Dindar nesil yetiştireceklermiş. Hah! Recep Bey’e bakarsanız AKP’yi eleştiren kim varsa, işçi Ahmet Amca’nın çocuğunun hukuk fakültesine gitmesinden, avukat, hakim, savcı olmasından, temizliğe giden Ayşe Teyze’nin çocuğunun siyasal bilgilere gitmesinden rahatsız olmuşmuş. Gecekondu semtlerinin çocukları öğretmen olsun çocuk yetiştirsin, bunu istememişiz. Marangozun oğlu, terzinin kızı, kapıcının çocuğu bürokrat, teknokrat, sanatçı olmasın, gazeteci olmasın, torna tesviyecilikle yetinsin, demişiz de buna isyan ediyormuş hazret. Köşelerinde yazanlara da soruyor bir de “bu gençliğin tinerci olmasını mı istiyorsunuz” diye. Recep Bey toplumu ikiye bölüyor kendine göre. Bir yanda yoksul halk ve onu savunan kendileri diğer yanda dinsiz imansız halk düşmanları var. Kendi açısından siyaseten en iyi bölünme şüphesiz. Ama kendi tarafgirliği yalan olmayaydı! Dindar nesil yetiştirecekmişsiniz ya sormadan duramıyor insan. Bugüne dek ne yapılıyordu bu memlekette acaba? Müfredatında çatır çatır evrim mi okutuluyordu? Yoksa tüm dinlere mezheplere inançlara aynı eşitlikte duran bir dinler tarihi falan mı okuduk ilkokul, ortaokul, liseler ve şimdi her ne şekle sokulduysa öğretim sistemimiz içinde? Okul kitaplarımız da milliyetçilik, ırkçılık, cinsiyetçilik kol gezmiyordu da insan hakları, emek, hak, hukuk, adalet mi öğretiliyordu? Ailesi inançlı olsun ya da olmasın, hangi mezhebe ait olursa olsun, hangi dinden bulunursa bulunsun, zorunlu din derslerine maruz bırakılmadık mı? Resmen «yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bu ülkede” hangi aile kim cesaret edebilirdi itiraz etmeye, bunun sosyal bedelini ödemeye? Bu ayrımcılıklar karşısında hangi “laik devlet” koruyacaktı bizi? Mesela “alevi yahut ateist yahut sırf muhalif” olanları Sivas’ta koruyan(!) “laik” devlet mi? Fatihalar, sübanekeler ezberledik bu yüzden, okul sıralarının üzerinde namaz kıldırılmadık mı? Pardon! kız öğrenciler etekli olduklarından sıra üstüne çıkamazlardı tabii. Bacakları tahrike neden olabilirdi. Etekle futbol da oynanamazdı misal. Çok soru sormanın tehlikeli olduğunu, fikrini söylemenin dayak sebebi olduğunu kadınların ve cinsel tercihi farklı olanların her zaman ve daima erkeklerden daha aşağıda bir yerde olduğunu o okul sıraları bir kez daha belletmedi mi bize? Bizler değil miyiz o okullara başlayamayan, kayıt parası, forma parası, yol parası bulamayan, yani paramız olmadığından. Temizlikçi Ayşe Teyze’nin gecekondu semtlerinin yoksul çocukları olduğumuzdan, zaten az olan üniversite şansınız sizin politikalarınızla imkânsıza dönüşmedi mi? Emekli öğretmenlerin, memurların çocukları değil miyiz kardeşimizi üniversiteye hazırlık dershanesine burslu yazdırmak için müdürün önünde gözyaşı döken? Siz tam bu yoksulluğumuzdan, yoksunluğumuzdan faydalanıp örmediniz mi ağlarınızı, yatılı kuran kurslarınızı, sevgi evlerinizi, cemaatlerinizi? Hadi koyalım bütün bunları bir yana. Memleketin bunca yıldır ne çok imam ve hatibe ihtiyaç varmış misal onu konuşalım. Eğer bu kadar genç imam ve hatip olarak istihdam edilemediyse ne oldu bu arkadaşlarımıza? Mesela bizim mahalledeki o kıza ne oldu? Yaşıtları kız ve oğlanlarla ortaokula başlamayı isterken aile zoruyla imam hatibe başlatılan o güzel gözlü kıza? Evden çıkarken başını bağlayan pardösüsünü giyen, sokağın başında başörtüsünü ve pardösüyü atan ve saçlarını savuran o kıza? Sırf bu yüzden baba dayağı yiyen o kıza? O kız ki on sekizine geldiğinde “milli görüşçü” olmuş idi. Seçme şansı var mıydı dersiniz? Seçme şansı var mıydı? Onun olmak istediği gibi olmak hürriyeti, kendini gerçekleştirme şansı var mıydı? Gölgeler üzeriden tepinip duran laikçiler onun hürriyetini koruyabilmek için ne yapmışlardı? Ki o kızlar aynı başörtüleri yüzünden üniversite kapıları yüzlerine kapandığında, sakallı hemcinsleri sakallarını kesip kapıdan geçerken biz bütün “ateistliğimizle” yanlarında durduk. Anlaşılan o ki bu zulüm size yetmiyor. Şimdi de dört artı dört artı dört istiyorsunuz. Mesleki eğitim, çıraklık kanunları getiriyorsunuz. Yani istiyorsunuz ki çocuk yaşımızda taze üzümler gibi sıkın suyumuzu, çırak ve stajyer deyin bize. Hayatın boşluğuna düşerken sarıldığımız tiner elimizde diye aşağılayın bizi. Dört artı ile evlere kapatın kız çocuklarını. Neyse ki “daha dindar”larını yetiştireceksiniz en kısa zamanda! Bu yüzden ya kafalarını kapayıp ilkokula yollayacak yahut eve kapatacaksınız bu kızları. Tecavüze uğradıklarında, çocuk gelinler olarak satıldıklarında sesleri daha az çıkacak sizin “dindar” terbiyeniz sayesinde. “Büyüklerine isyankar” olmayacaklar. Bunun içinde ne kadar “hayır” görüyorsanız o kadar hayırlı olsun, ama yazıklar olsun insanlığınıza yazıklar olsun!
