Charlie Hebdo’nun binasına girdiler ellerinde silahlarla. Yazarları, çizerleri, çalışanları soğukkanlılıkla katlettiler. Sağ kalanlar çatıya kadar kaçıp saklandılar, öyle kurtuldular ellerinden. Şu ana kadar on iki kişinin öldüğünü öğrendik.Dergi ne yapıyor? Mizah dergisi. Yazı, çizi, mizah. Beğenmiyorsan daha iyisini, daha popüler olanını yap: Yaz, çiz, boya, alay et. Buna bununla karşılık verilir. Bu saldırıyı haklı çıkarmak için illa emperyalizm falan diyeceksen, git onun daha büyük kurumları var, oraya saldır. Ne savaş bakanlıkları, ne NATO, ne silahlı bir üs. Altı ucu bir dergi. Buraya saldırmak siyasi ve düşünsel zavallılığın dibidir.Bundan başka, daha saldırı yapılalı saatler geçmeden ‘Müslümanlık’ adına açıklama yapıp ‘İslamafobi’den, bu olaydan sonra Avrupa’daki Müslümanların başına geleceklerden endişe ile bahsedenler var. Allah belanızı versin! İzin verin önce insanlar bu acıyı sindirsin. Daha yerdeki kan soğumadan ‘Müslümanlığın’, kendi çıkarınızın peşine düşüyorsunuz. Avrupa’da sizin karşılığınız olanlar, muhafazakârlar, ırkçılar, faşistler, radikal dinciler, en aşağılık göçmen karşıtı politikaları savundular. Burada yakmaya kalktığınız dinsizler, solcular, ateistler bu ayrımcı politikaların karşısında oldu. Şimdi konuşabilecek olanlar yalnız onlar.“Müslümanlık bu değil” diyenler. Müslümanlık, siz nasıl Müslümanlık ediyorsanız o. Sizinle meleklerin kanatlarını tartışacak değiliz. Maalesef on iki insanın ölümüne gerçekten üzülemeyen, bu durumda bile kendini mağdur gören Müslümanlık da, silahla dergiye giren Müslümanlık da bu dünya için. Bunun patronun karşısında boynu bükük Ahmet abimin tevekkülüyle hiçbir alakası yok. Ama neyle alakası var? Ortadoğu’da insanların kafalarını kesenlerle, Ezidileri topraklarından edenlerle, Paris’te yazar-çizerleri katledenlerin, kadınların bedenine müdahale edenlerin, iktidarın çamuruyla sıvanmışların bir alakası var. Aynı baskının farklı yüzleri.Bir de buradaki mizah dergilerine ibret alın falan diyen reziller var. Mizah dergilerini tehdit etmenin getirdiği sonuçlardan ibret alması gereken kendileri değil mi acaba? Bu ettikleri laflarla bundan sonraki her saldırının sorumluluğunu mu alıyorlar? Ama niye almasınlar ki değil mi? Bu memlekette yazarları, çizerleri, sanatçıları yakanlar ne ceza aldı ki ödülden başka? Neden çekinsinler!Bu gözü dönmüş şiddet yalnız Charlie Hebdo’ya, onun yazarları ve çalışanlarına yönelmiş değil. Bu saldırı hepimizin aynı tehdit altında olduğumuzun bir kanıtı. Katliama neden olan ortamı yaratanlar, bahsettiğimiz rezillerin Fransa’daki karşılıkları, bu saldırıyı yine kullanmak peşindeler. Avrupa’da yükselmekte olan yabancı karşıtı faşist hareketler ve resmi faşizan uygulamalar özellikle göçmenleri hedef alıyor. Düşman faşizan hareketler birbirlerini besleyerek bu ortamda büyütüyor. Nitekim yabancı düşmanı, ırkçı, göçmen düşmanı politikacılar milliyetçi yasa ve düzenlemeleri uygulamaya koymak için bu olaydan faydalanmaya kalkma niyetindeler. Unutulmamalıdır ki; bu saldırıları mümkün kılan atmosferi bu politik tercihler yaratmaktadır. İki taraf da; bu atmosferi yaratanlar da, saldırıyı gerçekleştirenler de demokrasinin; fikir, ifade, basın özgürlüğü başta olmak üzere her türlü özgürlüğün ve dayanışmanın düşmanıdırlar. Dünyanın ezilenlerinin, halklarının, emekçilerinin düşmanıdırlar. Dünyanın her yerinde karşılarında olacağız.
