Memlekette hangi katliam ve zulüm hakkında düşünseniz ve bir şeyler yapmaya kalksanız diğerinin hatırı kalıyor. Hangi devlet büyüğü ve hükümet yetkilisinin ağzından çıkanı kulağı duyuyor mu diye düşünseniz bir sonraki daha beter oluyor. Yalnız bu zulümlere katliamlara uğrayanlar, öldürülenler, sağlıkları kaybettirilenler, yaralananlar, ömürleri mahvolanlar değil. Bütün bunların tanığı olanlar hepimiz ruhen sakatlanan bir toplumun içinde yaşıyoruz insan kalmaya çalışarak. Şimdi öldürüldüğümüz için özür dilediğimiz günlerdeyiz. Sivas’ta yakılan insanlar, ve yakınlarının çektikleri acıyı bir nebze hafifletebilecek tek duygu adalet duygusu tümüyle ortadan kaldırılıyor.. Adaletsizliğe isyan ettiklerinde işlerinden olmak, gaza toza copa maruz bırakılmak gibi zulümleri üzerlerinden eksik edilmiyor. Neredeyse yakıldığımız için, bütün bunlara bizim neden olduğumuz düşünülüyor. Tıpkı NÇ davasından olduğu gibi. “Kendi rızamız” ile tecavüze uğradığımızdan, az daha beklersek tecavüzcü yazı işleri müdürleri, ordu mensupları, memurlar, zabıtalar, müdürler, oda başkanları, veznedarlar, şefler, işçiler, üniversite öğrencileri, muhtarlar, esnaflar ve koruculardan, bunca saçlı sakallı, kelli ferli, aile sahibi, karısı çocuğu olan erkek adamlardan, içlerinden AKP için yaptıkları yoğun siyasi faaliyetleri ile tanınanlar da var-özür dilememiz bile istenebilir. Başlarına bu «mahkeme dertlerini» açtığımız için. Aslında haklılar tabii. Bunca katil ve tecavüzcü eninde sonunda ellerini kollarını sallaya sallaya aramızda gezebileceklerine göre onları bu mahkemelere sürüklemek, adalete ulaşabileceğini düşünmek biz mağdurların hatası. Özür dilemeliyiz!Başka bir yangın ise, Esenyurt’ta dört beş kişilik çadıra otuz kırk kişi olarak “hayvan gibi dolduruldukları”, iki tuvalet arasında yemek yedikleri, mutfağı patlamaya hazır bir bomba olan, kayı inşaata ait işyerinde on birimizin canını aldı. Yine adalete yerini bulur mu diye düşünmekteyiz için için. Ancak bu cinayeti de “ben işledim” diyen bulunmadı. Belediyesinden, iş teftiş kuruluna, oradan Sanat Yapı Denetime, taşeron Kaldem’e, işin asıl sahibi Kayı İnşaat’a kimse asla sorumlu değil(!) Sonunda katil Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik tarafından ve daha o yangının külleri soğumamışken, “Türkiye’nin acilen bir müstakil iş sağlığı iş güvenliği yasasına ihtiyacı var” diye açıklamada bulunurken ortaya çıktı. Tam orada öğrendik ki bu yasanın gecikmesinin nedeni sendikalar odalar gibi sosyal taraflarmış(!). Yani, satır altını okuyalım, bu yasamız sendikaların ve odaların gereksiz itirazları sonucu gecikmeseymiş, bu insanlar ölmezmiş. Mağdur ya da mağdurdan yana kim varsa suçlu yani burada da.Elindeki yasayı uygulayabildin mi ki böyle konuşuyorsun demezler mi bakana? Bu laf niye söyleniyor şimdi ve burada? Esenyurt’ta denetimsizliğin ve taşeronlaşmanın kurbanı olan işçilerin ölmemesini mi sağlayacaktı gerçekten bu yasa? Yoksa işçi sağlığı iş güvenliği hizmetlerinin bile taşeronlaşmasını mı öngörerek daha çok işçinin hayatını mı tehlikeye atacaktı? Ağır ve