O otobüste, o pek sahiplendiğiniz delikanlılıkta bir Allahın kulu olmasın, ezilenin yanında duracak. Hatta “benim vurduğumu gördünüz mü kendi kendine vurdu” diyen öküze “hadi len” bile diyemesin kimse. Sonra muzaffer bir şekilde insin otobüsten o adam. Dalga geçsin, elini kolunu ve bilumum kıymetli hazinesi sallayarak uzaklaşsın oradan. İETT şoförü, polisler ve Şişli Adliyesi’ndekiler gökyüzüne bakıp ıslık çalsın. İşte memleketim! Teşekkürler Türkiye ama verdiğin dersi almayalım. Ben gidiyorum. Giysi dolabındaki en kısa şortu bulmaya. Kısa şort arayan diğer delibozuklara katılmaya. Dayağın yetmeyeceğini biliyorsunuz. Eliniz alışık zaten ama, daha da öldürmeniz gerekecek!
Kulağı göstermenin elli türlü yolu var. Memleketin pek meşhur bankalarından biri. Hani şu müşteri memnuniyetini kaliteyi falan pek bir önemseyenlerinden. Şöyle diyelim hizmet almış başını gitmiş bu bankamızda. Hatta pek sevgili büyüklerimizden Perihan Mağden aynı kaliteli hizmeti gazetelerden almamaktan şikayet etmişti bir vakit. Hatta tam olarak bankanın adını verip bu “iks bankasından aldığımız kaliteli hizmet gibi gazeteler de artık o kadar kaliteli olmalı” buyurmuş idi kendileri. Benim de nereden aklıma geldi ise bu büyüğümüzün bu lafı. Hah işte bu bankanın çağrı merkezi biriminde işe başlıyor genç üniversite mezunlarından biri. 2006 yılında. Adı Birim. Hayır çalıştığı yer değil çalışan arkadaşın adı Birim. 2008 yılına kadar Birim kardeşimizden iyisi yok yöneticilerinin gözünde. İşinde başarılı. İş arkadaşlarıyla uyumlu. Takdirdir, teşekkürdür havalarda uçuşuyor.İleri görüşlü dinleyiciler!Fakat tahmin edileceği üzere bu peri masalı uzun sürmüyor. 2008 yılında yönetimde bir değişiklik oluyor. İşyerindeki çalışma koşulları ağırlaşmaya başlıyor. Çalışanlar üzerinde yoğun bir baskı ortamı oluşturuluyor. Mola ve yemek süreleri kısalıyor. Bir dakika geç kalınca yerine 10 dakika çalışıyorsun. Sonra siz telefonda bir bankacılık hizmeti alıyorsunuz diyelim. Tam o sırada müşteri temsilcisinin ekranında bir pop-up çıkıyor. “Şunu sat, bunu sat bu konuştuğun müşteriye” diyor. O pop-uplar çoğalıyor, süreleri kısalıyor. İşçi sağlığı iş güvenliği tedbirleri, gerekli periyodik sağlık kontrolleri örneğin yapılıyor mu bu kaliteli bankamızın çağrı merkezinde? Çok şaşıracaksınız(!) Tabii ki hayır! Niye insana kaynak ayırsın canım. Banka bu! On puanlık uzmanlık sorusu; en etkin baskı yöntemlerinden biri nedir? Hadiii! Bu sorunun cevabı basit! Son zamanlarda pek de moda. Zorlayın biraz. Evet? Bildiniz telefon dinleme. Daha kaset skandalları falan yok ortada o vakit. Murdoch’lar henuz kamuoyu önünde bu nebze köpüğe ve yalana bulanmamış. Ama bu işyerindeki yöneticilerden biri bu arkadaşımızın şahsi bir görüşmesini dinletiyor ve hatta ailesine de dinletmeye kalkıyor. Ne ileri görüşlülük(!)Persona non GrataFakat Birim arkadaşımız değme parti liderlerinden daha cevval çıkıp hem bu dinlemelere, hem de çalışanlar üzerinde yaratılmaya kalkılan korku ve baskı ortamına karşı kuyruğu dik tutuyor. Sen misin tavır koyan. “Sayın müdürüm” “takıyor” Birim arkadaşımıza. Artık bu andan itibaren ondan kötüsü yok. Persona non grata. İstifaya zorlamak yollu çeşitli icatlar. Arkadaşın dik başlılığı diğerlerine bulaşacak diye herhalde tüm iş arkadaşları ile ilişkilerini kesmeye, yalıtmaya çalışıyor çalışma