Bağlama siyaset tarihimizin önemli bir enstrümanı olagelmiştir. Etkisi ve kullanımı ayrı bir yazıya hatta araştırmaya konu olacak kadar geniş. Çalma çalmama meselesinin bağlama ile de gündemimize girdiği şu seçim gündeminde bağlama ile bağlantılı bir fıkra anlatmak isterim: Nasrettin Hoca almış sazı eline. Bir notaya basmış başlamış dıngırtmaya. Dıngırtı dayanılmaz bir hal almış olacak ki ahali “Hoca sen bi notaya basıp dıngırtatıyorsun, bak başka saz çalanlar ellerini sazın sapında gezdirip duruyorlar başka başka notalara basıyorlar” demiş. Hoca da cevabı cebinden çıkarıp yapıştırmış “Onlar arıyor ben onların aradıkları yeri çoktan buldum.”Seçim sürecine girdik gireli yapılan sandık –sokak tartışması bana biraz bu fıkrayı hatırlatıyor. Asgari düzeyde sol bir terbiyeden geçmiş kim varsa en son ve nihai çözüm olarak parlamentoyu görmez. Ancak parlamento, seçimler, hatta hukuk da kendini soldan tanımlayanlar açısından mücadele mevzileri olagelmiştir. Dahası bu tartışmayı, “parlamentarizm çözüm mü?” tartışmasını Syriza’nın iktidar olmasının ardından yapmıyoruz. Ne zaman yapıyoruz? 30 küsur senedir sokağa en radikal biçimlerde çıkmış, hatta şu an Ortadoğu’da yıllardır var olmayı beceren bir silahlı hareket ile bağları tartışılmaz bir hareketin siyasi temsilcisi olan partinin üzerinden yapıyoruz. Üstelik memleket sathında seçimlere katılım örneğin Batı “demokrasileri”nin aksine bir hayli yoğunken. Yani demem o ki biz o notayı bulduk diyoruz. Evet doğrudur biz o notayı geçmiş yüzyılın kitlesel mücadelelerinden damıtarak bulmuş olabiliriz. Yalnız sorun şu ki neoliberalizmin saldırısı altında dünyanın her yerinde kendi hayatlarını savunmak, nefes almak için ayağa kalkan kitlelerin bizim notayı bulduğumuzdan haberi yok. Onlar arıyorlar. Peki çağırdığımız sokak nedir? Sokak bulduğumuz notayı bildiriye yazıp herkese dağıtarak onları bu çözüme davet etmemiz değildir. Bizim ilahi bir doğrunun sahibi olarak arayan kitlelere doğruları tevdi etmemiz de değildir. Şükür ki siyaset bundan daha karmaşık ve eğlenceli bir haldir. Sokakta olmak bugün için söylersek siyasetin asli öznesi olan ezilenler kendilerini savunurken onların içinde var olabilmek, savunmayı sonuç alıcı planlı hedefli saldırılara dönüştürme kabiliyetidir. Bunun için önce saldırganı durdurmak gerekir. Bu seçim ortamı için bunun yolu açıktır. Burada hiç seçim matematiğine, saldırılar karşısında dayanışmanın önemine yahut program tartışmasına girmeden söyleyeyim: AKP’nin en genel başkanı ve stajyerinin eliyle, bir puan bile yukarıya çıkmayan ibresini tam 10 puan atlatma hesabında olduğu açık. Bunu seçim propagandasını HDP üzerine kurarak, zaman zaman da provokasyona başvurarak yapmaya yelteniyor. Bu seçimin iktidarda bulunan ve düşme korkusunu dibine kadar hissedenler açısından vahametini bu bağlamda açıklamayı okuyucunun zekâsına hakaret sayarım.Seçim sonrası HDP’nin barajı geçmesi durumunda ise koalisyon tartışıyor olacağız. RTE’nin başkan olduğu bir ülkede yaşamayı içine sindiremeyecek pek çok insan HDP’nin aksi açıklamalarına rağmen “bu seçim siyaseti şimdi tabii böyle diyecekler oy almak için” “seçim sonrası başka odaklar devreye girer de HDP AKP ile koalisyon yapar” endişesi içinde. Benim kafamı karıştıran soru ise şu. Diyelim HDP’nin tüm açıklamalarına rağmen, böyle bir koalisyon oldu. Sizce HDP’ye hangi bakanlıkları verecekler? Milli Eğitim Bakanlığı mı?! İçişleri Bakanlığı mı?! Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı mı?! Halbuki bakanlık emanet edilecek kadar devletlü iki partimiz de koalisyon kuyruğunda. Mevcut politikaları sürdüreceklerine dair zerre kadar da şüphe olsun istemiyorlar. Müstakbel CHP’li ekonomi bakanımız Kemal Derviş bu çizginin sürdürücüsü olmak dışında mimarı: “son üç yıldır bu çizgiden saptı AKP” diyor. CHP’li olup ekoloji ve emek mücadelesine katkı verenlere yazık. Ne diyelim kendisinin bakanlığını Soma’daki insanlara anlatacak şahıs ben olmak istemem. Tütünü bitiren bizzat kendisi. Tütün bitince açlıkla terbiye eder yerin yedi kat dibine yollarsınız insanları. Soma’da katledilen 301 işçinin kaçının çiftçi ailelerinden geldiğine baksanız katili bulursunuz kanaatimce. Amasra’da sekiz senedir binlerce insanın yerinden edilmesini dünyanın en güzel yerinin cehenneme çevrilmesini umursamayan ve bundan üç beş kişinin kâr etmesini hesaplayan devasa bir şirkete ve hükümete direnerek termik yaptırmayan arkadaşlardan ikisi bilgelikle ifade ettiler aslında durumu. Dediler ki “CHP ya da MHP, ellerinde güç olsun en önce onlar yapar bu termiği buraya, hiçbir şey değişmez.”Velhasıl HDP-AKP koalisyonu/dışarıdan destek verirler endişelileri için hazır bir reçetemiz yok. Birey olarak bir partiye teminat imzalatamayız. Politik ve örgütlü bir grup olarak böyle bir teminat meselesi pekâlâ mümkündü. Ama hepimizi aşan başka bir belirleyen daha var. HDP şu an söylemini belirlerken (ya da günü geldiğinde karar verirken de) başka bir değişkeni göz önüne alıyor, alacak: Dışarıdan destek de koalisyon da iktidara aday bir ana muhalefet partisi olma fırsatının tepilmesi demektir. Bölgesel ve küresel gelişmelerin de, Akdeniz havzasındaki havanın da farkında hatta bu dengeler üzerinde yıllardır var olmayı başarmış bir hareketin üzerinden yükselen bir siyasi partinin de en az bizim kadar bu olanağın farkında olduğu ortada. Her şeyin ötesinde bu ihtimal HDP’nin desteklenmesini önemli kılıyor.Kısaca biz bastığımız notanın doğruluğuna ne kadar inanırsak inanalım saldırı altında olanlar, ister içinde olalım ister olmayalım, İspanya’da, Türkiye’de ya da Yunanistan’da, o yolla ya da bu yolla, doğru ya da yanlış kendi deneyimlerini yaratmak üzere kendi notalarını aramaya devam edecekler. İster parlamentoda ister sokakta.
