SORU:Annem yaklaşık 40 yıldır ev temizliğine gidiyor ve şu an emekli olabilmeyi çok istiyor. Çalıştığı iş günübirlik yerler olduğu için sigortalı olabilme şansı yoktu. Bir süre sonra bunun önemini bizler anlatmış olsak da kendince zamanın geçtiğini söyleyip üzerinde çok durmak istemedi. Ama şimdilerde harcadığı emekleri düşünerek kendine fazla dert etmeye başladı bu emeklilik durumunu. Çünkü kısa bir dönem Mersin’de nakliyat işi yapan bir firmada SSK’lı olarak çalıştı. Nüfus bilgilerini, SSK numarasını ve diğer ayrıntılarını iletiyorum, 4 kardeşiz (Yeni bir yasa duydum, ilk iki çocuk için geçmişe dönük borçlandırma yapabiliyormuş). A. Bozkurt/AntalyaDünyanIn İŞİ omzumuzda amaçalIŞmIyor görülüyoruzBiz kadınların en temel dertlerinden biri yaptığımız işlerin iş olarak görülmemesi. Bu nedenle işçi olarak da görülmüyoruz çoğu kez. Ve ne asgari ücrete ne de herhangi bir sosyal güvenceye ne de sendikaya layık görülüyoruz. Bizim her gün evde yaptığımız işler mesela yemek erkekler tarafından yapıldığında ciddi paralar kazanmak mümkün iken, örneğin bizler evlerde temizlik işlerinde çalıştığımızda sanki evimizdeki işin bir devamı imiş gibi bir tavırla karşılaşıyoruz. Birden değersizleşiyor bize verilen işler. En düşük ücretler bize ödeniyor. Zaten evdeki iş, hiç bitmeyen o ömür törpüsü işten sayılmıyor! Gece gündüz çalışıyoruz evde ve bize sorduklarında “hayır çalışmıyorum” diyoruz bir şaka gibi. Emeklilik? Sigorta ve eşit ücret gibi o da bir hayal çoğu kez. Sizin durumunuz nerdeyse bunun bir özeti. Ama galiba küçük br farkla.Doğum borçlanmasında eskiuygulama5510 sayılı Sosyal Sigortalılar Genel Sağlık Sigorta (SSGSS) kanunu belirli şartlar altında kadınlara doğum borçlanması olanağı sağlıyordu. Bu şartlar şunlardı; kadının doğum yaptığı dönemde A/4 hizmet akdine bağlı olarak çalışıyor olması, işten ayrılmışsa 300 gün içerisinde doğum yapmış olması, doğum nedeniyle işten ayrılmış olması ya da işe gelmemiş olması, doğum borçlanması yapılacak dönemde çocuğun yaşıyor olması, doğum borçlanması yapılacak sürede adına prim ödenmemiş olması. Yani bu düzenleme ile işe girmeden evvel doğum yapmış kadınlara bu doğum süresini 2 yıl (ve de ikinci çocuk için 2 yıl olmak üzere 4 yıl) olmak üzere borçlanma hakkından yoksun kalıyorlardı. Fakat diğer yandan askerlik borçlanmasında durum benzer olmasına rağmen uygulama farklı idi. Erkek işçiler sigortalı olarak çalışmaya başlamadan önce askerlik yapmış olsalar da bu süreyi borçlanabilmekte idiler. Yani işe başladıkları tarih 2 yıl geriye çekilmekte idi. Kısaca doğum borçlanmasındaki uygulama kadınlar aleyhine işlemekteydi.Yeni genelgeAncak son olarak temmuz ayında yayınlanan bir genelge ile bu durum değişti. Ancak bu değişikliğin kendiliğinden gerçekleşmediğini belirtmekte fayda var. Doğum borçlanması yapmak isteyen kadınların mahkemelere başvurularının ve Yargıtay kararlarının bu genelgenin çıkmasında ciddi etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Yeni tebliğle birlikte iki temel nokta değişti. İlki, “ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra” ifadesi yeni genelge ile ortadan kalktı. Yani kadınların 2 doğum için 2 şer yıl borçlanabilmesi için bu doğumları sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra yapması şartı artık yok. Diğer bir değişiklik de işten ayrılma söz konusu ise 300 gün içinde doğumu gerçekleştiren işçinin bu doğum için 2 yıl borçlanması uygulaması ortadan kalktı. Artık bu 300 gün sınırı da mevcut değil. Yani artık doğum borçlanması da askerlik borçlanması gibi hesaplanabilir.Sİzİn durumunuzdakİ bİrİ İçİN…Anneniz önceki durumda 48 yaşında ve 5225 prim gün sayısını doldurarak emekli olabilmekteydi ve kalan prim gün sayısı 4194 idi. Ancak iki çocuk olduğunu göz önüne alınır 4 yıl geriye gidersek, yani iki çocuk için doğum borçlanması yapılırsa, anneniz 45 yaşında ve 5000 gün doldurarak emekli olmaya hak kazanıyor. Ve bu durumda sigortalı olarak çalışmaya devam ederse ve herhangi bir başka engel söz konusu değilse 2021 de emekli olabilir. Bunun için SGK’ya doğum borçlanması yapmak üzere Sosyal Güvenlik İl ve Merkez müdürlüklerine bir dilekçe ile başvurmanız ve borçlanma matrahını belirlemeniz gerekiyor.Dilekçenizde TC kimlik numaranızı, iki ya da bir doğum için borçlanmak istediğinizi ve doğum tarihlerini, 5510 sayılı kanunun 41 inci maddesi ile tanınan doğum borçlanma hakkından faydalanmak istediğinizi belirtebilir ve borç miktarının hesaplanmasını talep edebilirsiniz. 11 bin lira civarında bir ödeme yapmanız muhtemel. Borçlanma matrahı taban (asgari ücret) tavan matrah arasında olabilir. Doğum borçlanmasının başvurunun kabulünün ardından 1 ay içerisinde peşin olarak ödenmesi gerekiyor. Umarız anneniz bunca yıllık çalışmanın ardından emekli olabilir.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
Gmail
Bir dünya kupası daha sona erdi. Almanya Hollanda derken İspanya güney Afrika’nın kazananı olmayı başardı. Ondan öte futbol oynama aşkıyla, haliyle hayranı olduğumuz ve kendi politik yeşil sahalarımızda görmeyi umut ettiğimiz takım oyunuyla gönlümüzü de fethetti. Messi, Ronaldo ve Rooney gibi yıldızların parıltısı biraz sönerken Forlan, Sneijder, Iniesta gözümüzü biraz daha kamaştırdı. Ah tabii bir de kupanın asıl ve en büyük yıldızı ahtapot Paul’ü unutmamak lazım. Nerdeyse tüm maçların sonuçları üzerine bir de şampiyonu tahmin etti. Bizse insanoğlu olarak onca aklımız, istatistiğimiz ve hevesimiz elimizde bakakaldık bu altı kollu “hassas” hayvanın bilgeliğine. Tüm bunları konuşmak için biraz geç bir zaman değil mi?. Biraz geç ve gereksiz. Gündem çoktan değişti. Ancak Dünya Kupası bitse de değişmemiş olan başka bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor belki de. Belki de bu yüzden bu kadar geç bir zamanı seçmek gerekiyor. Çünkü bunları bilerek dünya kupasını belki de “keyifle” izlemek çok olası değildi.Afrİka’nIn Kara BahtI DeĞİl!Hayır! Güney Afrika’nın yoksul arka sokaklarından, Afrika’nın kara bahtından dem vurmayacağım. Biraz daha uzaktan Asya kıtasından açacağım sözü. Mevzumuz top!.yani dünya kupası bağlamında Jabulani. Daha tanıtımı yapıldığında üzerine kıyametler kopan, Adidas’ın sponsor olmadığı çoğu yıldız tarafından “bakkaldan alınmış gibi” diye eleştirilen Adidas’ın sponsoru olduğu futbolcuların ise pek de ses çıkarmadığı top. İşte futbolcuların ifade hürriyeti de bu kadar. Yani sponsorun kadar konuş, ya da sponsorun kadar konuşma. Peki bu Jabulani gökten zembille mi iniyor? O yıldızların ayaklarında pek sevdiğimiz gollere dönüşen toplar kimin elinden çıkıyor. Muhakkak burada da bir göz yanılgısı var. Daha doğrusu ideolojik bir kuşatma. Belki çoğumuz bu koskoca markaların ve de bu koskoca FIFA’nın ileri teknoloji ile düzgün çalışma koşulları altında bu topları ürettirdiğimi düşünür ya da tahmin ederiz. Ama gerçek biraz, gerçekten birazcık farklı.Televİzyonlara YansImayan Kupa!13 yıl kadar önce futbol topu üreticileri bir “Atlanta Anlaşması” imzalayarak bu sektöre hakim olan çocuk emeği, güvencesiz çalışma, aşırı fazla mesai ve kötü çalışma şartları gibi felaketleri ortadan kaldırmak yönünde hareket edeceklerini garanti altına aldılar. Bu 13 yıl boyunca hem uluslararası markalar, hem de FIFA gündemine defalarca sektördeki temel işçi ve insan hakları ihlalleri ile ilgili çeşitli raporlar geldi. Son olarak uluslararası emek hakları forumu isimli bir STK’nin raporu dünya kupası sırasında açıklandı. Ve bu rapor parıltılı kupanın ardındaki çalışma koşullarına yani kupanın televizyonda yayınlanmayan kısmına ışık tutuyor.Dünya kupasının toplarınıkadınlar ve çocuklar dikiyor!Futbol topu üretimi Pakistan, Hindistan, Çin ve Tayland’da Pakistan da yoğunlaşıyor. Futbolu oynayanlar, yönetenler, seyredenler çoğunlukla erkek. Ama örneğin Pakistan’da futbol topunu üretenlerin çoğu ev eksenli olarak çalışıyor ve bu evlerde çalışanların çoğu çocuk ve kadın. Yaşları 5 ile 14 arasında değişen 7.000 çocuğun futbol topu dikme işinde çalışıyor. Evde çalışan kadınlar ayrımcılıkla karşı karşıya. Sektörün en altında çocuklar ve bu kadınlar var. En az ücret onlara ödeniyor. Bu ücretin o ülkedeki yasal asgari ücretin bile çok altında olduğunu bilmem söylemeye ihtiyaç var mı? Kadınlar hamile oldukları dönemlerde işlerini kaybetme tehlikesi ve işveren tehdidiyle karşı karşıya. Diğer yandan hiçbir sosyal güvenceleri yok ve kayıt dışı olarak çalışıyorlar.Gazala’nIn ve Bİzİm HİkâyemİzMesela Gazala. 