1 Mayıs provokasyonuSataşmadan başlayamayacağım. 1 Mayıs günü, “provokasyon olur, yer yerinden oynar, ihbar aldık, gaz var toz var, cop var” Taksim Meydanı’na yine devasa bir kalabalıkla girdik. Evet gerçekten çok büyük bir provokasyon oldu. Bu tespitleri yapan tüm yetkilileri kutluyor son aldıkları virajı da saygıyla anıyorum. Hani şu “taksim meydanını biz açtık” virajı. Ancak bu virajı alırken varacakları netice konusunda biraz yanıldıkları ortaya çıktı. Zamanla tavsar seneye yarısı katılır umudu tutmadı arkadaş. Tersine katlanarak artıyoruz. Ancak işte tam bu artış devasa bir provokasyona yol açmış gibi görünüyor. Biz meydandaki sefil “kitleler” arasında değil de, bize akıl fikir ihsan etmekle kendilerini vazifeli görmüş “beyin”den ibaret zevat arasında. Televizyon bağlantıları yetmedi, kendileri panikler içerisinde sayfa sayfa beyan verip güzelce sıvadılar. Bizi tarihçilikleri ile ilgili de derin şüphelere düşürerek yepyeni bir tarih yazdılar. “1 Mayıs 1977 de sular idaresi üzerinden ateş açanlar solun muhayyilesinin ürünü, katliam solun kendi suçudur” diye buyurdular. Tüm görgü tanıklarının ağzını bir karış açık bırakıp. Kendi hayal güçlerinin ürünü olarak.Kediler bileKalabalığa gelince. Canı yanan herkes oradaydı desek yeridir. Kedilerin bile kızıl bir bayrak edinip saf tutuklarını keşfettik sonraki fotoğraflardan. Burada hükümet cemaat ve başbakanımızın eşsiz gayretlerini anmadan da geçmeyeceğim kalabalığa katkı konusunda. Seçimden bu yana iyice şişen egoları ve ben yaptım olurculukları ile, her kesimden herkesin canını yakacak, onurunu kıracak bir davranışta bulunmak, en azından bir laf etmekte gayet “usta”laştılar doğrusu. “İntikam” duygusuyla sosladıkları kar hırsları memleket insanını cinayet, hakaret, hapis ve tahkir arasına sıkıştırıp “seç beğen al” diyor. Beğenmeyenlerin hepsi soluğu bir mayıs meydanında almış mı? Almış. Taraftar gruplarından, devrimci vosvosçulara, sbf mezunlarından, anadil ve kültürel haklarını talep çeşitli gruplara, siyasi partilere, platformlara ve kamu emekçilerinin sendikalarına, tutuklu tutuksuz öğrencilere, sendikaları ile artık örgütlü ve başrolü dayanışmaya vermiş bulunan oyunculara ve gazetecilere akademisyenlere, gençlere yaşlılara, çocuklara, bebeklere, kadın erkek lgbt bireylere, tüm siyasi grup ve partilere, iş kazalarında yakınlarını kaybedenlere ve tabii ki işçilerin kendilerine o pankartlarla rengarenk koca yürekli meydanda yer var. 6. filo karşısında mücadele eden Deniz’leri taşlamaya kalkan anti komünist gelenekle hesabını görmüş, özeleştirisini vermiş, anti kapitalist ve ezen ezilen arasında ezilenden yana saf tutmuş Müslümanlara da isimlerini sıralasak bu köşeye sığmayacak olan bu gruplardan herhangi biri gibi bu alanda yer var. Ve hep birlikte durup hem kendi şarkımızı söyleyebiliyor hem de bir başkasının şarkısına eşlik edebiliyoruz. Tabii ki. Ve tabii ki daha örgütlü olmaya ihtiyacımız var, kimsenin şüphesi yok.Arif olanSon olarak “Cihan devleti olmamıza kimse engel olamaz” diye püskürenler üzülmesin diye, sırf onların iyiliği için yani bir şey daha söyleyeyim. Siz cihan devleti olmanın hayali içinde kıvranıp dururken, biz çoktan Taksim 1 Mayıs Meydanı’nda dünyanın sayılı mitinglerinden birini yaparak beynelmilel ideolojimizle, başka bir ligde top koşturmaktayız. Bu konuda hükümete olsun başbakana olsun, cemaate olsun söylemek istediğim daha pek çok şey var. Ancak tam burada, top koşturmak da demişken söyleyeceklerimi ve hissiyatımızı kısa ve öz şekilde zaten ifade etmiş bulunan Çarşı grubunun bir mayıs sloganları aklıma geliveriyor. Nedense. Nih nih nih. O sloganlarla bitiriyorum yazıyı yani. Ben yazmayayım da siz anlayın.
