Bir yandan feministlerle polemik yapmanın cazibesi diğer yanda kadınlara akıl öğretmenin dayanılmaz hafifliği. Hangisi daha çekici bilinmez. Ama sonuç bir yazılar serisi. Bir erkek olarak bu denli iyiliğimizi istemesi, bu denli bizi düşünmesi hakikaten takdire şayan Ali Bulaç’ın(!) Belli ki sadece kendinden menkul değil bu iyiliğimizi isteme hali. Aynı zamanda örneğin AKP hükümetinin de ne nebze iyiliğimizi istediğini, bunu nasıl politikalarına yansıttığını da üşenmemiş yazmış uzun. Bir AKP hükümetinde daha kendisine kadından sorumlu devlet bakanlığı nasip olur inşallah diyecektim fakat öyle bir bakanlık kalmadı ne yazık. Hazır istatistik dosyaları arasında kaybolmuşken iyi olurdu. Ancak bunca şefkat, ve iyiliğimizi isteme, dayak ve öldürülmeye alışmış nankör bünyemizde ters bir etki yaratıyor belirtelim. “İyiliğimizi istiyorlar vermiicez işte!” diyesi geliyor insanın. Üstelik bizim elimizde istatistik yerine ha bire öldürülüp duran kadınların fotoğrafları var! Yani tabi tam burada şimdi tabiatıma uygun şekilde duygusal davrandım değil mi? Ah işte kadın duygusallığı ne yapacaksınız! Son yazısındaki ev cenneti ve dünya düzeninin cezbesine kapılmış “ayhh ben de evimin kadını olayım bari” diyerekten, klavyeyi bırakıp süpürgeye davranıyordum ki aklıma başka bir şey geliyor.Bu o aynı ses diyorum!, İlle de bize, biz kadınlara neyi nasıl yapmamız gerektiğini söyleyen neyin bizim için en iyi olduğunu bilen o davudi ses! senelerce bunun türlü çeşidini dinledim. Artık sesi dinleyip işe mi gidersin işten camiye mi koşarsın ama illa da sonunda eve mi koşarsın yoksa benim gibi klavyeye mi kitlenirsin bilemem. Ama pergelin ayağı evde ona göre. “İslam tasavvurunda kadın pergel gibidir; sağ ayağı -sabit kadem- evindedir, sol ayağıyla her yere gider.” buyurmuşlar bir kere. Ana fikir bir cümle, “Kadının iktisadî ve ticarî hayata katılması aslî değil, arızîdir…Ancak kadının asli yeri evidir.” Üstüne biraz da “Kapitalist piyasa ekonomisi ise kadını iki ayağıyla “evin dışına” çıkarıp sömürü nesnesi haline getiriyor” Ali Bulaç’ın ifade ettiği bu fikirlerin”İslam tasavvuru” içinde olduğunu düşünebilir ve bazıları için bu fikirler pek orijinal ve yeni olabilir. Ancak yüzyıllardır bu fikirlerin yüzyıllardır muhatabı olan biz kadınlık davası savunucuları için itiraf etmek gerekirse pek eski. Müslüman’ından, Hristiyan’ına, liberalinden muhafazakarına, gencinden yaşlısına ataerkinin yılmaz savunucuları bu fikirleri söyleye geldiler.(solcu erkeklerden yok mudur derseniz, şunu söyleyeyim: solcu erkekler, feministlerin terbiyesinden olsa gerektir- pek uluorta bu kadar açık ifade etmezler bu fikirleri. onların ifade yolları başka bir yazıyı hak edecek kadar dolambaçlıdır). Velhasıl Ali Bulaç’ın da dönüp dolaşıp erkek milletinin ortak çıkarlarını çerçevesinde bu konuların en meşhuru olan “ev” meselesine gelmesi hiçbir şey değilse de, manidardır. Diğer yandan kadının ev içi emeğinin görünmezliği, ücretsiz bakım emeği, ev içi emeğin üretim ilişkileri ile ilişkisi, çalışan kadının ev içi hizmet zorunluluklarının, kocasının hizmet-bakım işleri, evin organize edilmesi ve cinsel hizmetine devam ediyor oluşu, gelir elde etmenin eşitsiz ilişkiler içerisinde kadınların özgürleştimediği gibi ve daha sayamadığım pek çok konuda kadın hareketinin ürettiği onca fikir ve bilgi vardır. Ancak yazarımız ya bunları bilmemektedir, ya da kadınların aklı ve fikri erkeklere yetişmeyeceğinden ciddiye almamakta, üzerinden atlamaktadır. Onun yerine diğer bir feminist ulemamız olan Etyen Mahçupyan ile tartışmayı yeğlemektedir. Eh fikir ve zikir olayı. Zaten ataerkine biat etmeyen, bu bağlamda “siyasi ağabeylerin” fikirlerini tekrar edip uygulamaktansa eleştirebilen bir tek kadını etraflarında barındırmamaktadırlar. İsterseniz siyasi mabetleri olan AKP’ye bakınız. Siyasi hareketin içinden gelen ve kadınlık davasına dair iki kelam eden, omuzları üzerinden yükseldikleri tek bir kadın var mı karar verici bir mercide? Üzerimizdeki bu cins temelli sistematik şiddetin dereceleri var tabii. Kimi erkekler için kadınları yok saymak kimi için öldürmek müstehak! Eh bu durumda haliyle Ali Bulaç’ın elinde AKP’nin kadın konusunda başarı(!) istatistikleri bizim elimizde de öldürülmüş kadınların resimleri var!
ifade
Bugün, dün “biz gelmeseydik Fatsa’dakiler gelecekti” diyenleri yargılayacağız palavrasını sıkanlar, Trabzon’dan memleketin başbakanı sıfatıyla “Hopa’ya eşkıya indiğini bilmiyordum” diye buyurmaktalar. Ağzından düşürmediği edeb, haya, din, iman meselelerini bir kenara atıvermiş belli. Atmaya idi en azından bir ölümün ardınan hevesle, ağzı köpürerek utanmazca ve hayasızca bu lafı edemezdi. Tek bayrak, tek millet diye gözü dönerek höykürmekte. Anlaşılan o ki, AKP nin demokrasi meselesinde olduğu kadar, üzerinde durduğunu iddia ettiği din-iman meselelerinde de ipi bu kadar kısa, edep-haya anlayışı o nebze derinlikten yoksun. Hatta yoksunluğun ötesinde, kafasını iki bacağının arasına sokup oradan baktığından, edep, utanma, haya dediğinizde anlayabildiği tek ve yegane şey porno.Demokrasi ise manipulasyon zemini olarak işlev görmekte. Bir insanın hayatını kaybetmiş olmasına sebebiyet vermenin bir nebze utancı yok meymenetsiz suratında Hayati Yazıcı’nın. Mağduriyet içinde(!), yine ve yeniden(!) Seyahat özgürlüğü illegal örgütlerce engellenmiş(!) Hayatını kaybetmiş olan kişinin adına anmak söyle dursun, kendini bir şekilde seçim otobüsünün tepesine atmış, rambo pozundaki polisi bir piyon gibi öne sürmekte. O polis o otobüsün tepesinden düşmüş. Atılan taşlardan güya. Hareket eden aracın tepesinde dikilmek hangi koruma tekniğinde varmış? Muhtemelen yenik düştüğü siper olma hırsı ve aptallığından düşmüş olmasın? Onun aptallığının bedelini Hopa’lıya ödetmek hevesinde bakan. Bakanın zihin haritasında kendilerinden olanlar var. Kıymetli olanlar. Kıymetli bir piyon olarak öne sürülenler. Bir de “onlardan” olanlar. Ölseler bile adları anılmayanlar. AKP’den hoşnut olmayan ve bunu açıkça ifade etme cüreti gösteren herkes.Açıktır ki Hopa’ya eşkiya inmiştir panzeri, copu ve helikopteri ile. Mitingin yapılacağı alanda değil ama yakınındaki alanda toplanan, pankart asan ve AKP’nin yapacağı mitinge hoşnutsuzluğunu dile getiren topluluğun üzerinden helikopterle alçaktan geçmek eşkiyalık değil de nedir? Eşkiyalık değilse açıktır ki provakasyondur. Kendilerini “güvenlik gücü” adını yakıştıranlar en azından biçimsel olarak bu sıfatlarını korumaya gayret ederler. Yoksa eşkiya gibi elimde ne varsa havasını basayım, “şu helikopterle üzerlerinden geçeyim de korkutayım” derdine düşmek eşkiyalık işidir. Ama polisin ne oldum delisi olduğu açık. Senelerdir hasreti çekilen iktidarın sarhoşluğu içinde. Bastırdıkları ne varsa ellerindeki gücü hayasızca kullanmak biçiminde tecelli ediyor gözümüzün önünde.Malum bu sistem küçük hırsızların ve gariban eşkiyaların hikayelerini pek sever. Bu hikayeleri allar pullar, “aha öcüler, teröristler, aha eşkiyalar, canınızı alacaklar, malınızı kapacaklar, ben sizi bunlardan koruyorum” diye koyar önümüze. Koyar ki, en büyük hırsızların marifetlerine katlanalım. Deniz Feneri gibi tezgahlar kursak mesela, bin yıllık toprakları maden şirketlerine peşkeş çeksek, bin yıllık derelere el koyup şirketlere satsak, kitabına uydursak, eşimizi dostumuzu nemalandırsak, eşkiya olmayız başbakanın gözünde. Makbul oluruz. Kılımıza zarar