tehlikeli işlere yönelik önlemleri zayıflatıp kadın ve çocukları bu sektörlere sokmayacak mıydı? Çırakların sağlık güvenlik hakları berhava etmeyecek miydi? Bu yasa çıksaydı her şey değişecek ve bakanlığımız bu inşaatı başbakanın ödül verdiği asıl firmayı ve taşeronu denetleyecek miydi? Memlekette işverenini “mevcut yasaları uygula” diye uyarmaya cesaret eden, bu yüzden işten kovulan işyeri hekimleri, iş güvenliği uzmanı, işyeri hemşiresi ve diğer personel işverenden bağımsız mı olacaklardı da bu inşaatta uyarıları dikkate mi alınacaktı?Sorumluluklarından kaçmanın yasasını çıkarmaya çalışanlar için bu çıkışın bir adı varsa, insanlar can derdinde iken soğukkanlı bir katil gibi o yangından mal kaçırmaktır. AKP hükümeti mensuplarının genlerine sinmiş bir faydacılıkla, bakanın derdi bu cinayetten de kendilerine bir “fayda” çıkarmaktır. Bu cinayet yerinin ortasında bile bu zihniyet, o anki hassasiyetle yeni yasayı çıkartıp “aradan şu işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı eğitimlerini” bu alanlarda faal olmalarından hiç hoşlanmadığı “TTB ve TMMOB den kurtarabilir miyim” derdindedir. Zerre şüpheniz varsa Van depremi münasebetiyle gündeme getirilen “Afet riski Altındaki alanların dönüştürülmesi hakkındaki kanun”a bakın. O depremin felaketinin ortasında yaptıkları açıklamalarda kendi sistemlerinin temeli olan mülkiyet hakkını bile “ afet” bahanesi ile nasıl gözü dönmüş bir hırsla çiğneyecekleri zihinlerinde nasıl belirmiş o kanunda göreceksiniz.Velhasıl sonunda bize yine özür dilemek düşüyor. Bu vicdansızlar ve adaletsizlerle aynı havayı soluduğumuz, hala var olduğumuz için özür dilemek.
Van
Efendim, son günlerde iki mevzu ile meşgul AKP hükümeti. İkisinin de kökü dışarda, faili belli, sebebi malum mevzular. Fransa tam batmaya ramak kalmışken bizi de paçamızdan tutup aşağıya çekeyim niyetinde. Konulardan ilki grev! Memleket lisanına Fransızca’dan geçmiş gereksiz bir alışkanlık. Hani şu işi gücü bırakıp bir yerde toplanın bağırıp çağırma durumu. Fransa’da işçiler işleri bırakıp grev diye meydana giderlermiş bir vakitler. Orada arasıra hammalllık yapan işsizlerle buluşurlarmış.”Greve gidiyorum” da oradan gelmiş girmiş dilimize işte. Hah şimdi. Memleketin kamu emekçileri aynı oradakiler gibi Beyazıt Meydanı’nı doldurdular, grev meydanı niyetine. Baknalıklar soruşturma açma derdinde ne gam! Beyazıt Meydanı da zaten öğrenci takımı gibi işsiz güçsüz, ipe sapa gelmezlerin tarihi mekanı. Yumurta, parasız ulaşım-eğitim diyorlar onlar da. Tam oldu yani. İşgüvencesi, iş güvenliği felan gibi meseleleri sorun ediyorlar grevciler bir de. Öyle bir sorun var mı sorun AKP hükümetine. Mesela sendikalaştığı için kapıya konan işçi mi var memlekette, iş güvencesinden söz açmışken? Yoksa iş kazalarında can veren işçiler mi var iş güvenliği demişken? Yoook(!) Zira bakanımız zaten “Bizler gelişmekte olan Türkiye olarak mutlaka yeri gelecek 16-18 saat çalışabileceğiz. Değişimi iyi idare edebilmek adına bunu mutlaka yapmak lazım. Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat 18 saatte çözerse 18 saat çalışır.” buyuruyorlar. Pek çok sektörde zaten işçiler 18 saat çalışıp o direkten düşüp ölüyorlar. Ölmezlerse ellerini kollarını makinelere kaptırıp sakat kalıyorlar. Sağlık deseniz, süperiz! Yeşil kartın iptali yakın, aylık geliri 279 liradan fazla olan herkes sağlık primi ödeyecek, katılım payları iki liradan sekize oradan onbeşe çıkıyor. Ongün içinde aynı hastalığa tutulmayın. Yahut tutuldunuz bir muayeneden sonra iyileşin.Zira on gün içinde ikinci muayenede beş lira daha ödeyeceksiniz. Olmadı hastaneleri satalım. Kamunun eğitimdir sağlıktır bu tür sorumluluklarla ne alakası olabilir? İki kökü dışarda mevzunun biri grev diğeri “sözde” Ermeni soykırımı yasa tasarısı. “Yasa tasarısının sözde olanı nasıl oluyor?” diye sormayın. Bu sözde olayına antrenanlı değilim pek. Beceremem açıklamayı. Ama kesin olan şu ki Fransız gavuru hükümetimizle uğraşıyor. Gerçi muhalefetimiz de “fransız” devrimi kontenjanından olaya dahil oldu. “Ne alakası var?” demeyin. Ben hali hazırda demiş bulundum. Sans-culottes yani donsuzların devrimi sırf donsuzluktan dolayı AKP için sarsıcı olabilir diye mi düşündü acaba Kılıçdaroğlu? Bir taşla iki kuş? “Hem tasarıyı kınar hem de AKPye çakarım!” Buradan tarihi bir hakikati aydınlatalım. Devrimi yapan arkadaşların donu yok ama pantolonları vardı. Kılıçdaroğlu buradan kasmasın. Diğer yandan Cumhurbaşkanı bir türlü görüşemedi telefonda Sarkozy ile. Görüşse durum bambaşka olacaktı. Milli gururumuz yerle yeksan ama bir hayıflanan çıkmadı hayret. Ben hayıflanayım dedim. Cümle iş adamlarımız, odacı ve borsacılarımız fır dönüyor Fransa’da. Tam birlik ve beraberliği ihtiyacımız olduğu şu dönemde başbakanın hastalığı çok kötü oldu tabii. Yoksa kendisi bir “van munit!” çekebilir, bir dayılanabilir milli gururumuzu kurtarabilirdi Cumhurbaşkanının yerine. Yahut olmadı “put it into your appropriate place” (gerçi “müsaip yerine sok!” manasındaki bu özdeyişinin haklari tümüyle Egemen Bağış’a aittir ama) diyebilirdi. Ama olmadı olmadı.Velhasıl demem o ki, bu iki olay arasındaki ortak nokta devletimizin ezel-ebed mevcut olan masumiyetidir. Devletimizin ve onun ayrılmaz parçası olan mevcut hükümetimizin ne emekçilerin günbegün katli ile ne Ermenileri katli ile bir alakası vardır. Bunlar olmamıştır olamaz. Tam yazı biterken aklıma nedense Bandista’dan “inkarın şarkısı” da geldi bak! “halepte şamda beyrutta arjantinde tanıdık bir şarkı çalmadı, hiç olmadı!” Velhasıl “yüzleşme” felan diye kürsülerden höykürenlere diyeceğimiz budur: “Bir hikaye anlatmamız gerekiyorsa eğer 1915 ten başlamalıyız…”
Ey okur! Beni bakan aradı. Evet, geçen haftalarda yazdığım Allah korusun yazısı sebebiyle Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar kendisi beni aradı! “Seni bakan aramış tasası bizi mi tutsun?” diyorsan söyleyeyim. Söz söyleyene kadar bana ait. Söyledikten sonra senin. Yani demem o ki “ne yaptı isem yarıdan fazlası senin sorumluluğunda” der çıkarım işin içinden. Diğer yandan bu bayağı haberdir yahu, adamın köpeği ısırması bağlamında. “efendim cumhurbaşkanının uçağında iken şu konuşuldu” ve yahut “kaldırdım telefonu bakana sordum” benzeri köşe yazarlarından olmadığımızdan, devlet ricali ile çemkirmekle sınırlı bir ilişkimiz olmasından kaynaklı önce bir şaşkınlık hâsıl oldu. Çemkirtenler utansın! Diğer yazarlar kıskandığımız sonucunu çıkarmasınlar bu arada. Bizim de kendi çapımızda “bastım tuşa aradım M şehrinden emekli Fadıl Abi’yi” türünden hava atmalarımız var. Hem Fadıl Abi gözümüzde bilumum bakanlardan da daha muteber. Ama durum açık ki ligimiz farklı. Gururla söyleyelim; biz gazoz ligindeyiz. Kısa kes sadede gel mi dediniz? Peki! Saat sabah on-on bir civarı, Cuma sabahı ev hali. Cebim çalmakta. Üç yüz on iki ile başlayan bir numara. Sinirli bir kadın sesi “Çevre ve şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar sizinle görüşecekler bağlıyorum” diyor. Höö? Ankara’da yaşayıp beni işletebilecek arkadaşların isim listesi elimde olaydı şu an! Diğer yandan “ulan hayırlı bi iş olsa aramazlar bakanlıktan beni. Birgün’ün başına yeni bir tazminat belası açmış olmayayım? “Evet, sepet, hayır, neden” demeye kalmadan “efendim ben açıklamayı yirmi dokuzunda değil yirmi yedisinde yaptım” diye başladı bakan bey, “siz herhalde beni televizyonda izlememişsiniz” diyor. “Yok, televizyondan değil youtube’dan izledim diyorum. “Nereden nereden?” diyor. “Yuu tub yuu tuub” diyorum. He he he! Allah allah koskoca bakan asrın mucizesi youtube’u bilmiyor mu? “Hassasiyet gösterip yazmışsınız!”. Ne yazmıştım? Hala kimlik tespiti derdindeyim. Hımm! Evet, ses bakanın sesi! Lütfen liberal arkadaşlar “on yıl önce olsa böyle bir şey olmazdı, bakın ne kadar demokratikleştik” diye başlamasınlar. “adamlar ne kadar iyi çalışıyor” geyiğine de girmeyelim. Yemezler. Bakan beyin özetle söyledikleri, yani benim anladıklarım diyelim şunlar: Bir, malum açıklamayı gazetelerde yer aldığı şekli ile yirmi dokuzunda değil yirmi yedisinde yapmış. Açıklama kendi fikri değilmiş, bilim insanlarının fikirlerine dayanıyormuş. İki, Van çok parçalı ve büyük bir depremmiş, şu kadar sayıda konut varmış. Hasar tespiti bakanlığın sorumluluğunda değilmiş. Zaten 23 bina boşaltılmış. En nihayetinde deprem Allahın bir afeti imiş. Araya girip yazıda soruduğum iki soruyu tekrarlıyorum: siz depreme hazırlanıyordunuz da bu esnada mı oldu deprem? Deprem olan yerde tekrar deprem olmaz açıklamasını hangi bilimsel kimseler yaptırdı size? El cevap Türkiye enkaz kaldırmada çok başarılıdır!Sonuç olarak son günlerde bakan aradığından mıdır nedir başbakanla pek bir hemfikirim(!) Mesela ikinci depremde oturulabilir raporları ile ilgili kimler için “yasal süreci çalıştıracaklar” merakla bekliyoruz. Sonra bir de “depremden rant sağlamaya çalışan çevreler var” demişler bölgedeki protestolar için. Protesto ile rantın ilişkisini tam olarak kuramadım ben ama, cümleye tam olarak katılıyorum. Hele Çalışma ve Sosyal güvenlik bakanı Faruk Çelik’in açıklamalarından sonra daha bir pekişti katılmam. Kendisi “Öncelik deprem de bir kişiyi bile kaybetmemek” diyor da ekliyor: “Tabii ki bu çalışmaları Sayın Başbakanımızın çizdiği perspektifte ele aldığımız zaman