yazar
Okul sütü, akıl küpü projesini duydum duyalı dehşet içindeyim. Hayır yanlış! Dehşetim “The China Study”(Türkçeye Çin Mucizesi olarak çevrilmiş) adlı kitabı okuyunca başladı, “okul sütü” projesi endişemi üçe katladı yalnız. Kitap işlenmiş ve rafine gıdaların yanında hayvansal protein tüketimi ile kanser, diyabet, kalp ve damar hastalıkları ve diğer pek çok hastalık arasındaki ilişkiyi analiz eden bilimsel araştırmalardan oluşuyor. Süt ürünleri dahil. “hadi canım!” dediğinizi duyar gibiyim, “hayvansal protein beslenmemizde çok önemlidir.” “Nereden biliyorsunuz?” diyeyim ben de. Ve ekleyeyim: “durum gerçekten ciddi!” Zira bu kitabı yazan kişi sizin benim gibi ana akım medya tarafından kolayca yabana atılabilecek solcu, fenimik, ekolojik, vegan/ vejetaryen potansiyel bir terörist değil. Yazar Colin Campbell, ABD’nin en saygın ve ana akım üniversitelerinde ve araştırma kurumlarında çalışmış, doktora sahibi bir araştırmacı. Kitabın temelini oluşturan araştırma Cornell Üniversitesi ve Oxford Üniversitesi ile Çin Hükümeti işbirliği ile gerçekleştirilmiş. Alanının neredeyse en büyük çaplı araştırması.Bildiklerinizin tam tersi!Bugüne dek beslenme konusunda ne kadar “bilimsel” denen ne varsa tam tersi. Örneğin “kemikleri geliştirmek için süt içmek gerekir, kalsiyum ondan alırız! Yoksa kemik erimesi olur çocuklar da gelişemez “ mi dediniz. “Tümüyle yanlış!” diyor Campbell. Kitaba göre sürekli sütten kalsiyum alıp durmak vücudun d vitamini üretimini olumsuz etkiliyor. Üstelik vücudunuz süt yüzünden kanda artan asitliği dengelemek için ha bire kemiklerden aldığı kalsiyumu kana püskürtüyor. Yani diğer bir değişle kemiklerinizi zayıflatıyor. Buyurun buradan yakın.”Peki neden biz bugüne dek bu bilgilere ulaşamadık ve ulaşamıyoruz?” diyor yazar. Ve tam burada bizim gıda egemenliği dediğimiz hususa geliyor. Diyor ki “ABD deki ve global gıda ve sağlık endüstrisindeki şirketler dünyanın en etkili organizasyonlarıdır”. Güçleri hakkında bir fikir verelim: Danone’nin 2009 cirosu 15 milyar Euro. Kraft’ın ki 30 milyar dolar. Velhasıl bu devasa şirketler, gerek kendi kurdukları bilim kurumlarını, gerek üniversitelerin araştırmalarını fonlayarak,(işte size üniversite sanayi işbirliği), gerek bilim insanları ile “danışmanlık” ilişkileri kurarak, gerek “ulusal konsey”lerde etkin çalışarak, gerek hükümet politikalarını kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirerek “bilgi” ürettiriyorlar. Geniş çıkar ağları kuruyorlar. Alın size “bilimsellik”! Bir kez daha tekrarlayayım. Bunları ben söylemiyorum. Söyleyen kişi bu mekanizmalar içerisinde yer almış ve bu çıkarları tehdit eden herhangi alternatif bir bilimsel bilgi karşısında nasıl bir direnç ve dışlama ile karşılaşılacağına tanık olmuş bir şahıs. Ayrıntılarını siz kendiniz bu kitaptan okuyun.Çaremiz var mı?Gelelim memleketin süt meselesine. AKP’nin ne menem bir batı mukallidi olduğunu bildiğimizden öncelikle ABD indeki “National Dairy Council” li Türkçeye çevirip, gugıllıyoruz! Ulusal Süt Konseyi! Var mı böyle bir kurum? Var. Hatta “ulusal” konseyin Araştırma ve Danışma kurulu adına Prof. Dr. İbrahim Ak çocuklarımızın başına gelenler hakkında açıklama yapmış. Neden? Çünkü “Ulusal Süt Konseyimiz bünyesinde yer alan ve tamamen kendi alanında yetkin akademisyenlerden ve uzmanlardan oluşan Araştırma ve Danışma kurulumuz kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi, öğrencilerin rahatsızlıklarında bazı hususların açıklığa kavuşturulması ve programın başarı ile sürdürülmesine yönelik …açıklamayı bir görev bilmiş.” “İntolerans” olabilir diyorlar. Aralarında gıda ve sağlık ilişkisi üzerine çalışma yapan bu konuda uzman olan var mı? Yok! Ama biliyorlar! Nereden biliyorlar? Mesela Araştırma ve Danışma Kurulu başkanının aynı zamanda 2009 itibarıyla Sütaş’ın eğitim koordinatörlüğünü yaptığını bilmek fikir verici olabilir. Yahut Türkiye Süt Üreticileri Merkez Birliğinin Başkanı Ali Koyuncu’nun AKP Bursa Milletvekili olduğunu bilmek. Okul sütü ihalesini kazanan şirketlerin Sütaş’tan Danone’ye, Tat’a, Pınar’dan, Dimes’e sektörün en büyüklerinin işin içinde olduklarını bilmek de işe yarayabilir mesela.(diğer ihaleciler: Gülsan -Mamsan-Bakraç Süt,Yavuz, Ak Gıda, Yörükler, Yörükoğlu,Güney Süt, Oğuz Gıda, Akbel Süt, Balkan ilişkilerine hiç girmedik) Okul sütü eğitimlerinde süt arzı fazlasının eritilmesinden açık açık dem vurulduğunu bilmek de önemli mesela. Cebimizden ödenen paranın üç kuruşa sütünü satmak zorunda kalan köylünün de cebine gitmeyeceğini bilmek de.Özetle, çocuğunuzun kalsiyum almasını mı istiyorsunuz. Roka yedirin kardeşim, tere yedirin, yeşillik yedirin. Sonra yanakları kızarana kadar güneşte kalsın. Yoksa süt endüstrisinin ve AKP milletvekillerinin cebini dolduracağız arz fazlasını alacağız diye çocuklarımızı telef etmenin hiçbir mantığı yok.