AKP
Yer yerin başının bir belası olabilir. Benim memleketin başının belası altın. Memleket toprağının altında altın var maalesef. İşte sırf bu yüzden sırf toprağımızın altında altın var diye üzerindeki her şey tüm fauna ve florası, eko sistemi, kültürel ve sosyal yapısı ve dahi doğrudan o toprağın insanları feda edilebilir görünüyor bu memleketi yönetenlerinin gözüne. Nereden çıkardın bunu demeyin. Bu işe”bakanların” ne dediğine bakıp dehşete düşmüş bir insanın iç dökmesidir bu. Zira Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın sitesinde siyanürle yapılan altın madenciliği açıktan savunulmakta, bilgisizlikten mi yoksa kötü niyetten mi olduğu anlaşılmayan bir şekilde “Bu güne kadar altın madeni işletmeciliğinde insan ve canlı varlığı açısından tehlikeli bir durumla karşılaşılmamıştır” denilmektedir. Çevre(!) ve daha ziyade Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ise bizzat “siyanürün çevreye zarar vermesi söz konusu değildir” kanaatindedir. “Faaliyette olan altın madeni işletmelerinde bugüne kadar yapılan izleme ve denetleme çalışmalarında olumsuz herhangi bir husus ortaya çıkmamıştır” Eşme ve Kütahya mesela memleket sınırları içinde değil mi? Eşmedeki altın madeni, Kütahya’daki gümüş madeninin siyanürlerinden zehirlenenler uzaylılar mı idi?Çanakkale’nin bahsi geçen coğrafyasını gözümün önüne getiriyorum. Ağı Dağını, Şahinli’yi, Kuşçayırı’nı, Çamyurt’u, Söğütalanı, Kızılelmayı, Kirazlı’yı. Oraları gözümün önüne getiriyorum ve bir kez daha bu şirketlerin buraya yapmaya başladığı işin bizle aynı türün üyeleri olan insanlar tarafından yapıldığına inanamıyorum. Senelerdir bu topraklar üzerinde dolanıp duran şirketler, AKP hükümetinin iktidarı ile beklediklerinden daha uygun bir ortam bulmuş durumda. İşte bu şirketlerden biri Kanadalı Alamos Gold daha önceki yazımızda bahsi geçen Teck Cominco ve Fonteer adlı şirketlerden yetmiş milyon üç yüz altmış bin tl’ye(kırk bin dolara) Ağı dağı Kirazlı projesini satın almış. Eski ve yeni şirketin adı geçen bölgelerde yaptığı ve “zararsız” olduğu iddia edilen “arama” döneminde ormanlık alanlar ağaç ve bitkilerden “temizlenmiş”, delik deşik edilmiş, bu faaliyetler yüzünden iyi ve kötü yer altı suları birbirine karışmış, koskoca bir bölgenin su kaynaklarını oluşturan bu bölgede şirketler tarafından kullanılan betonit, polimer ve gres yağı ile sular kirletilmiş. Bu kirlenmiş suları içen hayvanlar ölmüş, içme suları içilemez hale gelmiştir. Bu yalnız “arama” döneminde başımıza gelenler. Alamos Gold’un kendi planlarında yazılı bulunan gelecek ise bizim için bir cehennem. Binlerce kişiyi artık topraklarından geçinemez ve yaşayamaz hale getirecek. Karşılığında yere göğe konamayan “istihdam” kaç kişidir biliyor musunuz? Beş yüz kişi. Onları da on iki saatlik iki vardiya halinde gece gündüz çalıştırmak üzere işe alacak. Yan sektörler ise taşeronlaştırılacak. Bazı işlemlerinde patlayıcılar kullanacak, tonlarca su harcanacak ve kirletilecek. En berbatı da tüm işleme sürecinde kullanılan ve tüm atıklarda mevcut olan siyanürün deprem bölgesi olan bu yerlere kurulacak “siyanür havuzları”nda depolanması olacak. Dünyanın pek çok yerinde ve memleketimizde de felaketlerle sabit olduğu üzere bu havuzların güvenli olmasının olanağı yoktur. O siyanür kullanıldıktan sonra hiçbirimiz güvende değiliz.Neticede bu yazının yazıldığı saatlerde Alamos Gold ile Çevre Bakanlığı yetkilileri yöre halkı ile “bilgilendirme” toplantısı yapma teşebbüsü içindeler. Bizim sağlığımız için değil de AB mevzuatına uyacağız diye getirdikleri ancak ona bile uymayarak sadece teknik bir rapora indirgedikleri ÇED raporunun bir gereği bu toplantı. AB’nin mevzuatı gereği böyle bir madenin işletilebilmesi için Çevre Etki Değerlendirmesi yapılması gerekiyor Ancak AB direktifi yapılacak bu faaliyetin öncelikle etrafındaki insan, hayvan ve bitki varlığını, suyu toprağı havayı iklimi ve yer biçimlerini, kültürel mirası, nasıl etkileceyeceğinin değerlendirilmesini öngörüyor. Ve buradaki insan varlığının bu etkiler konusunda bilgilendirilmesini ve onayını şart koşuyor. Güya yapılacak bu toplantı ile bu şart yerine getiriliyor. Neyse ki memleketin pek çok yerinde olduğu gibi Çevre Bakanlığı yetkilileri ile Alamos Gold ve işbirlikçileri orada da umduklarını değil bulduklarını yiyecekler. Elimizden toprağımızı, suyumuzu, havamızı, toprağımız üzerinden yaşayan ne varsa alıp yerine insanlığa yaraşmayan çalışma koşullarında kölelik, ve pislik ve zehirlerini vermeyi önerenler cevaplarını alacaklar. Zira memleketim insanı sekiz çeşit suyu birbirinden ayırmayı bildiği gibi iyiyi kötüyü birbirinden ayırmayı da gayet iyi bilir. Kilometreler kat edip gelip damacanasını Kirazlı’nın şifalı ekşi suyundan doldurur. Ve memleketin korularında kızılcık ağaçları bulunur. O kızılcıktan yapılmış sopalar evlerin zulalarında durur. Elini beline dayamış o kadınlar bir de kızılcık sopalarını çıkardılarsa bizi “para tanrısına” kurban edeceklerin işi zordur!
Tam bu köşeden seçimler sonrasında, AKP’nin seçimlerden “başarıyla” çıkmasının ardından, ekolojik talanı hızlandıracağına dair endişemizi belirtmiştik. Maalesef düşündüğümüz başımıza geliyor. O vakitten bu vakte değişen bir şey var. Kötü yönde. Parayla gözü dönmüş “insanlar” ve yüzde ellimizin oyunu alan AKP iktidarı ile el ele bizi telafi edilemeyecek ekolojik felaketlere doğru artan bir hızla sürüklemeye devam ediyorlar.Bir vakittir altın şirketleri memleketim olan Çanakkale’de Kazdağ’ında cirit atıyor. Alamos Gold adlı şirket 2010 yılı ocak ayında Ağı dağı ve Kirazlı bölgelerini Teck Cominco adlı şirketten devralmış ve buralardaki “faaliyetini” Kuzey Biga ve Doğu Biga Madencilik adı altında sürdürecekmiş. O cebimden al bu cebime koy!Sonra duyduk ki, bu şirketler şahaneymiş. “Köy konağı ve kahvehane yapıveriyorlarmış” misal. “Cami duvarını onarıyor ve bahçesini düzenliyor, ilkokulumuzu yemekhane olarak restore edip çocuklarımızın kullanımına açıveriyor, köy meydanına kaldırım taşı döşetiveriyor,amatör köy takımlarına mali destek sağlıyorlar” mış. Yalnız memleketim insanı düşünmeden edemiyor tabi, eniştemiz bizi neden öpüyor diye. Altını çıkarmadılar ama kokusunu aldılar zahir.Efendim bu şirketler şahane olduğu fikrimiz nereden geldi. Bazı sahibinin sesi yerel basına göz attık çünkü. Yere göğe sığmıyor marifetleri bu şirketlerin bu gazetelerde. Zaten Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile el ele kol kola bilgilendirme toplantısı düzenliyorlar. Hayatını savunmaya çalışan “cahil köylüyü” “bilinçlendirecekler” zahir. Biz de bu marifetlere bir göz atmak istedik kendimizce. Örneğin Teck Cominco. Aslen Kanadalı olan şirket sürdürülebilir iş yönetmeliği yayınlamış. Efendim onuncu onbirinci ve onikinci maddesine bakarsanız ne nebze çevreci oldukları su götürmez:“10)Çalışmalar çevreci bir yaklaşımla yürütülecek ,verimliliğin sürekli artmasına gayret edilecektir.11-Biyolojik çeşitliliğin korunması düşüncesi iş ve üretim faaliyetlerinin her aşamasına entegre edilecektir.12-Tesislerimiz kapandıktan sonra ardında sorun bırakmayacak bir yaklaşımla projelendirip işletilecektir.”Hiçbir sorun yok yani? Boşuna bağırıp çağırıyoruz biz. Adamlar hem çevreci, hem biyoçeşitliliği koruyacak hem de işleri bittiğinde hiçbir sorun kalmayacak! Acaba? Başımıza geldikten sonra geri dönüşü yok. Başımıza gelmeden evvel başka yerlerde neler yapmışlar ona bir baksak çare olur mu derdimize. Olur mu olur!Bu çevreci Teck Cominco şirketi 1906 da bir maden işletmesi kurmuş Trial diye bir kentte, British Colombia, Kanada’da. O günden bu yana yanı başındaki Kolombiya Nehri’ni düzenli olarak kurşun, kadmiyum, sülfürik asit, sülfür dioksit, civa, çinko ve curüf ile kirletiyor. Kanada hükümetlerinin verdiği cezaları ödüyor ve kirletmeye devam ediyor. Bu kirlilik nehir yoluyla Washingtondaki Roosevelt Gölü’ne ve Büyük Coulee Barajına kadar ulaşıyor. Bu düzenli kirletmenin dışında zaman zaman meydana gelen “kaza”larla da çok daha büyük miktarda zehirli atık ve curüf nehir sularına karışıyor. 