sektörde çok yoğun bir canlılığın olacağını ve çok ciddi bir istihdamın gerçekleşeceğini söyleyebiliriz’’ diyor. Neden diyor? Sapır sapır inşaatlardan düşen işçiler için, aynı sektörde olamayan sendikalar için bir yasa çalışması yapılmış da onun için demiyor. Deprem yasası çıkacak onun üzerine diyor. Deprem yasasını bizden fazla, ellerini ovuşturarak, “inşaat ya resulullah!” diye bekleyenler de var biliyoruz. Çıksın bakalım. Çıksın ki “Van depreminin hükümetimiz için ne kadar başarılı bir sınav olduğunu” görelim kendi çaplarında. Başbakanın yine pek katıldığımız bir başka öz deyişiyle bitirelim: “Zulüm ile abad olunmaz, mazlumun kanı üzerine gelecek inşa edilmez. Aksi takdirde tarih bu tür liderleri kanla beslenen liderler olarak anar.” Ancak bunu görmek için Suriye’ye değil cemaati ve hükümetiyle, beceriksizlik ve organizasyonsuzlukla enkaz altında kalınan Suriye’nin kuzey doğusunda kalan bir yere dikkatle bakmak gerekir.
Bulgur DövücüBen size dedimdi. Öyle yanılıp da tecavüzcüleri tecavüzcü, hakimler ve savcıları hukuk insanı, köşe yazarlarını entel sanmayın dedimdi geçen hafta. Şimdi bambaşka bir şey söyleyeceğim(!) “Çevre ve Şehircilik Bakanı” için söylüyorum. Kendisi tam olarak bir “bakan”dır. Bakıyor öyle terminatör gibi! Erdoğan Bayraktar. İlk depremin ardından 29 Ekim 2011 tarihinde “Büyük depremin olduğu yerde bir daha deprem olmaz. Dünyada bunun bir örneği görülmemiştir. Bugün Van merkez ve Erciş en güvenilir bölgedir. Ağır hasarlı binalar girilmesin, yıkık binalara yaklaşılmasın. Bunun dışındaki binalara girilebilir’ demişti. Demişti. Sonra ne oldu? Tekrar deprem oldu. “bakandır” deyip, “o kadar da sorumsuz olamaz” diye onun aklına uyup evlerine giren insanlar canlarından oldu.Hınk DeyiciBir de bulgur dövücünün hınk deyicisi var. Gerçi Van Valisi Münir Karaoğlu “bakan” ından önce davranıp 26 Ekim’de televizyona telefonla bağlanıp “hınk” ını önceden demiş. Ne demişti? “Bakın şehirde bütün oteller şu an dolu. Yer bulamıyoruz. Şehir dışından gelen, genellikle deprem dolayısıyla gelen basın yayın mensupları, araştırma kurtarma ekipleri kalıyor. Onların hiçbir endişesi yok. Binalara giriyorlar ve 7-8 katlı otellerde kalıyorlar.” Eh zaten kendisi zaten 1 milyon dolar harcanan onarım(!) sonrası otelin odalarını gezmiş, mobilyalarını ve konforunu beğenmiş, duvarlarına Van’ın tarihi ve turistik fotoğraflarının asılmasını istemiş, terasından şehri izlemiş ve lobisinde oturmuş idi. Anlaşılan o ki otelin işletmecileri ile enseye tokat. Valilerin olması lazım geldiği gibi. Deprem oldu. Kırk kişi otele gömüldü.Teröristler“Bakan” önce söylediklerinin ne kadar bilimsel olduğunu savundu. Efendim profesörlerin söylediklerini tekrar etmişmiş. Bilirsiniz bilimi kendilerine bayrak edinmişlerdir. Sonra istifa et çağrılarına “istifa edeyim ne olacak?” diye cevap verdi. Tabii ya ne lüzumsuz bir fikir istifa! Sonra baklayı ağzından çıkardı: “teröristleri destekleyeceğinize bize destek verin.” İnsanlar binaların altında kalırken ve soğuktan can verirken oraya yapılacak her yardımı siyasetin konusu yapan ve kendi