Bir kadın denizinin içindeyiz. Artık gelenek hale gelen gece yürüyüşümüz koskocaman gürültücü bir deniz. Birbirinden bambaşka hayatlardan kadınlar, bambaşka sesler ve renklerle, pankartlarla, maskelerle, boyalarla, ille de mor şapkalar, mor fularlarla, diğer renklerle de ama aynı dertlerle. Kimi zaman slogan haline geliyor o güzel gürültü: “Aile değil kadınız, feminist isyandayız”diye. Yahut “Türkiye kadın katili erkeklerin ülkesi” dediğimizde. Kimi zaman sözün bittiği yerde bir çığlık. Üzerimize çöken karanlığa isyan ediyor, gördüğümüz şiddetin, maruz kaldığımız ayrımcılığın, katliamımızın içimize oturduğu yerde yalnız ve hiçbir şey söylemeden sadece ve sadece sesimizin çıktığınca hiçbir şey söylemeden çığlık atıyoruz. Gün geçtikçe daha da yaşayamadığımız hayatlarımız için. Yalnız kendimizin değil, annemizin yaşanmamış hayatı bir yumrukken boğazımızda. Sokağın üstümüze gelmesi, gece ıssız bir sokakta duyduğumuz korku. Sokağa çıkmak için paramız bile olmayışı. İş görüşmelerine giderken giydiğimiz, giymekten hoşnut olmadığımız giysiler, döpiyesli iş ortamlarının sıkıntısı. Sen beceremezsinler. Yahut gece mesaisinde sıkıştıran ustabaşı. Ömrümüzü yiyen makineler ve elimize geçen üç kuruş para. Şanslıysak ve şiddet görmüyorsak yine de bizi anlayamayan koca. Kesilen sözlerimiz. Söylenen ve yalnız bakışlardan anladığımız önyargılar. Neyin sıkıntısı varsa o çığlıkla uzaklaşıyor sanki. Arkadaşlarımızı kaybediyor ve buluyoruz yeniden. En eskiler, en yeniler, gençler, genç kalanlar, yaşlanmayanlar, güzeller, en güzeller, tanıdıklarımız, çocukluk ve gençliğimizin suç ortakları, öğrenciliğin coşkulu günlerini paylaştıklarımız, akademide birlikte dirsek çürüttüklerimiz, çileli tez günlerinin dert ortakları, ablalarımız, kardeşlerimiz, kız kardeşlerimiz. Kim varsa bunca yıldır biriktirdiğimiz buradalar. Selamlıyoruz birbirimizi. Kırmızı rujlara takılıyor gözümüz. “O rujdan bize de versene” diyoruz. Oracıkta ağzımızdan çıkar her söz kıpkırmızı artık. Biraz ileride “çok seviyorum onu ama” diyor birimiz “kaka ve mama arasında sıkıştım kaldım bi vakittir….erkekler bu konuda başarısız.” “Başarısız başarısız!” diye tekrarlıyoruz!”Sendikadaki bir grubun içinde kadın çalışmasına başladık ilk defa” diyor öteki. “Çok değil ama bin kadar kadın yürüdük bugün!” Gözlerimizi belertip “bin kadın az mı?” diyoruz hayretle. Dedikoduya dalıyoruz kısa bir süre. Olmazsa olmaz! Sonra baştan aşağı geçiyoruz korteji. Sonuna vardığımızda kararımızı veriyoruz. Bundan bir hayli küçük kortejlere bin resmi rakamını verdiğimize göre buna rahatlıkla beş bin diyebiliriz diyor, gülüyoruz. “Eski”lerden olduğumuzdan 1997 deki “Artık örgütlü” mitingini hatırlıyor iç çekiyoruz. Kısa sürüyor iç çekmemiz yeniden gürültücü kalabalığa katılıyoruz. Kadınların bandosuna eşlik ediyor, yeniden çığlık atıyor, slogan patlatıyor ve görevli arkadaşlardan birinin bütün itekleme gayretlerine rağmen bir türlü hizaya giremiyor programa uyamıyoruz. Eh bizden adam olmaz. Bunca senedir bir türlü adam gibi politika yapmayı da öğrenemedik. Aklımızın estiğince coşuyoruz.8 Mart’ın en güzel sürprizi coşkumuzun fonunda asılı “Olsun olsun!” bundan sonra! “Birbirine değen aynı işyerini, ya da sendikayı paylaşan, eylemlerde yan yana yürüyen, hayalleri kesişen, geceleri kadeh tokuşturan konserlerde birlikte dans eden kadınların kolektif emeği” BandSista! “Gelsin baba gelsin koca gelsin, Polisiniz devletiniz gelsin, Bakanınız haklarımı versin,Aman istemem üzeri kalsın!…Ev işlerini marslılar yapsın, Cadıysam süpürge bana kalsın, Olursa çocuk yaparım olsun, İstemezsem soyları kurusun….Çitmişim ben çekirdek aileyi, Kırmışım kendi testimi, Bundan böyle ne bacı ne bayan, Hayatta olmam ben adam…Cinayetinize sessiz kalmaz,Yastık değildir köşede durmaz, Kol kırılsa yen içinde kalmaz, Tarih yazar figüran olmaz…..Çevir dünyayı tersine dönsün, Seni dövemez dizini dövsün, Kız kardeşlerin sesini duysun, Kadınlar sokaklara dökülsün… Bundan böyle duramam ben evde, Sokağa özgürleşmeye, Bundan böyle ne bacı ne bayan, Hayatta olmam ben adam!”