AKP
AKP yeni kutlama, anma, ritüeller icat ederek, iktidarını zihniyetler dünyasında iyice pekiştirmek peşinde. Bu gayet sistemli bir şekilde yapıyor ve tarihi kendi politik tutumlarına uygun olarak yeniden ve yeniden yazıyor. Bunu sadece düşünsel düzeyde yapmakla kalmıyor yanlış anlaşılmasın. Kendi siyasi ihtiyaçlarına uygun icat ettiği ritüelleri popüler hale getiriyor, ticarileştiriyor. Aynı zamanda kitleleri, kendi kitlesi ve bu kitlenin etrafında zaten resmi ideoloji ile hali hazırda milliyetçileşmiş bulunan kitleleri mobilize ediyor. Harekete geçiriyor. Bunun bir örneği Sarıkamış törenleri ise, bir diğer örneği “18 Mart Deniz Zaferi” nin 100. Yıl kutlamaları oldu. Ve aslında bu kutlamalar buzdağının sadece görünen yüzü. AKP iktidarda bulunduğu belediyelerden başlayarak yıllardır Çanakkale şehitliklerine “yerli turist” taşıyor. Tur rehberi adı altında görev yapanların anlattıkları saçmalıklara girmiyorum bile. Ama “yerli turist” taşıma üzerinden yerel siyasete ettiği hamlelerin bir işe yaramadığı ortada. Şimdi bunu yazarken sırtım ürpermedi değil. “Güzelim memleketi malum ve çılgın şahsın hırsına hedef mi ederiz acaba?” diye. Maazallah şimdi şehitlik diye iki sap ağacımız duruyor, oraya da girişip iki alışveriş merkezi, sekiz HES, dokuz altın madeni, iki köprü, 4 sıra otoyol, lojistik üssü falan….Biliyorum planları bunlar. Neyse konumuza dönersek, devletlüler bir taraflarını yayarak tören yapsınlar diye, protokol var diye yüzüncü yıl münasebetiyle harekete geçirdikleri insanları saatlerce rezil ettiklerini yazmadık. Diyelim yazmadık. Diyelim ki stadyumdaki abuklukları çiğlikleri de yazmadık. Ama bu eski söylemleri yeni paketinde yutturmaya kalkmak biraz ayıp oluyor. Bunun yazalım Milliyetçi kafa Çanakkale’deki savaşa bakıp Türklerin, Akp kafası Çanakkale’ye bakıp Müslümanların ölüm ve kahramanlıklarını görür. İkisinde de kahramanlık hikayeleri dolayımıyla ölümün kutsanması, ulus ya da din birliğinin, varlığının mutlaklaştırılması vardır. Savaşların gerçek hikayeleri bu yüzden anlatılmaz işte. Gerçeği anlatma iddiasındaki “belgesel”lerin arka planına saklanır politik tutumlar. Propaganda amacıyla seçme yapılmasına rağmen kimi zaman anıların, geçmişin gölgeleri arasından gerçek çıkagelir. Savaşın soğuk gerçeği oturma odamıza kadar sızar. Orada savaşanların gerçek seslerini duyabilir dinleyen bir kulak. Orada anlatılan Türk Kürt Ermeni Rum Arap Anzac…köylüler, zanaatkarlar ve işçiler, babalar, kardeşler, çocuklar, sevgililer. Savaşın, yokluğun, hastalığının acının, kanın, şiddetin, dehşet ve ölümün içerisinde insan kalmaya insanlığını korumaya çalışan binler. Kimi zaman yanık bir Anadolu türküsü, kimi zaman bir siperden diğer sipere atılan bir çakmak, kim zaman bir “düşmana” uzanan el…Çanakkale savaşları yalnız bir boğazlaşmanın değil bunların da hikayesidir. Aslına bakarsanız Çanakkale halkı bu dehşetengiz savaştan çıkartılabilecek en doğru sonucu çıkarmış ve kentin girişine “Barış Kentine Hoş geldiniz!” diye yazmıştır. Bu ülkede hüküm süren aptallığın aksine insanın içini ümitle dolduran bir ifade. Birinin acısını diğeriyle örtmek yerine, onu acıtmak, küçümsemek, tepesinde tepinmeye kalkmak yerine bu toprağın altına giren tüm geç ölüleri aynı şefkatle kucaklamak. Bizim insanlarımız olarak.Demem o ki iktidar hazretleri 24 Nisan gününü bu savaşı kullanarak örtmeye çalışmayın. Sakın! Yıllardır “1. Dünya Savaşı’nda pek çok katliam oldu bu da onlardan biri” demeye hazırlanıyorsunuz Ermeni Soykırımı için. En azından Çanakkale’de ölenleri buna alet etmeyin. Diyoruz ama yapacaksınız. Ey! Biz kime neyi anlatıyoruz!Bu arada savaştan çıkarılacak en önemli sonucun barış olduğunu bilerek, Newroz piroz be! Tüm Ortadoğu halklarının ama en çok direnerek bu bayramı bir simgeye dönüştüren Kürt halkının bayramı şimdiden kutlu olsun.
Diyorsun ki yakıp yıkıyorlar. Otobüsleri, arabaları yakıyorlar, işyerlerini tahrip ediyorlar. Büstleri bayrakları yakıyorlar. Hatta benim arkadaşlarımın oturduğu kahvehaneye saldırdılar. Mahalledeki arkadaşın kafası yarıldı. Kişisel olarak zarar görsen de görmesen de kızıyorsun. Zira kamu malları zarar görüyor. Fışkiyeleri kim kırdı? Zaten Gezi sırasında penguen belgeseli yayınlayan medya da goy-goya başlamış durumda. Sınırda öldürülüp tellere atılan çocuklardan bahsetmeyen medya, vatandaşın yanmamış bankamatik hakkının sonuna kadar peşinde. (burada çok istediğim halde bankaların hırsızlığın kurumsallaşmış hali olması meselesine hiç girmiyorum… İsteyen kredi kartlarının kalkan aidatlarını ödememek için çevirdikleri dolaplara bir baksın.) üstüne üstlük, bir de politik olarak sıkışmalarını “Gezi ile bunların ne alakası var kardeşiim” diyerek araya duvar örmeye niyetli, iyi ihtimalle “Kobane tamam da, PKK yanlılarına ne oluyor?” diyenler var.Kendilerinin iktidar ortaklığından kovulmadığı günlerin nostaljisi ile ayrımcılıkları hortlamış durumda. İşte bütün bunların yarattığı o eski gerçeklik hissiyle hareket ediyorsun. Kişisel olarak gündelik hayatının değişmesine yol açmamış olabilir bütün olanlar. Ama zaten bu ihtimal bile seni sinirlendirmeye yetiyor. Ateş püskürüyorsun bütün bunlardan ötürü.Bİ’ DÜŞÜN!Peki! Şimdi bunun birkaç on mislinin 30 yıl kadar sürdüğünü düşün! Arabaların, kaldırımlarının, otobüslerinin değil, bir gece vakti evinin, köyünün yakıldığını, neyin var neyin yoksa toplayıp kaçtığını düşün. Kahvehanede oturanın arkadaşın değil kardeşin olduğunu ve gözaltına alınıp vurulup bir dere kenarına atıldığını düşün. Ananın babanın işkenceden geçtiğini perişan olduğunu düşün, 12 yaşındaki oğlunun 13 kurşun yediğini düşün. Yoksulluğun, işsizliğin dibinde yaşarken bütün bunların sana niye yapıldığını düşündüğünde “Türk” olman dışında bir sebep bulamadığını düşün.