gelse, seyahat özgürlüğümüz engellense misal başbakan yüreğinde hisseder acımızı, ihtimal ki Arınç da ağlayıverir halimize. Ama değiliz onlardan.Biz fakiriz, sevmediği cinsinden Tayyip hazretlerinin. Kara kafalıyız bir kere. Ayak diriyoruz. Hem ne verseler lütfedip sadaka niyetine, bir türlü memnun olmuyoruz. Ellerindeki panzer, cop, tazyikli su ve gazla üzerimize yürütülmekteler. Üniformaların içine tıkılmış aptallaştırılmış senelerce işlenmiş beyinleri, çıkar güdüsüyle taşlaşmış yürekleri ile genç adamlar. Olabilecek en kötü şeye kiralık katillere dönüşmüşler. Yazık. İnsanlıktan çıkmışlar. Ayak direyenlerden Metin Lokumcu önde gidenimiz. Öğretmenimiz. Horona duruyoruz. Tutmuş diğer ucundan “Su haktır, satılamaz” pankartının. Sonra Metin Abi bu genç insanların içine düştükleri hale, onların utanmazlığına isyan etmekte, onlardan gelen darbelere, suratına sıkılan gaza topyekün üzerimize çöken bunaltıya isyan etmekte. Onu öldürdünüz mü şimdi? Alıp götürüp kurtardınız mı memleketi? Sizin darbecilerden neyiniz eksik? Hadi Nokta Operasyonu yapın, durmayın! Eşini dostunu yoldaşını toplayın Metin Abi’nin. Dereleri, havayı, suyu, tarihi ve hayvanları da katledin, onların katline karşı çıkanları da öldürün. Geriye katledilecek birşey, memlekette eşkiya kalmasın. “Dağların çocuklarının” katliamına “denizin çocuklarını” ekleyin. Onların ardından bizi de. “Hadi alın götürün hepimizi, kurtarın memleketi”. Topunuz, tüfeğiniz, yüreğiniz yeterse.
YÖK başkanı öğrenci konseylerinin başkanları ile buluşuyor. Öğrencilerin dertlerini dinleyecek öğrencilerin “temsilci”lerinden. “Bu temsilciler nereden çıktı, neyin temsilcisi, kimin temsilcisi bunlar” demeyin şimdi. Ne zamandan beri YÖK toplanıyor mesela bu temsilcilerle; “toplanıp ne yapıyor?” diye de sormayın mümkünse. Bu bir ileri demokrasi uygulamasıdır zira. İleri demokrasi uygulamaları böyle olur. Karşınızda gerçek bir muhalefet varsa ve sizin pek de hoşnut olmayacağınız şeyleri söylüyor ve yapıyorsa karşınızdakileri suçlamak en önemli ilkedir. Bu suçlama faşistlik! olabilir, derin devletin her eyleminden mağdur da olsa karşınızdakiler, Ergenekonculuk! olabilir, PKK’lılık olabilir, teröristlik olabilir, beyinsizlik olabilir. Bu makbul olmayan öznelerin karşısına bir makbul özne öne sürersiniz. Mümkünse her dediğinize kafa sallayan. Mevcut değilse icat edersiniz. Destekler, kamu kaynaklarını bu öznenin inşasına ayırırsınız. El altından haber salarsınız: “Bu oluşumun içinde yer alın, ikbal kapıları açılacak” diye. Sonra bu özneler çıkar “sessiz çoğunluğun sesi olduklarını asıl ve en bi temsil yeteneğine kendilerinin sahip olduğunu, kalanların marjinaller olduklarını olay çıkardıklarını ileri sürerler. Zira kendileri meşru seçimlerle gelmişlerdir. Atanmamışlardır. Tam istediğiniz gibi, tam demokratik yani. Her şey süt liman. Ne güzel. İster Kürt açılımına uygulayın formülü ister öğrenciler meselesine, ister sendikalara. Durum tam olarak budur.Öğrenciler arasında siyasi ayrımcılıkÖğrenciler defalarca ve defalarca basın açıklamaları ile başka türlü eylemleri ile olsun dertlerini anlatmaya çalıştıkça biber gazına copa ve dayağa tabi tutuldular. Bir de üzerlerine eli satırlıları salmak gibi daha eski bir yöntem de var bu arada. Daha da kötüsü dayak yedikleri yetmezmiş gibi bu şiddete maruz kaldıkları olaylardan soruşturuldular, okullarından uzaklaştırıldılar, atıldılar. Kendilerini ne zaman ifade etmeye kalksalar bir afiş, bir şarkı, bir bildiri, bir slogan hayatlarını mahvetmeye çalışmanın bir aracı olarak geri çevrildi suratlarına bu girişimler. Öğrenciler arasında siyasi ayrımcılık yapmakta el birliği etti pek çok üniversitenin yönetimi. Bu öğrenciler “solcu” olduklarından söyledikleri, dertleri ciddiye alınmadı, kendileri yok sayıldı, küçümsendiler kılık kıyafetlerine laf söylendi.. Sırf “solcu” olduklarından tüm bu muamelelere müstahak görüldüler. “Ayrımcılık” literatüründe ne varsa geldi başlarına.Ellerine yumurtaları alıp “artık yeter!” demeleri meseleyi kamuoyunun gündemine taşıdı. Tam bu sırada bir öğrenci temsilcileri konseyi olduğu keşfedildi nedense.Nerden çıktı bu konseyler?Bu konseylerin icadı da böyledir aslında. 1990’ların ortasında aralarında bulunduğumuz öğrenciler har(a)çlara yapılan ve yüzde üç yüzü bulan zamlara karşı ayağa kalkmışlardı. Mesele yalnız haraç meselesi değildi şüphesiz. Yoksulluk, yoksunluk ve bastırılmışlığa isyan hepsi bir arada. Kendi hayatımız hakkında bize sorulmadan alınan kararlara kararlı bir itiraz. Bu itirazın ilk somut karşılığı üniversitelerde tüm muhalif öğrencileri bir araya getirmeye çalışan “cepheler” oldu. Ama belki de bundan daha önemlisi bu muhalif öğrencilerin örgütledikleri tüm öğrencilerin doğal üyesi olarak çağrılı bulunduğu konsey tipi örgütlenmelerdi.-”Öğrenci misin?-Evet.-Niye öğrenci meclisine gelmiyorsun o zaman?-Naapcaz ki orada?-Naapcaz, kendi sorunlarımızı tartışcaz, bu kadar harç ödemekten memnun musun mesela?Geç ilan edilen final tarihleri mesela. Yönetmeliğe bakarsan 2 hafta önce ilan etmeleri lazımdı!…-Egeleyim ben de o zaman.-Satırla gelmiiiceceksen, gel tabii tek sınırlama bu.sağa sola satırla saldıranlar arkadaşlarımızı bıçaklayanlar gelemiyor yalnız, zira onlarla pratik olarak tartışmak mümkün değil….”Temsili demokrasinin Hakkinen’iBu en geniş örgütlenmeler öğrenci olmaktan kaynaklı sorunlarını tartışıp kendi sorunlarını nasıl çözeceklerini tartıştıkları, karar aldıkları, aldıkları kararları uygulamaya çalıştıkları doğrudan demokrasinin işlediği inisiyatiflerdi. Adları her üniversitede farklı oldu belki: öğrenci konseyi, öğrenci inisiyatifi, öğrenci meclisi. Ama iktidar gelen tehlikeyi hızlıca fark etti, henüz bu inisiyatifler olgunlaşmadan. Bu sürecin sonu “biz kendimizi yönetiriz size ne gerek var”a kadar gider diye apar topar bir sandık koydu tüm öğrencilerin önüne. “İstediniz verdik işte! Öğrenci Temsilcileri Konseyi, hadi bakayım seçin temsilcileri temsil ettirin kendinizi kuzu kuzu”. Kimi muhalif öğrenciler bu tuzağa düşmeyelim dediler kimi seçimlere girelim dediler. En güzel yanıtlardan biri “sıradan öğrenci”lerinden geldi mesela İstanbul Siyasal’ın. Seçim sandığından en çok oy alan öğrencinin adı Mika Hakkinen olarak çıktı. Kim bu Hakkinen diye diye epey arandı seçimi yapmaktan sorumlu asistanlar. Öğrenciler epey gülmüştü “demokrasinin temsilisi mevzubahisse bizi ancak Formula 1 pilotu temsil eder” diye.Biber Gazı ve YumurtaBu konseyler 2002 de çıkartılan bir yönetmelikle daha bir “hale yola” konuldu. Başarılı öğrenci olmayan aday olamıyor mesela. Maliyet muhasebesinden çaktıysan, demokrasiden de çakıyorsun otomatikman. Başarı kriteri ne? O kriteri “üniversite belirler.” Temsilciler üniversite senatosuna ya da yönetim kurullarına çağrılabilir. Ne için, sıra gelirse konuşmak sonra da kafa sallamak için. O kadar. Seçildiniz, binlerce oy aldınız mesela. Bir de çağrıldınız üstüne. Ne olacak? Bir oy hakkınız bile yok yani binler adına onların hayatına dair kararların alındığı yerde.Hah şimdi YÖK bu “temsilciler”le toplanıyor. Masanın etrafında takım elbiseli erkekler. Evet her halleri ile örencileri temsil ediyorlar şüphesiz (!), tüm öğrenciler erkek ve takım elbiseli. Kapınızın önündeyiz. Kapının önünde kadın, erkek, fukara ve öğrenci bu demokrasiyi yemiyoruz. Evet biber gazı yediğimiz doğrudur. Ama oradan bakınca, sizin de epey daha yumurta yiyeceğiniz apaçık.