1987 ile 2001 arasında 87 kaza! Bütün bu olanların kurbanları kim olmuş peki? Sizin benim gibi insanlar. O nehrin kıyısında yaşayan sıradan Amerikalılar ve Kanadalılar. Kolitten kansere seç beğen al. Ve ABD’de onların başlattığı hukuk mücadelesinin sonucundadır ki mahkeme doksan yıl süren bu kirliliğin temizlenmesinin sorumlusunun, vergi ödeyen vatandaşlar değil Teck Cominco olduğuna karar verdi. Bu şirketin ABD’li bir şirket olması sonucu değiştirmez dedi.İşte bizim güvenmemiz beklenen şirket bu. Onaltı Eylül 2011’de yayınlanan bir raporda ise diğer şirket Alamos Gold’un Türkiye de ve Meksika’daki operasyonlarına yağmur sezonunun başlaması ve siyanidleri bitmesi ile ara verdiklerini belirtiyorlar. Yani kendileri dünyanın en etkili zehirlerinden biri olan siyanidi kullandıklarını söylüyorlar. Ama siyanidi güvenli bir şekilde kullanıyorlarmış tabi! Yerseniz! Teck Cominco’nun Kanada’da ve ABD’deki nehre yaptıklarına bakalım. Onun kardeşi Alamos Gold’a bakalım, Kuzey Biga Doğu Biga Madencilik’e bakalım. Altın ve paradan başka bir dertleri var mı soralım kendimize. Sonra güvenelim mi? İnanalım mı? Yoksa daha onlar başlamadan kendi topraklarımız üzerinde yaşayabilmek için dur mu diyelim? Ona sen karar ver cesur kardeşim, delikanlı yengem, güzel teyzem, mülayım amcam, yakışıklı biraderim. Ona sen karar ver!
Bir müddettir bir konferans sebebiyle yurtdışında dolanmaktayım. Dolanmaktayım dedi isem Almanya’dayım. “Amman ne güzel” diyen olabilir. Memleketin boğucu havasından bir kaç gün sıyrılmış olma ihtimali varmış gibi görünebilir. “Nasıl olsa geri döneceğim” iç rahatlığı ile birkaç günlüğüne unutulabilir sanki her şey. Ama olmuyor.Geride bıraktığımız Türkiye de Hrant’ın katillerinin akıbeti belli olmuş, onları organize edenlere verilen ceza ve de soruşturmanın bir adım öteye götürülmemesinin öfkesi taze idi. Zevahiri bile kurtarmaya zahmet etmemiş idi hazretler. AKP’nin A harfinden bir adalet umanlara “biz demiştik” demek öfkemizi yatıştırmıyor ve hiçbir işe yaramıyor neticeyi de değiştirmiyordu. Geride kalan tam olarak bu idi.Yerliler, Yabancılar, DüşmanlarÖnümüzde duran ve katıldığımız konferansın adı “yabancılar yabancı düşmanlar vatandaşlık mülkiyet hakları ve birinci dünya savaşı” Ne ilgisi var? Var. Birinci Dünya Savaşı. Eş zamanlı olarak küreselleşme, milliyetçileşme ve yabancı düşmanlığı. Tanıdık geliyor mu? Devam edelim. Birinci Dünya Savaşı patladığında, Rusya’da Yahudiler ve Almanlar, Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nda İtalyanlar, Slavlar ve Yahudiler, İngiltere’de ve Fransa’da yine Almanlar, ABD’inde Japonlar, “düşman yabancı” ilan edilip kapı dışarı ediliyorlar. Kapı dışarı edilen yahut kapı dışarı edilmek için toplama kamplarına tıkılan nüfusun miktarı on binlerden yüz binlere uzanan bir genişlikte. Yüzyılın başında modern devlet mantığı savaşı ulus devleti inşa etmede verimli bir araç olarak kullanıyor ve ulusun içerisinde “gereksiz ve tehlikeli” bulduklarını “temizliyor”. Kendi vatandaşlarının geçmişlerinin izini sürerek onları “yabancı” kategorisine dâhil ediyor ya da misafir olarak o memlekette yaşayan “yabancıları” “kapı dışarı “ederek “bazı sorunları” çözüyor. Örneğin Rusya’da kırsal bölgelere yerleşmiş ve geniş arazilere sahip Almanlar ilk gönderilenler. Bu gönderilmenin kendi mantığı icabı, “casus” olmaya yetkin şehirli Almanlara çok sonra sıra geliyor. Zira onların el konulacak geniş arazileri yok.SoykırımAvusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi Birinci Dünya Savaşı’nda ömrünü tamamlayan Osmanlı imparatorluğunda ise durum birazcık farklı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Rusya ile giriştiği savaş ve Balkan Savaşları nedeniyle yerlerinden olan ve Anadolu’ya doğru akan Müslüman nüfus yüz binler milyonlarla tanımlanacak büyüklükte. İmparatorluk sınırları içerisinde ise son günlerin gözde mevzusu Osmanlı kültürel çeşitliliği ve hoşgörüsünden bahsetmek pek olası değil. Osmanlı ülkesine dışarıdan gelmiş ve yerleşmiş değil de, imparatorluğun yüzyıllardır tebaası ve daha sonrada vatandaşı olagelmiş iki kadim nüfus Birinci Dünya Savaşı sonunda ve sonucunda köklerinden tümüyle sökülüyor. Yunanistan ve Türkiye arasındaki Nüfus Mübadelesini başka bir yazıya bırakalım. İki kadim nüfusun diğeri”Ermeniler.”Hazır soykırım konusu bir kez daha açılmışken.YüzleşmeBirbirlerinden bambaşka hayatlardan, farklı sınıflardan, farklı politik görüşlerden farklı cinsiyetlerden ve cinsel tercihlerden, farklı etnik kökenlerden gelen insanların kendilerini bir bütünün parçaları olarak “hayal etmeleri” ulusun inşasının başlangıcı olarak görülür bir görüşe göre. Ancak bu “hayal” modern devletin bu farklı grupları tek tipleştirici pratikleri ile ete kemiğe bürünür. Diğer yandan soykırımın en temel dayanağı bir etnik grubun öncelikle soyut bir kategoriye dönüştürülmesidir. Birbirlerinden bambaşka hayatlardan, farklı sınıflardan, farklı politik görüşlerden farklı cinsiyetlerden ve cinsel tercihlerden gelen insanlar bu soyut kategori içerisinde tanımlanır. Eğer ortada bir suç ve ceza varsa bile bunların şahsiliği göz önüne alınmaz. Bu kategoriye girenler toplama kamplarına gönderilir, sürülür ve öldürülürler. “Ermenilik” Osmanlı Devleti tarafından böyle bir kategori olarak ele alınmış mıdır?Hrant Dink davası ve sonucu bu açıdan canımızı bir kez daha yakmış ve gözümüzü açmıştır. Bu davaya bakarak “Ermenilik” kategorisinin Osmanlı İmparatorluğunun mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm organları ve iktidar partisi tarafından nasıl ele alındığını görebilmek mümkündür. Başta iktidar partisinin tabanı olmak üzere “çoğunluğun” anlayışı “biz Hrant’ı öldürenleri kınadık, siz de Türk büyükelçilerini öldürenleri kınayın” ısrarından bir adım öteye gidememiştir.”Ermenilik” bir kategori olarak bu çoğunluğun zihninde ancak “bir sizden bir bizden” olarak yankılanmaktadır… Yüzleşme: bu topraklardan Der-zora tehcir edilmiştir. Velhasıl demem odur ki işimiz zordur. Tarih daima ileriye doğru gitmez. Bazen böyle devam eder, önce 1915 sonra 2007, sonra yeniden 1915’e doğru.