A.B, B.C, C.D ve alfabenin bütün harflerini adlarının başında taşıyan çocuklar. O isimleri ben uydurdum. Siz kendi harflerinizi yazın. Zira, o harfler mutlaka 2010 yılında tecavüze uğrayan yedi bin çocuktan birini söylüyorlar. Memlekette geçen yıl yaklaşık 7 bin çocuğa tecavüz edilmiş. Son 10 yılda cinsel istismara uğrayan çocuk sayısı en iyimser ihtimalle 250 bin.1 Binlercesi sokaklarda, evlerde, okullarda. Hele yetiştirme yurtlarında kimsesiz yapayalnız olanlar. Tehlikeliler. Yazı işleri müdürlerini, ordu mensuplarını, memurları, zabıtaları, müdürleri, oda başkanlarını, veznedarları, şefleri, işçileri, üniversite öğrencileri, muhtarları, esnafları, korucuları-hepsi de erkek- tuzağa düşürmek için bekliyorlar. Bu çocuklar bunca saçlı sakallı, kelli ferli, aile sahibi, karısı çocuğu olan erkek adamı “kendi rızaları” dâhilinde kendilerine tecavüz etmeye zorluyorlar. Ki bazı tecavüzcüler memleketi yönetmeye aday. İktidar partisi AKP için yaptıkları yoğun siyasi faaliyetleri ile tanınıyorlar çevrelerinde. Az zorlasanız buradan Ergenekon’a yol çıkar. Ancak adli tıp raporuna da bakmak lazım tabii. Bakalım bu tecavüzcüler “Ruhen” bu tuzağa “karşı koymaya muktedir, karşı koyabilir” durumda mıdırlar? Kemik yaşları kaçtır? Neden böyle diyorum çünkü 78 yaşındaki Hüseyin Üzmez adlı muhterem gazozuna ilaç katılarak bir kız çocuğu tarafından tacize zorlanmıştı. Bunlar, analarını da alıp gidip bir terör örgütüne üye olmuş olabilirler. Baksanıza hep benzer yöntemler uyguluyorlar. Uluslar arası bağlantıları da var üstelik. Katolik kilisesini ne zor duruma düşürdüler misal. Adalet devreye girsin operasyon yapılsın acilen. Üzmez’i üzmeyen TC’nin adaleti, diğer tecavüzcüleri mağdur etmesin. Muhafaza edelim değerlerimizi. Değerlerimiz flörtü fahişelik olarak tanımlayan duayenden el almış bulunan altın nesillere emanet. Allah utandırmasın. Hadi bakalım. Alışık olunduğu üzere soru cevap yöntemi ile gidelim: Tecavüze uğrayan çocuklar? Onların rızaları dahilinde olmuş her şey. Fethiye? Bir kadın 8 adamı tecavüze zorlamış. Sonra haliyle Baro başkanı savunmak zorunda kalmış tecavüzcüleri. Zavallı tecavüzcülerden biri mağduriyeti giderilsin diye dava günü terfi almış. Ha bire öldürülüp duran kadınlar? Öfkelendirmişler kocalarını. Sokak ortasında dayak yiyen kadın ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın “sessiz kalmayın, göz yummayın” çağrılarına icabet edip onu korumaya kalkınca ağzı burnu kırılan genç adamlar? Kadın azmettirici, gençler haksız tahrikçi, Koca? “iyi halden” serbest. Ama bakınız, bir kez daha bakınız hep bu kadınların suçu. Solaklı? İlle de bizim buraya HES yapın diye şirketleri tahrik eden sonra da jandarmaya kafalarını yardıran kadınlar. Hopa? Kendisini biber gazı ile boğdurtan, kendine kalp krizi geçirttiren o adam var, adını bile öğrenmek istemediğimiz. 301 mi? Beni öldürsünler diye yazı yazan gazeteciler var memlekette. O duayene emanet. “301’den içeride olan kim var gösterin” bakalım? Ölen? Bir Ermeni. Öldüren çocukcağız tahrik olmuş haliyle. Kimyasalla yakılan bedenler? Onlar Kürt! Pek mi kaba geldi? İncesinden verelim. Köşeden köşeden. İmamın ordusu diye kitap yazan gazeteci? Vardır bir hikmeti, hele savcı hazırlasın bakalım iddianameyi. Bunca insan, daha niye suçlandıklarını bilmiyorlar? Öğrenciler? Onlar Ergenkoncu! Tepemize binen savaş? “rahat battığından” “Böyle bir bataklığa sürüklendik sonunda. Her taraftan kuşatıldık; hızla daralıyor, özgür entellektüel faaliyetin, bağımsız eleştirelliğin zemini. Şahsen beni çok etkiliyor» Vah! «Devletin ve AKP›nin de hatâları var tabii. Ama ben bu sonuçtan, gayet açık, hiç lâfımı sakınmaksızın, esas olarak PKK›yı ve PKK/KCK›nın vesayetinden sıyrılıp ayrı bir şahsiyet gösteremeyen, gösterebileceğini de artık ummadığım BDP›yi sorumlu tutuyorum.»2 Dolayısıyla KCK operasyonlarının, kara hava harekâtlarının sorumlusu kim? BDP! Büşra Ersanlı›nın Deniz ve ve Ragıp Zarakolu›nun tutuklanması? Soru cevap tamam da sonu yok, sonu yok. Bunlar büyük bir tarikat. Türk sıkritçıları. Yani başınıza ne geliyorsa siz istediğiniz için karmadan bu siparişi verdiğiniz için geliyor diyor tarikat. Her zulüm siz aslında için için istediğinizden başınıza geliyor diyor o büyük iman. Velhasıl demem o ki çook değişti memleket. İyi bir dönemdeyiz. Siz yine de yanılıp tecavüzcüleri tecavüzcü, hakimler ve savcıları hukuk insanı, köşe yazarlarını entel sanmayın zira hepsi bize malum olmayan bir sıkritla birbirlerine bağlı. Ama artık adalete güvenimiz tam.1 – Araştırmacı-yazar Tuncer Günay’ın yaptığı çocuklara yönelik cinsel istismar araştırmasına göre2 – Halil Berktay’ın 05.11.2011 tarihli Taraf gazetesindeki yazısı