Hatırlayacağınız üzere doğum borçlanması ile ilgili olarak bu köşeden daha önce yazılar yazmış, sorulara cevap vermiştik. Yine benzer konularda sorulan sorulara bir cevap olması için bir kez daha bu konuya değinmek istiyorum. Ancak sorulan sorularda verilen bilgilerle her bir sigortalının ya da bağkurlunun hizmet dökümü gibi bilgilere ulaşmak şu anda mümkün değil. Zira devletimiz bir güvenlik açığını kapayarak internetten bu tür sorgulamaların başkaları tarafından yapılmasını engelleyecek bir sisteme geçti. Bu durumda PTT şubelerine uğrayıp bir kereye mahsus olmak üzere size özel şifre almanız gerekiyor. Bu sebeple doğum borçlanması hakkında eski ve yeni uygulamalar hakkında bilgilendirici olacağını tahmin ettiğim genel bir yazı yazmakta buldum çareyi. İşte genelge bolluğu içinde SGK ve doğum borçlanması.Doğum borçlanmasında en eski uygulama5510 sayılı Sosyal Sigortalılar Genel Sağlık Sigorta (SSGSS) kanunu belirli şartlar altında kadınlara doğum borçlanması olanağı sağlıyordu. Bu şartlar şunlardı; kadının doğum yaptığı dönemde A/4 hizmet akdine bağlı olarak çalışıyor olması, işten ayrılmışsa 300 gün içerisinde doğum yapmış olması, doğum nedeniyle işten ayrılmış olması ya da işe gelmemiş olması, doğum borçlanması yapılacak dönemde çocuğun yaşıyor olması, doğum borçlanması yapılacak sürede adına prim ödenmemiş olması. Yani bu düzenleme ile işe girmeden evvel doğum yapmış kadınlara bu doğum süresini 2 yıl (ve de ikinci çocuk için 2 yıl olmak üzere 4 yıl) olmak üzere borçlanma hakkından yoksun kalıyorlardı. Fakat diğer yandan askerlik borçlanmasında durum benzer olmasına rağmen uygulama farklı idi. Erkek işçiler sigortalı olarak çalışmaya başlamadan önce askerlik yapmış olsalar da bu süreyi borçlanabilmekte idiler. Yani işe başladıkları tarih 2 yıl geriye çekilmekte idi. Kısaca doğum borçlanmasındaki uygulama kadınlar aleyhine işlemekteydi.2008/111 sayılı Hizmet borçlanma İşlemleri genelgesine göre “2008 yılı ekim ayı başından önce ve bu tarihten sonra borçlanılan sürelerle bu süreler ait kazançlar 5510 sayılı Sosyal Sigortalılar Genel Sağlık Sigorta Kanunu ile yürürlükten kaldırılan ilgili kanun hükümlerince kaldırılan ilgili kanun hükümlerine göre değerlendirilcektir. “ denilmekteydi. Bu şekilde doğum borçlanma sürelerinin 4/a yani SSK lılık üzerinden değerlendirileceği ifade edilmiş olmaktaydı.İyi HaberTemmuz ayında yayınlanan bir genelge ile doğum borçlanmasında kadınların aleyhine olan düzenleme değişti. Ancak bu değişikliğin kendiliğinden gerçekleşmedi. Doğum borçlanması yapmak isteyen kadınların mahkemelere başvurularının ve Yargıtay kararlarının bu genelgenin çıkmasında ciddi etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Yeni tebliğle birlikte iki temel nokta değişti. İlki, “ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra” ifadesi yeni genelge ile ortadan kalktı. Yani kadınların 2 doğum için 2 şer yıl borçlanabilmesi için bu doğumları sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra yapması şartı artık yok. Diğer bir değişiklik de işten ayrılma söz konusu ise 300 gün içinde doğumu gerçekleştiren işçinin bu doğum için 2 yıl borçlanması uygulaması ortadan kalktı. Artık bu 300 gün sınırı da mevcut değildi.Bir Genelge Daha16/9/2010 tarihli 2010/106 sayılı genelge ile SGK “Doğumun çalıştığı işinden ayrıldıktan sonra 300 gün içinde gerçekleşmesi şartı aranmayacaktır” hükmünü birkez daha tekrarlamıştır. Ancak genelgenin sonraki bölümünde kadınlar açısından durumu bir hayli zorlaştıran deyim yerindeyse bir düzenleme getirilmiştir. Bu genelgeye kadının doğum borçlanması yapıldığı sıradaki durumu esas alınacaktır. Bu durumda örneğin zorunlu sigortası bittikten sonra isteğe bağlı sigortaya prim ödeyenlerin 4/b statüsünde yani, borçlandırılan sürelerinin Bağkur kapsamında hesaplanması sözkonusu olacaktır. Bağkur dan mı yoksa SSK dan mı emekli olacakları ise Hizmet Birleştirme Kanununa göre hesaplanacaktır. Bu kanuna göre emekli olacakların geriye doğru 7 yıllık hizmet süreleri dikkate alınacak bu süre içinde hangi kurumdaki hizmet süresi fazla ise o kurumun emekliliği sözkonusu olacaktır. Bu durumda en etkin çözüm sigortalanın doğum borçlanmasını yapmadan evvel isteğe bağlı sigortaya son vermesi, SGK’lı olarak, SSK 4/a sigortalısı olup ardından doğum borçlanmasına gitmesidir. Bu durumda sigortalı SGK’dan emekli olabilir.Not: Odtu’de AKP Genel Merkezi’ne yürümeye kalkan gençleri AKP pek “makbul” bulmamış olacak ki “kucaklamak” yerine Ankara soğuğunda soğuk duşa tabi tuttu. Gençler zaten “kucaklanmayı” pek ummadıklarından suntadan şahane kalkanlar hazırlamışlardı. Ama duş öyle tazyikliydi ki o güzelim sunta kalkanlar kırıldı. Tam teçhizatlı ve tek tip polisler karşısında yaratıcı ve sunta kalkanlı gençler.”başkaldıran” gençler hepimizi bir demokrasi eğitimine tabi tutuyorlar. Son söz olarak onlardan alıntı yapalım teoride ve pratikte “eğitim şart!”