60 yaşında AKI için yıllardır top dikiyor. Ayda 64 dolar kazanıyor. Bu ülkesindeki asgari ücretin altında bir rakam. Yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayabilmek için aylık 148 dolara ihtiyacı var. Üç de çocuğu var Gazala’nın. Geleceğe dair düşüncesi soruluyor Gazala’ya. Gazala indiriyor gözlerini “gelecek yok!” diyor. Sadece çocuklarından bahsederken parlıyor yorgun gözleri, belki çoğumuz gibi: onların eğitim alabilmesini ve belki de böylelikle “kaderin” çemberini kırabileceklerini umut ediyor.Sadece evlerdeki çalışma değil, örneğin Çin’deki bir fabrikada bazı işçiler günde 21 saat çalışıyorlar ve bu bir-iki gün değil tam tamına bir ay boyunca devam ediyor. Yani günde yalnız üç saat uyku ile yalnız ve yalnız çalışma. Bir makine parçasına dönüşmenin en somut hali. Hindistan’daki fabrikalarda örneğin, tüm Hindistan sıcağına rağmen doğru düzgün içme suyu yok fabrikalarda, doğru düzgün tuvaleti olan fabrika sayısı ise bir hayli az. Bu şartlar altında çalışan insanlar ne kadar mı para kazanıyor? Günde ortalama 2-4 top dikebiliyorlar ve top başına da 0,35 ABD $. Yaklaşık 1 dolar ya da 1,5 dolar. İşçilerin yıllık gelirleri Pakistan’da 708 dolar, Hindistan’da 600 dolar. Bu arada altına imza attıkları anlaşmaları uygulamakla görevli markaların icracı yöneticileri ne kadar kazanıyor dersiniz? Yıllık 3.950.000 dolar.Eh oyun ortada, üstelik bu oyunda bir centilmenlik ve/ya “Fair Play” de yok. Özellikle de “fair” kısmı yani adalet kısmı hiç yok. Buyurun futbolu/oyunu izleyelim şimdi. Seyirci olmaktan bıkacağımız güne dek. Gazala’nın başının öne eğilmemesi ve hem kendisini hem de çocuklarını bir gelecekleri olduğuna tekrar inandırmak için birlikte hareket etmeyi becerebileceğimiz güne dek. Zira insanlığın en insansız hali gelecekten umudunu kesmiş halidir.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
Geçenlerde İstanbul Üniversitesinin Orman Fakültesi çalışanları 30 km yol kat ederek öğle yemeği için Beyazıt Kampüsü’ne geldiler. Neden mi? Çünkü aynı yemek için idari görevlilerin yemeğe ödemesi gereken rakam İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt kampüsünde 1 TL 35 kuruş iken Orman Fakültesi Bahçeköy Kampüsü’nde 2 TL. Orman Fakültesi çalışanları da bu durumu protesto etmek ve haksızlığın giderilmesini talep etmek için 30 km yol kat ederek öğle yemeğini Beyazıt’ta Turan Emeksiz yemekhanesinde yedi. Burada “idari görevli” “akademik insanlar” ayrımı meselesine hiç değinmeyeceğim. İşverenin çalışanın öğle yemeğini ücretsiz olarak sağlama eğiliminde olduğu bir ülkede yaşadığımızı da tartışmayacağım. Ama burada bir kez daha taşeron uygulamasının saçmalığına değinmeden de edemeyeceğim. Çünkü bu farklı fiyat uygulamasının ve haksızlığın sebebi üniversite yemekhanelerinin özelleştirilmesi ve yemek hizmetinin taşeron firmalara ihale edilmesi. Çeşitli vesilelerle bu köşede tartışmaya çalıştığımız üzere aynı hizmetin taşerona verilerek “israfın önleneceği, daha kaliteli ya da aynı şekilde ama düşük fiyatlarla alınabileceği” hikayesi kocaman bir yalan. Bu olsa olsa “kamu kaynaklarını nasıl eşe dosta özel kişi ya da şirketlere aktarırım?”ın hikayesidir. Hele yemek söz konusu olduğunda kişi ya da şirketlerin kar etmesinin yolu “maliyetten” kısmak. Yani, emekçileri üç kuruşa çalıştırırsınız, kötü ama ucuz malzeme kullanırsınız. Zaten kar dışında insan sağlığı diye bir derdiniz de yoktur. O pek abarttıkları türlü şekil hijyen diye yutturdukları uygulamaların “gerçek gıda”ya erişebilmekle pek az ilişkisi vardır. Diğer yandan bu yemekleri yiyenler de beslendiklerini zannederler, ama yedikleri daha çok şişirilmiş, lifsiz, kısa süre de hazmedilen ve besin değerleri son derece düşük gıdalardır. Kısaca burada da ve eğer şanslı iseniz, gösteriş, “hijyen ve standartlar”, şov sağlam ama, içerik yoktur. Neyse uzatmayalım İstanbul Üniversitesi’nde her kampüs için ayrı ihale açan üniversite yönetimi bu ihalelerde farklı fiyatlara anlaşma sağlamış durumda. “Sana üç, ona beş” uygulamasının nedeni bu. Orman Fakültesi’nde çalışanlar yemekhaneyi boykot ediyor ve Eğitim-Sen yaşanan haksızlığı yargıya taşımış durumda. Umulur ki rektörlük bu haksızlığı mahkeme süreci sonuçlanmadan çözsün. Ve iyi ki kamu emekçilerinin sendikaları var; başka işkollarında ve işyerlerinde bundan çok daha ağır sorunlar örgütsüzlük nedeniyle değil kamuoyuna işyerinin bütününe bile yansıyamıyor. Hep söylediğimiz gibi emek ve ekmek mücadelesinde bu durumda yemek mücadelesinde de örgütlülük her tür sorunun çözümü için ilk ve en temel adım.Desa İşçilerinin ve karpuzunhikâyesiDesa işçilerini hatırlayacaksınız. Hani şu “londra’da dükkan açtım” diye böbürlenen “medeni patron!” Melih Çelet in fabrikalarında Deri-Iş Sendikası’na üye olan işçilerin hikayesi. 36 saat aralıksız fazla mesaiye, yetersiz ücretlere, zehirli kimyasallara çalışmaya dur demeye kalkışmanın hikayesi. Bu şartlar altında dünyanın en lüks markalarına Prada’ya, Marks and Spencer’a Mulberry’e, Debenhams’a, El Corte Ingles’e mal üretmenin, onların da işçisi olmanın hikayesi. En çok da Emine Arslan’ın hikayesi. Sefaköy fabrikasında sendikayı fabrikada örgütlemeye çalıştığı için kapı önüne konan, Deri İş Sendikası ile birlikte ama bir işçi, bir kadın olarak tek başına kapı önünde direnme kararı alan, rüşvetlere tehditlere “evine git!” lere boyun eğmeyen Emine Arslan’ın hikayesi. Ki o Emine Arslan işe iade davasını kazandığında parasını verip bir davul tuttu, getirdi aylarını geçirdiği Desa fabrikasının önüne. Direnişinin sonu davulla kutladı, dosta düşmana örnek olsun diye. Ama tabii medeni patron işe geri almadı Emine’yi. Gerekçe? Kendisini dünya aleme rezil etmiş çünkü. Taktı bir nevi. A tabi unutmadan aynı zamanda bu hikâye “kapının önündeki birkaç köpek” diye işçileri küçümseyen patronun hikâyesi. Sonra kapının önündekiler “30-40 şerefsize” terfi etti. Ama bana sorarsanız bu en çok da işçilerin eli kolu en büyük müşterisi olan Prada’nın kapısının önünde İtalya’da Fransa’da İspanya’da ve de İngiltere’de protestolar örgütlemeye kadar uzanınca tam anlamıyla “eşekten düşmüş karpuzsa dönen” patronun hikâyesi.Desa da neler olmuştu?2008 mayıs ayının sonundan başlayarak sendikaya üye olan işçilerden kırk biri Düzce Desa fabrikasından işten çıkarıldı. Fabrika kapısının önünde sendikalı olarak işlerine iade talebiyle beklemeye başladılar. 