Üstelik bunu bir yurttaş olarak senin hukukunu, insan haklarını korumakla yükümlü devletin yaptığını düşün. Kimi kime şikâyet edeceksin? Gelip sana “Türkçe diye bir dil yok, siz dağ bi şeyisiniz” desinler mesela. Tark, turk, türk… etrak. Sonra “Aaa! Varmışsınız ama en iyiniz ölü olanınız” desinler. Hadi barış yapalım bakalım desinler. Gelip köyünün ortasına bir tel örgü örüp ötede kalanlar artık buralı değil demişlerdi bir vakit. Şimdi bütün bunları yapan vatandaşı olduğun devletin beslemesi katiller senin öte yandaki akrabalarını öldürmek için kafa kese kese ilerlesinler… Barış yapıyoruz ya… Senin gündelik hayatın diye bir şeyin kalır mı güzel kardeşim? Hayatın bir varolma mücadelesine dönüşmez mi? Her şeyi göze almaz mısın? Bir de üstüne misliyle karşılık vereceğiz demezler mi?Yoksa otobüslere, büstlere, fışkiyelere, kamu mallarına, arabana, tahrip olmuş işyerine, kahvehaneye bu kadar öfkelenip sokaktakilere ateş püsküren, hatta öfkeden ölen yirmiyi aşkın kişiyi gözü görmeyen sen, dönüp “Kanunlar çerçevesinde bir hak arayayım bari” mi diyeceksin? Peki! “Misliyle karşılık verecek” olanlar izin verirse basın açıklaması yapar, “Yaşasın IŞİD” diye, eli satırlılarla üzerine saldırana “bizim polisimiz” diye çiçek uzatırsın!Hah tam burada “Gürcü istihbarat servisi-CIA, IŞİD-YPG-PKK-PYD, bunlar hep emperyalizmin oyunları, büyük planın parçası” diye biz cahillere istihbaratçı kesilenler. İki kaynak açıklayın da biz de bakalım. Hem bence bunu IŞİD’e anlatın siz. O pek karşı olduğunuz AKP’nin lojistik ve silah sağlayarak destek olduğu IŞİD’e. Zira gelip size de soracak gibi.MEDENİYETYüz yılı aşkın süredir Ortadoğu’yu etnik köken, din, mezhep ve cinsiyet ayrımcılığı ile yöneten emperyalistler kantonlardan pek mi hoşnut? Etnik kökeni, mezhebi, dini, cinsiyet ayrımcılığını temel almayan, seküler bir alternatifin ortaya çıkması pek mi hoş onlar açısından? IŞİD dönüp dolaşıp neden küçücük Kobane şehrini buluyor saldıracak? ABD başta olmak üzere tüm emperyalistler, Türkiye, KDP, Esad, hepsi IŞİD’le sessiz bir mutabakat içinde Kobane’nin düşmesini bekliyor.Böylelikle, tüm bölge IŞİD in dehşeti altında kurtarıcı koalisyona sarılacak, hegemonya yara almayacak. Değerli hegemonyaya zarar vermemek kurtarıcı imajını zedelememek için yapıyorlar o bombardımanı. Kent açısından bu bombardımanların yakın ve açık tehlikeyi ortadan kaldırmadığını çok az etkilediğini IŞİD in ilerleyişinden de anlarsın.İstersen… Kantoların tanınarak, Kobane’nin kendini savunmasını sağlayacak adımların atılması konusunda IŞİD’e “barbar” diyen “medeni” dünya Obama, Juncker, Cameron, Birleşmiş Milletler, Putin, Hollande, Merkel, Mariano Rajoy Brey, Matteo Renzi, Elio Du Rupo, Li Keqian göğe bakıp ıslık çalıyorlar. John Kerry Kobane’nin korunmasının stratejik hedefleri olmadığını söyledi bile. Onlar Özgür Suriye Ordusu’nu güçlendirip yönetebilecekleri bir süreç peşindeler.Çağımızın “medeniyet”i bu işte.BANA NE!“Bütün bunlardan bana ne!” diyor olabilirsin. O zaman Bilal’e anlatır gibi anlatayım: IŞİD Kobane’de zafer kazanırsa dünyanın her yerinde ve Türkiye’de de daha büyük bir cüretle davranacak. Mevcut hükümetin bu konudaki engin hoşgörüsünü, polislerinin “yaşasın IŞİD” diye göstericilere saldırmasını, bakanlarımızın “IŞİD öldürüyor, ama işkence etmiyor” tesellisini bir düşün istersen. Üstüne şimdiden, kendini IŞİD ile bir görüp üniversitelerde öğrencilere saldıranları, polisle birlikte silahlanıp sokağa çıkanları koy. Şimdi “Kürtler” hedef diye sesin çıkmıyor olabilir. Ama IŞİD’e “ne biçim Müslüman bunlar” derken, onun da seni Müslüman saymadığını saymayacağını bil. Demem o ki, o papazı dövdürmeyelim.
Elli beş milyon yedi yüz altmış dört bin dört yüz on iki seçmenden yaklaşık kırk bir milyonu oy kullandı. Yaklaşık kırk milyon oy “geçerli oy” olarak kayda geçti. Yaklaşık 13 milyon seçmen farklı gerekçelerle sandığa gitmedi. Katılım oranı yaklaşık %73 olarak gerçekleşti. Seçmen karşısına çıkartılan üç aday RTE 20,8 milyon, Selahaddin Demirtaş 3,9 milyon, E. İhsanoğlu 15,5 milyon oy aldı. Karşımızdaki belanın büyüklüğünü kanıksamayalım, aklımızda tutalım diye söylüyorum 13 yılda girdiği dokuzuncu seçimde de ilk turda ve maalesef seçime katılanların %50›sinin üzerinde bir oy alarak kazandı RTE. Devlet olanakları, iktidar olmanın avantajları ve sayılabilecek pek çok diğer neden. Hepsine evet. Daha ne arttıracak oyunu diye de düşünülebilir ama yine de kesin rakama bir türlü erişememekle beraber oyunu kısıtlı düzeyde arttırdığını söyleyebiliriz bu seçimde de. Seçmen sayısı beş milyona yakın arttı. Rte›nin oy artışı ise en yüksek üç yüz dört yüz bin civarında kaldı. Aksi olsaydı gözümüze gözümüze sokulacak bu rakam, o yüzden ortaya dökülmüyor herhalde. İhsanoğlu açısından ise bu rakam çok daha vahim. %38.49’da kalan oran Çatının toplam oylarından beş milyonluk bir düşüşü de ifade ediyor. Yani bu partilerin toplam oy oranı birleşmekle yükseleceğine tam beş milyon düşmüş durumda. Asıl oy kaybının ise Orta Anadolu’da AKP’ye kayan MHP seçmeni olduğu açıkça görülüyor. Demirtaş açısından ise bu rakam radikal biçimde farklı. 