Bir çare arıyoruz halimize. Çoğunlukla kişisel bir huzursuzluk gibi başlıyor. Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor çareler konusunda. Bir takım ipuçları. Bildiğiniz soru işte ne olacak bu memleketin hali? Daha da özüne inelim mi meselenin: ne olacak bu solun hali? Memleketin haline ne demekteyiz yani topluca. İşte sorun da burada başlıyor.Dolaşıp birbirimize çarpıyoruz bir avuç insan. Durmadan platformlar kuruyoruz. Başı sonu, ucu bucağı olmayan platformlar. nokta nokta ile dayanışma platformu. Kampanyalar örgütlüyoruz. Bugün buna yarın ona. Zaman emek ve enerjimizi koyuyoruz hepsine. Hepsine. Zaten az olan zaman emek ve enerjimizi. Bir mirasyedi gibi davranıyoruz çoğunlukla. Olmasın diye değil bunlar ama. Şu soruyu sormadan edemiyor insan. Bir önceki deneyimden ne kalıyor geriye. Bir başarı? Diğer ezilenlerinde gözünde umut ışığı yakacak bir küçük zafer? Bir sonraki mücadeleye aktarılan biriktirilmiş ilişkiler? Bir sonraki mücadelede kullanabileceğin bir zemin? Farklı politik gruplar arasında birlikte mücadele etmenin getirdiği bir güven ilişkisi? Bir ortaklık duygusu? Ezilenlerle, hayatı değiştirecek öznelerle sürekli, devamlı ve gerçek bir ilişki? Hangisi? Hangisi hepimizin hanesine ezilenlerin ortak bir kazanımı olarak yazılıyor? Cevap hiç biri. Tüm bu eşsiz deneyimler bir kanalık kuyunun içerisinde kaybolup gidiyor.Kendi Kuyumuzun İçindeBiz şu şu şu meselede şunu yaptık diyenler elbet var. Verdikleri emekleri görmezden gelmek için söylemiyorum ama kimin haberi var? Hep birlikte geliştirebildiğimiz yanıtlar pek bir kısıtlı, onun deneyimi benim olamıyor bir türlü, arada görünmez duvarlar. Kimi alanlarda ipuçları var elimizde. Kimi yaptıklarından mücadelesinden memnun, umut verici buluyor kendi köşesinden yaptıklarını. Bir partiye, bir siyasi gruba, bir derneğe üye. Kimi sonu gelmeyen ve canımızı yakan dışarıda kanlı canlı duran gerçekle ilişkisi kendinden menkul tartışmalara fazlaca maruz kalmış. Maruziyet maraza dönüşmeden çekilmiş kendi yalnızlığına. Ama bunun kendi kuyusu olduğunun farkında.İçeriden Bağlanmak Mümkün mü?Karamsarlık olsun diye yazmıyorum bunları. Kendi kuyumuzdan çıkmak mümkün mü diye sormak için yazıyorum. Zira karşımızdakiler güçlüler ve birlik halindeler. Birlik halinde sömürüyorlar insanı. Onu hep birlikte bir makine parçasına dönüştürmeyi hayatın kuralı sayıyorlar. Dünyayı yaşanmaz bir hale getiriyorlar el birliği ile. Makine başında iş kazası olmazsa ekolojik tahribatla yarattıkları selle boğuyorlar. Uluslara bölüyorlar bizi cinsiyetlere kendilerinden olmayanları aşağılıyor yok sayıyor, olmadı katlediyorlar. Biz kendi kuyumuzda oturuyoruz. Bazen kendi yaptığımız işten memnun bazen huzursuz. Ama kendi kuyumuzda. Kafamızın içerisindeki kompartımanlarda da oturan konuklar var. Ekolojistler feministler sosyalistler ve daha neler. Ah bunları bir araya getirsek?!!! Kendi politik doğrularımızı durmadan kendimize ve kendi kuyumuzun içerisindeki diğerlerine tekrarlamaktan bıkmadık mı? Bu politik doğruları başkalarının da hayata geçirebileceğine ne zaman inanacağız. Bir deri fabrikasında çalışan bir işçi ile hayvan haklarını tartışmanın ancak onun örgütlenme mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğumuzda mümkün olduğu ne zaman kafamıza dank edecek? Aynı işçinin ailesinin fındık üreticisi olduğu mesela? Başka birinin zehir saçan bir nehrin kıyısında yaşadığı, diğerinin ev içi şiddetin mağduru olduğu? Ve tabii bir de bu işçilerin köylülerin ezilenlerin çoğunun kadın olduğu.Taciz ve SiyasetKadın demişken “kadın meselesi” kompartımanından konuşmanın tam sırası belki de. Kendi meselemiz üzerine konuşma hakkını elde etmişken durmayalım bari. KESK Genel Başkanı diğer bir yöneticinin bir çalışanı tacizi “iddiası” sebebiyle istifa etti. Ne yazık ki biz kadınlar açısından sendikalardaki herhangi bir taciz vakası, başka yerlerde olduğundan daha şaşırtıcı değil. Bu son istifanın “büyük siyaset” komploları ile tartışılması asıl meselenin üstünü örtüyor. Ortada daha büyük bir sorun var. Çünkü taciz “siyaset” tanımın dışında başka bir siyasetin bir aleti imiş gibi ele alınıyor. Kadınları hayatları hakkında karar alınacak mekanizmalardan dışlamanın bir yolu olarak taciz “siyaset” sayılmıyor. Sorarsanız “adi vaka” “küçük siyaset”. Belki de sorular şunlar olmalı: bu sendikada taciz ve ev içi şiddet sorunları için başvurulacak kadınların belirlediği bir mekanizma var mıdır? Bu mekanizma mevcut disiplin süreçleri dışında işletilebilir mi? Yani daha doğrudan ifade edersek mesela tacizcinin imzası gerekmeden. Bu başvuru mekanizmasının başvuru süreçleri üyelere yöneticilere çalışanlara anlatılmış mıdır? Buna kaynak, zaman ve enerji ayrılmış mıdır? Cevabı biliyorsunuz, cevap koskoca bir hayırdır. Akla gelmemiş bile olması muhtemel. Onca yapacak “büyük siyaset” varken sıra gelmemiş olmalı(!) hayatı değiştirecek “küçük siyaseti” ana doğrultumuz yapmaya.
Bir dünya kupası daha sona erdi. Almanya Hollanda derken İspanya güney Afrika’nın kazananı olmayı başardı. Ondan öte futbol oynama aşkıyla, haliyle hayranı olduğumuz ve kendi politik yeşil sahalarımızda görmeyi umut ettiğimiz takım oyunuyla gönlümüzü de fethetti. Messi, Ronaldo ve Rooney gibi yıldızların parıltısı biraz sönerken Forlan, Sneijder, Iniesta gözümüzü biraz daha kamaştırdı. Ah tabii bir de kupanın asıl ve en büyük yıldızı ahtapot Paul’ü unutmamak lazım. Nerdeyse tüm maçların sonuçları üzerine bir de şampiyonu tahmin etti. Bizse insanoğlu olarak onca aklımız, istatistiğimiz ve hevesimiz elimizde bakakaldık bu altı kollu “hassas” hayvanın bilgeliğine. Tüm bunları konuşmak için biraz geç bir zaman değil mi?. Biraz geç ve gereksiz. Gündem çoktan değişti. Ancak Dünya Kupası bitse de değişmemiş olan başka bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor belki de. Belki de bu yüzden bu kadar geç bir zamanı seçmek gerekiyor. Çünkü bunları bilerek dünya kupasını belki de “keyifle” izlemek çok olası değildi.Afrİka’nIn Kara BahtI DeĞİl!Hayır! Güney Afrika’nın yoksul arka sokaklarından, Afrika’nın kara bahtından dem vurmayacağım. Biraz daha uzaktan Asya kıtasından açacağım sözü. Mevzumuz top!.yani dünya kupası bağlamında Jabulani. Daha tanıtımı yapıldığında üzerine kıyametler kopan, Adidas’ın sponsor olmadığı çoğu yıldız tarafından “bakkaldan alınmış gibi” diye eleştirilen Adidas’ın sponsoru olduğu futbolcuların ise pek de ses çıkarmadığı top. İşte futbolcuların ifade hürriyeti de bu kadar. Yani sponsorun kadar konuş, ya da sponsorun kadar konuşma. Peki bu Jabulani gökten zembille mi iniyor? O yıldızların ayaklarında pek sevdiğimiz gollere dönüşen toplar kimin elinden çıkıyor. Muhakkak burada da bir göz yanılgısı var. Daha doğrusu ideolojik bir kuşatma. Belki çoğumuz bu koskoca markaların ve de bu koskoca FIFA’nın ileri teknoloji ile düzgün çalışma koşulları altında bu topları ürettirdiğimi düşünür ya da tahmin ederiz. Ama gerçek biraz, gerçekten birazcık farklı.Televİzyonlara YansImayan Kupa!13 yıl kadar önce futbol topu üreticileri bir “Atlanta Anlaşması” imzalayarak bu sektöre hakim olan çocuk emeği, güvencesiz çalışma, aşırı fazla mesai ve kötü çalışma şartları gibi felaketleri ortadan kaldırmak yönünde hareket edeceklerini garanti altına aldılar. Bu 13 yıl boyunca hem uluslararası markalar, hem de FIFA gündemine defalarca sektördeki temel işçi ve insan hakları ihlalleri ile ilgili çeşitli raporlar geldi. Son olarak uluslararası emek hakları forumu isimli bir STK’nin raporu dünya kupası sırasında açıklandı. Ve bu rapor parıltılı kupanın ardındaki çalışma koşullarına yani kupanın televizyonda yayınlanmayan kısmına ışık tutuyor.Dünya kupasının toplarınıkadınlar ve çocuklar dikiyor!Futbol topu üretimi Pakistan, Hindistan, Çin ve Tayland’da Pakistan da yoğunlaşıyor. Futbolu oynayanlar, yönetenler, seyredenler çoğunlukla erkek. Ama örneğin Pakistan’da futbol topunu üretenlerin çoğu ev eksenli olarak çalışıyor ve bu evlerde çalışanların çoğu çocuk ve kadın. Yaşları 5 ile 14 arasında değişen 7.000 çocuğun futbol topu dikme işinde çalışıyor. Evde çalışan kadınlar ayrımcılıkla karşı karşıya. Sektörün en altında çocuklar ve bu kadınlar var. En az ücret onlara ödeniyor. Bu ücretin o ülkedeki yasal asgari ücretin bile çok altında olduğunu bilmem söylemeye ihtiyaç var mı? Kadınlar hamile oldukları dönemlerde işlerini kaybetme tehlikesi ve işveren tehdidiyle karşı karşıya. Diğer yandan hiçbir sosyal güvenceleri yok ve kayıt dışı olarak çalışıyorlar.Gazala’nIn ve Bİzİm HİkâyemİzMesela Gazala. 