ortamında bir çeşit. Hatta daha da öte gidiliyor tecrit uygulamasında. Çalışmasına bile izin verilmiyor! Bankacılık sistemine giriş şifresi iptal ediliyor misal. Hatta sonunda, boş, evet bildiğinizi boş, bir masanın başına oturtuluyor. “Oh işte otursun kitap okusun o masada, çalışmasına izin verilmiyo madem! Alsın maaşını tıkır tıkır” diyen benim gibi cin fikirler olabilir. Fakat bir bankadan bahsediyoruz. Hiç kapitalizm yer mi bizim cin fikirleri. Orada boş oturacaksın başka bir iş yapmayacaksın diye tutturuyorlar bu kez. Yöneticilerin tehditkar ve aşağılayıcı tavırları sürüp gidiyor.Makul Olanlar ve Olmamakta Israr EdenlerEh arkadaşında eli armut toplamıyor tabii bu arada. Kendisi zaten Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği’ne de üye imiş. Onların da yardımıyla İzzet Otru diye genç bir avukat dahil oluyor sürece. Banka yetkilileri ile görüşüp gayet makul şekilde sadece tüm çalışanların üzerindeki baskının azaltılmasını istiyor. Ancak bu makul istek belki de gerçekten makul olduğu için geri çevriliyor. Hem de baskılar daha da arttırılıyor içeride. İşte hizmet işte kalite! Sonunda bu nebze kaliteye dayanamayan Birim kardeş ayrılıyor işten. İş akdini feshediyor. Haklı nedenle. Banka aleyhine İstanbul İş Mahkemesi’nde de dava açıyor. Alacakları kıdem tazminatı ve manevi tazminat talep ediyor bankadan. Ancak banka ve çağrı merkezi yöneticileri bu dünyadaki her şeyi ve de her şeyi bildikleri gibi, bu süreçte de her şeyi bilme üslubunu terk etmiyorlar. İki gram mahçubiyet? O yok! Ellerinde konuyla alakalı alakasız ne varsa mahkemeye sunuyorlar.Onur!Gelelim sadede. Bu mahkeme sürecinin önemli merhalelilerinden biri geçtiğimiz Salı günü gelen bir kararla kat edildi. Koskoca bankanın, o dünyalar satın alan paranın, o bitmek tükenmek bilmeyen hırsın iktidarının karşısında, insanlar, genç kadın ve erkekler. Onların haysiyet mücadelesi. Bir makine parçasına dönüşme ısrarına karşı çıkışları. Ellerini zalimlere açmaktansa dostlarının omuzlarına koymalarının hikayesi. Ancak böyle yapılınca uzun ve zor da olsa yollar aşılabiliyor. Evet, yerel mahkeme Birimin iş akdini feshinin haklı nedene dayandığını karara bağladı. Yani mahkeme bir işyerinde çalışırken, bu davada bilirkişinin de aynı yöndeki raporuyla, tüm çalışanların baskı altına alınması, tecrit edilme, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin alınmaması gibi sebeplerle iş akdinin çalışan tarafından feshedilmesini haklı buldu. Eğer karar yargıtayda onanırsa bir örnek karar haline gelebilecek ve özellikle mobbing davalarında ciddi sonuçlar doğurabilecek. Takipçisi olmakta fayda var. Bu mücadeleyi yürütenler destekleyenler Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği, Bank-Sen, Plaza Eylem Platformu ve bizzat dik durmaya devam eden emekçiler yalnız kendileri için değil hepimiz için inat ettiler, ediyorlar. Bu hayatın kaybedenleri olarak kınanmamız ve aşağılanmamızın karşısında elimizde kalan tek şey onurumuz. Açık olan şu ki hakkımız ve onurumuzu koruyabilmenin bile tek yolu elimizi diğerinin omzuna koymak.