Memlekete hayırlı uğurlu olsun. THY altı ayrı tipteki uçağında “Kuran-ı Kerim uygulaması” başlattı. Terimin abesliğini geçiyorum. Bu “uygulamanın” “planet eğlence sistemi” altında gerçekleştirilmesi garabetini ve müzik bölümünde Kuran’ın icracısı olarak Rihanna’nın görünmesi gibi detayları “edep yahu” diyecek Müslümanlara havale ediyorum. Benim gelmek istediğim nokta bu “uygulamanın” hepimiz için ne kadar hayırlı bir uygulama olduğu noktası. Baştan sona. Zira bu uygulama sayesindedir ki bu memlekettin özde mi sözde mi vatandaşları olduğumuzu gayet bilimsel yöntemlerle ölçebileceğiz. Ancak bu ölçme ve değerlendirme ameliyesi için bazı verilere ihtiyacımız var. Bu ihtiyaçlarımızı gidermek de vatandaşlarının taleplerine hassas, bu talepler mevzubahis olduğunda ve asla ve kat’a din, mezhep, inanç ve inançsızlık, cinsiyet, etnik köken, cinsel yönelim ayrımı yapmayan devlet büyüklerimize düşüyor.Efendim bu uygulama kamuoyuna “lanse” edilirken THY Basın Müşaviri Dr. Ali Genç “Yolcuların talep etmesinin ardından sesli Kuran-ı Kerim sisteme dâhil edildi” demiş. Sessiz çoğunluğun sesine kulak kesilmiş bulunan AKP hükümeti ve aparatçıkları hemen talebi yerine getirmiş.(aparatçık lafını nasıl gönül rahatlığı ile kullanıyorum bilemezsiniz. THY Genel Müdürü Temel Kotil’in sevgili oğlu Enes’in Ataköy Sheraton’da bilmem kaç bin dolarlara çıkan nikâhında tam sekiz bakan iki başbakan yardımcısı vardı. Genel Müdürün bir vakit Illinois Üniversitesi’nde misafir profesör olarak bulunduğunu da ekleyelim.) Vatandaşın hemen yerine getirilen talebi karşında bize de ancak “Allah’ım ne kadar demokratik bir ülke de yaşıyoruz” demek düşüyor. Benim bu arada merak ettiğim nokta şu: kaç vatandaşımız böyle bir talepte bulunmuş ve bu talebi vatandaşlar olarak hepimize açık olmakla mükellef hangi demokratik ve katılımcı mekanizmalarla iletmiş? Bu sayı on beş bin midir mesela? On beş bin kişi THY’nin online olanaklarını kullanarak bu talepte mi bulunmuştur? Ya da yüz bin kişi bir STK aracılığı ile bu talebini mi iletmiştir THY’ye? Nedir? Yoksa THY’miz ben borsaya bile açıldım, bu talepte bulunan bir kişi bile olsa yaparım mı demiş? Ne güzel! Güzel ama onlara var da bize yok mu? Biyogüvenlik Kurulunun kendi açıkladığı rakamlara göre demokratik(!) online mekanizmalarını kullanarak tam on beş bin kişi GDO’lu ithal mısırın “yem” olarak memlekete sokulmasına dair görüş bildirmiş, yüz bin kişi Greenpeace’in kampanyası aracılığı ile GDO’lu yemlere hayır demiştir. Sonunda alınan kararla, vatandaşların arzuları hilafına GDO’lu yemlere ülkeye sokma izni kuruldan çıkmıştır. Demek ki burada vatandaştan daha değerli başkalarının arzuları mı devreye girmiştir? Şimdi bize uyguladığınız ayrımcılığın rakamsal sonuçlarını bilmek istiyoruz. Gözünüzde kaç “Kuran dinlemek isteyen” sizce özde vatandaşınız(vatandaşların kendisini tenzih ederim), bizim gibi “dinsiz imansız” GDO istemeyen” vatandaşa denktir? “THY ile Biyogüvenlik Kurulu elma ile armut gibidir karşılaştırılamaz” diyorsanız o armut ve elmaların GDO’lu olmakla balık burcuna girdiklerini ekleyeyim. Hadi siz sorduğumuz soruların cevabını veredurun başka birkaç pratik soruyu daha sıralayayım: GDO’lu yemler için başvuran birliklerin arkasında kimin eli kolu var? Bu Mısırları ithal eden şirketler hangileri? Bunlar yem için kullanılacak deniyor, bu nasıl kontrol altında tutulacak? Tarım Bakanlığı hangi bütçe, hangi eleman ile bunların yalnız yem olarak kullanılmasını denetleyecek? Zaten yem olarak kullanılması yeterince zararlı iken GDO kalıntılarının hayvansal ürünlerle bünyemize ulaşması zaten bilimsel bir gerçek olarak ortadayken, “bu mısırdan un yaparım bunu da çikolataya katarım” “ekerim biçerim” diyene kim nasıl engel olacak?Sizi uyaralım, bizim gözümüzde insanlık suçu işlemektesiniz. Milyonlarca insanı bile isteye çok ciddi sağlık risklerinin kucağına attınız, atmaktasınız. Sizin gözünüzde “imansız” olan bizlerin “insanlık suçu” işlediğinize dair uyarısını hesaba katmayabilirsiniz. O zaman anladığınız dilden söyleyelim. Zira sizin gibi Monsanto, Cargill, Syngenta gibi uluslararası tarım tekellerinin ilişkilerine bulanmamış ve çeşitli konferanslarda “ABD’nin GDO’lu mısırından etanol” lobisi ile hemhal olmamış, “daha çok kazanmak” hırsı ile dolup taşmamış her Müslüman’ın da ahı üzerinizdedir. Gönül gözü açık, kalbi ve dimağı uyanık, bizim gibi sözde vatandaşlığa terfi etmeye hazır her Müslüman yüzünüze Bakara suresi 211’inci ayeti tekrarlayacaktır. “Kim, Allah’ın nimetini, değiştirirse, şüphesiz Allah’ın cezası pek şiddetlidir”