2014 yerel seçimleri ile karşılaştırıldığında yaklaşık 1.4 milyonluk bir oy artışı söz konusu. Demirtaş oyunu RTE’nin en fazla oy kaybettiği yerlerde arttırmış. Örneğin Hakkari ve Şırnak RTE’nin %8 ve 5.5’la en fazla oy kaybettiği yerler. Demirtaş her iki yerde de civarında oy artışı sağlamış. Yine RTE’nin en fazla oy kaybı olan yerlerden biri olan İzmir de (oy kaybı %2,6) Demirtaş oy oranını 4.3 oranında oylarının sayısını ise 100.000’in üzerinde yükseltti. Bu rakamlar Demirtaş›ın adaylığı ile kendi tabanını konsolide etme ve daha da önemlisi AKP›ye eli giden Kürt seçmenini geri çağırma stratejisinin başarısı olarak okunabilir. Demirtaş›ın ulaştığı %9.8›in içerisinde Ege, Trakya, İç Anadolu, Karadeniz gibi geleneksel olarak siyasi çizgisinin ya hiç oy alamadığı ya da yüzde bir, iki gibi oranların altında aldığı yerlerdeki ciddi artışlar da var. Üzerine; olumlu, kendi siyasi mesajını ülkenin batı kamuoyuna geçiren, doğrudan, açık, anlaşılır, kavgacı olmayan siyaset tarzını da ekleyince bir bütün olarak başarılı, hedeflerine ulaşan bir kampanya.Seçimin kaderini belirleyen bir diğer kesim ise sandığa gitmeyen 13 milyon seçmen. Son yılların düşük katılımlı bir seçimi olduğu doğru. En yüksek katılımlı seçimlerden biri 1987 genel seçimlerinde bu oran %93 iken, 1994 yerel seçimlerinde %90, 2002 de %79, 2007 de %84, 2011 de %87, 2014 yerel seçimlerde %89 ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise %74. Diyebiliriz ki %7 ile %21 arasında gidip gelen katılmama oranı %26’ya çıkmış durumda. Bu rakamların içinde tüm seçimleri boykottan, bu seçimi boykota kadar çeşitli boykot tavırları mevcut. Ancak tatilde olan, hiç bir adayı beğenmeyen, partisinin gösterdiği adayı beğenmeyen, kararsız olan, çalıştığı için sandığa gidemeyenler de var. Bir araştırmaya göre ise en fazla tatilde, seyahatte, memlekette olması sebebiyle oy kullanmayan seçmen bir önceki seçimlerde MHP’ye oy verenler, arkasından bir önceki seçimde AKP’ye oy veren seçmen geliyor. Tatilcilikte adı çıkan CHP seçmeni için ise tatil sandığa gitmeme nedenleri arasında «hiç bir adayı uygun bulmadım» ve «partimin gösterdiği adayı uygun bulmadım» seçeneklerinden sonra üçüncü sırada yer alıyor. Velhasıl, gerçek bir siyasal boykot örgütlemenin ciddiyetini bu farklı gerekçeleri görerek dillendirmek gerekir, 13 milyonun cazibesine kapılarak değil. Zira diğer türlü polis terörü nedeniyle öğrencilerin 6 Kasımlarda okula gelmemesi sonucu boş kalan anfi fotoğraflarını dergiye basıp «boykotumuz başarılı oldu» diye yazan siyasi çevrelere benzeme tehlikesi var.Peki Bütün bu rakamlar neyi ifade eder? Hem çok şeyi. Hem de hiçbir şeyi. Zira seçimde alınan oylar iki türlü değerlidir ve umut olabilir. Ya alınan oylar sistemi sarsacak örgütlü güçlere toplumsal hareketlere dönüştürülebildikleri zaman, yahut böylesi hareketlerin temsilcisi oldukları zaman. RTE karabasanı devam etse de bu sonuçların içinde hepimize yetecek kadar umut var.
İrlandalı topraksız köylüler, işledikleri topraklara ödedikleri kiraları azaltmak ve bu topraklar üzerindeki haklarını arttırmak için ortada olmayan toprak sahipleri yerine başlarında bulunan yönetici Charles Boycott›u çaresiz bırakacak eylemlere giriştiler. Bu eylemler Charles Boycott›un hasat dahil herhangi bir şekilde gündelik işlerini gerçekleştirmesini imkansız kılıyordu. Neticede bu siyasi iktidarın bir egemenlik sorunu haline geldi. 500 poundluk ürün, Birleşik Krallık hükümetine yaklaşık olarak 10.000 pounda mal olarak hasat edildi. Ve şüphesiz bu eylemleri örgütleyen İrlanda köylüleri ve İrlanda Toprak Ligi bu yapıp ettiklerinin daha sonra “boykot etmek” olarak adlandırılacak etkin bir eylem biçimi olacağını öngörmediler.Memleketimiz kamuoyunun bir güç olarak ortaya çıktığı ilk günlerden bu yana boykot hareketlerini pek yakından takip etti ve o günden bu güne geniş bir boykot geleneği oluşturdu. Sol kamuoyunda boykotun sık sık seçimlerden-işçi ve öğrenci mücadelelerine dek çeşitli bağlamlarda telaffuz edildiğine tanık olduk oluyoruz. Ancak çoğunlukla bu telaffuz geleneğin hakkını vermekten epey uzak. Boykot gibi etkin bir silahı kullanma arzusunu anlamak mümkün. Fakat aynı silahı masaya koyduğunuzda size de vurabileceğini bilerek yapılmalı bu. Zira yapamadığınızda kendi iflasınızı da bizzat kendiniz ilan etmiş oluyorsunuz.Evet sözü cumhurbaşkanlığındaki boykot tavrına getirmek istiyorum. Boykotu telaffuz edenler çoğunlukla seçimin gayri meşruluğu ve anti demokratikliğine dayandırıyorlar tavırlarını. Ancak bu noktada birkaç soru açıkta kalmıyor mu? Gayri meşruluk ve anti-demokratiklik son bir ayda karşımıza çıkan bir durum değil. Diğer seçimlerde gösterilmeyen tavır neden bu seçimde gösterilsin? Hele ki seçimlerin anti-demokratikliğini ve gayri meşruluğunu ortaya serecek etkili bir faaliyet yürütememişken. Doğrudan demokrasi pratiklerinin ortaya serildiği, halkın kendi adaylarının çıkarıldığı bir süreç işleterek bir seçenek oluşturulmuş değil. Böyle bir süreçten geçerek gelen bir adayın, gerçek bir adayın, aday gösterilemediği süreçte boykot gerçek bir seçenek olabilirdi. Ya da seçim sandıklarını yakabilecek ve bunun sonuçlarını kaldırabilecek bir güçte olduğumuzda. Kısaca demem o ki, boykot zor bir tavırdır. Ben sandığa gitmiyorum «ilk turda bu ikinci turda şu beldedeyim» ciddiyetsizliği ile yürütülemeyecek kadar ciddi. Mevzubahis olan bir mal, bir marka ise serbest piyasa ekonomisi içinde bir şey almaya ikna etmek kadar almamaya ikna etmek de gereklidir. Üstelik bunu bir politik tutum olarak inşa etmek zorunluluğu da cabası. Seçim mevzu bahisse de aynı zorluk ortada durmaktadır. Oy vereceklere oy vermemek için etkin bir neden yaratmak gerekir. Bu nedeni yaratmak da yetmez üstelik. Bu nedeni başkalarını ikna etmek noktasında harekete geçirebilecek kadar güçlü hale getirmek gerekir. Bu en az bir adaya çalışmak kadar zordur. İşte bu yüzden aynı sebepler senelerdir ortada dururken seçime otuz gün kala aklın başa gelmesinde bir sıkıntı var. “Adaylar ve süreç şu ana kadar belli olmamıştı ki” ise bu sıkıntıyı açıklayacak bir bahane