İnsanın en büyük çelişkisi öleceğini bilerek yaşamak. Yüzleşmek ölümle. Sürekli kaçtığımız son. Ne zaman bu son bulacak bizi? Bilmeden yaşamak avuntumuz. «Her canlı birgün ölümü tadacaktır» biliyoruz. Bunu her gün ve her gün hatırlamak istemesek de birileri gözümüze sokmaya yemin billah etmiş. Bu “göze sokma” durumunu “sinir bozucu” bulursanız maazallah seçim mitinglerinden kitlelere yem edilirsiniz; vay efendim “ayete sinir bozucu dedi” diye. Olmadı linç ediveririz sokak ortasında. Yangındır, kundaklamadır. Kendi ana çelişkisi olarak toplumu ikiye bölmeye yeltendiği “laik-anti laik” çatışmasına tam oturan CHP değişmeye çalışınca paniğe kapılmış AKP. Eski can simitlerine sarılmakta.Kırmızı bir bez sallamakta kendine oy vermiş ve kendi iktidarı altında da ezilmeye devam etmiş bulunanlara. Sekiz yıllık iktidar dönemlerinde sadece kendini değil cümle cemaatini de beslemiş büyütmüş bulunan AKP, “mağğdurum da mağdurum” diye tutturan ileri demokrasi zihniyeti mağdurluğunu kanıtlayacak yalnız iki olaya referans verebilmekte; Biiiirrr! “CHP ezanı türkçeleştirmiştir. Tanrı uludur, tanrı uludur diye okutmuştur. Aksi yönde davranan ları para ve hapisle cezalandırmıştır.” En yetkili ağız RTE’den. İkiiii! “başörtü zülmü!” “Zulüm gördüm” diyene “hayır görmedin!” diyecek vicdansızlığa sahip değiliz, onlardan değiliz, çok şükür. Başörtülü kadınların eylemlerine destek verdik ve bundan asla pişman olmadık, asla asker şakşakçılığına soyunmadık. Zulüm görenler olarak başka zulüm görenlerin acısını anladık. Zalimin karşısında durduk. Ve bedelini ödedik bunun. İçimiz rahattır. Bir de “mağdurum” diye tutturanlar yapsın muhasebelerini bakalım. Biz bedelini öderken, “Teröristler asıldı!” diye tempo tutanlar, işkencecileri bağırlarına basanlar düşünsün. Bugün bir halkı copla, biber gazıyla, hapisle, zulümle temsil ettirmemeye yeltenenler düşünsün. Düşünsün de “her canlı gibi ölümü tadacakları an” ve kuvvetle inandıkları onun ertesi için endişelensin.Ölüm demişken, bu dünyanın sefasını sürenler ve bir kadın milletvekili adayını kamuoyu önünde hedef haline getirmeye yeltenenler, ölümü ve ayeti kendine malzeme yapıyorlar. Tam bu sırada, bu dünyayı elleri ile yaratanlar yalnız ve gerçekten kendi ölümleri mevzu bahis olduğunda gündemimize gelebiliyorlar. Hayatta kalabilmek için bir makine parçasına dönüşen ömürleri ancak dramatik bir şekilde ellerinden kayıp gittiği zaman kısa bir süreliğine görünür oluyorlar, sonra yitip gidiyorlar çoğunluğun gözünü diktiği ve ufuk çizgisini oluşturan mavi ekrandan, kuyruklu yıldız misali. Pek azımız adlarını biliyor ya da hatırlıyor. O da eğer onların sesini yükseltecek duyulur kılacak insanlar destek grupları varsa. Bunlardan biri Semiramis Karaaslan. Yani kaçınılmaz sona doğru adım adım yaklaşan, sesleri kısılan ve kendilerini “yuvadan atılan leylek yavruları gibi hisseden” bu insanların yanıbaşında duranlardan, onların seslerini çoğaltanlardan biri. O Bingölde onlar günbegün ölürken acılarını dindirmek için çırpınıyor. Kot kumlama işçisi Selahattin Şahin bir kuyruklu yıldız gibi kayarken bu hayattan, onun sözleri ile ulaşıyor bize ancak Selahattin’in bu hayatta bıraktığı iz.Kot Kumlama İşçilieri ile Dayanışma Komitesi ve Semiramis Karaaslan ve adlarını bilmediğimiz pek çoğu Kot kumlama işçilerinin malulen emekli olabilmeleri için büyük bir mücadele verdiler. Bu mücadele neticesinde, devletlüler «tozlu yerlerde çalışmasaydılar» dan, «malulen emeklilik için rapor getirsin» lere kadar geldiler şükür. «6111 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun›un 67 inci maddesi