tutuklu
O mahkemenin etrafındakiler. Orayı bir miting alanına çevirenler. Muhataplar, muarızlar, mağdurlar, müdahiller. Yaşayanlar. O günden bu güne 12 Eylül’e rağmen hayatta kalanlar, 12 Eylül’ün yarattığı toplumun içersinde insan kalma gayretini elden bırakmayanlar. Hem talih, hem talihsizlik. Ve ölülerimiz. Mezarları belli, mezarları belirsiz, işkencehanelerde hayatları işkencecilerin elinde, elimizden kayıp gidenler. Sokak ortasında vurulanlar. Beslenmeyip asılanlarımız. Cezaevlerinde taammüden öldürülenler. Sanki mezarlardan, kaybedildikleri yerlerden kayıp birer eko gibi geri gelenler fotoğrafları ile oradalar. Keşke kalbimizin derinde hesaplarının bugün ve orada sorulacağına dair en ufak bir ümit olaydı.Dün o darbenin işkencecileri, bu ülkenin kadınlarını askıya aldılar, onları soydular, tecavüz ettiler. Bugün, başka bir davada 13 yaşındaki bir kız çocuğuna “rızasıyla” tecavüz eden 24 sanık en alt sınırdan yaklaşık 4 yıl ceza öngörülüyor. Ama mahkemeden karar çıkmazsa bugün bu sanıklar zaman aşımından dolayı ceza almayacaklar ve bu suçlar sicillerine işlenmeyecek. Yaptıkları, yanlarına kalacak, hayatlarına devam edecekler. Tıpkı 12 Eylül cezaevlerinin işkenceci tecavüzcüleri gibi ellerini kollarını sallayarak geçip gidecekler yanımızdan her gün.Dün o darbe bu memlekette sendikaları kapattı, malvarlıklarına el koydu, sendikacılarını sokaklarda öldürttü, cezaevlerine tıktı işkenceden geçirdi. Bu sayede istediği gibi at oynattı. Şimdi yeni sendika yasası? Şahane! Taşeronsuz çalışan var mı? Yok! Sendika? Gaz toz cop ceza! İşçi sağlığı iş güvenliği? İş güvenliği öldü! İşçi sağlığı berhava! Sınıf eksenli bir katliam hüküm sürmekte. Esenyurt’ta bir çadırın içinde can veriyor işçiler. Yahut buzların içine sıkışıp yardım isteye isteye, haykıra haykıra ölüyorlar. Tersanelerde maden ocaklarında iş cinayetlerine patlamalara kurban gidiyorlar. Ama şükür ki “Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat, 18 saatte çözerse 18 saat çalışır” yahut “kader” diyen bakanlara sahibiz bugün!Dün o darbenin üniversitelere gördüğü muamele malum. 12 Eylül’ün Yök’ü mü kalkmış bugün? Yok! Üniversite özerk mi olmuş? Hayır! Rektörleri kim atıyor? Cumhurbaşkanı! Akademik özgürlükler? Yerle yeksan. Tutuklu öğrenci var mı? Denizde kum! 12 Eylül de bile yapılmayan uygulamalarla okuldan atılıyorlar hem de, sınavlarına sokulmuyorlar. Ama neyse ki, Samanyolu kontenjanından, akademisyenlerin yazışmalarını takip edip soruşturan teknoloji ile barışık iletişim fakültesi okul müdürleri var.Okul müdürü demişken, 12 Eylül Erdal Eren’i astı on yedisinde, dün. Bugün on yedisinde gençler lisesinde aç kalmamak için evden yemek getirmeye, yetersiz ve pahalı kantini boykot etmeye çalıştıkları, arkadaşlarına bir de bildiri dağıtıp, birlikte kahvaltı etmeye kalktıkları için On bir sivil polis ve bir de müdür sayesinde okuldan atılıyor. Zira bugün on yedisinde olan “boykotçu” Abdülmelik “Hrant yürüyüşüne de katılan bir terörist”.Dün bu medya şakı şakır alkışlamış idi darbeyi. Ama bugün o darbenin “yargılanmasını” da şakı şakır alkışlıyor. Neyse ki! Ne güzel! Başbakan Erdoğan “12 Eylül referandumunda kendilerine muhalefet edenlerin bugün mahkeme kapısında sıraya girdiğini” buyurmuşlar. AKP hükümeti “devletin devamlılığını” öne sürerek bu davaya müdahil olacakmış ya. O darbenin olduğu günler de şak şakçılar arasında olduğunu, en iyi ihtimalle deliklerine kaçıştıklarını bildiklerimiz. Darbede hesap sormak için her ayağa kalktığımızda her nedense(!) hesabımızı görmeye kalkanlar! Yazın yeniden tarihi, o tarihte siz o darbenin mağdurları olun. Neyse ki mahkemeyi kurdunuz. Bir de hapse koyun iki kokuşmuş ihtiyarı ki tam olsun! “Kendi hapiste fikri iktidarda!”