değildir. Zira iki adayın da uzun süredir adı ortalıkta telaffuz edilmektedir. Buradaki sürpriz isim CHP-MHP adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’dur. Sorun CHP’nin adayının bugüne dek belli olmayışı ise, halkın yüzde 90’lık katılım oranları ile sandığa koştuğu şu durumda, adeta bir plebisite yürür, rejim bu yolla değişirken, boykot diyerek en sistem dışı, en “radikal” tutumu aldıkları kanaatinde olanların, bu parlamentarizm eleştirisinin CHP’den beklentilerini sorgulamak herhalde haktır.Açıktır ki seçilenlerin arasında bir seçim yapacağız. RTE’nin de, İhsanoğlu’nun da adaylığının bırakınız toplumu, kendi partileri açısından bile demokratik bir yanı yoktur. Böyle bir arayışa ihtiyaçları da yoktur. Dolayısıyla bunun çok fazla tartışılacak yanı yok.Kürt hareketi ise bu iki adayın temsil ettiği politik tutumlar ile kıyaslama götüremez bir noktada durmaktadır. Ancak aday belirlerken Kürt hareketinin de öncelikli kısıtı seçmenini konsolide etme ihtiyacı olmuştur. Kürt hareketi açısından HDP’nin Türkiye’nin partisi olmadan önce kendi seçmenine benimsetilmesi en büyük sorun olarak karşısında durmaktaydı. Bu seçmenin ikinci tercihinin de CHP, hele ki MHP ile ittifak halindeki bir CHP, olmayacağı da ortadaydı. Dolayısıyla Kürt hareketi hem büyük şehirlerde AKP’ye yönelmiş Kürt oylarını geri çağıracak (ki bu noktada seçmen memnuniyeti en yüksek kesimden bahsediyoruz) hem de bölgedeki oylarında gerileme değil ilerleme getirecek bir adayda ısrar etti. Bu adayı belirlerken CHP’nin adayının ortaya çıkmasıyla umutsuzluğa düşmüş kesimlerden sosyalistlere kadar pek çok kesim ile ortak bir adaya belirleme konusunda toplantılar gerçekleştirdi. Bu toplantılarda ortak bir adayda, yahut aday belirleme yönteminde ortaklaşılamadı. Ne de HDP kendi adayının gerekçesini bu kesimlerle etkili bir şekilde paylaşılabildi. Kaçırılmış bir fırsat.Son olarak, HDP ikinci turda boykot pazarlığı yapacak mıdır? Yapabilir. Ancak bu pazarlığın yalnız bu seçimlerde alınan oyun değil, 30 yılı aşkın çok ağır bir mücadelenin de sonucu olduğunu görelim. Hem memleketin hem de Ortadoğu’nun şekillenmesi açısından önemli olacak başka bir adım atmasını isteriz elbette. Ancak tüm bunlar hala Demirtaş’ın adaylığının RTE’nin ilk turda kazanmasının önündeki en önemli engel olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İşte bütün bunlar yüzünden, HDP ye olan eleştirilerimiz saklı kalmak üzere, çok önemi var mı bilmiyorum ama, memlekette yüzde biri bile bulmayan azınlığın bir ferdi olarak benim oyum da, tıpkı eşbaşkanımız Alper Taş gibi ilk turda Selahattin Demirtaş’a.
Memlekette gazetecilik yapmayı zor sanırdık! Öldürülen, hapsedilen, zulmedilen gazetecileri duya duya, bile bile büyüdük. Meğer öyle değilmiş. Wall Street Journal gibi gazetecilikten haberi olmayan kendini gazete sanan kâğıt parçalarına duyurulur. Azıcık Akif Beki’ye bakıp ilham almalılar. Öyle uyduruk uyduruk haber yapıyorlar bir de! Memleket gazetecilerinin(!) halı altına süpürdükleri 34 insanın nasıl katledildiği üzerine vahim bilgiler içeren bir haber. Habere göre ABD’nin insansız hava aracı kafileyi fark ettiğinde Türkiyeli yetkilileri haberdar etmiş. Ancak ABD’li yetkililer “bombalama kararı bize ait değildi” diyorlar. Fakat haber yalan tabii. Neyi yalan, ne kadar yalan bilmiyoruz. Ama başbakanımız ve de genelkurmayımız yalan diyorsa yalandır.Aslında haberi yapan gazeteciler kendi politikacılarına bir soru soruyorlar. Diyorlar ki, ölümcül insansız hava araçlarının sağladığı bilgilerin kullanılmasında müttefiklerimize ne kadar güvenebiliriz? Yani bu bilgiler başka şekillerde örneğin Roboski’deki gibi kullanılırsa ne olacak? Hâlbuki memleketimin gazetecisi böyle yapar mı? Bırakalım bilgi sağlamakla katliama ortak olmanın dolaylı sorumluluğunu bizzat emri verenlerin verilen emrin politik olarak arkasında duranların sorumluluğunu sorgular mı? Kimdir bunlar, niye kısa sürede açığa çıkarılmaz, sınır ötesi bir operasyonda kim hangi yetkisi kullanmıştır konularına kafa yorar mı? Yormaz. Bir kısmı yoramaz. En azından WSJ yazana kadar. Kafa yormaya kalkarsa kendini en azından kapı önünde bulur. Olmadı zaten KCK davasından hooop kodese. O da olmazsa dava mı yok, birinden mutlaka tutturulur.Yormayı tercih etmeyenler ne yapar peki? Gazeteciliğin dik alasını! Zira onlar zaten gazeteciliğin dik alasını yapa yapa, sırtlarını bir yerlere yaslaya yaslaya gelmişlerdir bugünlere. Evet bildiniz! Akif Beki’ye geri dönüyoruz. Ve onun ideal el öpen rektörüne. Prof. Dr. Cemil Çelik, şapır şupur yapışıyor Mahmut Çalık’ın ellerine. Gazetecimiz Akif dört köşe! Çalık ismi size de bir şey çağrıştırıyor sayın okuyucu? Evet, tam üstüne bastınız! Zira bu şahıs Çalık Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Çalık’ın babası. Hani şu Özal marifeti ve devlet politikası ile Türkmenistan’da “sermaye” oluveren tekstilden başlayıp orada “biriktirdiği” sermaye ile “daha karlı sektörlere” enerjiye, inşaata zıplayıveren Çalık holding. Her iktidardan bir danışman edinen Çalık Holding. Tam “çarpık kapitalizm”den kurtulmuş ve AKP iktidarı ile “Burjuva Demokratik Devrimi”ni eda ettiğimiz şu mübarek günlerde, “devletin karşısında bağımsız bir güç olarak ve sivil toplumumuzun bir parçası olarak burjuvazimiz” ve de Çalık Holding altın devrini yaşarken…Uzatmayayım. Ama şu Türkmenistan’daki pamuk ticareti ve tekstil durumu biraz karışık. Orayı biraz uzatayım. Zira beş milyonluk ve tek parti cumhuriyeti olan ülkede pamuk hasadında çalışan çocuk işçi sayısı bir milyon (1).Pamukta yoğun olarak kullanılan kimyasalların çocuklar üzerinde ufak tefek ölümcül etkileri olabiliyor tabii. Dünya’nın her yerinde “sermaye” biriktirmenin cilveleri aynı işte: illa çocuk kanıdır, emekçilerin ölümüdür bir şeyler bulaşacak ellerinize. Ama şimdi bunun demokrasi ile falan ne ilgisi var? Münasebetsizlik benimkisi!Kaderin bir cilvesi olarak, yazının sonunda Akif Beki’ye katılmak zorunda kalıyoruz : “her şeyi açıklayan bir fotoğraf karesi bu” O fotoğraf karesi ve o kare üzerine yazılmış bu yazı bize “gazetecilikle” “akademisyenlikle” “hınk deyicilik” arasındaki farkı bir kez daha sorgulatıyor. Wall Street Journal sayesinde bir kez daha gündem olabilen, bombalanarak katledilmiş 34 insan evladı hakkında, insana ait bir yeteneği ödünç alarak “konuşan” İdris ve Naim ve Şahin beylerin yorumları ise insan olmanın kriterinin ne olduğunu.(1) 2000 verileri. http://www.rferl.org/content/article/1144612.html