ile 1/7/1976 tarihli ve 2022 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanuna» geçici bir ikinci madde eklendi. Böylelikle sigortasız olarak kot kumlamış bulunanlar a) herhangi bir başka sosyal güvenlik kurumundan her ne ad altında olursa olsun herhangi bir gelir veya aylık almıyorlarsa, b) silikozis hastalığı nedeniyle meslekte kazanma gücünü en az % 15 kaybettiğine Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Kurulunca meslek hastalıkları tespiti hükümleri çerçevesinde karar verilmişse, Sosyal Güvenlik Kurumunca aylık bağlanacak. Ancak başvuru süresi 24 Mayıs’ta sona eriyor. Daha fazla bilgi için,facebook gruplarını ziyaret edebilir, www.kotiscileri.org’a gözatabilir ve info@kotiscileri.org’ a yazabilirsiniz.
Biz karakafalıları kentin ve ülkenin. Bir meydana akıyoruz sokaklardan. Hani bizim almadığımız, bize verilen meydana. Allah razı olsun. Verdiler. Biber gazı, cop tutan elleri dert görmesin; şak! diye veriverdiler vallahi! Yani öle zor bir yanı olmadı. Sirke biraz, biraz limon, bol cop izi kafamızda kolumuzda. Bol gözaltında tutuluşumuz birkaç günlüğüne, ziyaretimiz nadir hayvan türleriymişcesine içine tıkıldığımız parmaklıklarını. Birkaç bomba da hastanelere. Birkaç vatandaşın hayatını kaybetmesi. Sağolun, varolun! (Ciddiye alacaklar diye korkuyorum bazen iyi dileklerimi. Yani memleket vaziyeti absürd.)Akıyoruz dört bir yandan. Koskocaman bir dalganın içindeyiz, savrulup durmaktan mutluyuz. Hatta başka zaman olsa şikayetleneceğimiz sıkışıklıktan memnunuz. Omzumuz değiyor bir diğerinin omzuna. O biri haykırarak 1 Mayıs Marşı söylüyor. Omuz omuzayız. Omuz omuzayız. Biz ezilenleri, suyu çıkarılanları dünyanın, insanlığın dışına sürülmekte beis görülmeyenleri, bir hayalet gibi, bir karabulut, bir karabasan gibi dolduruyoruz alanı. Alan bir yaralı hayvan gibi nefes alıp veriyor. Alan kendi başına bir canlı sanki. Tek tek bizden oluşan ama bizden ayrı. Uzanıyor kolu bacağı dört bir yana. Yaralı bir hayvan. Kanayan. İçinde hem ölmekte köhnemiş olan. Hem doğmakta capcanlı olan. Ölüm ve yaşam. Eski ve yeni. Hatta tek tek hepimizin içinde olan. Sınırlara hapsedilmeyen zulüm. Sınırlara hapsedilen direniş ve acı. Dillere hapsedilemeyen acı. Paylaştığımız acı. O koskoca meydanda bir tek ve somut bir an. Yitirdiklerimizin adı okunuyor kürsüden. O koskoca, kapkara yaralı hayvan haykırıyor: Burada!, Kazancı Yokuşu’nda katlettikleri, 37 can; burada! Genç öfkesini kuşandık geldik; Mehmet Akif Dalcı! Burada! 89’da, 96’da katledilenler; burada! Yaralı hayvanın acılarına gark oluyoruz tek tek. Ağlıyoruz başımız dik. Ellerimiz yumruk. “Zombiler gibiyiz” diyorum dostuma. Yukarıdan aşağıya doğru bakınca yani. “Zombiler gibiyiz. Öldürüyorlar bizi kurşunluyorlar, katlediyorlar. Katlettikleri yerdeyiz yeniden. Aramızdalar işte katlettikleri. Bak! Ernesto “Che!” burada, Mahir, Hüseyin, Ulaş! burada, Deniz, Hüseyin, Yusuf, burada. Hikmet Kıvılcımlı mağrur, yaslanmış Taksim Anıtı’na, ötede devasa bir işçi, yere düşen kızıl bayrağı yerden kaldırmakta. Poşulu gençlerin resimleri etrafında oturan allı yeşilli acılı kadınlar. Daha dün oğullarını, kızlarını yitirmişler. Arkalarında güneş resimleri olan gençler memleketin dağlarından koşup gelmişler. Onlar burada. Onların dilleri yankılanıyor kentin meydanından. Acılı ve gözü yaşlı anaları anlıyor