Taksim meydanında bir miting organize etmişsiniz “Ermeni yalanına sessiz kalma” diye kocaman ilan verip panolara. Anladık para gani, devlet desteği sonsuz. Zira “Ermeni soykırımı” meselesinin üzeri “Hocalı Katliamı” ile örtülecek. Ermeni, Kürt, Türk yurttaşların esenliğinden sorumlu İçişleri Bakanı kürsüden “O kan o gün akmıştır, ama hesabı daha bitmemiştir” diye kan davası peşinde olduğunu höykürüyor. Hocalı bir vesile olmuş size. Orada katledilmiş kadına çocuğa insanın hatırasına ayıp. O yüzden o pankartlar da asıl derdinizi anlatıyor ne yazık: “Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz” diye buyurmuşsunuz. “Ermenisiniz, işgalcisiniz katilsiniz” demişsiniz. “Bugün Taksim, yarın Erivan; Sonra bir gece ansızın gelebilirmişsiniz!”Buraya itirafımı yazıyorum. Üzerimde ve vicdanımda ölüm karşısından geç kalmışlığın ürpertisi tüylerim diken diken. Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz, hepimiz Kürd’üz diye avaz avaz bağırdım ben o cenazede. Orada bir ömür yoksulluk çekmiş, ayakkabısı su alan kocaman adam için. Katlettiğiniz insanlar listesine eklediğiniz o tedirgin güvercin için. Senelerdir üzerine bomba yağdırdığınız zulmettiğiniz Kürtler için. Bu memlekette bütün bunlar olurken gözü ve vicdanı köreltilen herkes için. Bunları yaparak yaşanamaz hale getirdiğiniz bu memleket ve mahvettiğiniz ömürlerimiz için.“Hepiniz piçsiniz” faslına gelince. Evet piçiz biz! Annesi fuhuşa zorlanmış masum bir çocuğuz. Siz karşımıza geçip “piç” diye bizimle alay eden zalim ve hallice çocuklarısınız mahallenin. Sizin babalarınız o kadını bedenini satmaya zorlayanlar, siz namusunuzla tırım tırım gezen, kadınları bu namusa dayanıp öldürebilen, ama sokak aralarında o kadının ve devletinizin vergilendirilmiş genelevlerinin daimi müşterilerisiniz. Her şeyin metalaştırılmasıyla bir sorununuz yok sizin. Ama hayatta başka bir şeyi olmadığından tek sahip olduğu şeyi vücudunu metalaştırıp satan güçsüz ve hayat yorgunu kadın, vücudunu sattığından, sırf bu yüzden aşağılanabilir size göre. Bize sorarsanız iktidarın ve gücün yalakası olarak, fikirlerini duruma uydurup ruhunu satarak yaşamaktansa, bir “hayat kadını” olarak anılmanın ağırlığını alnımızın tam ortasına taşımayı yeğleriz. Sizin gözünüze görünen o damgayı taşımayı sizin durumunuzdan daha onurlu buluruz.İşgalcisiniz meselesine gelince. O pankartlarda belirttiğiniz üzere memleket coğrafyası size “dar geliyor” işgal hayallerini siz kuruyorsunuz. İşgal tecavüzsüz, katliamsız olmaz tabii. Zira “(Hocalı)size sizden başka dost olmadığını öğretmiştir”. “Bugün Türk milletinin sadece ve öncelikle tek dostunun kendisi olduğun öğrenmişiniz.” Bu durum da dünyanın Türk olmayan kalanı düşman. Öldürülmeye müstahak.“Katilsiniz” diyorsunuz da bu sizin uzmanlık alanınız. Bu işte son derece organizesiniz. Dünyanın her yerinde sizden farklı olanları ayırt etmekte üstünüze yok. Mesela siz, “tehcirler”, sarı yıldızlar, pembe üçgenler, krematoryumlar, toplama kampları icad edersiniz, büfeleri evleri kundaklarsınız, yahut Maraş’ta evlerin üzerine işaretler koyar dünyanın her yerinde gerçeğin peşine düşen gazetecileri katledersiniz. Sivas’ta otel yakarsınız. Azerbaycan’da gazeteci Eynulla Fatullayevi sokak ortasında öldüresiye dövebilirsiniz misal. Sırf yolsuzluklarınızı ortaya döktüğünden vermediği röportajları vermiş gibi gösterip iktidarın tatlı olanaklarından yararlanır Aliyev uzantısı tuzaklar kurabilir, yumurta atabilir, tehdit edebilir, yakınlarını kaçırmaya kalkabilir, kendisini senelerce hapsedebilirsiniz. Ne kadar tanıdık! On yıllarla geriye yahut başka yerlere gitmeye bile gerek yok. Diyarbakır cezaevinde icat ettiğiniz zulümleri gören insanlar hayatta, Pozantı’da hapse tıkıp tacizle tecavüzle hayatını karattığınız çocuklar burada. Yahut Adıyaman’da yeni ev işaretlemeleri. Çocukların yaptığını söylüyorsunuz da, çocuklarımıza evleri “işaretlemenin” bu memlekette nasıl utanılası bir tarihi olduğunu öğretemediğimizi anlayıp utanmak aklınıza gelmiyor. Nedense tam burada aklıma soykırımı inkara etmeye teşebbüsü cezalandırmayı öngören yasa tasarısına karşı açıklama yapan Ermeni bir bilim adamı geliyor. Katliam ve soykırımların inkârı ile mücadele etmenin en iyi yolunun cezalandırma değil araştırma olanaklarının sonuna kadar açılması ve eğitim olduğunu söylüyor. Ama sizin taife herhangi bir yolla yüzleşmekten ve acıyı paylaşmaktansa, kendisine ve dünyaya yalan söylemeyi tercih eder biliriz. Bakanınızdan belli. AB bakanı Egemen Bağış BBC World’ün Hard Talk’una konuk olmuş geçende. Tutuklu gazetecilerden bahis açılınca da “mesleği yüzünden tutuklanan gazeteci olmadığını, basın kartı olan ama tecavüze yeltendiği için tutuklanan gazeteciler olduğunu” söylemiş. Bildiğimiz “yalan atma” moduna girmedi de Hüseyin Üzmez’i kastediyorsa kendisini bilgilendirelim. Taifenizin gayretkeşliği ile tecavüzcü Hüseyin Üzmez çoktan tahliye edildi sayın bakan! Sakın üzülmeyin!Son sözümüz de şudur; Adresimiz belli! Korkunçsunuz ve yalancısınız biliyoruz ama, biz ne zaman sizin zulmünüze boyun eğdik? Kökümüzü kazımak için ettiğiniz onca zulüm yetmedi, yine buradayız ve bildiğimiz okuyoruz! Bir gece ansızın gelebilirmişsiniz ya! E hadi gelin.