Şikecilerİstanbul Büyükşehir Belediyesporlu İbrahim Akın bir din adamına telefon etmiş. Öyle diyorlar. “Hocam bir şey sormam lazım. Şimdi hafta sonu Fener’le maçımız var ya, demişler ki İbo gol atmasın; 100 bin dolar para verelim…” demiş. Mealen “Hocam şike caiz midir?” Pek de dindar olmayan ben için, kıt aklım ve bilgimle vardığım netice: “herhalde dinde zorlama ve ruhban sınıfı olmadığı gibi şike de yoktur.” Gol atma meselesini bir din adamına soracak nebze dindar olan İbo arkadaş herhalde bunu benden iyi bilir. İyi bilir de araya sıkışan 100 bin dolar belki biraz(!) kafasını bulandırmış, onu danışıyor. Zorlama mevzusunu size bırakıp, daha ilk adımda benim bilgisizliğimin hem ruhban sınıfı hem de şike konusunda yere çakıldığını belirteyim. Zira, İbo danışıyor!. Maazallah günah da çıkaracak. Danıştığı din adamı “caizdir” deyiveriyor. Ama gariban(!) İbo maalesef parayı menajere kaptırmış. Kendi derdine yanıyor. Bense “hangi dağda kurt öldü?” diye tilki kuyruklarını birbirine bağlamaktayım. Zira hükümet bir kurumu ne zaman kendi iktidarı çerçevesi içerisinde düzenlemeye niyetlense oraya bir yolsuzluk operasyonu düzenleyiveriyor. Memlekette yolsuzluğun olmadığı bir yer var mı? Yok. Çok sevdiğimizden değil bu kanun ve nizamları ama. Biliriz ki kanun ve nizam orada durur. Herkes kendi bildiğini okur. Yalnız birilerini cezalandırmak istediğinde, kanunu kuralı hatırlayıp, uygulayıverir devlet. Yani kanun kuralın uygulanması bir çeşit cezalandırma yöntemidir. Velhasıl “şimdi niye?” diye sormakta memleket komplo teorisinden nasibini almış kafam. Futbolumuzun şikeden arındırılması operasyonunu kutlayamamaktayım velhasıl. Onun yerine “cümle alem bilmiyor muydu senelerdir şike olduğunu?” diye sormaktayım. Yani gönül rahatlığı ile top bile oynayamazsın bu sistemde “Gazoz Ligi”nde top koşturmuyorsan.Sakallı ZatlarDaha komplo teorim nihayete ermeden podyumdan tesettürlü mankenler yürüyor üzerime. “Kaçın, kaçın!” demeye varmadan catwalkların sivri topuklarından sıyırıyorum. Derken ilahiler eşliğinde cenaze namazı başlıyor podyumda. Fesüphanallah! Öldüm de haberim mi yok? “Yok yahu! Mizansenmiş!” diyor basından arkadaşlar. “Cenaze namazının mizanseni mi olur?” diye sormaya niyetlenirken ak sakallı bir büyüğümüz görünüyor gözüme. “Ergenekon’cusuuuun!” diye üzerime yürüyor. Tabi ya! Öğrenci hareketinden geliyorum bi kere. Hem yumurta atan gençlere sempatim var. Üstelik Metin Abi sinirlenirken ben de çok sinirlendim. Yani ortada sinirlenecek bir şey yoktu aslında. Sadece yaşamımızı yok ediyorlar. Sakallı zatın yüzüne doğru “yazık kelimesine de yazık oldu” diyorum boş bulunup. Bu sefer aksakallı bir Can öte yandan gürlüyor: “öyle keyifli yazıyorum ki, bu adamlar hem üniversitede var, hem gastede yazar, hem de bozarlar….”rüzgarı ferahlattı derken, sakallı abi yürüyor yine üstüme:”bu hükümetten beklentim kalmadı!” O üstüme yürüdükçe, “o kızlardan da 50 bin tane varsa, onların bir 30 bin filanından” medet umuyorum. “Bu iyi bir adamdı(pardon kadındı), niye böyle davranıyorsunuz” desinler diye bu sakallıya bir ümidim var. Zira “bir komünist olarak”, “ya bu kız başına bez bağladı diye nasıl almazsınız üniversiteye” diye benim de bağırmışlığım var. Merkez Kampüs Binası önünde. Heyhat! O yandan ne bir ses ne bir nefes. Ama ben nefes nefese kalıyorum. Siz şimdi “o sırada uykudan uyanıyorum” diyeceğim sanıyorsunuz değil mi? Ona da heyhat! Uyanmak mümkün olaydı. Fakat ne mümkün!.DiğerleriAma başınızı başka bir yana çevirmeye olanak var tabii. Bir tekstil fabrikasının bitmez tükenmez mesaisinde ömür tüketen o genç adama mesela. Bir ekonomik krizde batan, sonra felç olan babasına, hasta annesine, kardeşlerine o bakıyor. Genç ömrünü tüketiyor ütünün başında. Kısıyor kara gözlerini. “Bizi insan yerine koymuyorlar” diyor, güzel esmer yüzü daha da kararıyor derin bir öfkeyle. Elinde insalığın onurundan başka kaybedecek hiçbirşeyi kalmayanların, bizlerin, karakafalıların gelip geçici olmayan gerçek öfkesi. Tüm karmaşaya karşı susuyorum. O dingin öfkeye bel bağlıyorum.