siyasi kontrolü altına almaya çalışan zihniyet işte bu. Tercüme edelim:”Ya bize yardım edersiniz yahut teröristsiniz!” Zaten “istifa çağrılarına gülüp geçiyor” bakan. Van valisi ise işin içinden çıktı “bu şehri ben yapmadım!”deyiverdi. Biz de “Afet, doğanın gücü diye geçiştirilemez. Hazırlıklı olunabilirdi” diyoruz kendisinin Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nde çalıştığı dönemde, bir yerel gazetede 17 Ağustos depremiyle ilgili yazdığı yazıdan alıntılayıp. Ha bir de kendilerine makam mevki önerildiğinde edinecekleri ve de çevre çeperlerine sağlayacakları rantla gözleri dönerken unuttuklarını-unuttularsa eğer-bir soralım istiyoruz.Allah KorkusuBunca senedir iktidar olan bir partinin bakanı ve de şu kadar senelik bir devletin valisisiniz. Siz depreme bunca yıldır hazırlık yapıyordunuz Van’da da, tam bu hazırlığın ortasında mı yakaladı sizi deprem? Yoksa depreme hazırlık yapmak yerine kent yoksullarını evlerinden edip mülklerine konmakla, Karadeniz’in derelerini HES’çi şirketlere peşkeş çekmekle, otel teraslarından şehri izlemek ve de «işte bilmem kimin fotoğraflarını otel duvarına assanız iyi olur» demek ile mi meşgul idiniz? Örtmek için olsa gerek ettiğinizi «Tir tir titreyen çocukların ayağına nasıl çorap buluruz diye gece gündüz çalışıyoruz.» hamasetini de yapıştırdınız. Fırsat bu fırsat deprem sayesinde bir de buradan rantın gözüne vuralım derdindesiniz. Devlet sizin, siz devletsiniz ne diyelim? Devletin yurttaşlarına yaşama hakkı, parasız eğitim ve sağlık hizmeti, konut hakkı, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, adil yargılanma hakkı falan sağlayacak hali yok ya! Hele deprem ve felaket durumunda organize olup yurttaşını koruması? Lüzumsuz! Yalnız isyanımızı bastırsın yeter. Yeterince polis istihdam edin cemaatten. İş bulanmayana cemaatten başka gidecek yolu da kalmasın. Sıkıverin gazı. Ucuz, etkili, garantili. Ama aklıma takılıp duran şu, bu sizin Allah korkusu ile yapıp ettikleriniz, ya bi de, Allah korusun, Allah korkunuz olmayaydı?
Bu felaket göz göre göre gelmişti. Savaş geliyorum demişti ve ateşkesin sona ereceği çoktan belliydi. Zira AKP “karşı tarafı” “din kardeşiyiz onlar Zerdüşt” hamlesi ile bölmeye, zayıflatmaya, tasfiye etmeye yeltenmiş, ancak bu hamlesi tutmamıştı. Seçim dönemi Blok adaylarına yapıp ettiklerini bile sayıp döksek “siyasete” ne nebze “siyasetle” karşılık verdiklerini bir kerede ve zorlanmadan anlarız herhalde. Sağa sola dayılanmak, Davos’ta “van minut” çekmek, elinden ödül aldıklarının iktidarı sallanmaya başlayınca arkasından atıp tutmak, ağabeylik tasladıkları katliamlarla iktidarlarına tutunurken alkışlamak ve gidişatları kötüye sarınca dümen bükmek gibi “ilkeli” dış politikadan başı dönen iktidar ve hempaları memleket dahilinde de burnu büyüklükle nedamet beklerken. “Karşı tarafın burnunun sürtülmesi” politikasına geri dönülürken. Tam bu esnada o haber geldi. Yirmi dört genç adam hayatını kaybetti. Ateşkes dönemini siyasetle ve müzakere ile değerlendirmekten yana olmayanlar, o çocukları oraya gönderenler, gönderilmelerine