Okul sütü, akıl küpü projesini duydum duyalı dehşet içindeyim. Hayır yanlış! Dehşetim “The China Study”(Türkçeye Çin Mucizesi olarak çevrilmiş) adlı kitabı okuyunca başladı, “okul sütü” projesi endişemi üçe katladı yalnız. Kitap işlenmiş ve rafine gıdaların yanında hayvansal protein tüketimi ile kanser, diyabet, kalp ve damar hastalıkları ve diğer pek çok hastalık arasındaki ilişkiyi analiz eden bilimsel araştırmalardan oluşuyor. Süt ürünleri dahil. “hadi canım!” dediğinizi duyar gibiyim, “hayvansal protein beslenmemizde çok önemlidir.” “Nereden biliyorsunuz?” diyeyim ben de. Ve ekleyeyim: “durum gerçekten ciddi!” Zira bu kitabı yazan kişi sizin benim gibi ana akım medya tarafından kolayca yabana atılabilecek solcu, fenimik, ekolojik, vegan/ vejetaryen potansiyel bir terörist değil. Yazar Colin Campbell, ABD’nin en saygın ve ana akım üniversitelerinde ve araştırma kurumlarında çalışmış, doktora sahibi bir araştırmacı. Kitabın temelini oluşturan araştırma Cornell Üniversitesi ve Oxford Üniversitesi ile Çin Hükümeti işbirliği ile gerçekleştirilmiş. Alanının neredeyse en büyük çaplı araştırması.Bildiklerinizin tam tersi!Bugüne dek beslenme konusunda ne kadar “bilimsel” denen ne varsa tam tersi. Örneğin “kemikleri geliştirmek için süt içmek gerekir, kalsiyum ondan alırız! Yoksa kemik erimesi olur çocuklar da gelişemez “ mi dediniz. “Tümüyle yanlış!” diyor Campbell. Kitaba göre sürekli sütten kalsiyum alıp durmak vücudun d vitamini üretimini olumsuz etkiliyor. Üstelik vücudunuz süt yüzünden kanda artan asitliği dengelemek için ha bire kemiklerden aldığı kalsiyumu kana püskürtüyor. Yani diğer bir değişle kemiklerinizi zayıflatıyor. Buyurun buradan yakın.”Peki neden biz bugüne dek bu bilgilere ulaşamadık ve ulaşamıyoruz?” diyor yazar. Ve tam burada bizim gıda egemenliği dediğimiz hususa geliyor. Diyor ki “ABD deki ve global gıda ve sağlık endüstrisindeki şirketler dünyanın en etkili organizasyonlarıdır”. Güçleri hakkında bir fikir verelim: Danone’nin 2009 cirosu 15 milyar Euro. Kraft’ın ki 30 milyar dolar. Velhasıl bu devasa şirketler, gerek kendi kurdukları bilim kurumlarını, gerek üniversitelerin araştırmalarını fonlayarak,(işte size üniversite sanayi işbirliği), gerek bilim insanları ile “danışmanlık” ilişkileri kurarak, gerek “ulusal konsey”lerde etkin çalışarak, gerek hükümet politikalarını kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirerek “bilgi” ürettiriyorlar. Geniş çıkar ağları kuruyorlar. Alın size “bilimsellik”! Bir kez daha tekrarlayayım. Bunları ben söylemiyorum. Söyleyen kişi bu mekanizmalar içerisinde yer almış ve bu çıkarları tehdit eden herhangi alternatif bir bilimsel bilgi karşısında nasıl bir direnç ve dışlama ile karşılaşılacağına tanık olmuş bir şahıs. Ayrıntılarını siz kendiniz bu kitaptan okuyun.Çaremiz var mı?Gelelim memleketin süt meselesine. AKP’nin ne menem bir batı mukallidi olduğunu bildiğimizden öncelikle ABD indeki “National Dairy Council” li Türkçeye çevirip, gugıllıyoruz! Ulusal Süt Konseyi! Var mı böyle bir kurum? Var. Hatta “ulusal” konseyin Araştırma ve Danışma kurulu adına Prof. Dr. İbrahim Ak çocuklarımızın başına gelenler hakkında açıklama yapmış. Neden? Çünkü “Ulusal Süt Konseyimiz bünyesinde yer alan ve tamamen kendi alanında yetkin akademisyenlerden ve uzmanlardan oluşan Araştırma ve Danışma kurulumuz kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi, öğrencilerin rahatsızlıklarında bazı hususların açıklığa kavuşturulması ve programın başarı ile sürdürülmesine yönelik …açıklamayı bir görev bilmiş.” “İntolerans” olabilir diyorlar. Aralarında gıda ve sağlık ilişkisi üzerine çalışma yapan bu konuda uzman olan var mı? Yok! Ama biliyorlar! Nereden biliyorlar? Mesela Araştırma ve Danışma Kurulu başkanının aynı zamanda 2009 itibarıyla Sütaş’ın eğitim koordinatörlüğünü yaptığını bilmek fikir verici olabilir. Yahut Türkiye Süt Üreticileri Merkez Birliğinin Başkanı Ali Koyuncu’nun AKP Bursa Milletvekili olduğunu bilmek. Okul sütü ihalesini kazanan şirketlerin Sütaş’tan Danone’ye, Tat’a, Pınar’dan, Dimes’e sektörün en büyüklerinin işin içinde olduklarını bilmek de işe yarayabilir mesela.(diğer ihaleciler: Gülsan -Mamsan-Bakraç Süt,Yavuz, Ak Gıda, Yörükler, Yörükoğlu,Güney Süt, Oğuz Gıda, Akbel Süt, Balkan ilişkilerine hiç girmedik) Okul sütü eğitimlerinde süt arzı fazlasının eritilmesinden açık açık dem vurulduğunu bilmek de önemli mesela. Cebimizden ödenen paranın üç kuruşa sütünü satmak zorunda kalan köylünün de cebine gitmeyeceğini bilmek de.Özetle, çocuğunuzun kalsiyum almasını mı istiyorsunuz. Roka yedirin kardeşim, tere yedirin, yeşillik yedirin. Sonra yanakları kızarana kadar güneşte kalsın. Yoksa süt endüstrisinin ve AKP milletvekillerinin cebini dolduracağız arz fazlasını alacağız diye çocuklarımızı telef etmenin hiçbir mantığı yok.