CSI dizisi izlemekten sosyal meselelere başka bir gözle bakar olduk. Belki tam öyle olmadı da bunca tutuklu insan, bunca mahkeme, bunca dosya bizi böyle etti. Sonunda bir neticeye ulaştık tabii. Ana sorunu tespit ettik. Sizle paylaşmayı bir görev sayarız. İşte netice: bir kanıt ve bir de evrakta sahtecilik sorunu var bu memleketin. Başbakanımızda aynı fikirde. Daha iyi kanıt mı olur? Başbakanımızın çoktan verdiği hüküme bakarsak gazetecilerin kimi cinsel taciz, kimi evrakta sahtecilik, kimi darbeye teşebbüsten yargılanıyor zaten(!) Hayret yani! Aynı fikirdeyiz işte! Evrakta sahtecilik! Tam benim tespitime uygun!Sonra bir de tutuklu gazeteciler sorunu. Hepsi gayet “elle tutulur” kitap gibi delillerden dolayı tutuklu bulunan gazeteciler. Yalnız evrakta sahtecilik derken tam ne kastediliyor? İleriki yanlış anlaşmalardan kaçınmak için belki birkaç “case study” yapmak faydalı olabilir başbakanla bu yeni kurulmuş “anlayış” ilişkimiz açısından. Festus OkeyFestus Okey Beyoğlu Polis Merkezine sağ girmiş ama sağ çıkamamıştı. Okey’i taksirle öldürdüğü iddiasıyla Polis Cengiz Yıldız’a 4 yıl 2 ay hapis cezası verilmişti. Ama zaten polise sorarsanız pek “ makbul” adam değildi Festus. Üzerinde 12 paket eroin bulunmuştu. Diyelim ki bulunmuştu. Şimdi eroin bulununca tabii herşeyi yapabilirmiydi polis? “uyuşturucu madde kaçakçılığının” kanunlarla düzenlenmiş cezaları olduğunu ve bu cezaların ancak bir yargılama sonucunda verilebileceğini bilecek zihinsel kapasiteye ihtiyacı yokmuy du polisin? Hımm? Karara şerh koyan hâkim Keskin Karakurt ise “Okey’in karakoldaki üst araması sırasında üzerinden 12 paket kokain maddesi çıktığı yönünde düzenlenen tutanak için, “Sonradan olayın vahametini hafifletmeye yönelik olarak tanzim edildiği, maktulün uyuşturucu madde ticareti yaptığı, makbul bir kişi olmadığı yönünde delil oluşturulmaya çalışıldığı kanaatine varılmıştır” diyordu şerhinde. Üst araması sırasında oda da bulunmayan Kamotay Ayhan Akçil’in imzası vardı tutanağın altında. Nasıl güvenmeyeceksin? Bu Polis Okey’in ölümünden 18 gün sonra Beyoğlu polisince Tarlabaşı’nda Mona Musa adlı Somalili’nin evine yönelik baskına katılmış ve bu baskından sonra Frank Paul ve Maldonada Garcia adlarına düzenlenmiş, üzerinde Festus Okey’in resminin olduğu kimlikler ve 204 gram uyuşturucu bulunduğu açıklanmıştı. Halbuki Şüpheli Mona Musa, “Evinde ele geçtiği bildirilen belgelerin polis tarafından bırakıldığını”savunmuştu. Tesadüfe bakın(!) Evrakta sahtecilik derken tam olarak bu mu mesela? Anlamak için soruyorum. Bunlar değilse nedir? Neden bilemem kafama takılıyor bu soru bu son günlerde. O Gazeteci ve DiğerleriBir diğer gazetecinin duruşması görüldü geçenlerde hatırlayacaksınız. Bu davada öldürülmüş bir gazeteci vardı. Tedirgin. Tedirginliğinde haklı. Arkasından vurulmuştu. Silah vardı ortada. Sonra bir katil. Bir bebekten bir katil yaratılmıştı. Yaratma süreci derindi. Resmi kayıtlardan görülen o idi ki bu yaratma sürecinde devlet görevlileri, polisleri, savcıları, avukatları(!), devletin gazetecileri, devletin resmi ispiyoncuları, askerleri, paşaları hepsi birlik ve beraberlik içinde çalışmış idi. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun raporuna bakarsanız mesela cinayetin ardından bazı evrakın ortadan kaybolmuş, bazılarının ise orijinal olmadıkları saptanmış, cinayetin aydınlatılmasında önem taşıyan belgelerden bazılarının tarihlerinin değiştirilmiş, hatta kurşun soran sms ler “düzeltilmiş”ti. Evrakta sahtecilik derken mesela bu mu kastedilen tam olarak? Cinayet günü katili cinayet anında arayan beş kişinin kim olduğunu öğrenemedikti bir türlü. Baktı, baktı, baktı bu davaya adalet(!). Örgütü göremedi. Folklor öğreten cd’lerdeki sayılardan şifre, kitaplardan örgüt, plastik su borusundan silah çıkartabilen zihniyet o kanıtlarla, o gazeteciyi öldüren o örgütü ortaya çıkarmaya çalışan diğer gazetecileri parmaklıklar ardına koydu. O gazeteciyi öldüren katiller ile bir tutmaya çalışarak. Zevahiri bile kurtarmaya zahmet etmedi. Tutuklu gazetecilerin her duruşması skandal ve bu duruşmalara “tiyatro” diyerek tiyatroya hakaret ediyoruz çoktan beri.