denileni. Anlamayanlar için ne beis. O alanda anlamayanlar o dili, öğreniyorlar kürsüden söylenileni anlamamanın ne demek olduğunu. Kendi çelişkimiz kendimize bugün.Bıyıklı, kasketli bir amca bağırıyor kürsüye doğru, “yeter!” diyor “ha bire nasıl meydanı aldık, nasıl 1 Mayıs kutladık, çok derdimiz vardır, onlardan bahsedin.” Hararetle katılıyoruz eleştiri korosuna. Taşeronlaştırma, örgütlenme özgürlüğünün ihlali, “buzdolabı garantisi gibi sendika yasası”, iş güvencesizliği, işsizlik, doğal kaynaklara suya, havaya, tohuma, toprağa, ormana el konulması, hiç bitmeyen katlimiz. Her şeyi söyleyebileceğimiz istediğimiz gibi, olduğumuz gibi olabileceğimiz gün bu gün. Sendikalaştıkları için işten çıkartılan işçiler konuşuyor kürsüden, ellerimiz patlarcasına alkışlıyoruz. Öyle ya, dertlerimizin çözümü örgütlenmekte diyenler çoğunluğuz bu meydanda! Hatta bizzat özneleriyiz kim örgütlenmelerin. Kimimiz yer bulamamış, kenar kortejinde yürümekte. Rahatsız. Kimimiz partisinden kopup taraftar kortejinin yaratıcılığına koyuvermiş kendini. Tepemizin tası kendimize de atıyor diğer yandan. %10 barajının arkasına saklanan sadece hükümet değil şüphesiz. Barajsız bir sendika yasasına, şartsız şurtsuz bir örgütlenme özgürlüğüne ihtiyacımız var. Hep birlikte duralım mı bu taleplerin arkasında?. Kamu sektöründe örgütlenegelmiş işçi sendikalarımız, ulusal ölçekte düşüne geldikleri mücadele biçimlerini değiştirebilecekler mi misal. Zira karşılarında çokuluslu, ulus ötesi şirketler var nihayetinde. Memleket fabrikasında örgütlendim sanıyorsunuz, adama aslında çokuluslunun ustabaşı. Sınırın öre yanındaki emekçilerle ortaklık artık ne bir hayal, ne ütopya, yalnız ve yalnız zorunluluk dolayısıyla. Kimi iyi örneklerini gördük bu mücadelelerin geçtiğimiz yıllarda neyse ki. Güvencesizleştirilen esnekleştirilen kamu sektöründe bu yeni durumu kavrayabilecek mi şimdiki örgütlenme formlarımız? Ya kadim kadın düşmanlığı örgütlenmelerimiz de? Çalınan havanın, suyun ve toprağın savunucusu olabilecek miyiz biz karakafalıları kentlerin? Köylü Hatice Teyze’nin suyunun derdi 50/d’li asistanın kendi derdi, sendikalaştığı için işten atılan Emine’nin derdi, Akkuyu Santrali’ne karşı duran aktivistin derdi, sokak ortasında öldürülen travesti Aynur’un derdi maden ocağında oğlunu kaybeden Zeynep’in derdi olacak mı, (ya da tam tersi)? Kürtçe Zazaca, Ermenice, Rumca, Arapça, Lazca, Çerkesce konuşacak mı dilimiz fütursuzca. YGS kapısında şifreydi, yanlış sonuçtu diye süründürülen tüm geçlerin derdi, hepimizin derdi olacak mı? Zira bir mayıs alanını, dört bir yandan kuşatan en büyük ama en büyük gruptu onlar. O gençler. Belli ki o gençler, biz eski kuşakları çoktan aşarak, kendi dertlerinin yalnız kendi dertleri olmadığı görmeye başlamışlar ve bu yüzden hem kendi pankartlarıyla hem başka pankartların arkasına o meydana akmışlar. Örgütlenerek ve aşkla. Bu yüzden işte onlar orada olduklarından, umutlu olmak için çok sebebimiz var. Her çelişkimize başımız dik diklenebiliriz. Zira o meydandaydı doğmakta ve ölmekte olan. Son söz, sahnede gözümüzün çok aradığı Bandista’dan. Ve “daima!”. Ve aşkla. “aşk kadim bir punk tutumu, aşk kara kızıl bayrak oldu, aşk mor yeşil ve pembedir, aşk rengarenktir… Aşk İstanbul’da bir sokak, aşk Berlin’de bir squad, bir iki üç bazen binlerdir, aşk örgütlenmektir.”