O mahkemenin etrafındakiler. Orayı bir miting alanına çevirenler. Muhataplar, muarızlar, mağdurlar, müdahiller. Yaşayanlar. O günden bu güne 12 Eylül’e rağmen hayatta kalanlar, 12 Eylül’ün yarattığı toplumun içersinde insan kalma gayretini elden bırakmayanlar. Hem talih, hem talihsizlik. Ve ölülerimiz. Mezarları belli, mezarları belirsiz, işkencehanelerde hayatları işkencecilerin elinde, elimizden kayıp gidenler. Sokak ortasında vurulanlar. Beslenmeyip asılanlarımız. Cezaevlerinde taammüden öldürülenler. Sanki mezarlardan, kaybedildikleri yerlerden kayıp birer eko gibi geri gelenler fotoğrafları ile oradalar. Keşke kalbimizin derinde hesaplarının bugün ve orada sorulacağına dair en ufak bir ümit olaydı.Dün o darbenin işkencecileri, bu ülkenin kadınlarını askıya aldılar, onları soydular, tecavüz ettiler. Bugün, başka bir davada 13 yaşındaki bir kız çocuğuna “rızasıyla” tecavüz eden 24 sanık en alt sınırdan yaklaşık 4 yıl ceza öngörülüyor. Ama mahkemeden karar çıkmazsa bugün bu sanıklar zaman aşımından dolayı ceza almayacaklar ve bu suçlar sicillerine işlenmeyecek. Yaptıkları, yanlarına kalacak, hayatlarına devam edecekler. Tıpkı 12 Eylül cezaevlerinin işkenceci tecavüzcüleri gibi ellerini kollarını sallayarak geçip gidecekler yanımızdan her gün.Dün o darbe bu memlekette sendikaları kapattı, malvarlıklarına el koydu, sendikacılarını sokaklarda öldürttü, cezaevlerine tıktı işkenceden geçirdi. Bu sayede istediği gibi at oynattı. Şimdi yeni sendika yasası? Şahane! Taşeronsuz çalışan var mı? Yok! Sendika? Gaz toz cop ceza! İşçi sağlığı iş güvenliği? İş güvenliği öldü! İşçi sağlığı berhava! Sınıf eksenli bir katliam hüküm sürmekte. Esenyurt’ta bir çadırın içinde can veriyor işçiler. Yahut buzların içine sıkışıp yardım isteye isteye, haykıra haykıra ölüyorlar. Tersanelerde maden ocaklarında iş cinayetlerine patlamalara kurban gidiyorlar. Ama şükür ki “Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat, 18 saatte çözerse 18 saat çalışır” yahut “kader” diyen bakanlara sahibiz bugün!Dün o darbenin üniversitelere gördüğü muamele malum. 12 Eylül’ün Yök’ü mü kalkmış bugün? Yok! Üniversite özerk mi olmuş? Hayır! Rektörleri kim atıyor? Cumhurbaşkanı! Akademik özgürlükler? Yerle yeksan. Tutuklu öğrenci var mı? Denizde kum! 12 Eylül de bile yapılmayan uygulamalarla okuldan atılıyorlar hem de, sınavlarına sokulmuyorlar. Ama neyse ki, Samanyolu kontenjanından, akademisyenlerin yazışmalarını takip edip soruşturan teknoloji ile barışık iletişim fakültesi okul müdürleri var.Okul müdürü demişken, 12 Eylül Erdal Eren’i astı on yedisinde, dün. Bugün on yedisinde gençler lisesinde aç kalmamak için evden yemek getirmeye, yetersiz ve pahalı kantini boykot etmeye çalıştıkları, arkadaşlarına bir de bildiri dağıtıp, birlikte kahvaltı etmeye kalktıkları için On bir sivil polis ve bir de müdür sayesinde okuldan atılıyor. Zira bugün on yedisinde olan “boykotçu” Abdülmelik “Hrant yürüyüşüne de katılan bir terörist”.Dün bu medya şakı şakır alkışlamış idi darbeyi. Ama bugün o darbenin “yargılanmasını” da şakı şakır alkışlıyor. Neyse ki! Ne güzel! Başbakan Erdoğan “12 Eylül referandumunda kendilerine muhalefet edenlerin bugün mahkeme kapısında sıraya girdiğini” buyurmuşlar. AKP hükümeti “devletin devamlılığını” öne sürerek bu davaya müdahil olacakmış ya. O darbenin olduğu günler de şak şakçılar arasında olduğunu, en iyi ihtimalle deliklerine kaçıştıklarını bildiklerimiz. Darbede hesap sormak için her ayağa kalktığımızda her nedense(!) hesabımızı görmeye kalkanlar! Yazın yeniden tarihi, o tarihte siz o darbenin mağdurları olun. Neyse ki mahkemeyi kurdunuz. Bir de hapse koyun iki kokuşmuş ihtiyarı ki tam olsun! “Kendi hapiste fikri iktidarda!”
Hükümetimiz “PKK ile mücadele ve Kürt sorununa” bundan sonra yepyeni “yeni strateji” ile yaklaşacakmış. Bu yeni stratejinin ana ayaklarını neler oluşturuyormuş? Bir kere mealen İmralı›da Abdullah Öcalan, Kandil›de veya Avrupa›da PKK muhatap alınmayacak, devre dışı bırakılacak. Güneydoğu›da ve diğer bölgelerde yaşayan Kürt vatandaşlar, PKK ve KCK›nın baskısından kurtarılacak. Bu amaçla doğrudan halk muhatap alınacak ve sivil siyaset kanalıyla çözüm aranacak, ipleri İmralı ve Kandil›in elinde olmayan, demokratik yollarla seçilerek Meclis›e gelmiş, siyasi inisiyatif kullanabilecek parti veya partilerle muhatap olunacak.Bu strateji için çok mu uğraşmış acaba AKP’li stratejistler? Son otuz senedir bu “sorunu” çözmek için uygulana gelen politikalara baksalardı pek gerek kalmazdı “yeni” sini bulmaya. Ha bunun farkı ne derseniz, o da AKP’nin “ben yaptım, oldu” stratejisinde gizli. Şimdi AKP bir kere kuvvetle inanıyor ki “ergenekonu” tasfiye ederek asker, polis, istihbarat ve ABD ile kurduğu milli birlik ve beraberlik ve iman birliği, PKK ile mücadelesinde sihirli bir değnek olarak “sivil siyaset” eliyle bölgede yapacağı operasyon, yağdıracağı bomba, öldüreceği insan dolayımında kendisine “çözüm” olarak dönecek. Yani otuz senelik strateji değil onu icra edenler yanlıştı(!) Yoksa şimdi bütün bunları icra eden AKP ve malum şekilde örgütlenmiş bulunan güvenlik güçleri olunca netice farklı olacak. Ha bire sivil siyasetle çözüm aranacak denmesi bu noktada daha da tüyler ürpertici. AKP’nin genel icraat çizgisine bakarak bu “sivil siyaset” vurgusunun ne menem bir manipülasyon olacağını tahmin etmek zor değil. Bu vurgu muhtemelen ve öncelikle daha fazla askeri operasyon demek. Aynı anda şunu da hatırlayalım. AKP ve cemaat, bölgede Kürt siyasi hareketinin rakibi olacağına da kuvvetle inanıyordu bir vakitler. Kürt halkının seçimlerdeki yanıtı AKP ve hempalarının beklentisinden biraz(!) farklı oldu. “Yetkililerin” 18 ve 22 yaşında iki kızı Newroz’da kendini ateşe veren ve AKP ile Saadet Partisi binasını işgal eden Saliha Hanım’a gelip bizden barış değil “bizden iş aş isteyin” rüşvetini önerme cüreti bu inançtan kaynaklanıyordu. Saliha Hanım “senin evladın yansa sen ne istersin, iş mi?”dedi o yetkiliye. “biz barış istiyoruz!” diye çarptı cevabı suratına. Seçimler bu talebin yalnız Saliha Hanım’ın talebi olmadığını gösterdi. BDP tüm gayretlere yasaklama ve baskılara rağmen bölgede “Kürt sorununun” asıl temsil hakkını elinde tutmaya devam etti. Satın alınamayan, AKP politikalarına, ve networklerine dahil edilemeyen Kürtlerin “sorun”unu çözmek için hala asıl aktörleri muhatap almayarak, “çakma” aktörler, partiler icat etme peşinde mi