Memleketimiz ve yaşamakta olduğumuz hayatın griliğinden dem vuranlara üzülmeye başladım son günlerde. Aydınlanmış bir şahsiyet olarak söyleyeyim büyük bir yanılgının içindeler, hayatı boşu boşuna kendilerine zehir ediyorlar. Zira içinden seçim yapmakta zorlanacağınız pek çok seçenek mevcuttur bu hayatta. Memleketimiz “seç-beğen-al” üçlemesi için neredeyse bir cennet. Ama görecek göz lazım, bakmasını bileceksin. Mesela ben. Hayatın griliği ile seçeneksizlik arasında yorulmuş üzerimize gelip duran tutuklama ölüm işkence, aşağılama, hukuksuzluk, haksızlık, adaletsizlik dalgaları ile boğuşmaktaydım. Karamsarlığın devrimci kardeşi ironiyle yorgun beynim, bana oyunlar oynamakta idi. Bir yandan tutuklu öğrencilerin listesi, diğer yanda her gün öldürülen kadınların listesi, diğer yanda sürüp giden Hrant’ın davası, tutuklu gazetecilerin davaları, Hopa davası, HES’lere, termik santrallere, madencilikle çevre katliamı yapılmasına karşı çıkan diğer yerlerdeki davalar, KCK tutuklamaları ve davası, Taciz davaları ve sayamadığım diğerleri. Temel insan hakları, hatta yaşama hakkı ihlalleri. “hukuk” adı altında sürüp giden garabetler silsilesi. Ama şimdi seçme hakkımın olduğuna ve seçeneklerden seçenek beğenmek arasında kaldığım için pek çok diğer kişi gibi pek şımardığıma karar verdim. Durum tam olarak şu; Mesela bir kadın mısınız? Kocanız tarafından rahatça öldürülme seçeneğiniz var. Beğenmediniz mi? Toplu tecavüz verelim? Olmadı mı? Mobbing olabilir mesela devlet destekli? Şortla dolaştığınız için darp edilme, kısa etek giydiğiniz için her durumda suçlu olma gibi seçenekler de mevcut. Herhangi bir şey mi yazmak istiyorsunuz? Evrimin saçmalığını falan yazın. Olmadı hoca efendinin faziletlerinden dem vurun. Amma imam-ordu falan gibi meselelere girmeme hürriyetiniz saklı. Ona dikkat edin. Hala tutuklu değilseniz başka bir seçenek var. Şöyle ki, daha önce söylediğimiz gibi davalar var! Hangi davadan gitmek istersiniz? İşte seçme özgürlüğünüz! Düşününüz! KCK davamız var mesela. En şahanesinden. Ana dil, barış, hayat , vicdani ret falan diyorsanız. Ne bileyim kimyasal silahla öldürülmüş insanlar görünce dehşete düşüyorsanız. Olmadı, Ergenekon’a sokarız. İşkence yapanların da, o işkencecilerden işkence görenlerin de, gerçek gazetecilerin de yeri var o davada. Yahut Hopa davası var. Mesela “Çayda kotaya kontenjana hayır” dediğiniz felan olmuşsa çok uygun. Seçim mitingi yapılacak alanla, suyu ve hayatı savunmaya gelenlerin toplandığı alan arasından iki uluslar arası, bir şehirler arası bir de şehir içi olmak üzere dört şerit yol varmış ne gam. Gaz yemek, coplanmak, hatta Metin Lokumcu gibi öldürülmek seçeneğiniz var. Hastane merdivenlerinde havaya ateş açılması gibi huzur veren hareketlere maruz kalabilirsiniz. Kürsülerden, televizyonlardan ve başbakanın ağzından bir aşağılama suçlama girişimi bile gelebilir ölümünüzün ardından. Ölmemişseniz, önceden hazır edilmiş bir gözaltı listesine göre toplanabilir, bu esnada şiddet görebilir, Erzurum Adliyesi’ne de sevk edilebilirsiniz. Ankara’da bu durumu protesto etmenizin ardından planlı şekilde kolunuzu bacağınızı kırabilirler misal. Tüm bunlarla bir terör örgütü de kurmak kolay. Rahatlıkla “terörist” olabilirsiniz isterseniz. Hakim de yardımcı olacaktır size. Zira “henüz bir terör örgütüne rastlayamamış” olabilir hakim. “ama bu rastlayamayacakları anlamına gelmez.” Hevesli hâkimimize yardım için seçmeniz ve yahut evde bulundurmanız gereken malzemeler: kitap, doksana doksan bir puşi-mümkünse bir gecekondu mahallesinde boynunuza takınız-yasal bir