60 yaşında AKI için yıllardır top dikiyor. Ayda 64 dolar kazanıyor. Bu ülkesindeki asgari ücretin altında bir rakam. Yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayabilmek için aylık 148 dolara ihtiyacı var. Üç de çocuğu var Gazala’nın. Geleceğe dair düşüncesi soruluyor Gazala’ya. Gazala indiriyor gözlerini “gelecek yok!” diyor. Sadece çocuklarından bahsederken parlıyor yorgun gözleri, belki çoğumuz gibi: onların eğitim alabilmesini ve belki de böylelikle “kaderin” çemberini kırabileceklerini umut ediyor.Sadece evlerdeki çalışma değil, örneğin Çin’deki bir fabrikada bazı işçiler günde 21 saat çalışıyorlar ve bu bir-iki gün değil tam tamına bir ay boyunca devam ediyor. Yani günde yalnız üç saat uyku ile yalnız ve yalnız çalışma. Bir makine parçasına dönüşmenin en somut hali. Hindistan’daki fabrikalarda örneğin, tüm Hindistan sıcağına rağmen doğru düzgün içme suyu yok fabrikalarda, doğru düzgün tuvaleti olan fabrika sayısı ise bir hayli az. Bu şartlar altında çalışan insanlar ne kadar mı para kazanıyor? Günde ortalama 2-4 top dikebiliyorlar ve top başına da 0,35 ABD $. Yaklaşık 1 dolar ya da 1,5 dolar. İşçilerin yıllık gelirleri Pakistan’da 708 dolar, Hindistan’da 600 dolar. Bu arada altına imza attıkları anlaşmaları uygulamakla görevli markaların icracı yöneticileri ne kadar kazanıyor dersiniz? Yıllık 3.950.000 dolar.Eh oyun ortada, üstelik bu oyunda bir centilmenlik ve/ya “Fair Play” de yok. Özellikle de “fair” kısmı yani adalet kısmı hiç yok. Buyurun futbolu/oyunu izleyelim şimdi. Seyirci olmaktan bıkacağımız güne dek. Gazala’nın başının öne eğilmemesi ve hem kendisini hem de çocuklarını bir gelecekleri olduğuna tekrar inandırmak için birlikte hareket etmeyi becerebileceğimiz güne dek. Zira insanlığın en insansız hali gelecekten umudunu kesmiş halidir.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
Trakya’daki Colin’s firmasında çalışmaktayım. Bizim sorunumuz diğer sorunlarımızdan başka, yıllık izinler. Yazın gelmesi ile yine yıllık izinlerimizi kullanma problemi yaşıyoruz. Daha doğrusu özellikle uzun senelerdir bu fabrikada çalışan arkadaşlar mağdur oluyor. Çünkü bizim fabrikada kaç yıl çalıştığımıza bakmadan yalnız bir hafta yıllık izin kullandırılıyor (hafta sonu ile birlikte 9 gün oluyor). Bu yıl da yine aynı olacak büyük ihtimal. Bu sebeple bir kaç ay içerde izni biriken arkadaşlar var. Bu hakları ancak işten çıkarıldıklarında ya da çıkarken para olarak ödeniyor. Halbuki biz bu yıllık izinleri vaktinde kullanmak istiyoruz böyle bir hakkımız yok mu? Fabrika HM ve Tommy Hilfiger gibi markalara çalışıyor. O yüzden temsilciler geliyor. Onlara da ilettik ama bir netice alamadık. Ne yapmamız lazım? Trakya’dan bir işçi.Maalesef Trakya bölgesinde yıllık izinlerin yasalara ve düzenlemelere göre işçiye kullandırılması yerine işverenin keyfiyetine göre kullandırılması söz konusu. Anladığımız kadarıyla Eroğlu Holding’e bağlı bulunan Colin’s de bir istisna oluşturmuyor. Kanunları uygulamak ve uygulatmakla sorumlu bulunan kişi ve kurumlar ise nerede ve ne ile meşguller doğrusu merak ediyoruz. İsterseniz kısaca yıllık izinle ilgili haklarınızı kısaca gözden geçirelim ve bu hakkınızı kullandırtmakla yükümlü olanları nasıl harekete geçirebileceğinize kafa yoralım.YIllIk Ücretlİ İzİn HaktIr!Yıllık ücretli izin hakkı 4857 sayılı İş Kanunu ve Yıllık Ücretli İzin Yönetmeliği ile düzenlenmiştir ve hemen belirtelim ki yıllık ücretli izinin kullanılması işverenin bir lütfü değildir: İş Kanuna göre yıllık iznin işçi tarafından kullanılması esastır ve yıllık ücretli izin hakkından vazgeçilemez. Dolayısıyla iznin kullanılmasının engellenmesi yasaya aykırıdır. “İşyerinde işe başladığı günden itibaren, deneme süresi de içinde olmak üzere, en az bir yıl çalışmış olan işçilere yıllık ücretli izin verilir.”(madde 53) İşçilere verilecek yıllık ücretli izin süresi, hizmet süresi; a) Bir yıldan beş yıla kadar (beş yıl dahil) olanlara on dört günden, b) Beş yıldan fazla on beş yıldan az olanlara yirmi günden, c) On beş yıl (dahil) ve daha fazla olanlara yirmi altı günden az olamaz. Ancak on sekiz ve daha küçük yaştaki işçilerle elli ve daha yukarı yaştaki işçilere verilecek yıllık ücretli izin süresi yirmi günden az olamaz. Yıllık izin süreleri iş sözleşmeleri ve toplu iş sözleşmeleri ile artırılabilir.Yıllık izinlerin bölünmeden kullanılması esastır!Tüm yıl boyunca çalışmış bulunan işçi herhangi bir kesinti olmaksızın yıllık izni süresince dinlenme hakkına sahiptir. Bu kural iş kanununca açıkça hükme bağlanmıştır. “Yıllık ücretli izin işveren tarafından bölünemez.” Yukarıda saydığımız yıllık izin sürelerinin işveren tarafından sürekli olarak verilmesi zorunludur. Bunun istisnası, tarafların anlaşmasıdır. Öngörülen izin süreleri, tarafların anlaşması ile bir bölümü on günden aşağı olmamak üzere en çok üçe bölünebilir. İşveren tarafından yıl içinde verilmiş bulunan diğer ücretli ve ücretsiz izinler veya dinlenme ve hastalık izinleri yıllık izne mahsup edilemez. Yıllık ücretli izin günlerinin hesabında izin süresine rastlayan ulusal bayram, hafta tatili ve genel tatil günleri izin süresinden sayılmaz. Yıllık ücretli izinleri işyerinin kurulu bulunduğu yerden başka bir yerde geçirecek olanlara istemde bulunmaları ve bu hususu belgelemeleri koşulu ile gidiş ve dönüşlerinde yolda geçecek süreleri karşılamak üzere işveren toplam dört güne kadar ücretsiz izin vermek zorundadır. İşveren, işyerinde çalışan işçilerin yıllık ücretli izinlerini gösterir izin kayıt belgesi tutmak zorundadır.YILLIK İzİn Ücretİ, İzİnden Önce Ödenmelİ!İşveren, yıllık ücretli iznini kullanan her işçiye, yıllık izin dönemine ilişkin ücretini ilgili işçinin izine başlamasından önce peşin olarak ödemek veya avans olarak vermek zorundadır. Yıllık ücretli izin süresine rastlayan hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücretleri ayrıca ödenir. İş sözleşmesinin, herhangi bir nedenle sona ermesi halinde işçinin hak kazanıp da kullanmadığı yıllık izin sürelerine ait ücreti, sözleşmenin sona erdiği tarihteki ücreti üzerinden kendisine veya hak sahiplerine ödenir. Ancak bu durum işverene yıllık izinleri biriktirme hakkını vermez.