3 Temmuz’da da Sefaköy fabrikasında aynı gerekçe ile Emine Arslan’ın işine son verildi. Eh! sonrası galiba malum; gözaltı tehdit, rüşvet teklifleri. Ama galiba malum olmayan taraf burada başladı Desa işçilerinin hikayesinde. Desa’nın mal ürettiği uluslar arası markalara sorumluluklarını hatırlatmak üzere Deri İş’in üyesi bulunduğu uluslar arası sendikal yapılar ITG ve ETUF-TCL ve Temiz Giysi Kampanyası (CCC) ile iletişime geçildi. Gerek Avrupa basınında çıkan Desa işçileri ile gerçekleştirilen röportajlar gerek ITG’nin basın açıklamaları fakat özellikle de CCC’nin yürüttüğü kampanya netice verdi. Desa işvereni Aralık ayının ortalarında Deri-Is ile masaya oturdu. Ancak herkesi hayrete düşüren bir aymazlıkla her toplantıda bir önceki toplantıda verdiği sözleri inkar etti. Velhasıl toplantılardan hiçbir netice çıkmadı.Arslan Emİne Avrupa’da!2009 yılı Mart ayı başında Emine Arslan için CCC tarafından bir Avrupa turu düzenlendi. Emine Arslan’ın tek konuşmacı olarak katıldığı tur sırasında kendisi çalışma koşullarını ve örgütlenme serüvenini ve arkasından yaşadıklarını hem Avrupalı işçilere hem Desa’nın müşterisi olan markaların temsilcilerine, örneğin İtalya’da Prada işçilerine ve İspanya da El Corte Ingles’in temsilcilerine anlattı. Desa işverenin bu turun ardından sendikayı “Ergenekoncu”lukla suçlaması ve diğer teşebüslerini öğrenmeyi size bırakıyorum zira uzun bir liste. Köşeler yetmez bu sefaleti anlatmaya. Sonunda ne mi oldu? Nerdeyse tüm işçiler işe iade davalarını kazandılar. Sadece yerel mahkemelerde değil, temyizde, yargıtayda. Yani bu işçilerin sendikal nedenle işten atıldıkları mahkemelerce karara bağlandı.Desa patronu ve Prada yeniden dans etmek İstiyor!Sonra uluslararası kampanya yerel hukukun bir eksiğini kapadı ve Desa işvereni Deri İş Sendikası ile yerel hukukun üzerinde bir protokol imzalamaya razı oldu. Fakat yine bu hikayenin diğer aşamalarında olduğu gibi verdiği sözleri tutmuyor:6 işçiyi işe alması gerekirken 4’ünü alıyor, sendikayı üyelerinin temsilcisi olarak tanımıyor, sendika ile görüşmüyor, işçileri sendikadan istifaya zorlamaya devam ediyor, işçilerin örgütlenme özgürlüğüne saygı göstereceğine dair dağıtması gereken belge yerine “daha önce davrandığı şekilde davranacağını” belirten bir belge dağıtıyor. Yani bizimle dalga geçiyor. Bu mücadeleyi verenlerle, ona destek olanlarla. Kendisini de en büyük müşterisi olan Prada’yı da ciddiyete davet ediyoruz. Bir an evvel akıllarını başına devşirsinler. Karpuzluk etmenin alemi yok!Yeniden desa işçilerini desteklemek için. http://www.cleanclothes.org/urgent-actions/trade-union-harassment-continues-at-prada-supplierAvrupa Sosyal Forumu etkinlikleri içinde Desa işçileri, Deri iş Sendikası, ETUF-TCL Başkanı Valeria Fedeli , CCC ile bu konuyu tartışmak için bugün 1 Temmuz Perşembe, saat 17:30-20:30 arası İTÜ Makine Mühendisliği Fakültesi, Gümüşsuyu Kampüsü Salon: M012. Davetlisiniz.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
Bu dünyayı elleri ile yaratanlar yalnız ölümleri mevzu bahis olduğunda gündemimize gelebiliyorlar. Hayatta kalabilmek için bir makine parçasına dönüşen ömürleri ancak dramatik bir şekilde ellerinden kayıp gittiği zaman kısa bir süreliğine görünür oluyorlar, sonra yitip gidiyorlar çoğunluğun gözünü diktiği ve ufuk çizgisini oluşturan mavi ekrandan, kuyruklu yıldız misali. Pek azımız adlarını biliyor ya da hatırlıyor. O da eğer onların sesini yükseltecek duyulur kılacak insanlar destek grupları varsa. Tuzla’da can veren tersane işçileri misal, Davutpaşa’da can verenler sakat kalanlar, Bursa da yangından kaybettiğimiz 5 kadın işçi, Pameks servisinde boğulan kadınlar sonra.“Tozlu yerlerde calışmasaydınız!”Ve kot kumlama işçileri ve yakalandıkları daha doğrusu taammüden ve planlı bir şekilde avucuna bırakıldıkları amansız silikozis hastalığı.Silikozis ne mi? Aslında biz onu madenci hastalığı diye bilirdik. Madencilerden başka taşla, kumla çalışan işçilerde kısaca taş kum tozu soluyan işçilerde rastlanırdı ileriki yaşlarda.Silikozis kumun daha doğrusu onun içindeki silikanın ciğerlerinize dolması, sizi nefessiz bırakması, doktorun size “şu kadar ay ömrün kalmış” demesi yirmili yaşlarınızda, merdivenlerde kesilmek, yolda yürüyememek, ekmeğini kazanmak için çalışamamak, adı belli neticeyi öğrenmemek için doktora gidememek. Bir de üstüne bunu meslek hastalığı saydırmak için seni korumakla görevli “çalışma” bakanlığı ile mücadele etmek topyekûn, kot işçileri için. Sanki herhangi bir şekilde-kot kumlamadan yani-ciğerlerinize kum doldurabilirmişsiniz gibi. Ha unutmadan, bir de en tepeden bir yetkilinin buyurduğu üzere “siz de öyle tozlu yerlerde çalışmasaydınız canım” pişkinliği ile cebelleşme zorunluluğu duruyor önünüzde.Taşın/kumun kotla ne ilgisi var?Bu aptal kapitalizm, onu büyük markaları kendi modalarını yaratıyor. Bu “moda” ve onun aptallaştırdığı bir grup insan ille de “beyazlatılmış kot” giymek istiyor. Büyük markalar da bu kendi yarattıkları modanın yarattığı “talep” e riayet ediyorlar. Siparişlerini yolluyorlar “üretici” ülkelere. Bu üretici ülkeler de rekabet nedeniyle hak hukuk hak getire. Orada siparişleri alanlar fabrikalara, fabrikalar atölyelere, onlar da daha küçük atölyelere yolluyor siparişleri. O “büyüüüük” o gösterişli markalar bizim mahalle aralarına kadar teşrif ediyorlar velhasıl. Kot kumlayan işçilerin pankartlarında da “Levi’s, H&M Tommy Hilfiger Diesel için kot kumladık” yazıyor zira. (Yani kendinizi “büyük markalar daha insani yöntemler kullanıyorlar safsatasına inandırmayın. En büyük markalar o merdiven altı atölyelerde üretiliyor insan hayatları pahasına. Tıpkı makineler tarafından yapıldığını sandığımız pek çok diğer iş gibi bu “iş” de en ilkel koşullarda insanlar tarafından yapılıyor )Hiçbir şey insan hayatından daha ucuz deği!Sonra bildiğimiz mavi kot kumaşına basınçla kum püskürtülüyor beyazlasın diye, kum kumaşı hem beyazlatıyor hem yumuşatıyor hem de ciğerlerine doluyor bu işi yapan işçilerin. Ha bu işi yapmanın başka bir yolu yok mu, ille de “beyazlatılmış kot” giymek isteyen arsızlar için? Vardır/ya da bulunur elbet! Ama o yeterince karlı olmaz, zira hiç bir şey insan hayatından daha ucuz değil bu sistemin içinde. Küçük 4-5 mÇ lik her yanı kapalı atölyelerin içinde, tozdan göz gözü görmez vaziyette çalışıyor işçiler. “Hücre gibi. Kompresör çalıştığı zaman tozdan nefes alamıyorsun. Hatta kum püskürttüğün malı bile göremiyorsun. Ben deseni düzgün yapabilmek için kumlama yaparken, gözümü kapatıp içimden sayardım. Mola verildiğinde birbirimizi tanıyamazdık. Herkes tepeden tırnağa bembeyaz toza bulanırdı. Geceleri bile gözlerimizden, kulaklarımızdan kum çıkardı, öksürdüğümüzde ciğerlerimizden kum gelirdi.” Çoğu yirmili yaşlarının başında, köylerinden kopup bir gelecek aramaya gelmişler İstanbul, çalıştıkları yerlerde uyuyorlar, kum fırtınaları var uykularında bile. Öylesine genç ki kimi, yerde biriken kumu makineye tekrar doldurabilsin diye ayağının altına bir kasa konuluyor. Kum ziyan olmamalı, ne kadar delik varsa atölyede kapatılıyor bir parça temiz havaya açılan. Kum değerli zira. İnsan hayatı mı? Yok o bir parça beyazlatılmış kumaşa arsız bir zevke ve paraya feda edilebilir kolayca.