parti bayrağı-tercihan sol bir parti-davalar karışmasın, silah olarak da plastik borular. Yapabileceğiniz bir takım eylemlerde var. Plastik borulara pankart takmak, yumurta atmak, saç kestirmek, afiş asmak, şarkı söylemek, yazı yazmak. Hepsi terörist olmanızın garantisi. Hali hazırda bunları yapıyorsanız, dedik ya, siz yalnız davanızı seçin. Gerisi biraz yaratıcılık, biraz polis, savcı ve hakimin gayreti. Hah işte biz buna tam olarak “hukuk ve adalet” ve “bireyin seçme hürriyeti” diyoruz. Yerseniz! Yemezseniz, 9 Aralık’ta Ankara’ya adliyenin önüne gidin. Sizin gibi teröristler, ana, baba, çoluk çocuk, orada olacaklar çünkü!
12 Eylül Mağdurları Beraatlerinin Ardından Sigortalı Olsalar da Borçlanabilirler mi?
Yazınızı okuduktan sonra bir soru sorma ihtiyacı hissettim. Soru kendi durumuma dair olduğu için umarım mazur görürsünüz. 12 Eylül’ün şerrine uğrayan, 3 yıl yatan ama beraat eden biri olarak, ben de yazınızda bahsettiğiniz grubun içindeyim. Bu 3 yılın emekliliğime sayılması için hakkımı kesinlikle kullanacağım. Çevredeki eş-dost konuyu iyi bilmediğinden, bir sürü farklı yorumlar aldıkça kafam iyice karıştı. Benim için durumu biraz anlaşılmaz hale getiren nokta şu: Benim SSK girişim 1983 yılında başlıyor. Yani cezaevinden çıktıktan sonra. Şimdi, gidip bu süreleri emekliliğime saydırmak için başvursam, 1980-83 arası (yani cezaevinde olduğum yıllar) SSK’lı olmadığım halde bu 3 yıl benim SSK gün sayıma eklenecek mi? Bu durumda, mesela halihazırda 4500 gün olan SSK+Bağkur prim ödenmiş gün sayıma yattığım 3 yıl (1080 gün) eklenip, prim ödenmiş gün sayım 4500+1080=5580 gün olarak mı hesaplanacak?Öncelikle sorunuz 6111 sayılı “Bazı Alacakların yeniden yapılandırılması ile Sosyal sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile ilgili. Bu Kanun 13 Şubat 2011’de kabul edildi ve 25 Şubat 2011’de Resmi Gazetede yayınlandı. Torba Yasanın 52 inci maddesi 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na geçici maddeler ekliyor bunlardan geçici 36. madde ilgilendiğimiz konuyu düzenliyor.(bu bilgiler belki bu konu ile ilgili metinlere ulaşmak isteyenlere faydalı olabilir diye tekrar etmekte fayda var. “GEÇİCİ MADDE 36- 13/5/1971 tarihli ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca kurulan sıkıyönetim mahkemelerinin görev alanına giren suçlar nedeniyle yakalanan veya tutuklananlardan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenlerin, gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri için kendilerinin ya da hak sahiplerinin bu durumlarını belgeleyerek bu maddenin yayımı tarihinden itibaren altı ay içerisinde talepte bulunması kaydıyla, gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri, talep tarihinde 82 nci maddeye göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt sınırının % 32’si üzerinden hesaplanacak primlerinin; bu durumlarından dolayı dava açıp tazminat alanların borcun tebliğ tarihinden itibaren altı ay içerisinde kendilerince veya hak sahiplerince, tazminat almamış olanların ise Hazinece ödenmesi suretiyle borçlandırılır. Bu şekilde borçlanılan süreler Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında prim ödeme gün sayısı olarak değerlendirilir. Ancak sigortalılık başlangıç tarihinden önceki borçlanılan süreler sigortalılık başlangıç tarihini geriye götürmez.” Siz tümüyle bu şartları yerine getiriyorsunuz. Tutuklandığınız dönemde sigortalı olmamanız bu hakkı kaybedeceğiniz anlamına gelmez. Geçici maddenin sonundaki hükümde “Ancak sigortalılık başlangıç tarihinden önceki borçlanılan süreler sigortalılık başlangıç tarihini geriye götürmez.” Diyor. Bu durumda sizin durumunuzda olanlar yani tutukluluktan önce sigortaya girişi bulunmayanlarında bu haktan yararlanabilecekler. Örneğin daha önce askerlik borçlanmasında da benzer bir uygulama ile sigortalı olmazdan evvel yapılan askerlik süresinin