ÇalIŞma Bölge MÜDÜRLÜĞÜ’NDEKİLERdurumu bİlmİyor mu?Peki, sizin durumunuzda, yani Colin’s deki işçiler olarak, yani tüm bu haklarınız olduğu halde kullanamıyorsanız ne yapmalısınız? Öncelikle Bölge Çalışma Müdürlükleri’ne dilekçe ile başvurabilir şikâyette bulunabilirsiniz. Ancak bölgede yıllık izinlerin yasaya uygun şeklide kullanılmadığının yani bizim İstanbul’dan bildiğimiz gerçeğin herhalde oradaki görevliler de farkındadır. Ancak yine de bir dilekçe ile başvurmanız hareket geçmelerine bir vesile olabilir. Denemekte fayda var. Bu sizin yerel hukuktan doğan hakkınız.Colin’s H&M ve Tommy Hilfiger ve FLA ne yapacak?Diğer bir seçeneğiniz ise uluslararası hukuktan ve fabrikanızın ticari ilişkilerinden kaynaklanmakta. Şu anda siz uluslararası markalara anladığımız kadarıyla H&M ve Tommy Hilfiger’a çalışmaktasınız. Dolayısıyla onların mallarını üreten işçiler konumundasınız. Bu markalardan H&M uluslararası FLA (Fair Labour Association-Adil Emek Örgütü) isimli uluslar arası bir yapıya üye, Tommy Hilfiger’ın ise kendi sosyal sorumluluk politikası var.. Böylelikle her ikisi de mal ürettirdikleri yerlerde hem yerel hukuktan hem uluslararası hukuktan kaynaklanan temel işçi haklarının sağlanması garanti altına almaya söz veriyorlar. Yerel mevzuatta işçinin kullanması esas olan ve vazgeçilemez olarak tanımlanan yıllık izin hakkı da, ve sendikaya üye olmayı da kapsayan örgütlenme özgürlüğü de bu temel haklardan. Dolayısı ile hem bu markaların kendi şikâyet mekanizmalarını kullanabilir hem de FLA’nın şikâyet mekanizmalarına başvurabilirsiniz. Biz de köşemizden şikâyetinizin neticelerinin takipçisi olacağımızı şimdiden ilan edelim. Böylelikle “dünya markası” konumunda bulunan H& M ve Tommy Hilfiger’ın dünya kamuoyu önünde altına imza koydukları “Davranış Kuralları”na “Code of Conduct” larına ne kadar uyduğunu hep birlikte görmüş oluruz. Bu arada izin kullanmadıkları halde işçilerden alınmış “izin kullandım” yazılarını yahut işi kitabına uydurma teşebbüslerini kastetmiyoruz “yıllık izin hakkı” derken tabii. Yani uygulamanın kural ve yasaların özüne uygun uygulanmasından bahsediyoruz. Bakalım “önemsiyen marka” olmaya çalışan Colin’s kendi çalışanlarının temel haklarını ne nebze önemsiyor? Bakalım H&M ve Tommy Hilfiger’ın altına imza koyduğu anlaşmalar birer kâğıttan mı ibaret, bir pazarlama taktiği mi, yoksa gerçekten mallarını üreten işçilerin hayatında bir anlam ifade ediyor mu?
Diğer yanda kendi Gazze’miz var. Kendi memleketinin dağını taşını bombalamak, kendi insanlarımızı gözaltında kaybetmek, işçilerimizi madenlere gömmek, tersanelerde göz göre göre öldürmek, Yeşil Kundura’nın önünde, Assan Gıda’nın önünde kendi anayasal haklarını kullanmak için günlerce aylarca cefa çekmeye mahkûm etmek, kendi gençlerini eğitimi paralılaştırarak geleceksizleştirmek, kazara üniversiteye kadar ulaşabilmiş kendi gençlerini kendi üniversitelerinde kurşunlamak mesela. Önce Şerzan Kurt katledildi Muğla’da. Sonra diğer üniversitelerde her türlü şiddeti içeren müdahaleler geldi öğrencilere. Uzun süredir soruşturmalar, uzaklaştırmalar, ideolojik halay çekme, gitar/bağlama gibi “gayet makul” suçlamalarla zaten parasızlık nedeniyle zor eriştikleri eğitim hakları elinden alınıyordu. Ancak son günlerde yaşadığımız bir diğer olay bunların üzerine tüy dikti. 24 Mayıs günü İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsünde rektörlüğün arkasındaki Havuzlu Bahçe’de polis, yalnız öldürülmüş arkadaşları Şerzan Kurt’un resmini içeren pankart asan öğrencilere, ve bundan başka herhangi bir eylem yokken var güçleri ile saldırdı. Yalnız bir ucu açık ve üç tarafı Hukuk Fakültesi, ve rektörlük binaları ile kapalı olan bu alanda öğrenciler plastik mermilerle avlandılar. Üstelik tüm binaların kapıları öğrencilerin “kaçmasını” engellemek için kapatılmış üzerine kilitlenmişti. Bir “kapanın” içinde can pazarı yaşandı. Evet, şöyle aptalca bir cümle kuracağım: “şans eseri herhangi bir can kaybı olmadı”. Ama öğrenciler beden ve ruhen yaralandılar. Çenesinden yaralanmış bir öğrenci “herhangi bir öğrencinin başına gelebilirdi benim başıma gelen” diyor “ illa solcu olmanız gerekmez, zaten orada sadece solcular yoktu”. Sözü dinlememiş, kendini ifade yolları kapatılmış, bastırılmış, kişiliğine de saldırılmış, başka bir hapishaneye kapatılmış bir insanın kahrı içinde. Kimi kime şikayet edecek? Eğer mağduru olduğu bu polis saldırısı sebebiyle bir de soruşturma açılmazsa, okuldan uzaklaştırılmazsa, ya da atılmazsa şanslı olacak. Bir küçük Gazze modeli yani. Onları korumakla görevli olanlar, mevkilerini bu sebeple işgal ettiklerini düşündüklerimiz, hatta çocuklarımızı onlara emanet ettiklerimiz, rektör mesela, dekanlar mesela, onlar ne yapıyorlar peki? Onlar kendi ellerine verilmiş iktidarla meşguller. Gelsin soruşturmalar, uzaklaştırmalar, atmalar. “seçilmiş” özel güvenlik var zaten üniversitede; o yetmezse polis sokarlar üniversiteye. Ne gerek var canım bu solcu öğrencileri insan yerine koymaya, dinlemeye, anlamaya? Bir tuzağa sokar, plastik kurşunlarla telef edersiniz gider. İsrail devletinden ne eksiğimiz var? İ.Ü Rektörü Yunus Söylet’e sözümüz şudur: o çocuklar bizim çocuklarımızdır. Onlar solcu öğrencilerdir tamam, ama “öğrenciler” dir. En az her öğrenci kadar kendilerini ifade etmeye hakları vardır. Hatta tüm öğrencilerin üniversitelerde belki de toplumun kalanından bile daha özgür tartışmaya, sözlerini daha özgürce söylemeye hakları vardır. Bunu inkâr için hukuksuz 12 Eylül yönetmeliklerinin ardına sığınmayın. Siz yöneticiler olarak öğrencilerinizin sağlığından, esenliğinden sorumlusunuz. Görevinizi yapmazsanız, çocuklarımızı parçalayıp çiğneyip ardından timsah gözyaşı dökmenize müsaade etmeyeceğiz, iki elimiz iki yakanızdadır. Zira siyasi eğiliminizin Gazze için döktüğü gözyaşlarının tek inandırıcılık kıstası kendi iktidarı altındakilere reva gördüğü muameledir.Akıl tutulmasıSokaĞa çıkıp, yeter! Aklınızı başınıza devşirin! diye bağırmak geliyor içimizden.Yalnız memleket sathında değil dünyanın başka yerlerinde akıl tutulmaları yaşanıyor karşısında çaresiz kaldığımız. Hatta bu akıl tutulması yalnız yönetenleri değil birtoplumun çoğunluğunu teslim alabiliyor.Gazze’ye insani yardım konvoyu İsrail devletinin saldırısına uğradı açık denizde. Bahaneleri de gemilerin aramaya izin vermemesi imiş. İsrail devleti hiçbir yetkisinin olmadığı açık sularda arama yapmak istiyor. Beğenmediniz mi? İşte o fena. O zaman yollar üzerinize komandolarını. Bakmaz gözünüzün yaşına; çocuk yaşlı genç, ihtiyar, Müslüman Hıristiyan, Türk, Yunan, canınıza okur. Kendinden olmayanı yok eder. (bu tanım size de tanıdık geldi mi bir yerlerden). İsrail kendi karasularında arama yapmak isteseydi ne mi olurdu; Uluslararası hukuka göre gemi bunu kabul etmezse kendi karasularından çıkmasını talep edebilirdi yalnız. Ama uluslararası hukukun uluslararası guguk olduğunu öğrendik bir kez daha. Güçlü olanın öttürdüğü bir guguk kuşu. Burada ABD’nin işgaline sebep(!) olan ve de Irak’ta arayıp arayıp (!) bulamadığı kitle imha silahlarından bahsetmeyeyim diyorum. Can kaybının sayısı hala belirsiz şu saatlerde. İsrail zorla kendi sınırları içerisinde olmadan müdahale ettiği, hatta kendi istekleri dışında yaralıları bile kelepçeleyerek sınırlarından soktuğu insanları şimdi sınır dışı etmeye yelteniyor. Türkiye’ye geri dönen gönüllüler vahşi müdahalenin kurşun sıkma yanında elektrik şoku uygulama gibi işkence yöntemlerinden, aç ve susuz bırakılmaktan bahsediyorlar. Bu yardıma gidenlere reva görülen muamele. Siz bir de yardıma ihtiyacı olanların halini düşünün. Geçtiğimiz yıl Gazze de İsrail’in katliamına ve şiddetine dünyanın gözü önünde kurban gidenleri. Yalnız bir saldırıda sönen, sayıları bin beş yüzü bulan çoğunluğu kadın ve çocuk, ömürleri. İsrail bunu tüm dünyanın gözü önünde yaptı ve gördüğü herhangi ciddi bir yaptırımı araştırıp bulmayı size bırakıyorum. Bir de sürekli kol gezen ölüm var Gazze sokaklarında: yiyeceksizlik, ilaçsızlık, geleceksizlik adı. Yani İsrail ablukası. Kendi topraklarınız üzerinde bir hapishane yaşamı. Daha da beteri var fakat. Filoya müdahaleyi kutlayan İsrailliler! Haber yayınını engellemeye çalışan, sağdan soldan İsrail bayrakları sallayan meczupluk! Ancak biz umudumuzu, amasız, fakatsız dünyanın her yerinden gelip kuşatmayı aşmaya çalışanlara, dünyanın her yerinde İsrail dahil sokaklara bu insanlık dışı eylemi kınamak için çıkanlara bağladık.