“Yuvadan atılmış leylek yavruları”Şimdi bu çocuklar ölüyorlar, kendilerini «yuvadan atılmış leylek yavruları» gibi hissederek. Gözümüzün içine bakarak. Evet bu hastalığın hiçbir tedavisi yok. Hayatlarının son günlerinde ne mi yapıyorlar? Hayatlarının son günlerinde senin ve benim insanlığımızı kurtarıyorlar. Kendileri ve hastalığı tespit edilebilen 600 diğer kot kumlama işçisi için mücadele ediyorlar, ve maalesef sayıları henüz tam tespit edilememiş teşhis konulamamış ama bu sektörde çalıştıkları bilinen 5 bin kot kumlama işçisi için. Ve şu an hem Türkiye›de hem başka ülkelerde bu işi yapmaya devam eden binlercesi için. Şimdi Ankara›dalar, Adalet Bakanlığı›nda adalet, Çalışma Bakanlığı›nda ve Sağlık Bakanlığı›ndan gören göz duyan kulak bilen insan arayacaklar. Zira bakanlıklarımız göremedi duymadı bilmiyor. Bu işçilerin nerdeyse hepsi kayıt dışı, sigortasız çalıştılar. Çalıştıkları işyerleri mi? Onlar zaten hiçbir kayıtta yoktular. Niye mi? Çünkü işçi sağlığı iş güvenliğinin değil tedbirlerinin adının bile duyulmadığı biçimlerde atölye açmak zaten yasaktı. Ya da şöyle diyelim hiç bir kanuna kurala mevzuata uygun değildi. Ama sağ olsun Sağlık Bakanlığı’mız bu zaten kanunen yapılması mümkün olmayan işi yasakladı. Devletimiz başka güzel(!)işlerde yaptı bu süreçte. Varlığı herkesin malumu olan, ama devletin kayıtlarında olmayan işyerlerinde yine kendi kayıtlarına göre çalışmamış(!) işçiler bu çalışmaları neticesinde ölümcül şekilde hastalandıklarını ve bu işyerlerinde çalıştıklarını mahkemede ispatlamaya çalıştılar. Kendilerini çalışırken korumakla yükümlü devletin mahkemelerinde, yine bu devlet kayıtlarında olmadıklarından kaybettiler. Sonra büyük devletimiz zaten silikozis nedeniyle değil çalışmak, nefes bile alamayan bu insanların kapısına icra gönderdi mahkeme harçları için. Evet, bunu da yaptı. Bu işçilerin mallarını üretirken hayatlarından oldukları büyük markalar mı? Onlar işçilerinin sorumluluklarını almaktan çok uzakta defile düzenlemekle mallarını pazarlamak, maliyetlerini düşürmekle meşguller. Anlaşılan o ki biz kaderimizi elimize almadan bize, bizim insanlarımıza hayatta hakkı bile tanınmayacak. Kaderimizi elimize almaya çalışmanın hikayesi: Desa İşçileri’nin bitmeyen mücadelesi bir başka yazıya.NOT: Ama neyse ki yalnız bunlar yok bir de Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi var. Bu komiteye destek veren yüzlerce insan var, kurum var sendika var. Hem memleket hem dünya çapında. Hem kot kumlama işçilerinin talepleri hem yapabilecekleriniz için bakınız http://www.kotiscileri.org/kategori/anasayfaBİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
15 yıl önce işkazası geçirdimYıllar önce bir iş kazası geçirmiştim ve bu kazanın izlerini hâlâ üzerimde taşıyorum. Bu izlerin bir kısmı estetikle düzeltildi ama hâlâ günlük hayatım bu izler sebebiyle olumsuz şekilde etkiliyor. Tabii bu işin yalnız fiziksel yanı. Bunun dışında sosyal ve psikolojik yanlarına da siz tahmin edebilirsiniz. O zamanlar işe yeni girmiş olduğum için biraz çekindim ve tecrübesizlikten dava açmadım, kaza sonrasında biraz para aldım ama yukarda yazdığım bütün hayatımı etkileyen şeyler için tazminat alabilir miyim. Olay yaklaşık 15 yıl önce olmuş. Geriye dönük işler mi? Bir yol gösterebilirseniz sevinirim. Şimdiden size ve BİRGÜN’e teşekkürler. İstanbulÖncelikle iş kazasının ne olduğunu tekrar hatırlamakta fayda var. İş kazası 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 13 üncü maddesinde tanımlanmıştır. Bu tanıma göre iş kazası; a)Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada, b) İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle, c) Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda, d) emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda, e) Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında, meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen özüre uğratan olaydır. Bu tanımda dikkatimiz çeken birkaç noktanın altını çizelim. Yürütülmekte olan işin yalnız işyerinin dar sınırları içindeki ve asıl işi yaparken ki sürelerde değil görevli olarak işyeri dışında başka yere gönderildiği sürelerde ve emziren sigortalının süt vermek için ayrılmış süreleri içinde ve de işveren tarafından bir araçla işin yapıldığı yere geliş gidiş sırasında meydana gelebilecek kazalar da iş kazası sayılmaktadır. İş kazalarını işveren, o yer yetkili kolluk kuvvetlerine derhal ve SGK’ye de en geç kazadan sonraki üç işgünü içinde bildirmek durumundadır. Çalışan sigortalı kendisi, bir ayı geçmemek şartıyla rahatsızlığının bildirim yapmaya engel olmadığı günden sonra üç işgünü içinde iş kazasını bildirebilir.yasal haklar nelerdİr?5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 16’ıncı maddesine göre sigortalıya şu sosyal sigorta yardımları verilir: a) Sigortalıya, geçici iş göremezlik süresince günlük geçici iş göremezlik ödeneği verilmesi b) Sigortalıya sürekli iş göremezlik geliri bağlanması c) İş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine, gelir bağlanması d) Gelir bağlanmış olan kız çocuklarına evlenme ödeneği verilmesi e) İş kazası ve meslek hastalığı sonucu ölen sigortalı için cenaze ödeneği verilmesi.Hangİ davalar açIlabİlİr?SGK’nın iş kazası sonucu sigortalıya yaptığı yardımlar tutarı için rücu tazminat davası açma hakkı vardır. Rücu tazminat davası, daha önce kurum tarafından karşılanmış olan zararlar tutarının, kusurlu işverene veya üçüncü kişilere ödettirilmesi amacıyla açılır.İş kazası sonucu fiziksel zarara uğrayan işçinin veya ölümlü iş kazalarında işçinin ailesinin çektiği acı, elem ve ızdıraplar için manevi tazminat davası açılır ve hâkim takdiri ile manevi tazminat tutarı belirlenir ve işverene ödettirilir.Borçlar Yasası’nın 46. maddesine göre; fiziksel zarara uğrayan kimsenin, iş göremezlik ölçüsünde çalışmasının aksayacağı ve bu nedenle maruz kalacağı zarar ve ziyanın, kendisini çalıştırandan talep edebileceği hükme bağlanmıştır. Meydana gelen iş kazası veya meslek hastalığı sonucunda, meslekte kazanma gücünü az veya çok kaybeden bir işçinin kaybı ile ilgili gerçek zararını, kendisinin olayda tam kusurlu olması durumu dışında, işverenden talep etme hakkı bulunmaktadır. Meslekte kazanma gücü kayıp oranının ne olduğu önemli değildir ve bu kayıp karşılığı olan zarar ve ziyanın işverenden talep edilmesi mümkündürZamanaŞImIAncak sizin sorunuz daha ziyade iş kazasının arkasında açılabilecek bir tazminat davası ile ilgili olmaktadır. Sizin durumunuz da açılacak dava İş kazası nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararların ödetilmesine ilişkin bir dava olmaktadır ve bu davalar akde aykırı hareketten kaynaklanan tazminat davaları olduğundan Borçlar Kanunu’nun 125. maddesine göre 10 yıllık zamanaşımına tabidir. (Borclar kanunu Madde 125 – Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde, her dava on senelik müruru zamana tabidir.) Maalesef bu durumda sizin uğradığınız maddi manevi zarar bu 10 yıllık zamanaşımına takılmaktadır. Yargıtay da benzer davalarda verdiği kararlarla zaman aşımının benzeri olaylarda 10 yıl olduğuna hükmetmiştir. (Av. Atilla Lök’e teşekkürler)BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