istenilen kadarı sigortalı tarafından borçlanılabilmekte, hatta bu sigortalının sigortaya giriş tarihini geriye doğru taşımaktadır. Ancak “12 Eylül Mağdurları” için bu geriye taşıma söz konusu değildir. Bu durumda tutuklu olarak geçirdiğiniz süre tam olarak hesaplanarak (eğer tam olarak 3 yıl ise sizin de yazdığınız gibi 1080 gün olarak) sigortalılık gün sayınıza eklenecek. Bu durumda tutukluluk sürenizin başlangıcını ve sonunu tam olarak tespit ettirip, her ayı da 30 gün olarak hesaplayarak borçlanma yapacağınız gün sayısını bulabilirsiniz. Sigortaya tam giriş tarihinizi ve doğum tarihinizi bilmediğimden genel olarak emekli olmak için tamamlanması gereken (işe başlama tarihine göre) yaş, sigortalılık süresi ve prim gün sayılarını da ekliyorum. Kadın sigortalı için tamamlaması gereken yaş sigortalılık süresi ve prim gün sayısı İşe başlama tarihi 01.04.1981 öncesi ise: çalışma süresi 20 yıl, yaş sınırı yok, prim gün sayısı 5000. İşe başlama tarihi 01.04.1981-08.09.1981 arası ise çalışma süresi 20 yıl, yaş sınırı 38, prim gün sayısı 5000. İşe başlama tarihi 09.09.1981-23.05.1984 arası ise çalışma süresi 20 yıl, yaş sınırı 40, prim gün sayısı 5000. Erkek sigortalı için tamamlaması gereken yaş sigortalılık süresi ve prim gün sayısı: İşe başlama tarihi:- 24.11.1980-23.05.1982 arası ise , 25 yıl çalışma, yaş sınırı 46, prim gün sayısı 5075. İşe başlama tarihi 24.05.1982-23.11.1983 arası ise, 25 yıl çalışma, yaş 47, prim gün sayısı 5150. İşe başlama tarihi 24.11.1983-23.05.1985 arası ise, 25 yıl çalışma, yaş 48, prim gün sayısı 5225. Bu şartlara göre emeklilik şartlarınızı öğrenip yerine getirip getirmediğiniz tam olarak hesaplayabilirsiniz. Muhtemelen tutuklu olarak geçirdiğiniz süre en yüksek olan 5225 günü de geçmenizi sağlayacak ve emeklilik hakkına kavuşacaksınız.
Bildiğiniz gibi ortada bir Torba yasa var. İçinden her an her şey çıkabilir cinsinden. Tam adını yazalım olsun bitsin. 6111 sayılı “Bazı Alacakların yeniden yapılandırılması ile Sosyal sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” Bu Kanun 13 Şubat 2011’de kabul edildi ve 25 Şubat 2011’de Resmi Gazetede yayınlandı. “Bazı alacaklar”, “bazı kanunlar” gibi gayet(!) açıklayıcı ifadelerle bezeli bu başlıktan da anlaşılacağı üzere içerisi karmakarışık. Bu torbadan 12 Eylül’de tutuklanmış, işkence görmüş, işinden edilmiş, yalnız bedenen ve ruhen sakatlanmamış, fakat işsizlikle de, yoklukla da sosyal ve siyasal haklarından mahrum kalarak da ayrımcılığa ve sosyal dışlanmaya tabi tutularak da cezalandırılmaya kalkışılmış insanlarımıza bir umut çıkabilir mi diye baktık. Şüphesiz yaşadıklarının karşılığı olacak hiçbir maddi karşılık yok. Ama bugün hayatlarını biraz da olsa kolaylaştıracak bir şey çıkar mı diye umut ettik.. Ama netice şimdiden söyleyelim ki çok iç açıcı değil. Yine de, bu konuda sorulan sorulara da genel bir yanıt geliştirmeye çalıştık.Yalnız Beraat Edenler ve Kovuşturulmasına Yer Olmadığına Karar Verilenleri KapsıyorDarbe dönemindeki hak kayıpları ile ilgili düzenleme “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Hükümler ve Son Hükümler” adı altında düzenlenmiş. Torba Yasanın 52 inci maddesi 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na geçici maddeler ekliyor bunlardan geçici 36. madde ilgilendiğimiz konuyu düzenliyor. Bu maddeye göre “13/5/1971 tarihli ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca kurulan sıkıyönetim mahkemelerinin görev alanına giren suçlar nedeniyle yakalanan veya tutuklananlardan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenlerin, gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri için” borçlanabilecekler. (Şüphesiz AKP Hükümeti’nin adalet ve demokrasiden ne anladığını ziyadesiyle yüzümüze çaptığı günlerden geçiyoruz. AKP’nin 12 Eylül’ün işkence ile alınan ifadelerle tarafsız(!) ve adil(!) mahkemelerde