Sayın Cumhurbaşkanım,Ben ÖSYM başkanı olmaya karar verdim(siz cumhurbaşkanı’nın dışında kalanlar ve özellikle beni yakından tanıyanlar; gülmeyin!) Yani benim sizden istirhamım beni ÖSYM başkanı yapmanız. Ama isterseniz bu karara nasıl vardım nasıl duygusal ve zihinsel süreçlerden geçtim bunu size etraflıca bir anlatayım. Sanırım ÖSYM başkanı yapacağınız şahsı yakından tanımak istersiniz. Yani önceki başkanı nerden tanıyorsanız, (belki bıyık mevzusundan, belki melul bakışından bilemiyorum) hemen tatmin oldunuz ya. Sonra da pek üzüldünüz duruma. Yani ben anlıyorum üzüntünüzü. “Kurtlu baklanın kör alıcısı olur” dediniz, ama olmadı. Yani canım gençlere değil de, bu Ali Bey’e ben de gerçekten çok üzüldüm. Yani 1.700.000 gencin lafı mı olur Ali Bey’in çektiklerinin yanında, bir komploya kurban gitti zaar. İntihal felan. Komplo üstüne komplo. Ne talihsiz parti AKP, ne talihsiz bir insan Ali Bey. Bu ne yaman paralellik. (yani şimdi tam burada Sırrı Abi’nin lügatımıza soktuğu bir laf gelmekte aklıma. Şerkometiyle üzülen kunnigiyle sevinir miydi? Yani duruma uymamış olabilir ama benim aklıma geldi bi kere.) Benim ÖSYM başkanlığım dönemimde de öyle olsun istiyorum.Yani tatmin olun istiyorum. Başıma bir şey gelse, benim için de derinden üzülün istiyorum. Mevzuya döneyim. Memlekette bu kadar işsizlik var. Her dört gençten biri işsiz. Buna artık iş aramaktan vazgeçenler ve ayda bir gün yarım gün bile çalışsa “çalışıyor” sayılanlar dahil değil. “Eee” diyeceksiniz “mevzu ile ne ilgisi var?” Söyleki; işte bendeniz bu iş aramaktan vazgeçmiş, bu sayıya dahi sokulmayanlardanım. Yani nasıl söylesem, piyasadaki işleri pek cazip bulmuyorum. Şöyleki, işçilik etsem, çoğu sigortasız ve asgari ücretten. Taşeronu var, elektrik, su parası, kira her ay dayanır kapıma ama alamam maaşımı. Ha bir de, her on bir ayda önüne koyuyorlar kağıdı tüm çalıştıkların çöpe. Hem iş kazası riski de çabası. Elimi kolumu falan kaybederim diye korkuyorum. Hayır yani, engelli olmak bu memlekette ayrı bir eziyet de, o bağlamda. Engellilik oranım bir gecede bir genelgeye değişir, kalakalırım. Öğretmen olsam tuttururlar şimdi sözleşmeli olacaksın diye. Asistanlık etsem 50/d var. “Doktoran bitti mi, hadi kapı dışarı” diyecekler. Özel üniversitede çalışsam bir kart tutuşturacaklar elime. Akademik sorular gelecek mesela; “hangi saate girdin hangi saatte çıktın”. “Mal sahibi”, yani mütevelli heyeti başkanı yakalayacak kolumdan erken çıktım diye, indirecek beni servisten.-Tabii bu üniversitenin dağbaşında olduğunu söylememe gerek yok- Tembihleyecek tüm servis şöförlerini; “ hocalar beşten önce çıkarlarsa servise almayın” diye. “Yüksek lisansa şunu al, bunu alma”, talimatlar felan. Yani hepsinde de verimlilik, performans felan diye tutturacaksınız. Hiç birinde iş güvencesi yok. Örgütlenme özgürlüğü yok. “Sendika felan?” “Hadi kapı dışarı!”. Neyse neyse. Hadi bunlar olmadı, tamam. İki üç dönüm toprak var memlekette benim. Dönüp tarımla uğraşsam? Ama kondurdunuz oraya Çan Termik Santrali’ni. Siyanürü var, madeni var. GDO’su var, tohum yasası var, HES’i var. Daha ekerken mazot parası, tohum parası, ilaç parası, gübre parası diye, çokulusluların eli cebimde. Bütün sene çalış, mahsulü götür, oradan borçlu çık. Çık! Hayvancılık; yem parası, büyüme hormonu, sakatattan ve kandan yemler. Hayvanlar perişan ben perişan. İçim kaldırmaz. Hangisini yapsam zaten bu şartlarda emekli olamayacağım. Ha ama milletvekili olursam? Buna aklım yatmadı değil. Ama YSK attı bizi dışarı. Sanırım yanlış partiden olmuşum sayın cumhurbaşkanım. Ama Allah YSK’dan razı olsun. Beni büyük bir felaketten korumuş. Zira bazı milletvekilleri için yerlerde sürüklenmek de var, ağzına burnuna yumruk yemek de var. Hakaret var. Gece baskınları var. Çadırların başına geçirilmesi var. Plastik sandalyelerin bile bölücü diye yakılması var. Sadede geleyim. Benim gözüm ÖSYM Başkanlığı’ndan başkasını görmüyor. Bir kere iş güvencesi var. Ne yapsan o görevdesin. Yani adil olmasa da yıllardır yapılan işi berbat et, ister bir 1.700.000 genci mağdur et, ister ALES yapama. İster şifre dağıt. Performans/verimlilik kriterleri de yok. Şahane!. Biz sefillere uygulanan o performans/verimlilik kriterleri Ali Bey’e uygulansa vazifesi sınav yapmak olan bir kurumun başı, her sınavı elini yüzüne bulaştırır da, sonra orada durabilir mi? Duruyor işte. Örgütlenme özgürlüğü de var. Yani doğru networkün içinde olacaksın.Son olarak, Ali Bey’in gidişi kısmetse ne zaman? Bana olumlu olumsuz bir cevap yazarsanız 1 Mayıstan önce. ÖSYM başkanı olamazsam, 1 Mayıs’a gideceğim.Saygılarımla.