Tarih ve anılarGenç arkadaşlarımıza bizim dönemin öğrenci hareketini anlatacağım. Sol olarak kendi yapıp ettiklerimizi bir soyutlama olarak bir sonraki nesle aktarmaktaki beceriksizliğimiz, “deneyim aktarımı” dediğimiz şeyin sakilliği bende tecessüm ediyor bu kez, bir göz seğirmesi olarak. Yüzyıl öncesini anlatmak, yüzyıl öncesini tarihsel bir perspektife sokmak 16-17 yıl öncesini tarihselleştirmeye çalışmaktan daha kolay geliyor bana. Nerdeyse ben size II. Meşrutiyet’i anlatsam diyeceğim. Kabul etmezlerse “68’i anlatayım, o da devrim” diye pazarlığa oturmaktan yanayım. Bu gençlerin karşısına geçip anılarımı anlatmaktan, anılarını anlatan “eski solcu abla” olmaktan ölesiye korkuyorum. Ama durum çaresiz. Anlattığım her şey kendi kişisel anılarımla karışmış olacak. Tam o dönemin siyasi atmosferini tahlil ederken alttan bir şey dürtecek beni. Tüm karamsarlığın içinden, nihilist neşe fırlayacak. Benimle dalgasını geçip bir anı olarak dökülecek ağzımdan. Engel olamayacağım. Olmayacağım.Puslu havanın “siyasileri”Önce diyorum siyasi atmosferi anlatayım. Diyorum ki, o dönem 1. 2. 3. Çiller Hükümetleri’nin dönemidir. Mesut Yılmaz’ın azınlık hükümetinin dönemi, Refah Partisi’nin seçim zaferini ilan ettiği dönemdir. Refahyol-28 Şubat dönemidir. Resimlerini koyuyorum Tansu Çiller’in. Üniformalar içinde elinde megafon nerdeyse fotoğraftan çıkıp “devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” diye haykıracak o ince sesiyle. Katiller için. Bir de bunun”bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz” versiyonu vardı, malum. Sözün sahibi cumhurbaşkanı o vakit: Süleyman Demirel. Mesut Yılmaz’ın fotoğrafını ekliyorum. Suratı ekşi. Sanki karaciğer ağrısı var. Necmettin Erbakan asker selamı vermiş. Hangisi aktif siyasetin içinde bugün. Yanıt E. Hiçbiri. Hani yüzlerini bilsin bu çocuklar bu şahsiyetlerin. Düşmanını tanı kabilinden. Koyuyorum bunların fotoğraflarını; ama hala bir şeyler eksik genel resminde dönemin. Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar çıkıp geliyor, Olağan Üstühal Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu çıkıp geliyor. Veli Küçük, Reşat Altaylı, Hüseyin Kocadağ, Sedat Bucak, Abdullah Çatlı. Dehşete düşüyorum.“Başkalarına” dairHesaplaşmamı hatırlıyorum, kendi genç henüz yirmi yaşına gelmemiş vicdanımla. “Sen şimdi” diyor içimdeki ses o vakit “solcu olacaksın, devrimci olacaksın. E bu işin sonunda bir gecekondu mahallesinde kafanın arkasına bir kurşun yiyip ölme ihtimali de var.” “varsa var!” diyor aynı ses. Annemin kestirme mantığını alıntılıyor sonra: “başkalarına ne olacaksa sana da o olacak” Yazıyorum alt alta. “Başkalarına” olanları. Yalnız başının arkasına bir kurşun sıkmakla kalmadılar. Musa Anter 1992’de kurşun yağmuruna tutuldu. Bir otelin içinde Sivas’ta yakıldılar 1993 de. Uğur Mumcu bir bombalamaya kurban gitti 1993’de. Gazi Mahallesi’nde kahvehaneler tarandı. Tepki gösterenlerin üzerine ateş açtılar sokak ortasında. 1995’in Mart ayıydı. 21 Mart’ta gözaltına aldılar Hasan Ocak’ı. 16 Mayıs’da 1995’de işkence edilmiş ayakkabı bağıyla boğulmuş bulundu bir kimsesizler mezarlığında. Ümraniye cezaevi operasyonunda öldürdüler “mahkumları”, cenazeleri haber yapmaya giden Metin Göktepe’yi döverek öldürdüler 1996 Ocak’ında. 13 Mayıs’ta “henüz 16 sında” vurdular İrfan Ağdaş’ı Saya Yokuşu’nda. Kalbinin üzerinden.. Bunlar gözümüzün önünde olup bitenlerdi. Bir de Ankara’nın öte yanı vardı. Karanlık. Orada işkence, ölüm ve kayıpların sesi ulaşmadan kulaklara gömülüyordu kuyulara, toprağın altına, toplu mezarlara. Cumartesi anneleri kulaklarında o çocukların sesi burunlarında