yargılanan ve bunun sonucu “mahkûm” olanları bu düzenlemenin dışında tutması bir yandan da “12 Eylül’le hesaplaşması(!)” gayet manidar. Belki biz yanlış anladık yahu! Hemen günahlarını almayalım. Belki de AKP, başka bir yıla denk gelen “12 Eylül” ile hesaplaşıyor!)Nasıl ve Ne Süre İçinde Borçlanılabilinir?Velhasıl hüküm giymiş olanlar bu borçlanma hakkından yararlanamayacaklar. Ancak 12 Eylül 1980’den başlayarak (Kanun sürenin sınırına dair bir referans vermiyor. Muhtemelen bir genelge ile uygulama esasları belirlenecektir.) sıkıyönetim mahkemelerinin görev alanına giren suçlar nedeniyle haklarında takipsizlik kararı verilenler ya da beraat edenler gözaltında geçen ya da tutuklu geçen sürelerini borçlanabilecekler. Ancak bu haktan yararlanabilmek için gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri için kendilerinin ya da hak sahiplerinin belgelemeleri, geçici kanunun yayımı tarihinden itibaren altı ay içerisinde talepte bulunması gerekiyor. Yani hak sahiplerinin bu kanunun Resmi Gazetede yayınlandığı tarih olan 25 Şubat 2011’den başlayarak başvurmak ve borçlanmak için 6 ayları var. Bunun için Kara Kuvvetleri Adli Müşavirliğine başvurarak hakkınızda alınan Sıkıyönetim Mahkemesi kararlarını edinerek bir başvuru belgesi ile Sosyal Güvenlik İl müdürlüğüne yahut Sosyal Güvenlik Merkezine başvurabilirsiniz. Eğer Kara Kuvvetleri Adli Müşavirliği ile muhatap olmak istemezseniz, diğer bir seçenek başvuru belgesi ile aynı yerlere müracaatınız halinde gerekli belgeler SGK tarafından Kara Kuvvetleri Adli Müşavirliğinden istenmesi.Nasıl Hesaplanacak, Kim Ödeyecek?“talep tarihinde 82 nci maddeye göre prime esas günlük kazanç alt sınırının % 32’si üzerinden hesaplanacak primlerinin; bu durumlarından dolayı dava açıp tazminat alanların borcun tebliğ tarihinden itibaren altı ay içerisinde kendilerince veya hak sahiplerince, tazminat almamış olanların ise Hazinece ödenmesi suretiyle borçlandırılır.” Yani SSK’lı olanlar için belirlenen asgari ücretin %32 ‘si üzerinden hesaplanacak. Tutuklanmaları veya gözaltına alınmalarından dolayı dava açarak tazminat almış bulunanların borçlanmaları kendileri yahut hak sahipleri tarafından, dava açıp tazminat almayanların borçlanmaları hazine tarafından ödenecek. Ancak sigortalılık başlangıç tarihinden önceki dönemler için yapılan borçlanmalar, sigortalılık başlangıç tarihini geriye doğru götürmeyecek.Memurlar İçin de Geçerli mi?Yukarıda belirttiğimiz pek çok husus aynı dönem içerisinde 5434 sayılı T.C Emekli Sandığı Kanuna tabi çalışmakta olanlar (memurlar) içinde geçerli. 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenlerin, herhangi bir nedenle hizmet sayılmayan gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri, kendileri veya hak sahiplerinin bu durumlarını belgeleyerek bu maddenin yayımı tarihinden itibaren altı ay içerisinde talepte bulunması kaydıyla, gözaltına alındığı veya tutuklandığı tarihteki emeklilik keseneğine esas aylık derece ve kademesinin talep tarihindeki katsayılar ve emeklilik keseneğine esas aylığın hesabına ait diğer unsurlar ile kesenek ve karşılık oranları esas alınmak suretiyle hesaplanacak borçlanma tutarının altı ay içerisinde kendilerince veya hak sahiplerince ödenmesi halinde hizmet sürelerine eklenir. Borçlanılan süreler 5434 sayılı Kanunun geçici 205 inci maddesine göre yaş tespitinde dikkate alınmaz.Hem SSK hem de 5434 sayılı kanununa göre çalışanlardan bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar, kendi sigortalılıklarından dolayı sosyal güvenlik kanunlarına göre gelir veya aylık bağlanmış olanlar ile söz konusu süreleri herhangi bir şekilde sigortalılık hizmeti olarak değerlendirilmiş olanların borçlanama yapmaları mümkün görünmüyor. Ayrıca borçlandırılan sürelerin emekli ikramiyesi hesabında dikkate alınmayacağı da bu kanun değişikliğinde belirtilmiş.