Memleket gündemi tutuklamalarla çalkalanırken, seyircilerde bu öndeki aksiyona odaklanmışken sahnenin dibinde bir yerlerde başka bir aksiyon gelişiyor. Öncelikle Türk-İş Aralık ayının başında 21. Genel Kurulunu yaptı. Burada Mustafa Kumlu tekrar Türk-İş Genel Başkanlığına seçildi. Ancak onun tekrar genel başkanlığa seçilmesinden daha önemli bir gelişme vardı bu genel kurulda. O da Sendikal Güç Birliği Platformunun ortaya çıkışı idi. Sendikal güç birliği platformu Basın-İş, Belediye-İş, Deri-İş, Hava-İş, Kristal-İş, Petrol-İş, Tek Gıda-İş, Tez Koop-İş, TÜMTİS, TGS olmak üzere on sendikadan oluşuyor. Bu platform Petrol iş Genel başkanı Mustafa Öztaşkın’ı Mustafa Kumlu’nun karşısına bir aday olarak çıkarttı, başkanlık yarışını çok açık ki delege yapısı nedeniyle kaybetti. Ancak bu genel kurulda alınan kararları etkilemeyi başardı. Türk-İş’in sol kanadı olarak sendikal güç birliği platformu yalnız bir genel kurul için bir araya gelmiş geçici bir ittifak olmadığını da çoktan ifade etti. Bu platformunun varlığı Mustafa Kumlu’ya “Kıdem tazminatı kaldırılırsa veya fona dönüşürse genel greve gideriz” dedirtti. Bu durum bile yani sendikal güç birliğinin varlığı nedeniyle mevcut yönetimin tavır alma zorunluluğu işvereni yerinden zıplatmış duyduğumuz kadarıyla. Ölüsü bile etkili olan bir organizasyonun yönetiminin son yıllarda revaçta olan muhalefete iktidarın bütün olanakları ile muhalefet etme, sindirme, hükümeti muhalefetmişçesine sahiplenme, ona yalakalanma, ondan ricacı olarak zafer kazanmış edalarına girme “evet efendim, sepet efendim, kıdem tazminatı fonu detaylarından anlaştık efendim” türü vadesi çoktan dolmuş bir sendikal anlayış ile sürdürülüp sürdürülemeyeceğini hep birlikte yaşayıp göreceğiz.Sahnenin dibinde gelişen diğer bir aksiyon ise hükümetin senelerdir sendikaların tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallayıp durduğu “sayarım ha!” şantajının geldiği noktadır. Bilindiği gibi memleketimizde herhangi bir sektörde sendika olarak toplu pazarlık yapabilmek için, memleket çapında o sektördeki işçilerin %10’nunu örgütlemiş olmak gerekiyor. Fakat sorun şu ki gerçek sayılar ortaya döküldüğünde çoğu sendika şöyle diyelim bağımsızlar da dahil Türkiye’deki yüz sendikadan seksen sekizinin baraj altında kalacağı ifade ediliyor. Bazı sektörlerde toplu pazarlık yetkisine sahip hiçbir sendika kalmayacak. Bu yüzden sendikalar SGK’nin verilerine göre üye sayılarına göre üye sayıları açıklanmadan evvel barajın %5 e çekildiği mevcut statükoyu koruyan yeni bir sendika yasasının yapılmasının peşindeydiler. Geçtiğimiz günlerde “Yeni Sendikalar Kanunu Tasarısı”, kabinede Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan “2012 zorlu geçecek. İşçilik maliyetleri yükselir” gerekçeleriyle yasaya karşı çıktılar. Adamların 2012 zorlu geçecek bu işçiler ne yapacak diye düşünecek hali yok tabii(!) Böylelikle yasa tasarısı bakanlar kurulundan meclise sevk edilemedi. Zurnanın zırt dediği yer şurası ki 2009’dan beri açıklanamayan(!) işkolu istatistikleri 17 Ocak itibari ile her nedense açıklanmak zorunda. Bu durumda soru şu; bugüne kadar kendi gerçekleri, örgütlenememe sorunları ile yüzleşmek yerine öyle ya da böyle mevcut durumu koruma refleksi gösteren sendikalar nasıl bir tavır alacaklar? Mevcut kayıtlı istihdamın hak kayıplarına, kayıt dışılaşmasına, çıraklık kanunu gibi yeni düzenlemelerle asgari ücret altında çalışmanın yasal hale gelmesine, stajyerlik adı altında çocuk işçiliğine, güvencesizleşen, taşeronlaşan, sözleşmeli çalışan, yeni işçileşen kesimlere, parça başı, part time, evden çalışanlara ve bunların çoğunluğunu oluşturan kadınlara yönelik politikalar üretebilecekler mi? Sendika içi demokrasi işletip katılım kanallarını açık tutarak, örneğin kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığın kadim kadın düşmanlığının sendikanın dışında bir yerlerde değil de içerisinde de gerçekleşen bir olgu olduğu ile yüzleşebilecekler mi? Bunlarla yüzleşip zor olanı örgütlenme yolunu mu seçecekler, yoksa hükümetten yeni bir uzatma, yahut bir ara formül için ricacı mı olacaklar? Önümüzdeki birkaç gün içinde bunun göreceğiz ve hepimiz için öğretici olacak şüphesiz.NOT: AKP talan niyetinin önünde engel gördüğü her kişi ya da kurumu yok etme haddini ve gücünü kendinde görüyor. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu eliyle başlatılan süreç, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kurulmasıyla üst boyuta taşındı. Kamu yönetimini, ülke imarını, yapı, kent, eğitim, sağlık, tarım, enerji, su, çevre ve koruma alanlarını, din, aile, kadın, çocuk gibi sosyal politika alanlarını ve TMMOB ile TTB mevzuatını değiştirmeye yönelik Kanun Hükmünde Kararnamelerle önemli değişiklikler yapıyor. TMMOB de AKP iktidarının yıpratma ve ortadan kaldırma saldırısı altında. Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesinde Demokrat Makina Mühendisleri oda üyelerini 21-22 Ocak 2012 tarihinde YTÜ Oditoryumunda yapılacak olan Genel Kurulu ve Seçimlerde odanın demokrat geleneğine sahip çıkarak kamu yararının karşısına kendi çıkarlarını koyan siyasi iktidar yandaşları karşısında birlik olmaya çağırıyorlar. Her türlü haksızlığa, özelleştirmelere, baskılara, talana, yolsuzluğa ve yoksulluğa karşı yüz binleri harekete geçirmek konusunda geri durmayan odanın önemine istinaden takvimlere not düşüle.