çocukların kokusu 95’in Mayıs’ında oturdular Galatasaray Lisesinin önüne. Ve çoğaldılar gitgide. Canının parçasının nerede olduğunu bilmeyen, can sağlığından emin olmayan ana babayı kim tutabilir yerinde? Kimden korkar bu ana-baba? Kimden korkar? Kanlı katiller üniformaları ve silahları ile yürüseler üstlerine kaç yazar? Kaç yazar?Hasan Ocak ve Elmanın KurduKoyuyorum gülüşleri kana bulanmış gençlerin fotoğraflarını Hasan Ocak, Süleyman Yeter, Metin Göktepe, İrfan Ağdaş, işkencelerde ruhları ve bedenleri sakatlanmışların adını anıyorum. Anıyorum adlarını. Nisyan ile malul hafızamı affetsin adı geçmeyenler. “Onlara ne oldu?” diye sormuyorum. Onların başına ne geldiğini kendimizden biliyorum. “Onları katledenlere ne oldu?” Onu soruyorum. İrfan’ı vuranları soruyorum. Ergenekon diye geveleyenlere soruyorum. Ergenekon diye, Devrimci Karargah diye bizi katillerimizle aynı torbaya koyup sallamaya cüret edenlere soruyorum. Sizin yapışkan merhametinize ihtiyacı olmayan ana babaların iki eli iki yakanızda. Adalet istiyorlar yalnız. Atıp tutacağınıza gereğini yapın cesaretiniz varsa. Vaktinde görevini yapmayan Beykoz Cumhuriyet Savcılığı, o dönem davayı kapatıp cesetlerin üzerinde yaşamaya devam edenler: o gün yapmadığınızı bugün yapmaya cesaret edecek misiniz? Hasan Ocak’ın ailesi adliyenin önünde oğullarının katillerini soruyor. Cevap verebilecek misiniz? Binlerce sayfanın içinden bu hayatın cevabı çıkacak mı? Yoksa onların arkadaşlarını, ölüm haberlerini yapan gazetecilerin, hayatını haber yazmakla kazanan emekçilerin, gerçekten gazetecilerin adını geçirmeye mi cüret edeceksiniz o sayfalarda. İşinize gelmedikçe kıvıracak mısınız?“Sonra” diyorum, nerdeyse ben üniversitede iken doğmuş bu gençlere “şunu hesaba katın: o dönem İÖ. Hayır İsa’dan önce değil, internetten önce, hatta cep telefonundan bile önce.” Siz şanslıymışsınız diyorlar” bir yandan. “İnsanlar hala birbirlerinin yüzüne bakıyorlarmış ekran yerine”… “Enseyi karartmayın” diyorum onlara ve “unutmayın elmanın kurdu kendinden olur”
Ne zaman daha iyi ücret talep etsek, o parmak çıkıyor meydana. Hele bir de tekstilde çalışıyorsanız. “kapıda bekleyen bir sürü aç var” ısrar ederseniz “Çin’e gider orada fabrika açarız” diyorlar. Daha ucuza kapı önünde bekleyenler varken, işveren asgari ücretin üzerinde ücret ödemeye razı olmuyor. Daha azını ödemeye razı tabii. Çıraklık adı altında yaş sınırlaması da kalktığından, asgari ücretin altında ücretlerle işçi çalıştırmak fiilen mümkün. Memleketin bazı kentlerinde bankadan asgari ücret çeken, aldıkları gerçek ücreti içinden alıp kalanını işverene iade eden işçiler var. Durum anlaşılır gibi olmadığından bir örnekle açıklayalım. Diyelim asgari ücret 600 lira. “ücret”iniz olan 350 lirayı çekiyorsunuz bankadan. Ne kaldı geriye? 250 lira. Onu işverene iade ediyorsunuz. Gözlerinizi belertmeyin. Yaşayanlar bilir. Bunun karşısında işverenin savunması “bölgesel asgari ücret”. “İstanbul’la, Hakkari’de yaşamanın maliyeti aynı mı?” diyor işveren. “Orada asgari ücret başka İstanbul’da başka olmalı.” İşçi de bakıyor ki pabuç pahalı eğer asgari ücrete, sigortalı olarak çalışıyorsa, zamanında ücretini alıyorsa, aşırı fazla mesailere zorlanmıyorsa kendini şanslı sayıyor. Hatta bazen aşırı fazla mesaileri sineye çekiyor kiraya yetişebilmek için. Yaşamaya zaman kalmasa da kirayı ödemek gerekiyor çünkü.