SORU: Merhaba;Ben 13 yıldan beri ilaç sektöründe çalışmaktayım. Sadık bir BirGün okuruyum aynı zamanda. Size danışmak istediğim konu; yaklaşık 15.000 kişinin çalıştığı sektörde maalesef sendikalaşma yok. Bu konuda firmalar çok katı. Bunu aşmak için ne gibi yollar izleyebilirim yardımcı olursanız sevinirim.Sevgi ve saygılarımla. Bir OkuyucuKALİFİYE İŞGÜCÜÖncelikle hem sendikalaşmak konusundaki niyetiniz hem de gazetemizin sadık bir okuyucusu olmanız bizi son derece mutlu etti. Sizin de uzun süredir çalıştığınız ve muhtemelen çok iyi bildiğiniz gibi ilaç sektörü de pek çok diğer sektörde olduğu gibi öncelikle örgütlenmek, ardından bu örgütlenmenin sonunda örgütlenilen işyerinde/fabrikada sendikalı olarak kalabilmek zorlu bir mücadele ile mümkündür. Sektörde çalışanlar genellikle pek çok sektörden daha kalifiye bir işgücünü oluştururlar ve ücret düzeyi genelin daha üzerindedir. Ancak bunun dışındaki örnekler de mevcuttur. Bu kalifiye işgücüne rağmen asgari ücret düzeyinde ya da biraz üzerinde işçi çalıştıran ilaç fabrikasının sayısı da az değildir. İşçilerin sık karşılaştıkları diğer bir sorun ise otomasyona geçilmesi sonucu işten çıkarılmalar ve genel olarak sendikanın bulunmadığı işyerlerindeki iş güvencesizliğidir.BEYAZ VE MAVİ YAKALILAR SENDİKAYA!İlaçların üretildiği fabrikalarda çalışanlar dışında bu sektörün çalışanlarının önemli bir bölümünü ilaçların pazarlanmasında çalışan reprezantlar/ilaç mümessilleri oluşturmaktadır. Bu iki açıdan önemlidir. Öncelikle bu reprezantlar çoğunlukla prim üzerinden sattıkları ilaçlar üzerinden çalışmaktalar ve ekonomik şartların iyi olduğu dönemlerde iyi kazançlar elde etmektedirler. Ama bunun yanında iş tanımlarının ve çalışma saatlerinin esnekliği, iş güvencesizliği, mobbing gibi sorunlar bu çalışanlar için de geçerlidir. Özellikle kriz dönemlerinde çok sayıda reprezant işsizlik tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Diğer bir sorun ise reprezantların doktorları mesai saatleri içinde ziyaretleri ve bu ziyaretlerin sağlık hizmetinde yarattığı aksama hasta ve hasta yakınları ile girmek zorunda kaldıkları tartışmalardır. Dolayısıyla çalışma koşullarının düzeltilmesi için reprezantların da sendikalaşma mücadelesi içerisinde olmaları gerekiyor.İŞVERENİN REPREZANT KOZUDiğer yandan özellikle fabrikada çalışanlar örgütlenmeye karar verdiklerinde çalışanların yüzde 50+1›ini örgütlemek zorundalar. Bu durumda çalışan sayısının ne olduğu kritik bir öneme sahip. İşveren sendikal örgütlenmeyi engellemek ve sendikanın temsil yetkisini almasının önüne geçmek amacıyla reprezantları da fabrikada çalışan işçiler olarak göstermektedir. Bu şekilde fiilen fabrikada bulunmayan ciddi sayıda çalışan temsil hesabına katılmak durumundadır. Sektörde örgütlü bulunan sendikalar her ne kadar reprezantların örgütlenmesini tartışsalar da bu konuda henüz bir örnek görülmüş değildir. Reprezantların hem coğrafi olarak geniş alanlarda çalışmaları hem de sosyal konumları bunun önündeki en ciddi engellerdir.UMUTLU OLMAK İÇİN NEDENLERİMİZ VAR!Şu ana dek ne yazık ki olumlu bir tablo çizemedik ancak umutvar olmamız için de nedenler var. Öncelikle sektörde örgütlü olan işyerleri, hem kendi sektörlerinde hem de genel olarak diğer işyerleri ile karşılaştığında başta iş güvencesi olmak üzere çok daha iyi sosyal şartlara ve ücretlere sahipler. İlaç sektörü belki yeterince örgütlü değil ama tümüyle de örgütsüz değil. Sektörün önemli firmalarında sendikal örgütlülük mevcut. Örneğin Türk-İş’e bağlı Petrol-İş, Bayer, Deva, Gripin, Novartis, Santa Farma, Deva, Sandoz gibi firmalarda ve DİSK’e bağlı Lastik İş, Pfizer, Atamis gibi firmalarda örgütlü. Böylelikle sektörde örgütlü iki sendikanın da adını vermiş olduk. Özetlersek ilaç sektöründe örgütlenme çalışması sizin bu sektör içerisinde çalıştığınız konuma, çalışma koşullarınıza, ilişkiye geçmek istediğiniz sendikaya göre biçimlenecektir.ÇUŞ’LARDA ÇALIŞMAK FIRSAT OLABİLİR Mİ?Diğer önemli bir etken de çalışmakta olduğunuz firmanın kendi ticari bağlantıları ve yapısıdır. Çokuluslu ilaç firmalarının Türkiye’deki bölümlerinde çalışıyor olmak bazı koşullarda bir avantaja dönüşebilir. Eğer bu firmaların özellikle merkez ülkelerinde güçlü bir sendikal yapı varsa sendikal hakların ihlali durumlarında bu sendikalar devreye girerek bir destek oluşturabilir. Diğer yandan bu şirketler bazı uluslararası anlaşmaların altına imza atarak dünyanın her yerindeki çalışanların hem yerel hem uluslararası hukuktan kaynaklı haklarını garanti altına aldıklarını ve tüm işyerlerinde bu kurallara uyacaklarını beyan etmektedirler. Bu kurallar “Davranış Kuralları”(Code of Conduct) olarak adlandırılmaktadır ve şirketlerin üyesi olduğu bazı kurumlarca da bu kurallara uyup uymadıkları denetlenmektedir.KURTULUŞ KENDİ ELİMİZDE!Bu noktada unutulmaması gereken yukarıda saydığımız hususların birer “destek”ten ve ihtimalden öteye geçemeyeceğidir. İşyerinde herhangi bir örgütlenme olmaksızın yani destekleyecek bir mücadele olmaksızın “destekler” havada kalacaktır. Asıl olan çalışanların örgütlenme istekleri ve mücadele azimleridir. Şüphesiz bunun en önemli öznesi de çalışanların örgütlü gücü, kendi öz örgütleri olan sendikadır. Bir sendikanın müdahalesi olmaksızın ne uluslararası anlaşmalar ne de denetimler herhangi bir şekilde yarar sağlamaktadır. Kendi öz örgütlerinizle temasa geçmekte tereddüt etmeyin: sendikalar hem örgütlü oldukları yerlerdeki koşulları, hem mücadelenin zorluklarını, hem de bu zorlukları aşmanın yollarını daha detaylı olarak sizle paylaşacaklardır. Genel merkezler sizi kendi bölgenizdeki temsilcilere ulaştıracaktır. Eğer iletişimde bir problem yaşarsanız bu iletişimi sağlamakta elimizden geleni yapacağımızdan emin olabilirsiniz.Petrol-İşhttp://www.petrol-is.org.tr/Altunizade Mah. Kuşbakışı Cad. No:23Üsküdar- İSTANBULmerkez@petrol-is.org.trTel:0216 474 98 70Lastik-İşhttp://www.lastik-is.org.tr/turkce/index.asplastik-is@lastik-is.org.trAdres: Bulgurlu Mahallesi, Üçpınarlar Caddesi, Enver Sokak, No: 1RIZA KUAS Genel Merkez Binası 34696 Üsküdar İSTANBULTel: (0216) 339 04 00BİZE YAZINÇalışma hayatınızdaki tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
SORU: Merhaba, Ben Bursa’da bir metal fabrikasında çalışmaktayım. 3-4 yıldır orada çalışıyorum. Ağır sanayide çalışmamıza rağmen ücretlerimiz asgari ücret. Fabrikada toplam bin iki yüze yakın çalışan var ama biz yaklaşık yedi yüz kişi bir şirkete bağlı çalışıyoruz. Geçtiğimiz aylarda sendikalaştık. İki ayrı sendikaya gittik. Sonra bizim şirketin üretim yaptığı otomobil firmalarında olan sendikaya gitmeye karar verdik. Sendikaya gittik. Sendika bizi destekleyeceğini söyledi. Sonra yaklaşık üç yüz kişiye ulaştık. İşveren haber aldı ve fabrikamızda en kıdemli olan ve sendika çalışmalarının içinde olan yaklaşık 10-12 kişiyi işten attı. Yoksa yüzde 50’yi de almak üzereydik. Şimdi sendikalaşma durdu. İşten atılan arkadaşlar kendileri işe iade ve sendikal tazminat için dava açtılar. Ama üç yüz kişiden kimse henüz sendikaya üye olmamıştı. Bu arada işverenin elinde atılan 10 arkadaşın dışında 70-80 kişilik bir liste olduğunu da öğrendik. Şimdi işveren bu listede olanları belki toplu olarak değil de fırsat buldukça peyderpey işten çıkaracak. Hepimiz kim var listede diye bekliyoruz. Bu durumda şu an işten atılmış olan arkadaşlarımız kıdem tazminatlarını ve sendikal tazminatlarını alabilirler mi? Biz işten atılırsak biz de sendikal tazminatımızı alabilir miyiz?İsmi saklı. Panayır Mahallesi/BursaGenellikle bu sayfada nerdeyse her yazımızda örgütlenme konusunun önemini vurgulamaktayız. Bunun önündeki yasal engeller ve pratik engellere dikkat çekerek bu engellerinde ancak yine örgütlenme ile ortadan kaldırılabileceği defalarca ifade ettik. Bu kez yine örgütlenme konusunda başka bir sorunun cevabını arayacağız.Sendikal faaliyetin engellenmesi suçtur!