SORU: Merhaba, Ben Bursa’da bir metal fabrikasında çalışmaktayım. 3-4 yıldır orada çalışıyorum. Ağır sanayide çalışmamıza rağmen ücretlerimiz asgari ücret. Fabrikada toplam bin iki yüze yakın çalışan var ama biz yaklaşık yedi yüz kişi bir şirkete bağlı çalışıyoruz. Geçtiğimiz aylarda sendikalaştık. İki ayrı sendikaya gittik. Sonra bizim şirketin üretim yaptığı otomobil firmalarında olan sendikaya gitmeye karar verdik. Sendikaya gittik. Sendika bizi destekleyeceğini söyledi. Sonra yaklaşık üç yüz kişiye ulaştık. İşveren haber aldı ve fabrikamızda en kıdemli olan ve sendika çalışmalarının içinde olan yaklaşık 10-12 kişiyi işten attı. Yoksa yüzde 50’yi de almak üzereydik. Şimdi sendikalaşma durdu. İşten atılan arkadaşlar kendileri işe iade ve sendikal tazminat için dava açtılar. Ama üç yüz kişiden kimse henüz sendikaya üye olmamıştı. Bu arada işverenin elinde atılan 10 arkadaşın dışında 70-80 kişilik bir liste olduğunu da öğrendik. Şimdi işveren bu listede olanları belki toplu olarak değil de fırsat buldukça peyderpey işten çıkaracak. Hepimiz kim var listede diye bekliyoruz. Bu durumda şu an işten atılmış olan arkadaşlarımız kıdem tazminatlarını ve sendikal tazminatlarını alabilirler mi? Biz işten atılırsak biz de sendikal tazminatımızı alabilir miyiz?İsmi saklı. Panayır Mahallesi/BursaGenellikle bu sayfada nerdeyse her yazımızda örgütlenme konusunun önemini vurgulamaktayız. Bunun önündeki yasal engeller ve pratik engellere dikkat çekerek bu engellerinde ancak yine örgütlenme ile ortadan kaldırılabileceği defalarca ifade ettik. Bu kez yine örgütlenme konusunda başka bir sorunun cevabını arayacağız.Sendikal faaliyetin engellenmesi suçtur!Öncelikle sendikal faaliyet örgütledikleri/katıldıkları için işten çıkarılmış olan 10-12 arkadaşınız işten çıkarılırken işveren hangi neden gösterdi?. Genellikle işverenler sendika tazminata zemin oluşturmamak için “seni sendika sebebiyle işten çıkarıyorum” demeyeceği aşikâr. Bu noktada 5237 sayılı TCK’nin 118. maddesini de hatırlatmak da fayda var ; “Bir kimseye karsı bir sendikaya üye olmaya veya olmamaya, sendikanın faaliyetlerine katılmaya veya katılmamaya, sendikadan veya sendika yönetimindeki görevinden ayrılmaya zorlamak amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı baska bir davranılsa bir sendikanın faaliyetlerinin engellenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.”SENDİKANIN İHMALİ/HATASI!Diğer önemli bir nokta işten çıkarılan arkadaşlarınızın işten çıkarken kendi rızası ile işten çıktığını ifade ettiği herhangi bir belge imzalamamış olması. Arkadaşlarınızın işe iade davalarını açmış olmaları son derece olumlu bir gelişme. Ancak iş akdinin feshinin sendikal sebeple gerçekleşmiş bulunduğunu ispat etme yükümlülüğü işçi avukatlarında olacaktır. Ancak bu durumda sendikal faaliyet yürütmüş olduğunuz süre içerisinde işyerindeki işçilerden hiçbirinin sendikaya üye olmuş olmaması sendikal faaliyetin kanıtlanmasının önünde ciddi bir engel olacaktır.(sendika üyeliği varken sendikal faaliyetin olup olmadığı ve bunun hukuksal neticeleri başka bir yazının konusu olabilir). Aslında burada sendikanın ciddi bir hata ya da ihmalinden bahsetmek olasıdır. Türkiye’de sendikalar örgütlenmeye başladıkları işyerlerinde sendikal çalışma yapmakta olan işçileri güvence altına almak üzere sendikal çalışmanın başlangıcında, en aktif unsurları derhal sendika üyesi yaparlar. Bu aslında sendikal faaliyete katılan tüm işçileri de garanti altına almaya çalışan bir tavırdır. Ancak sizin ilişkide bulunduğunuz sendika bunu yapmaktan imtina etmiş yahut bu konuda ihmalkâr davranmış ve bu durumda iş işten geçmiş görünmekte.Hâlâ yapılacak bir şey var! Sendikaya üye olun!Fakat hâlâ şu an hem kendiniz hem de şu an mahkemesi süren arkadaşlarınız için yapabileceğiniz bir şeyler var. İşten çıkarılan işçilerin sendikal faaliyete katıldıklarını kanıtlayabilmeleri çok büyük oranda sendika üyeliği dışındaki kanıtlara ve şahitliklere kalmış durumda. İlişkide bulunduğunuz sendikanın temsilcilerinin ve yöneticilerinin şahitliği, işyerinde çalışmaya devam eden işçilerin şahitliği, sendikanın kayıtları(örneğin sendika temsilcileri ile işçilerin yapmış olduğu bir toplantı sırasında ödenmiş ve sendika tarafından A şirketi işçileri ile toplantı notu düşülmüş bir kasa fişi vb). Belki bundan da önemli olan başka bir şey var. O da ilişkide olduğunuz sendikaya giderek derhal sendikaya üyeliğinizi talep etmektir. İşveren elinde bir liste bulunduğunu ve bu listeye göre en az 70 kişinin daha işini kaybedeceği ortadadır. Zaten genel olarak iş güvencesinden bahsetmek de mümkün görünmemektedir. Bu durumda en kötü sendika bile sendikasızlıktan yeğdir. Ayrıca sizin şu an sendikaya üye olmanız hem kendinizi güvence altına almanız anlamına gelecektir hem de şu an sendikal faaliyet nedeniyle işten atılmış bulunan arkadaşlarınıza ciddi bir destek oluşturacaktır. Bu durumda işçi avukatları sizin üyeliklerinizi işaret ederek devam eden bir sendikal faaliyetten bahisle müvekkillerinin üye olamadan işten atıldıklarını belirtebileceklerdir. Yani sizin üyelikleriniz işçi lehine karar vermeleri daha muhtemel olan iş mahkemesinde «sendikal faaliyetin varlığı» na kanaat getirmesine iyi bir dayanak oluşturabilir. Mahkemenin iş akitlerinizin sendikal sebeple haksız şekilde sona erdiğine karar vermesi, işe iadenizi sağlayacaktır. İşveren sizi işe geri almazsa kıdem ve ihbar tazminatlarınızın yanında size sendikal tazminatlarınızı da ödemek durumunda olacaktır.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