Şimdi bir dönem tartışılan bölgesel asgari ücretten bahsedelim biraz. Ama hemen heveslenmesinler bahsedeceğimiz “bölgesel asgari ücret” işverenin pek de hoşuna gidecek türden değil.Asya taban ücreti:Bizim işverenin gitmeye pek özendiği diyarlardan bir kampanya bu. Hindistandan, Bangladeş’ten Kamboçya, Endonezya, Sri Lanka, Tayland, Çin ve Hong Kong’dan işçiler işçilerin örgütleri sendikalar dernekler, STK’lar, Avrupa’dan ve ABD’den benzer kurumlarla bir araya gelip “şu parmak sallama işine bir son verebilir miyiz?” diye uzun süre kafa yormuşlar. Daha fazla ücret talep ederseniz Hindistan’da ki işçiye Bangladeşe oradakine Kamboçya’ya, Endonezya’dakine Sri Lanka’ya ve daha bilmem nerelere giderim diye şu işverenin parmağının sallanma işine. Diyorlar ki: dünyada üretilen hazır giyim ve testilin en büyük bölümü Asya’da üretiliyor ama bundan en az payı Asyalı işçiler alıyor. İşçiler daha iyi ücretler talep edemiyorlar çünkü bu durumda işlerini kaybetme riski ile karşı karşıyalar. Yani sermaye, emek maliyetinin ucuz olduğu ülkeye gitmekle tehdit ediyor. Zaten hükümetlerce belirlenen asgari ücretler nerdeyse hayatta kalmaya bile yetmiyor.Minik KadınlarÖrneğin Sri Lanka’dan Krishanthi. İlkokulu bitirir bitirmez çalışmaya başlamış. Çalışmaya başladığından beri de ailesine bakmak için gece vardiyalarında geçirmiş yıllarını. Ayda 49.15 Euro kazanıyor. Fazla mesai yaparsa bu miktar 74 Euro’ya kadar çıkıyor. “ bu parayla diyor besleyici bir yemek yemek mümkün değil, doğru düzgün giyinemez, hatta hayatta kalamazsınız. Son altı yılda tüm yaptığım parayı eve göndermek. 12-14 saat çalışıyoruz, pazarları ve tatillerde çalışıyoruz. Ama temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir ücret alamıyoruz.” Guangzhou’da Liuxia, alıyor sazı ele. Ya da hangi yerel çalgı ise onu. 17 yaşında çalışmaya başlamış. Şimdi otuz yaşında, evli bir oğlu var. Ayda 1200 Yuan/126 Euro kazanıyor. Bunun 400 Yuan’ı kiraya gidiyor. En ucuz balıkla besleniyorlar. Hindistan dan Neelam. Kocası güvenlikçi. Dört kızı ve bir oğlu var. Banyo ve tuvaletlerini 20 aile ile paylaşıyorlar.Zincirin başında ve sonundaİşte böyle işçiler, Sri Lanka’dan Krishanthi, . Guangzhou’da Liuxia, Hindistan’dan Neelam ve dahi başkaları “o zaman” diyorlar “biz de ortak bir taban ücreti belirleriz, bu her ülkede belirlenen asgari ücretlerden başka bir ücret olur. Bu taban ücreti her ülkenin para birimine göre hesaplanır ama hesap işçinin genel olarak hayatını onurlu bir şekilde sürdürebileceği ortak bir mal ve hizmetler sepetine ulaşmasını sağlar,” diyorlar. Buraya kadar henüz teorik bir çerçeve. Hani bu işlerden anlayan bir akademisyene verseniz, biraz da solculuk varsa serde bir rapor yazar bu sektöre dair, bu tabloyu da çizer gözünüzün önüne. Ama dananın kuyruğunun koptuğu yer bundan sonrası zaten. Bu bölgesel taban ücretinin hayata geçirilmesi yolunda atılan ilk adımlar. Kampanyanın hedefine kimin koyulduğu örneğin. Kampanyanın hedefinde öncelikle tekstil ve hazır giyim sektörünün ilk halkasında bulunan fabrikalarda bu taban ücretinin sağlanması var. Bunu sağlamak için de Avrupa’nın ucuzcularını hedef seçmişler. Lidl, Aldi gibi büyük perakendeciler, süpermarket zincirleri diyelim, Asya ülkelerinde hem çok büyük miktarlarda hem de oldukça düşük fiyatlarla üretim yaptırıyorlar. Üzerine bir de doğru düzgün koşullarda üretim yaptıklarını iddia ediyorlar. Diğer yandan bu “ucuzcu”ların müşterileri senin benim gibi insanlar. Yani parası az, ama gönlü geniş olanlar. Velhasıl Sri Lanka’dan Krishanthi, . Guangzhou’da Liuxia, Hindistan’dan Neelam’la dayanışması pek muhtemel, bu dayanışmadan sonsuz fayda görecek olanlar. Arkası yarın gibi olacak ama, dananın kuyruğunun koptuğu yer haftaya. Bu uzun girizgahtan sonra, haftaya bakalım minicik, ufacık kadın kahramanlarımız Krishanthi, Liuxia, Neelam Alman devi Lidl’e nasıl diz çöktürdü?