Efendim, son günlerde iki mevzu ile meşgul AKP hükümeti. İkisinin de kökü dışarda, faili belli, sebebi malum mevzular. Fransa tam batmaya ramak kalmışken bizi de paçamızdan tutup aşağıya çekeyim niyetinde. Konulardan ilki grev! Memleket lisanına Fransızca’dan geçmiş gereksiz bir alışkanlık. Hani şu işi gücü bırakıp bir yerde toplanın bağırıp çağırma durumu. Fransa’da işçiler işleri bırakıp grev diye meydana giderlermiş bir vakitler. Orada arasıra hammalllık yapan işsizlerle buluşurlarmış.”Greve gidiyorum” da oradan gelmiş girmiş dilimize işte. Hah şimdi. Memleketin kamu emekçileri aynı oradakiler gibi Beyazıt Meydanı’nı doldurdular, grev meydanı niyetine. Baknalıklar soruşturma açma derdinde ne gam! Beyazıt Meydanı da zaten öğrenci takımı gibi işsiz güçsüz, ipe sapa gelmezlerin tarihi mekanı. Yumurta, parasız ulaşım-eğitim diyorlar onlar da. Tam oldu yani. İşgüvencesi, iş güvenliği felan gibi meseleleri sorun ediyorlar grevciler bir de. Öyle bir sorun var mı sorun AKP hükümetine. Mesela sendikalaştığı için kapıya konan işçi mi var memlekette, iş güvencesinden söz açmışken? Yoksa iş kazalarında can veren işçiler mi var iş güvenliği demişken? Yoook(!) Zira bakanımız zaten “Bizler gelişmekte olan Türkiye olarak mutlaka yeri gelecek 16-18 saat çalışabileceğiz. Değişimi iyi idare edebilmek adına bunu mutlaka yapmak lazım. Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat 18 saatte çözerse 18 saat çalışır.” buyuruyorlar. Pek çok sektörde zaten işçiler 18 saat çalışıp o direkten düşüp ölüyorlar. Ölmezlerse ellerini kollarını makinelere kaptırıp sakat kalıyorlar. Sağlık deseniz, süperiz! Yeşil kartın iptali yakın, aylık geliri 279 liradan fazla olan herkes sağlık primi ödeyecek, katılım payları iki liradan sekize oradan onbeşe çıkıyor. Ongün içinde aynı hastalığa tutulmayın. Yahut tutuldunuz bir muayeneden sonra iyileşin.Zira on gün içinde ikinci muayenede beş lira daha ödeyeceksiniz. Olmadı hastaneleri satalım. Kamunun eğitimdir sağlıktır bu tür sorumluluklarla ne alakası olabilir? İki kökü dışarda mevzunun biri grev diğeri “sözde” Ermeni soykırımı yasa tasarısı. “Yasa tasarısının sözde olanı nasıl oluyor?” diye sormayın. Bu sözde olayına antrenanlı değilim pek. Beceremem açıklamayı. Ama kesin olan şu ki Fransız gavuru hükümetimizle uğraşıyor. Gerçi muhalefetimiz de “fransız” devrimi kontenjanından olaya dahil oldu. “Ne alakası var?” demeyin. Ben hali hazırda demiş bulundum. Sans-culottes yani donsuzların devrimi sırf donsuzluktan dolayı AKP için sarsıcı olabilir diye mi düşündü acaba Kılıçdaroğlu? Bir taşla iki kuş? “Hem tasarıyı kınar hem de AKPye çakarım!” Buradan tarihi bir hakikati aydınlatalım. Devrimi yapan arkadaşların donu yok ama pantolonları vardı. Kılıçdaroğlu buradan kasmasın. Diğer yandan Cumhurbaşkanı bir türlü görüşemedi telefonda Sarkozy ile. Görüşse durum bambaşka olacaktı. Milli gururumuz yerle yeksan ama bir hayıflanan çıkmadı hayret. Ben hayıflanayım dedim. Cümle iş adamlarımız, odacı ve borsacılarımız fır dönüyor Fransa’da. Tam birlik ve beraberliği ihtiyacımız olduğu şu dönemde başbakanın hastalığı çok kötü oldu tabii. Yoksa kendisi bir “van munit!” çekebilir, bir dayılanabilir milli gururumuzu kurtarabilirdi Cumhurbaşkanının yerine. Yahut olmadı “put it into your appropriate place” (gerçi “müsaip yerine sok!” manasındaki bu özdeyişinin haklari tümüyle Egemen Bağış’a aittir ama) diyebilirdi. Ama olmadı olmadı.Velhasıl demem o ki, bu iki olay arasındaki ortak nokta devletimizin ezel-ebed mevcut olan masumiyetidir. Devletimizin ve onun ayrılmaz parçası olan mevcut hükümetimizin ne emekçilerin günbegün katli ile ne Ermenileri katli ile bir alakası vardır. Bunlar olmamıştır olamaz. Tam yazı biterken aklıma nedense Bandista’dan “inkarın şarkısı” da geldi bak! “halepte şamda beyrutta arjantinde tanıdık bir şarkı çalmadı, hiç olmadı!” Velhasıl “yüzleşme” felan diye kürsülerden höykürenlere diyeceğimiz budur: “Bir hikaye anlatmamız gerekiyorsa eğer 1915 ten başlamalıyız…”
Bir yandan feministlerle polemik yapmanın cazibesi diğer yanda kadınlara akıl öğretmenin dayanılmaz hafifliği. Hangisi daha çekici bilinmez. Ama sonuç bir yazılar serisi. Bir erkek olarak bu denli iyiliğimizi istemesi, bu denli bizi düşünmesi hakikaten takdire şayan Ali Bulaç’ın(!) Belli ki sadece kendinden menkul değil bu iyiliğimizi isteme hali. Aynı zamanda örneğin AKP hükümetinin de ne nebze iyiliğimizi istediğini, bunu nasıl politikalarına yansıttığını da üşenmemiş yazmış uzun. Bir AKP hükümetinde daha kendisine kadından sorumlu devlet bakanlığı nasip olur inşallah diyecektim fakat öyle bir bakanlık kalmadı ne yazık. Hazır istatistik dosyaları arasında kaybolmuşken iyi olurdu. Ancak bunca şefkat, ve iyiliğimizi isteme, dayak ve öldürülmeye alışmış nankör bünyemizde ters bir etki yaratıyor belirtelim. “İyiliğimizi istiyorlar vermiicez işte!” diyesi geliyor insanın. Üstelik bizim elimizde istatistik yerine ha bire öldürülüp duran kadınların fotoğrafları var! Yani tabi tam burada şimdi tabiatıma uygun şekilde duygusal davrandım değil mi? Ah işte kadın duygusallığı ne yapacaksınız! Son yazısındaki ev cenneti ve dünya düzeninin cezbesine kapılmış “ayhh ben de evimin kadını olayım bari” diyerekten, klavyeyi bırakıp süpürgeye davranıyordum ki aklıma başka bir şey geliyor.Bu o aynı ses diyorum!, İlle de bize, biz kadınlara neyi nasıl yapmamız gerektiğini söyleyen neyin bizim için en iyi olduğunu bilen o davudi ses! senelerce bunun türlü çeşidini dinledim. Artık sesi dinleyip işe mi gidersin işten camiye mi koşarsın ama illa da sonunda eve mi koşarsın yoksa benim gibi klavyeye mi kitlenirsin bilemem. Ama pergelin ayağı evde ona göre. “İslam tasavvurunda kadın pergel gibidir; sağ ayağı -sabit kadem- evindedir, sol ayağıyla her yere gider.” buyurmuşlar bir kere. Ana fikir bir cümle, “Kadının iktisadî ve ticarî hayata katılması aslî değil, arızîdir…Ancak kadının asli yeri evidir.” Üstüne biraz da “Kapitalist piyasa ekonomisi ise kadını iki ayağıyla “evin dışına” çıkarıp sömürü nesnesi haline getiriyor” Ali Bulaç’ın ifade ettiği bu fikirlerin”İslam tasavvuru” içinde olduğunu düşünebilir ve bazıları için bu fikirler pek orijinal ve yeni olabilir. Ancak yüzyıllardır bu fikirlerin yüzyıllardır muhatabı olan biz kadınlık davası savunucuları için itiraf etmek gerekirse pek eski. Müslüman’ından, Hristiyan’ına, liberalinden muhafazakarına, gencinden yaşlısına ataerkinin yılmaz savunucuları bu fikirleri söyleye geldiler.