Öncelikle sendikal faaliyet örgütledikleri/katıldıkları için işten çıkarılmış olan 10-12 arkadaşınız işten çıkarılırken işveren hangi neden gösterdi?. Genellikle işverenler sendika tazminata zemin oluşturmamak için “seni sendika sebebiyle işten çıkarıyorum” demeyeceği aşikâr. Bu noktada 5237 sayılı TCK’nin 118. maddesini de hatırlatmak da fayda var ; “Bir kimseye karsı bir sendikaya üye olmaya veya olmamaya, sendikanın faaliyetlerine katılmaya veya katılmamaya, sendikadan veya sendika yönetimindeki görevinden ayrılmaya zorlamak amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı baska bir davranılsa bir sendikanın faaliyetlerinin engellenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.”SENDİKANIN İHMALİ/HATASI!Diğer önemli bir nokta işten çıkarılan arkadaşlarınızın işten çıkarken kendi rızası ile işten çıktığını ifade ettiği herhangi bir belge imzalamamış olması. Arkadaşlarınızın işe iade davalarını açmış olmaları son derece olumlu bir gelişme. Ancak iş akdinin feshinin sendikal sebeple gerçekleşmiş bulunduğunu ispat etme yükümlülüğü işçi avukatlarında olacaktır. Ancak bu durumda sendikal faaliyet yürütmüş olduğunuz süre içerisinde işyerindeki işçilerden hiçbirinin sendikaya üye olmuş olmaması sendikal faaliyetin kanıtlanmasının önünde ciddi bir engel olacaktır.(sendika üyeliği varken sendikal faaliyetin olup olmadığı ve bunun hukuksal neticeleri başka bir yazının konusu olabilir). Aslında burada sendikanın ciddi bir hata ya da ihmalinden bahsetmek olasıdır. Türkiye’de sendikalar örgütlenmeye başladıkları işyerlerinde sendikal çalışma yapmakta olan işçileri güvence altına almak üzere sendikal çalışmanın başlangıcında, en aktif unsurları derhal sendika üyesi yaparlar. Bu aslında sendikal faaliyete katılan tüm işçileri de garanti altına almaya çalışan bir tavırdır. Ancak sizin ilişkide bulunduğunuz sendika bunu yapmaktan imtina etmiş yahut bu konuda ihmalkâr davranmış ve bu durumda iş işten geçmiş görünmekte.Hâlâ yapılacak bir şey var! Sendikaya üye olun!Fakat hâlâ şu an hem kendiniz hem de şu an mahkemesi süren arkadaşlarınız için yapabileceğiniz bir şeyler var. İşten çıkarılan işçilerin sendikal faaliyete katıldıklarını kanıtlayabilmeleri çok büyük oranda sendika üyeliği dışındaki kanıtlara ve şahitliklere kalmış durumda. İlişkide bulunduğunuz sendikanın temsilcilerinin ve yöneticilerinin şahitliği, işyerinde çalışmaya devam eden işçilerin şahitliği, sendikanın kayıtları(örneğin sendika temsilcileri ile işçilerin yapmış olduğu bir toplantı sırasında ödenmiş ve sendika tarafından A şirketi işçileri ile toplantı notu düşülmüş bir kasa fişi vb). Belki bundan da önemli olan başka bir şey var. O da ilişkide olduğunuz sendikaya giderek derhal sendikaya üyeliğinizi talep etmektir. İşveren elinde bir liste bulunduğunu ve bu listeye göre en az 70 kişinin daha işini kaybedeceği ortadadır. Zaten genel olarak iş güvencesinden bahsetmek de mümkün görünmemektedir. Bu durumda en kötü sendika bile sendikasızlıktan yeğdir. Ayrıca sizin şu an sendikaya üye olmanız hem kendinizi güvence altına almanız anlamına gelecektir hem de şu an sendikal faaliyet nedeniyle işten atılmış bulunan arkadaşlarınıza ciddi bir destek oluşturacaktır. Bu durumda işçi avukatları sizin üyeliklerinizi işaret ederek devam eden bir sendikal faaliyetten bahisle müvekkillerinin üye olamadan işten atıldıklarını belirtebileceklerdir. Yani sizin üyelikleriniz işçi lehine karar vermeleri daha muhtemel olan iş mahkemesinde «sendikal faaliyetin varlığı» na kanaat getirmesine iyi bir dayanak oluşturabilir. Mahkemenin iş akitlerinizin sendikal sebeple haksız şekilde sona erdiğine karar vermesi, işe iadenizi sağlayacaktır. İşveren sizi işe geri almazsa kıdem ve ihbar tazminatlarınızın yanında size sendikal tazminatlarınızı da ödemek durumunda olacaktır.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
Sinema ödülleri sezonuna girmiş bulunmaktayız. Önce Oscarlar arkasından “Türk sinemasının Oscarları” olarak ifade edilen Yeşilçam ödülleri sahibini buldu. Ah pardon; “Turkcell Yeşilçam Ödülleri” demeliydim. Maalesef Türkiye’nin “büyük markaları” bir sanat ya da kültürel faaliyeti sürekli olarak destekliyor, büyütüyor ve geliştiriyor olmanın saygınlığını-belki uzun süreli olarak da yapmadıklarından bu faaliyetleri- bir türlü tatminkâr bulmuyorlar. Paralarının karşılığını istiyorlar mutlaka. Yani o isim o marka o faaliyetin başında bulunacak mutlaka başka türlü paraları boşa gitmiş olur(!)…bu paraları nerden kazandıklarını sormuyoruz bugün…peki…sosyal sorumluluk diye bize yutturdukları kırıntılara da saldırmıyoruz: tamam…yıllardır binlerce emekçinin üzerinden yükselen “Yeşilçam” adına el konuyor, ses etmiyoruz. Ama Turkcell de Yeşilçam ödüllerinin ana sponsoru olma ayrıcalığı ile yetinmiyor işte, illa markayı basacak: Turkcell Yeşilçam ödülleri, Akbank kısa film festivali, Ülker Kukla Festivali….liste uzuyor. (Bu arada televizyonda reklam giriyor: Bosch Genç Klasikçiler Festivali!)… Açgözlülüğün sınırı yok!..ama öyle vahim durumdayız ki kırıntılara şükrediyoruz: “hiç vermeyeni de var!”, “Neyse ki illa adlarını da koysalar bu festivalleri yapıyorlar!”. Bu festivallerin, ödüllerin emekçilerine lafımız yok: onların çalışma koşulları ayrı bir yazıyı hak edecek kadara vahim. Ama hazır aç gözlülük demişken başka bir noktaya dikkat çekelim.Yeşilçam ödül törenlerinde bazı ödül sahipleri ödüllerini almak üzere salona gelememişlerdi zira dizi setlerinde çalışmak durumundaydılar. Aslında bu durum “nezih” ödül töreni içerisinde bir an da olsa bu sektörün parıltılı dünyasının ardındaki Sine-Sen in deyimiyle “orman düzenine” işaret ediyor. Özellikle set çalışanlarının ölümlü iş kazaları ya da başrol oyuncularının feveranı ile gündeme gelen dizi ve sinema emekçilerin çalışma koşulları pek çok sektörün paylaştığı dertlerden mustarip.ÇOK ÇALIŞ, HIZLI ÇALIŞ, DURMA!Sine-Sen raporuna göre sinema setlerinde çalışanlarının yüzde 90’ı ise sosyal güvenlikten yoksun ve sigortasız çalışmakta. Kültür ve Turizm Bakanlığı bile “Destek Yardımı” verdiği projeler için Maliye Bakanlığı’ndan vergi borçları olmadığını belirten bir bildirimi yeterli görüyor. Çalışanların sigortalı olup olmadığını bakanlığı ilgilendirmiyor. Yani sektör çalışanları kayıt dışı. Sadece sinema değil akşamları koltuğumuza kurulup izlediğimiz dizilerin emekçileri de herhangi bir güvenceden yoksun. Herhangi bir kayıt olmadığından bu sektördeki iş kazalarının sayısını bilemiyoruz, ancak uzun çalışma saatleri göz önüne alındığında bu rakamın yüksek olduğundan bahsetmek olası. Uzun çalışma saatleri nerdeyse işin doğası haline gelmiş. Yine Sine-Sen’in Sinema TV sektörü 2009 Raporu’na göre haftalık çekilen dizilerde ortalama çalışma süresi 16-18 saat. İş kanunu ile fazla mesai dahil günlük olarak çalışma süresinin limitinin 11 saat olduğunu hatırlayalım. Çalışma saatlerinin uzunluğunun yanında bu çalışma işin normal ritmini koruyacak bir çalışma değil. Set çalışanları dizileri yetiştirmenin baskısı altında bu saatler içerisinde dinlenme aralarından yoksun da çalışıyorlar. Her hafta bir sinema filmi uzunluğunda 90 dakikayı bulan bir dizi çekmeye kalkınca her şey sarkıyor: oyunculuklar, senaryo, sosyal standartlar.DİZİDE DE “KAPI ORADA” MANTIĞI!Bu çalışmanın bu baskılar altında huzurlu bir iş ortamında gerçekleşmesi mümkün mü?. Hayır. Set çalışanları bir daha iş bulamamak kaygısı ile sessizce ifade etseler de kötü muamele çok yaygın. Oyunculara da dahil. Peki bu çalışmanın karşılığı nasıl ödeniyor ve bu sürecin sonucunda kim kazanıyor. Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi çalışanlar değil. Çalışanlar uzun çalışma saatlerinin sonunda değil fazla mesai almak, kendilerine söz verilen ücreti almak için bile canlarını dişlerine takmak zorunda kalıyorlar. 5-15 bölüm çalışmış bu haftaların ücretlerini alamamış, ücretlerini talep ettikleri için toplu olarak işten çıkarılmış çalışan sayısı hiç de az değil. Sine sen in oluşturduğu hukuk birimine iki ay içinde 20 dava başvurusu yapılmış. Mağdurların kimi mağdur edenlerin Allaha havale ediyorlar kimleri de kara listeye girme ihtimali ve “adım çıkar iş bulamam” korkusuyla bıçak kemiğe dayanmadıkça uzun ve meşakkatli yasal yollara başvuramıyor.KİM KAZANIYOR?Para dergisinin verdiği rakalara göre 45 dizinin ve 50.000 yanlış okumadınız elli bin çalışanın olduğu, 1 milyar TL lik bir ekonomi oluşturan, “faturasız verilen hizmetlerle birlikte bu hacmin iki katına çıktığını” sektörümüzde kim kazanıyor? Diziyi yaptıran TV kanalları!.hem de yalnız kendi ekranlarında yayınladıkları zaman kazandıkları reklam gelirleri ile değil sadece. Bir sözleşmeyle el koydukları telif hakları ile dizileri tekrar tekrar gösteriyor satıyor, arasına reklam alıyor ve bu haksız kazançtan kimseye, oyuncuları senaristler dahil kimseye beş kuruş da vermiyorlar.Evet buyurun bu akşamki diziyi iç huzur ile izleyin.Her zamanki sonuca gelelim. Hak verilmez alınır…bunun da tarih boyunca bir tek yolu olmuştur: Örgütlenmek!Atlayamayacağımız bir ödülOSCARLARLA “Türk Oscarları” arasına “Altın Bamya” girdi. Bu haftaki yazımızı sinema ve dizi sektöründe ortaya çıkan ürünün niteliğine nerdeyse hiç değinmeden tümüyle sektörün çalışma koşullarına ayırdık. Ama Altın Bamya sinema alanında içerikle fena halde ilgili: “Türkiye sinemasında, erkek egemen bakışın ağırlığına, kadınlara dair alanların daraltılmasına, kadınlara dair oluşan yanlış mitlerin, algıların, cinsiyetçi bakışın yeniden üretilip temsil edilmesine ve bu ayrımcılığın kanıksanır kılınmasına eleştiri, karşı duruş ve söz söyleme isteğiyle ortaya çıkan Altın Bamya Ödülleri” 21 Mart Pazar günü Ghetto’da yapılan Ödül Töreni ile sahiplerini buldu diye bitmesi gerekir bu cümlenin. Fakat Altın Bamya ödülü pek popüler bir ödül değil(!). Zira ödül almaya gelen pek az ödül sahibi oldu. Ama bu kez en nihayetinde oldu. Zaten ödülü verenler de seneye gösterecek aday bulamamak dileğiyle veriyorlar ödülü.Altın Bamya Akademisi senaryo adaylarından Bornova Bornova filminin yönetmeni İnan Temelkuran ve 2. Altın Bamya Senaryo Ödülü’nü “Daha önceki ödül törenlerine hep teşekkür konuşmaları hazırladıklarını, bu sefer nasıl özür dileyeceklerini düşünüp durduklarını” ifade ederek, Hülya Uğur Tanrıöver’in elinden alan Nefes filmi uygulayıcı yapımcısı Barış Kaya ve süpervizörü Güray Gürsel Akademinin gelecek yıllar ödül verecek aday bulamak umudunu güçlendirdi.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
SORU: Kıraç’ta bir fabrikada sigortalı olarak çalışıyorum. Evleneli 3 sene oldu. Kirada oturuyoruz. Çocuk yapmak istiyorum. Ama hamileyken çalışamazsam maddi olarak zor olacak. Hamilelik de çalışmaya devam edebilir miyim? Ücretli izin var mı? Hakkımız hukukumuz nedir? Nahide Güler/ istanbul4857 no’lu iş kanununun 74’üncü maddesine göre kadın işçilerin doğumdan önce sekiz ve doğumdan sonra sekiz hafta olmak üzere toplam on altı haftalık süre için çalıştırılmamaları esastır. Bu süre yani on altı hafta tekil gebelik halinde geçerlidir. Çoğul gebelik halinde ise doğumdan önce çalıştırılmayacak sekiz haftalık süreye iki hafta süre eklenir. Eğer kadın işçi isterse sağlık durumu uygun olduğu takdirde ve doktorun da onayı ile doğumdan önceki üç haftaya kadar işyerinde çalışabilir. Bu durumda, kadın işçinin çalıştığı süreler doğum sonrası sürelere eklenir. Yasada öngörülen süreler işçinin sağlık durumuna ve işin özelliğine göre doğumdan önce ve sonra gerekirse artırılabilir. Bu süreler doktor raporu ile belirtilir. Hamilelik süresince kadın işçi periyodik kontrolleri için ücretli izin kullanma hakkına sahiptir. Doktor raporu ile gerekli görüldüğü durumlarda, hamile kadın işçi sağlığına uygun daha hafif işlerde çalıştırılır. İşçinin daha hafif işlerde çalışmaları ücretinde bir indirim yapılmasını getiremez, bu durumda işçinin ücretinden herhangi bir şekilde bu sebeple indirim yapılamaz.Doğumdan sonraçocuğuma kim bakacak?Doğum sonrasında ise doğum yapan kadın işçiye bir yaşından küçük çocuklarını emzirmeleri için günde toplam bir buçuk saat süt izni verilir. Bu sürenin hangi saatler arasında ve kaça bölünerek kullanılacağını işçi kendisi belirler. Bu süre günlük çalışma süresinden sayılır. İş kanunu dışında 14 Temmuz 2004 Tarihli Resmi Gazete’de de yayınlanan ve 25522 sayılı “Gebe veya emziren kadınların çalıştırılma şartlarıyla emzirme odaları ve çocuk bakım yurtlarına dair yönetmelik” de hamilelik doğum ve bakıma ihtiyaç duyan çocuklara sahip oldukları dönemde kadınların çalışma hayatlarını düzenlemektedir. Bu yönetmelikte öne çıkan birkaç noktayı da hatırlatmakta fayda var:Gerekli tedbirleri almakİşverenin görevi!Öncelikle İşçi gebelik ve emzirmeye başlama halinde işvereni bilgilendirir. İşveren, gebe, yeni doğum yapmış ve emziren işçi ile ilgili olarak, işyerindeki maruziyetin şeklini, düzeyini ve süresini değerlendirmek zorundadır. İşveren, değerlendirme sonuçları, gebe, yeni doğum yapmış ve emziren işçi için bir güvenlik veya sağlık riskini veya işçinin gebeliği veya emzirmesi üzerindeki bir etkiyi ortaya çıkardığında, ilgili işçinin çalışma koşullarını ve/veya çalışma saatlerini, bu işçinin bu risklere maruz kalmasını önleyecek bir biçimde, geçici olarak değiştirir. Çalışma koşullarının ve/veya çalışma saatlerinin uyarlanması teknik veya nesnel anlamda olanaklı değilse, işveren ilgili işçiyi başka bir işe aktarmak için gerekli önlemleri alır. Hekim raporu ile gerekli görüldüğü takdirde, gebe işçi sağlığına uygun daha hafif işlerde çalıştırılır. Bu halde işçinin ücretinde bir indirim yapılmaz. Başka bir işe aktarılması teknik ve makul olarak mümkün değilse, işçinin güvenlik ve sağlığının korunması için gerekli süre içinde, işçinin isteği halinde ücretsiz izinli sayılması sağlanır. Bu süre, yıllık ücretli izin hakkının hesabında dikkate alınmaz. Emziren işçinin doğumu izleyen 6 ay boyunca gece çalıştırılması yasaktır. Yeni doğum yapmış işçinin doğumu izleyen sekiz haftalık süre sonunda, emziren işçinin ise, 6 aylık süreden sonra gece çalışması yapmasının güvenlik ve sağlık açısından sakıncalı olduğunun hekim raporu ile belirlendiği dönem boyunca, gece çalıştırılması yasaktır. Kadın işçiler, gebe olduklarının hekim raporuyla tespitinden itibaren doğuma kadar geçen sürede gece çalışmaya zorlanamaz.Kreş ve yurt İstiyoruz!Yaşları ve medeni halleri ne olursa olsun, 100-150 kadın işçi çalıştırılan işyerlerinde, bir yaşından küçük çocukların bırakılması ve bakılması ve emziren işçilerin çocuklarını emzirmeleri için işveren tarafından, çalışma yerlerinden ayrı ve işyerine en çok 250 metre uzaklıkta bir emzirme odasının kurulması zorunludur.Yaşları ve medeni halleri ne olursa olsun, 150’den çok kadın işçi çalıştırılan işyerlerinde, 0-6 yaşındaki çocukların bırakılması ve bakılması, emziren işçilerin çocuklarını emzirmeleri için işveren tarafından, çalışma yerlerinden ayrı ve işyerine yakın bir yurdun kurulması zorunludur. Yurt açma yükümlülüğünde olan işverenler yurt içinde anaokulu da açmak zorundadırlar. Yurt, işyerine 250 metreden daha uzaksa işveren taşıt sağlamakla yükümlüdür.