Sinema ödülleri sezonuna girmiş bulunmaktayız. Önce Oscarlar arkasından “Türk sinemasının Oscarları” olarak ifade edilen Yeşilçam ödülleri sahibini buldu. Ah pardon; “Turkcell Yeşilçam Ödülleri” demeliydim. Maalesef Türkiye’nin “büyük markaları” bir sanat ya da kültürel faaliyeti sürekli olarak destekliyor, büyütüyor ve geliştiriyor olmanın saygınlığını-belki uzun süreli olarak da yapmadıklarından bu faaliyetleri- bir türlü tatminkâr bulmuyorlar. Paralarının karşılığını istiyorlar mutlaka. Yani o isim o marka o faaliyetin başında bulunacak mutlaka başka türlü paraları boşa gitmiş olur(!)…bu paraları nerden kazandıklarını sormuyoruz bugün…peki…sosyal sorumluluk diye bize yutturdukları kırıntılara da saldırmıyoruz: tamam…yıllardır binlerce emekçinin üzerinden yükselen “Yeşilçam” adına el konuyor, ses etmiyoruz. Ama Turkcell de Yeşilçam ödüllerinin ana sponsoru olma ayrıcalığı ile yetinmiyor işte, illa markayı basacak: Turkcell Yeşilçam ödülleri, Akbank kısa film festivali, Ülker Kukla Festivali….liste uzuyor. (Bu arada televizyonda reklam giriyor: Bosch Genç Klasikçiler Festivali!)… Açgözlülüğün sınırı yok!..ama öyle vahim durumdayız ki kırıntılara şükrediyoruz: “hiç vermeyeni de var!”, “Neyse ki illa adlarını da koysalar bu festivalleri yapıyorlar!”. Bu festivallerin, ödüllerin emekçilerine lafımız yok: onların çalışma koşulları ayrı bir yazıyı hak edecek kadara vahim. Ama hazır aç gözlülük demişken başka bir noktaya dikkat çekelim.Yeşilçam ödül törenlerinde bazı ödül sahipleri ödüllerini almak üzere salona gelememişlerdi zira dizi setlerinde çalışmak durumundaydılar. Aslında bu durum “nezih” ödül töreni içerisinde bir an da olsa bu sektörün parıltılı dünyasının ardındaki Sine-Sen in deyimiyle “orman düzenine” işaret ediyor. Özellikle set çalışanlarının ölümlü iş kazaları ya da başrol oyuncularının feveranı ile gündeme gelen dizi ve sinema emekçilerin çalışma koşulları pek çok sektörün paylaştığı dertlerden mustarip.ÇOK ÇALIŞ, HIZLI ÇALIŞ, DURMA!Sine-Sen raporuna göre sinema setlerinde çalışanlarının yüzde 90’ı ise sosyal güvenlikten yoksun ve sigortasız çalışmakta. Kültür ve Turizm Bakanlığı bile “Destek Yardımı” verdiği projeler için Maliye Bakanlığı’ndan vergi borçları olmadığını belirten bir bildirimi yeterli görüyor. Çalışanların sigortalı olup olmadığını bakanlığı ilgilendirmiyor. Yani sektör çalışanları kayıt dışı. Sadece sinema değil akşamları koltuğumuza kurulup izlediğimiz dizilerin emekçileri de herhangi bir güvenceden yoksun. Herhangi bir kayıt olmadığından bu sektördeki iş kazalarının sayısını bilemiyoruz, ancak uzun çalışma saatleri göz önüne alındığında bu rakamın yüksek olduğundan bahsetmek olası. Uzun çalışma saatleri nerdeyse işin doğası haline gelmiş. Yine Sine-Sen’in Sinema TV sektörü 2009 Raporu’na göre haftalık çekilen dizilerde ortalama çalışma süresi 16-18 saat. İş kanunu ile fazla mesai dahil günlük olarak çalışma süresinin limitinin 11 saat olduğunu hatırlayalım. Çalışma saatlerinin uzunluğunun yanında bu çalışma işin normal ritmini koruyacak bir çalışma değil. Set çalışanları dizileri yetiştirmenin baskısı altında bu saatler içerisinde dinlenme aralarından yoksun da çalışıyorlar. Her hafta bir sinema filmi uzunluğunda 90 dakikayı bulan bir dizi çekmeye kalkınca her şey sarkıyor: oyunculuklar, senaryo, sosyal standartlar.DİZİDE DE “KAPI ORADA” MANTIĞI!Bu çalışmanın bu baskılar altında huzurlu bir iş ortamında gerçekleşmesi mümkün mü?. Hayır. Set çalışanları bir daha iş bulamamak kaygısı ile sessizce ifade etseler de kötü muamele çok yaygın. Oyunculara da dahil. Peki bu çalışmanın karşılığı nasıl ödeniyor ve bu sürecin sonucunda kim kazanıyor. Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi çalışanlar değil. Çalışanlar uzun çalışma saatlerinin sonunda değil fazla mesai almak, kendilerine söz verilen ücreti almak için bile canlarını dişlerine takmak zorunda kalıyorlar. 5-15 bölüm çalışmış bu haftaların ücretlerini alamamış, ücretlerini talep ettikleri için toplu olarak işten çıkarılmış çalışan sayısı hiç de az değil. Sine sen in oluşturduğu hukuk birimine iki ay içinde 20 dava başvurusu yapılmış. Mağdurların kimi mağdur edenlerin Allaha havale ediyorlar kimleri de kara listeye girme ihtimali ve “adım çıkar iş bulamam” korkusuyla bıçak kemiğe dayanmadıkça uzun ve meşakkatli yasal yollara başvuramıyor.KİM KAZANIYOR?Para dergisinin verdiği rakalara göre 45 dizinin ve 50.000 yanlış okumadınız elli bin çalışanın olduğu, 1 milyar TL lik bir ekonomi oluşturan, “faturasız verilen hizmetlerle birlikte bu hacmin iki katına çıktığını” sektörümüzde kim kazanıyor? Diziyi yaptıran TV kanalları!.hem de yalnız kendi ekranlarında yayınladıkları zaman kazandıkları reklam gelirleri ile değil sadece. Bir sözleşmeyle el koydukları telif hakları ile dizileri tekrar tekrar gösteriyor satıyor, arasına reklam alıyor ve bu haksız kazançtan kimseye, oyuncuları senaristler dahil kimseye beş kuruş da vermiyorlar.Evet buyurun bu akşamki diziyi iç huzur ile izleyin.Her zamanki sonuca gelelim. Hak verilmez alınır…bunun da tarih boyunca bir tek yolu olmuştur: Örgütlenmek!Atlayamayacağımız bir ödülOSCARLARLA “Türk Oscarları” arasına “Altın Bamya” girdi. Bu haftaki yazımızı sinema ve dizi sektöründe ortaya çıkan ürünün niteliğine nerdeyse hiç değinmeden tümüyle sektörün çalışma koşullarına ayırdık. Ama Altın Bamya sinema alanında içerikle fena halde ilgili: “Türkiye sinemasında, erkek egemen bakışın ağırlığına, kadınlara dair alanların daraltılmasına, kadınlara dair oluşan yanlış mitlerin, algıların, cinsiyetçi bakışın yeniden üretilip temsil edilmesine ve bu ayrımcılığın kanıksanır kılınmasına eleştiri, karşı duruş ve söz söyleme isteğiyle ortaya çıkan Altın Bamya Ödülleri” 21 Mart Pazar günü Ghetto’da yapılan Ödül Töreni ile sahiplerini buldu diye bitmesi gerekir bu cümlenin. Fakat Altın Bamya ödülü pek popüler bir ödül değil(!). Zira ödül almaya gelen pek az ödül sahibi oldu. Ama bu kez en nihayetinde oldu. Zaten ödülü verenler de seneye gösterecek aday bulamamak dileğiyle veriyorlar ödülü.Altın Bamya Akademisi senaryo adaylarından Bornova Bornova filminin yönetmeni İnan Temelkuran ve 2. Altın Bamya Senaryo Ödülü’nü “Daha önceki ödül törenlerine hep teşekkür konuşmaları hazırladıklarını, bu sefer nasıl özür dileyeceklerini düşünüp durduklarını” ifade ederek, Hülya Uğur Tanrıöver’in elinden alan Nefes filmi uygulayıcı yapımcısı Barış Kaya ve süpervizörü Güray Gürsel Akademinin gelecek yıllar ödül verecek aday bulamak umudunu güçlendirdi.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