(solcu erkeklerden yok mudur derseniz, şunu söyleyeyim: solcu erkekler, feministlerin terbiyesinden olsa gerektir- pek uluorta bu kadar açık ifade etmezler bu fikirleri. onların ifade yolları başka bir yazıyı hak edecek kadar dolambaçlıdır). Velhasıl Ali Bulaç’ın da dönüp dolaşıp erkek milletinin ortak çıkarlarını çerçevesinde bu konuların en meşhuru olan “ev” meselesine gelmesi hiçbir şey değilse de, manidardır. Diğer yandan kadının ev içi emeğinin görünmezliği, ücretsiz bakım emeği, ev içi emeğin üretim ilişkileri ile ilişkisi, çalışan kadının ev içi hizmet zorunluluklarının, kocasının hizmet-bakım işleri, evin organize edilmesi ve cinsel hizmetine devam ediyor oluşu, gelir elde etmenin eşitsiz ilişkiler içerisinde kadınların özgürleştimediği gibi ve daha sayamadığım pek çok konuda kadın hareketinin ürettiği onca fikir ve bilgi vardır. Ancak yazarımız ya bunları bilmemektedir, ya da kadınların aklı ve fikri erkeklere yetişmeyeceğinden ciddiye almamakta, üzerinden atlamaktadır. Onun yerine diğer bir feminist ulemamız olan Etyen Mahçupyan ile tartışmayı yeğlemektedir. Eh fikir ve zikir olayı. Zaten ataerkine biat etmeyen, bu bağlamda “siyasi ağabeylerin” fikirlerini tekrar edip uygulamaktansa eleştirebilen bir tek kadını etraflarında barındırmamaktadırlar. İsterseniz siyasi mabetleri olan AKP’ye bakınız. Siyasi hareketin içinden gelen ve kadınlık davasına dair iki kelam eden, omuzları üzerinden yükseldikleri tek bir kadın var mı karar verici bir mercide? Üzerimizdeki bu cins temelli sistematik şiddetin dereceleri var tabii. Kimi erkekler için kadınları yok saymak kimi için öldürmek müstehak! Eh bu durumda haliyle Ali Bulaç’ın elinde AKP’nin kadın konusunda başarı(!) istatistikleri bizim elimizde de öldürülmüş kadınların resimleri var!
A.B, B.C, C.D ve alfabenin bütün harflerini adlarının başında taşıyan çocuklar. O isimleri ben uydurdum. Siz kendi harflerinizi yazın. Zira, o harfler mutlaka 2010 yılında tecavüze uğrayan yedi bin çocuktan birini söylüyorlar. Memlekette geçen yıl yaklaşık 7 bin çocuğa tecavüz edilmiş. Son 10 yılda cinsel istismara uğrayan çocuk sayısı en iyimser ihtimalle 250 bin.1 Binlercesi sokaklarda, evlerde, okullarda. Hele yetiştirme yurtlarında kimsesiz yapayalnız olanlar. Tehlikeliler. Yazı işleri müdürlerini, ordu mensuplarını, memurları, zabıtaları, müdürleri, oda başkanlarını, veznedarları, şefleri, işçileri, üniversite öğrencileri, muhtarları, esnafları, korucuları-hepsi de erkek- tuzağa düşürmek için bekliyorlar. Bu çocuklar bunca saçlı sakallı, kelli ferli, aile sahibi, karısı çocuğu olan erkek adamı “kendi rızaları” dâhilinde kendilerine tecavüz etmeye zorluyorlar. Ki bazı tecavüzcüler memleketi yönetmeye aday. İktidar partisi AKP için yaptıkları yoğun siyasi faaliyetleri ile tanınıyorlar çevrelerinde. Az zorlasanız buradan Ergenekon’a yol çıkar. Ancak adli tıp raporuna da bakmak lazım tabii. Bakalım bu tecavüzcüler “Ruhen” bu tuzağa “karşı koymaya muktedir, karşı koyabilir” durumda mıdırlar? Kemik yaşları kaçtır? Neden böyle diyorum çünkü 78 yaşındaki Hüseyin Üzmez adlı muhterem gazozuna ilaç katılarak bir kız çocuğu tarafından tacize zorlanmıştı. Bunlar, analarını da alıp gidip bir terör örgütüne üye olmuş olabilirler. Baksanıza hep benzer yöntemler uyguluyorlar. Uluslar arası bağlantıları da var üstelik. Katolik kilisesini ne zor duruma düşürdüler misal. Adalet devreye girsin operasyon yapılsın acilen. Üzmez’i üzmeyen TC’nin adaleti, diğer tecavüzcüleri mağdur etmesin. Muhafaza edelim değerlerimizi. Değerlerimiz flörtü fahişelik olarak tanımlayan duayenden el almış bulunan altın nesillere emanet. Allah utandırmasın. Hadi bakalım. Alışık olunduğu üzere soru cevap yöntemi ile gidelim: Tecavüze uğrayan çocuklar? Onların rızaları dahilinde olmuş her şey. Fethiye? Bir kadın 8 adamı tecavüze zorlamış. Sonra haliyle Baro başkanı savunmak zorunda kalmış tecavüzcüleri. Zavallı tecavüzcülerden biri mağduriyeti giderilsin diye dava günü terfi almış. Ha bire öldürülüp duran kadınlar? Öfkelendirmişler kocalarını. Sokak ortasında dayak yiyen kadın ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın “sessiz kalmayın, göz yummayın” çağrılarına icabet edip onu korumaya kalkınca ağzı burnu kırılan genç adamlar? Kadın azmettirici, gençler haksız tahrikçi, Koca? “iyi halden” serbest. Ama bakınız, bir kez daha bakınız hep bu kadınların suçu. Solaklı? İlle de bizim buraya HES yapın diye şirketleri tahrik eden sonra da jandarmaya kafalarını yardıran kadınlar. Hopa? Kendisini biber gazı ile boğdurtan, kendine kalp krizi geçirttiren o adam var, adını bile öğrenmek istemediğimiz. 