İşverenler, ortaklaşa oda ve yurt kurabilecekleri gibi, oda ve yurt açma yükümlülüğünü, bu Yönetmelikte öngörülen nitelikleri taşıyan yurtlarla yapacakları anlaşmalarla da yerine getirebilirler.Oda ve yurt açma yükümlülüğünün belirlenmesinde, işverenin belediye ve mücavir alan sınırları içinde bulunan tüm işyerlerindeki kadın işçilerin toplam sayısı dikkate alınır.Kreş ve emzirme yeri açmak yasal şartBİZ kadınların iş bulmasının önünde pek çok engel olduğu gibi bulduğumuz işlerde çalışmaya devam etmemizin önünde de pek çok engel var. Biz kadınlar en çok çocuk doğurmak ve yine çocuklarımıza bakmak için işten ayrılıyoruz. Bu büyük oranda çocuk sahibi olmak isteyen kadınların çalışma hayatında kalmalarını sağlayacak destek mekanizmaların yokluğundan, eksikliğinden ya da uygulamada olmayışından kaynaklanıyor. Kadınlar çalışma hayatında “hamilelik sırası” gibi uygulamalarla karşı karşıya. Pek çoğu hamilelik ve süt izinlerini kullanamıyor ya da hamilelik gerekçesi ile işten çıkarılıyor. Hamilelik sonrasında ise pek çok işyerinin yasal düzenlemede şart koşulmasına rağmen kreş ve emzirme gibi birimleri açmadığını söylemek herhalde şaşırtıcı olmayacaktır. Bu durumda doğumdan sonra işe dönmeyi başarabilen kadınlar için iki seçenek ortaya çıkmaktadır. Ya çocuklarını bir kadın akrabaya emanet ederek başka bir kadının emeğinden faydalanmak-ki, bu durumda yine işverenin yükü yine bir kadının üzerine yüklenmekte ve emeğine bu işveren tarafından ücretsiz olarak el konulmuş olmaktadır- ya da ücretli bir bakıcı tutmak ya da belirli bir ücret karşılığında çocuğunu bir kreşe göndermek. Bu durumlarda çocukların bakım masrafları genellikle kadınların kazandıkları paradan harcanmaktadır. Zaten “düşük emek maliyeti” nedeniyle “tercih” edilen ve dünyanın her yerinde aynı işleri yaptıkları karşıt cinslerinden daima daha az kazanan kadınların bir başka mağduriyetleri de bu dönemde gerçekleşmektedir. Ta ki kendi dayanışma ve örgütlenme ilişkilerini kendi elleri ile örene kadar.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdaki tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
SORU: İşten çıkarılma durumunda sağlık hizmetlerinden yararlanmak mümkün mü? Haydar Türker / İstanbulBu sorunun 17 Şubattaki cevabı şöyle idi: 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na göre “60 ıncı maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında genel sağlık sigortalısı sayılanlar, zorunlu sigortalıklarının sona erdiği tarihten itibaren on gün süreyle genel sağlık sigortasından yararlanırlar. Bu kişilerin sigortalılık niteliğini yitirdikleri tarihten geriye doğru bir yıl içinde 90 günlük zorunlu sigortalılıkları varsa, sigortalılık niteliğini yitirdikleri tarihten itibaren 90 gün süreyle zorunlu sigortalılıklarından sonraki genel sağlık sigortalılıklarından dolayı prim borcu olup olmadığına bakılmaksızın bakmakla yükümlü olduğu kişiler dahil sağlık hizmetlerinden yararlandırılırlar.”eğer işten çıkarıldığınız anda geriye doğru bir yıl içerisinde 30 günlük sigorta primi ödenmişse herhangi başka bir şart aranmaksızın 10 gün daha sigortalı ve bakmakla yükümlü olduğu kişiler sağlık hizmetlerinden ücret ödemeksizin yararlanırlar. Eğer geriye doğru bir yıl içerisinde 30 gün değil de 90 gün prim ödenmişse 10 güne ek olarak 90 gün daha sağlık hizmetlerinden yararlanmak mümkündür. Yani geriye doğru bir yıl içerisinde 90 gün prim ödemesi mevcutsa işten ayrılınsa da 90(hatta 90+10=100) gün süreyle sağlık hizmetleri SGK’dan alınmaya devam edilebilir” di.18 Şubatta Sessiz bir genelge ile hak gaspı!Geçen hafta Perşembe günü, tam da buna dair soruyu burada cevapladığımız gün, yukarıda anlattığımız uygulama SGK “yetkilileri” tarafından değiştirildi. SGK yetkililerinin TBMM tarafından çıkarılmış ve hükümleri aslında son derece açık olan bir kanunu bu nebze “serbest” yorumlama yetkisini kendilerinde nasıl buldukları ayrı bir tartışma konusu. SGK yetkilileri “sigortalılık niteliğini yitirdikleri tarihten geriye doğru bir yıl içinde 90 günlük zorunlu sigortalılıkları varsa, sigortalılık niteliğini yitirdikleri tarihten itibaren 90 gün süreyle zorunlu sigortalılıklarından sonraki genel sağlık sigortalılıklarından dolayı prim borcu olup olmadığına bakılmaksızın bakmakla yükümlü olduğu kişiler dahil sağlık hizmetlerinden yararlandırılırlar” hükmünün 17 Şubat günü “bugüne dek (yani 17 aydır) yanlış yorumlandığı” kanaatine varmışlar. Ve bu kanaatin sonucunda bu kişilerin sigortalılıklarını yitirdikleri, işsiz kaldıkları andan itibaren(kendileri ve bakmakla yükümlü oldukları kişiler de dahil olmak üzere)ancak 10 gün süresince sağlık hizmetlerinden yararlanabileceğini iddia etmeye başladılar. İddia etmekle de yetinmediler bunu bir genelge ile uygulamaya soktular.Hem SSGSS ile hem “budama” zihniyeti ile hak gaspı!Eski uygulamada 506 sayılı sosyal sigortalar kanuna göre, SSK’lı olanlar sigortalılıkları sona erdiği andan itibaren 6 daha sağlık hizmetlerinden ücretsiz olarak yararlanmaya devam ediyorlardı. Bağ-kur’lularda ise bu süre 3 aydı. Zaten 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu daha önceki uygulamadan bir geriye gidişi öngörmüş ve uygulamaya da sokmuştu. Ancak bu yeni genelge kanunun nasıl dönüşeceğinin ip uçlarını da veriyor. Eğer SGK ve GSS kanununda herhangi olumlu yan varsa-ki aslında bu meselede yok- anlaşılan o ki bu olumlu yan uygulamada budanacak. (Bu “budama” zihniyeti yalnız bu konuda değil örneğin çırak ve stajyerlerin sağlık hakları konusunda da, “doğum borçlanması”nda da iş başında idi.)Peki yeni yasayla şimdi ne olacak?Peki işten ayrılanlar sağlık hizmetlerinden yararlanabilmek için şimdi ne yapacak?Aslında burada bir mağduriyetten bahsetmek olası. Bu durumda sigortalılığı sona ermiş bulunanların sağlık hizmetlerinden yararlanabilmek için kendilerini genel sağlık sigortasına tescil ettirmek zorundalar. Ancak genel sağlık sigortası kapsamına girebilmek için gelir tespiti yaptırmak gerekiyor. Gelir tespiti ise kanuna göre “Harcamaları, taşınır ve taşınmazları ile bunlardan doğan hakları da dikkate alınarak, Kurumca belirlenecek test yöntemleri ve veriler kullanılarak tespit ediliyor.” Bu tespit neticesinde “ aile içindeki geliri kişi başına düşen aylık tutarı asgari ücretin üçte birinden az olan vatandaşlar” primleri devlet tarafında ödenerek Genel Sağlık sigortası kapsamına alınıyor. Ancak burada “harcamaları” ifadesi epey esnek bir ifade. Örneğin çalışırken 900 Ytl kira ödediğiniz bir evde yaşıyorken, bu “harcamanın” asgari ücretin 1/3 ünden fazla olduğu öne sürülebilir. Yani bir yandan zaten işsizlikten dolayı kiranızı ödeme güçlüğü yaşarken diğer yandan bu “harcama”nızdan dolayı sağlık hizmetlerinden mahrum kalabilirsiniz.Gelir testi için ikamet edilen yerin sosyal güvenlik il müdürlüklerine başvurulacak, bu müdürlükler de topu valilikler ve kaymakamlıklara atacak. Zaten işsiz ve mağdur durumdaki kadın ya da adam ve ailesi bu gereksizliği ortada olan bürokratik işlemler içerisinde daha da mağdur olacak.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