olacak bundan sonra AKP?Bu yeni stratejiye ve Newroz saldırısına bakarak, evet! Hükümetin gazeteleri, istihbarat kaynaklı provokasyon “haber”lerine 18 Mart’ın çok öncesinden başladılar. Her yıl 21 Mart’a en yakın pazar günü kutlamalar yapılmasına, hatta bu kutlamalar bir haftaya yayılmasına rağmen, bu yıl AKP “Newroz sadece gününde kutlanır” diye tutturdu. Sonuç, İstanbul›da Hacı Zengin başta olmak üzere ölüler, yaralılar, gözaltılar, tutuklamalar, milletvekillerinin yumruklanması, yaralanması hastaneye kaldırılması. “Geleneksel bir Türk bayramı” hali olarak “nevruz” yani(!). Bir de geleneksel takım elbise ile, elele sönmüş ateşlerin üzerinden atlama rezilliği var, pardon! Son olarak da tüy kabilinden sivil olarak da şehit olabileceğimize dair bir kanun tasarısın hazırlamış hükümetimiz. Bölgede “iş, aş” rüşveti ile satın alamadığı özgürlük ve barış talebini bastırmak için kullanacağı ve muhtemelen ölecek olan çocukların ailelerine ne güzel bir teselli düşünmüşler hep birlikte(!) İçiniz rahat olsun sizin de sevgili okuyucu(!) Eğer bu yepyeni stratejiler sonucu otuz senedir olageldiği gibi şehirde patlayan bir bomba sonucu can verirsek şehit olarak ölebileceğiz. AKP ile çözüme doğru yaklaşıyoruz işte! Her canlı bir gün ölümü tadacaktır nitekim!Fakat tabii yine AKP’nin bütün bu meselelerde hesaba katmadığı bir şey var. O da Newroz’un isyan ateşinin onların istediği yerde değil, kendi istediği yerde yanması daima. Kimi zaman bir Diyarbekir zindanında, kimi zaman Kadifekale’de kimi zaman İstanbul’da. Kendini ateşe vereni mi, başkasını mı yakacağı hiç belli olmuyor ama!Pınar Öğünç, Bu Ateşin Üstünden Nasıl Atlayacaksınız? 19.03.2012, Radikal,
Memlekette hangi katliam ve zulüm hakkında düşünseniz ve bir şeyler yapmaya kalksanız diğerinin hatırı kalıyor. Hangi devlet büyüğü ve hükümet yetkilisinin ağzından çıkanı kulağı duyuyor mu diye düşünseniz bir sonraki daha beter oluyor. Yalnız bu zulümlere katliamlara uğrayanlar, öldürülenler, sağlıkları kaybettirilenler, yaralananlar, ömürleri mahvolanlar değil. Bütün bunların tanığı olanlar hepimiz ruhen sakatlanan bir toplumun içinde yaşıyoruz insan kalmaya çalışarak. Şimdi öldürüldüğümüz için özür dilediğimiz günlerdeyiz. Sivas’ta yakılan insanlar, ve yakınlarının çektikleri acıyı bir nebze hafifletebilecek tek duygu adalet duygusu tümüyle ortadan kaldırılıyor.. Adaletsizliğe isyan ettiklerinde işlerinden olmak, gaza toza copa maruz bırakılmak gibi zulümleri üzerlerinden eksik edilmiyor. Neredeyse yakıldığımız için, bütün bunlara bizim neden olduğumuz düşünülüyor. Tıpkı NÇ davasından olduğu gibi. “Kendi rızamız” ile tecavüze uğradığımızdan, az daha beklersek tecavüzcü yazı işleri müdürleri, ordu mensupları, memurlar, zabıtalar, müdürler, oda başkanları, veznedarlar, şefler, işçiler, üniversite öğrencileri, muhtarlar, esnaflar ve koruculardan, bunca saçlı sakallı, kelli ferli, aile sahibi, karısı çocuğu olan erkek adamlardan, içlerinden AKP için yaptıkları yoğun siyasi faaliyetleri ile tanınanlar da var-özür dilememiz bile istenebilir. Başlarına bu «mahkeme dertlerini» açtığımız için. Aslında haklılar tabii. Bunca katil ve tecavüzcü eninde sonunda ellerini kollarını sallaya sallaya aramızda gezebileceklerine göre onları bu mahkemelere sürüklemek, adalete ulaşabileceğini düşünmek biz mağdurların hatası. Özür dilemeliyiz!Başka bir yangın ise, Esenyurt’ta dört beş kişilik çadıra otuz kırk kişi olarak “hayvan gibi dolduruldukları”, iki tuvalet arasında yemek yedikleri, mutfağı patlamaya hazır bir bomba olan, kayı inşaata ait işyerinde on birimizin canını aldı. Yine adalete yerini bulur mu diye düşünmekteyiz için için. Ancak bu cinayeti de “ben işledim” diyen bulunmadı. Belediyesinden, iş teftiş kuruluna, oradan Sanat Yapı Denetime, taşeron Kaldem’e, işin asıl sahibi Kayı İnşaat’a kimse asla sorumlu değil(!) Sonunda katil Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik tarafından ve daha o yangının külleri soğumamışken, “Türkiye’nin acilen bir müstakil iş sağlığı iş güvenliği yasasına ihtiyacı var” diye açıklamada bulunurken ortaya çıktı. Tam orada öğrendik ki bu yasanın gecikmesinin nedeni sendikalar odalar gibi sosyal taraflarmış(!). Yani, satır altını okuyalım, bu yasamız sendikaların ve odaların gereksiz itirazları sonucu gecikmeseymiş, bu insanlar ölmezmiş. Mağdur ya da mağdurdan yana kim varsa suçlu yani burada da.Elindeki yasayı uygulayabildin mi ki böyle konuşuyorsun demezler mi bakana? Bu laf niye söyleniyor şimdi ve burada? Esenyurt’ta denetimsizliğin ve taşeronlaşmanın kurbanı olan işçilerin ölmemesini mi sağlayacaktı gerçekten bu yasa? Yoksa işçi sağlığı iş güvenliği hizmetlerinin bile taşeronlaşmasını mı öngörerek daha çok işçinin hayatını mı tehlikeye atacaktı? Ağır ve tehlikeli işlere yönelik önlemleri zayıflatıp kadın ve çocukları bu sektörlere sokmayacak mıydı? Çırakların sağlık güvenlik hakları berhava etmeyecek miydi? Bu yasa çıksaydı her şey değişecek ve bakanlığımız bu inşaatı başbakanın ödül verdiği asıl firmayı ve taşeronu denetleyecek miydi? Memlekette işverenini “mevcut yasaları uygula” diye uyarmaya cesaret eden, bu yüzden işten kovulan işyeri hekimleri, iş güvenliği uzmanı, işyeri hemşiresi ve diğer personel işverenden bağımsız mı olacaklardı da bu inşaatta uyarıları dikkate mi alınacaktı?Sorumluluklarından kaçmanın yasasını çıkarmaya çalışanlar için bu çıkışın bir adı varsa, insanlar can derdinde iken soğukkanlı bir katil gibi o yangından mal kaçırmaktır. AKP hükümeti mensuplarının genlerine sinmiş bir faydacılıkla, bakanın derdi bu cinayetten de kendilerine bir “fayda” çıkarmaktır. Bu cinayet yerinin ortasında bile bu zihniyet, o anki hassasiyetle yeni yasayı çıkartıp “aradan şu işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı eğitimlerini” bu alanlarda faal olmalarından hiç hoşlanmadığı “TTB ve TMMOB den kurtarabilir miyim” derdindedir. Zerre şüpheniz varsa Van depremi münasebetiyle gündeme getirilen “Afet riski Altındaki alanların dönüştürülmesi hakkındaki kanun”a bakın. O depremin felaketinin ortasında yaptıkları açıklamalarda kendi sistemlerinin temeli olan mülkiyet hakkını bile “ afet” bahanesi ile nasıl gözü dönmüş bir hırsla çiğneyecekleri zihinlerinde nasıl belirmiş o kanunda göreceksiniz.Velhasıl sonunda bize yine özür dilemek düşüyor. Bu vicdansızlar ve adaletsizlerle aynı havayı soluduğumuz, hala var olduğumuz için özür dilemek.