301 mi? Beni öldürsünler diye yazı yazan gazeteciler var memlekette. O duayene emanet. “301’den içeride olan kim var gösterin” bakalım? Ölen? Bir Ermeni. Öldüren çocukcağız tahrik olmuş haliyle. Kimyasalla yakılan bedenler? Onlar Kürt! Pek mi kaba geldi? İncesinden verelim. Köşeden köşeden. İmamın ordusu diye kitap yazan gazeteci? Vardır bir hikmeti, hele savcı hazırlasın bakalım iddianameyi. Bunca insan, daha niye suçlandıklarını bilmiyorlar? Öğrenciler? Onlar Ergenkoncu! Tepemize binen savaş? “rahat battığından” “Böyle bir bataklığa sürüklendik sonunda. Her taraftan kuşatıldık; hızla daralıyor, özgür entellektüel faaliyetin, bağımsız eleştirelliğin zemini. Şahsen beni çok etkiliyor» Vah! «Devletin ve AKP›nin de hatâları var tabii. Ama ben bu sonuçtan, gayet açık, hiç lâfımı sakınmaksızın, esas olarak PKK›yı ve PKK/KCK›nın vesayetinden sıyrılıp ayrı bir şahsiyet gösteremeyen, gösterebileceğini de artık ummadığım BDP›yi sorumlu tutuyorum.»2 Dolayısıyla KCK operasyonlarının, kara hava harekâtlarının sorumlusu kim? BDP! Büşra Ersanlı›nın Deniz ve ve Ragıp Zarakolu›nun tutuklanması? Soru cevap tamam da sonu yok, sonu yok. Bunlar büyük bir tarikat. Türk sıkritçıları. Yani başınıza ne geliyorsa siz istediğiniz için karmadan bu siparişi verdiğiniz için geliyor diyor tarikat. Her zulüm siz aslında için için istediğinizden başınıza geliyor diyor o büyük iman. Velhasıl demem o ki çook değişti memleket. İyi bir dönemdeyiz. Siz yine de yanılıp tecavüzcüleri tecavüzcü, hakimler ve savcıları hukuk insanı, köşe yazarlarını entel sanmayın zira hepsi bize malum olmayan bir sıkritla birbirlerine bağlı. Ama artık adalete güvenimiz tam.1 – Araştırmacı-yazar Tuncer Günay’ın yaptığı çocuklara yönelik cinsel istismar araştırmasına göre2 – Halil Berktay’ın 05.11.2011 tarihli Taraf gazetesindeki yazısı
Bu felaket göz göre göre gelmişti. Savaş geliyorum demişti ve ateşkesin sona ereceği çoktan belliydi. Zira AKP “karşı tarafı” “din kardeşiyiz onlar Zerdüşt” hamlesi ile bölmeye, zayıflatmaya, tasfiye etmeye yeltenmiş, ancak bu hamlesi tutmamıştı. Seçim dönemi Blok adaylarına yapıp ettiklerini bile sayıp döksek “siyasete” ne nebze “siyasetle” karşılık verdiklerini bir kerede ve zorlanmadan anlarız herhalde. Sağa sola dayılanmak, Davos’ta “van minut” çekmek, elinden ödül aldıklarının iktidarı sallanmaya başlayınca arkasından atıp tutmak, ağabeylik tasladıkları katliamlarla iktidarlarına tutunurken alkışlamak ve gidişatları kötüye sarınca dümen bükmek gibi “ilkeli” dış politikadan başı dönen iktidar ve hempaları memleket dahilinde de burnu büyüklükle nedamet beklerken. “Karşı tarafın burnunun sürtülmesi” politikasına geri dönülürken. Tam bu esnada o haber geldi. Yirmi dört genç adam hayatını kaybetti. Ateşkes dönemini siyasetle ve müzakere ile değerlendirmekten yana olmayanlar, o çocukları oraya gönderenler, gönderilmelerine izin verenler, ne bekliyorlardı savaştan? Bomba altındaki “diğer tarafın” güller atmasını mı? Davulla zurnayla savaşa yollanan çocukların ruhen, bedenen sakatlanmadan yahut tabut içine girmeden evlerine dönmelerini mi? Savaştan bunu mu bekliyorlardı? Savaş çığlıkları atanları, savaş mevzu bahis olduğunda o sırıtık suratları ile ekranlarda belirenleri o sırtlanları coşkuyla alkışlayıp bekledikleri sonuç bu muydu? Savaştan bu beklenir mi? Bu aptallık yetmedi kara operasyonu başladı. 1983 den bu yana sayabildiğim on beş büyük kara ve hava harekatının aynısı. 1983 den bu yana aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekleyenler bekleyedurdular o farklı sonuçları Sokaklara dökülen kalabalıklar “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye höykürdüler. Yıllardır yaptıkları gibi. “terörü kınama” etkinlikleri organize ettiler birileri. Yeni ve tüketilmeye hazır yeni ölüler bulduklarına nerdeyse memnun. Bu ölümler üzerinden kendi “Türklük”lerinin coşkusu içinde. Ezildikleri ne varsa, ve artık öteki olan “Kürt”ten daha üstün olduklarını teyit ettiler. En bayağı lafları edip kendi aralarında en ilkel duygularını coşturdular karşılıklı. Sürgün, imha, soykırım gibi yepyeni(!) çözüm önerilerini yarıştırdılar sosyal medya üzerinden. Bu insanların arasında yaşamayı hazmedemeyen yanım bir mazaret aradı bu nebze düşmeye. Belki aralarından gerçekten kayıpları olanlar vardı? O kaybın acısı ve öfkesinden mi bu aptallık? Van Depremi üzerine yorum yapanlar bu son şüphe kırıntımı da alıp götürdüler. En bayağı düşünceleri ekrandan dillendirip, insanların en ufak bir mahremiyet ve güven duygusu yok olana kadar ruhlarını emenler, en ufak bir yeteneği, bilgisi, ve hatta emeği olmadan, senin benim yıllık kazancımızı bir günde katlayanlar. İşte onlar insanın düşünmeye zahmet etmeden ilk aklına geleni, öğretileni yumurtlayıp alkış toplama, parsayı kapma becerisini Van Depremi dolayısıyla da sergileyiverdiler. Az tuhaf kaçtı tabii. Keşke yalnız onların aptallığı olsaydı ağızlarından çıkan. Ama o büyük savaş korosu ile bu konuşan ağızlar arasında maalesef derin bir bağ var. Gençlerin ölümleri ile yetinmeyip deprem gibi bir olay karşısında, oradaki ölümlerden bile kendine pay çıkaran aşağılık olma hali onları birbirine bağlıyor. Kalpleri ruhları ve akılları çalınmış yahut başkalarını aşağılayıp kendilerini bir an yüceltmek için kalplerini trampa etmişler. Arkalarını en güçlüye dayadıkları anda onun davulunu çalmanın emniyeti içindeler. Nağme fark etmiyor. Şimdi de insanlar canlarının derdindeyken siyaset peşindeler. BDP’li belediyeleri nasıl devre dışı tutalım kaygısı güdüyorlar sevgili hükümetleri ile birlikte. Mağdur olan insanlara yardım etmek için zamanla yarışmanız yetmiyor bir de 1999 daki kadar kötü bir devlet organizasyonunun etkin engelleme çabası ile uğraşın. Bu durumda yapması gereken hiçbir şeyi becerememiş/becermemiş bir devlet yardımı nasıl yapmamamız gerektiğini bize söylüyor. Kayıpların acısına ortak, elinde avucunda olanı, yüreğini ve emeğini paylaşma derdindeki hepimize kolay gelsin.