izin verenler, ne bekliyorlardı savaştan? Bomba altındaki “diğer tarafın” güller atmasını mı? Davulla zurnayla savaşa yollanan çocukların ruhen, bedenen sakatlanmadan yahut tabut içine girmeden evlerine dönmelerini mi? Savaştan bunu mu bekliyorlardı? Savaş çığlıkları atanları, savaş mevzu bahis olduğunda o sırıtık suratları ile ekranlarda belirenleri o sırtlanları coşkuyla alkışlayıp bekledikleri sonuç bu muydu? Savaştan bu beklenir mi? Bu aptallık yetmedi kara operasyonu başladı. 1983 den bu yana sayabildiğim on beş büyük kara ve hava harekatının aynısı. 1983 den bu yana aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekleyenler bekleyedurdular o farklı sonuçları Sokaklara dökülen kalabalıklar “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye höykürdüler. Yıllardır yaptıkları gibi. “terörü kınama” etkinlikleri organize ettiler birileri. Yeni ve tüketilmeye hazır yeni ölüler bulduklarına nerdeyse memnun. Bu ölümler üzerinden kendi “Türklük”lerinin coşkusu içinde. Ezildikleri ne varsa, ve artık öteki olan “Kürt”ten daha üstün olduklarını teyit ettiler. En bayağı lafları edip kendi aralarında en ilkel duygularını coşturdular karşılıklı. Sürgün, imha, soykırım gibi yepyeni(!) çözüm önerilerini yarıştırdılar sosyal medya üzerinden. Bu insanların arasında yaşamayı hazmedemeyen yanım bir mazaret aradı bu nebze düşmeye. Belki aralarından gerçekten kayıpları olanlar vardı? O kaybın acısı ve öfkesinden mi bu aptallık? Van Depremi üzerine yorum yapanlar bu son şüphe kırıntımı da alıp götürdüler. En bayağı düşünceleri ekrandan dillendirip, insanların en ufak bir mahremiyet ve güven duygusu yok olana kadar ruhlarını emenler, en ufak bir yeteneği, bilgisi, ve hatta emeği olmadan, senin benim yıllık kazancımızı bir günde katlayanlar. İşte onlar insanın düşünmeye zahmet etmeden ilk aklına geleni, öğretileni yumurtlayıp alkış toplama, parsayı kapma becerisini Van Depremi dolayısıyla da sergileyiverdiler. Az tuhaf kaçtı tabii. Keşke yalnız onların aptallığı olsaydı ağızlarından çıkan. Ama o büyük savaş korosu ile bu konuşan ağızlar arasında maalesef derin bir bağ var. Gençlerin ölümleri ile yetinmeyip deprem gibi bir olay karşısında, oradaki ölümlerden bile kendine pay çıkaran aşağılık olma hali onları birbirine bağlıyor. Kalpleri ruhları ve akılları çalınmış yahut başkalarını aşağılayıp kendilerini bir an yüceltmek için kalplerini trampa etmişler. Arkalarını en güçlüye dayadıkları anda onun davulunu çalmanın emniyeti içindeler. Nağme fark etmiyor. Şimdi de insanlar canlarının derdindeyken siyaset peşindeler. BDP’li belediyeleri nasıl devre dışı tutalım kaygısı güdüyorlar sevgili hükümetleri ile birlikte. Mağdur olan insanlara yardım etmek için zamanla yarışmanız yetmiyor bir de 1999 daki kadar kötü bir devlet organizasyonunun etkin engelleme çabası ile uğraşın. Bu durumda yapması gereken hiçbir şeyi becerememiş/becermemiş bir devlet yardımı nasıl yapmamamız gerektiğini bize söylüyor. Kayıpların acısına ortak, elinde avucunda olanı, yüreğini ve emeğini paylaşma derdindeki hepimize kolay gelsin.