tohum
İnsan, ayaklarının üzerinde doğrulduğundan bu yana elinde de bir bitki tutmaktadır şüphesiz. Anadolu topraklarında buğday olabilir bunun adı Asya›da pirinç, Latin Amerika›da mısır. Ve binlerce değişik tür bitki ardından gelir bunların. Tarım dediğimiz de yalnız bunları belirli alanlara hapsetme işi değildir şüphesiz.Bitkilerle kurulan daha uzun vadeli, yaşamsal, daha derin bir ilişkiden bahsetmek gerekir. Ve belki kadınların doğayla giriştikleri en stratejik işbirliğidir bitkileri ehlileştirme, geliştirme işi. Hangilerinin tohumluk olduğunu seçme, uygun zamanı beklemek tohumu almak için onu yeni mevsim için bozmadan saklamak, sonra toprağa tam zamanında geri verme, toprağın üzerine çıkması için gerekli ortamı sağlama, boy atması, meyve vermesi için destekleme… Ve sonunda yeniden aynı döngü. Tabii bir de tohum olmayanlarla besleme ev nüfusunu. Elde edilen ürünü işleyip yenebilecek, saklanabilecek hale getirme. Uzun serüveni kadınların buğday tohumundan ekmeğe uzanan süreç misal kendi coğrafyamızda. Hem gerçek hem mecazi anlamları ile ekmek kavgası yani!‘Mİllet yİyecek ekmek bulamIyor!’Oysa bir süredir bir genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) tartışmasıdır gidiyor. Bazıları bu tartışmada çok “solcu” bir tavır alıp, emekçilerin sözcülüğüne soyunuyor. “kardeşim millet yiyecek ekmek bulamıyor siz neyin peşindesiniz?” sorusuyla koskoca bir tartışmanın en azından bir tarafını “küçük burjuvalıkla” mahkûm edip bir köşeye fırlatıyor. Bu arada bir de “GDO meselesini kafaya takmış olanların” “teknoloji-gelişme düşmanlıkları da, gericilikleri de havalarda uçuşuyor. Sermayenin safındakilerin de benzer suçlamalarla saldırmaları ayrı saflarda olduklarını düşünenlerin ruh ikizlikleri ayrıca ironik. İroniyi bir kenara bırakıp, bir yerinden seziyoruz; bu da bu ekmek kavgasının bir parçası ama neresinden?Eşek Hıyarıİnsanın binlerce yıllık tarım serüveninde tohumların günden güne en iyilerinin seçilmesinden en verimlilerin tohuma ayrılmasından bahsetmek mümkün, ıslahtan bahsetmek mümkün, melezlerden bahsetmek mümkün. Ama genetiğini değiştirmenin bunlarla hiçbir ilgisi yok. Çünkü bu yöntemlerin hiçbirinde bir hayvandan gen alıp bitkiye aşılayamazsınız. Siz hiçbir eşekle bir bitkinin mesela hıyarın melezlendiğini gördünüz mü? Eşek hıyarı var! diyenler olur mu bilmem ama o eşeğin ve hıyarın genetik bir karması değil şüphesiz! Ama GDO’nun yaptığı tam olarak bu. Mesela en bilinen örneği olan domates. Domatese soğuk denizlerde yaşayan bir balığın genini aktarıyorsunuz alın size soğuğa dayanıklı domates. Neden? Domates sıcak iklimlerde yetişse ya, binlerce senedir olduğu gibi. Biz de kokusu ve tadı olan gerçek domates yemeye devam etsek? Yok bu soruyu sormayın zülfiyare dokunursunuz. Önce zaten biz iklimlerin canına okuduk, sıcak iklim soğuk iklim diye bir şey kalmadı. Bir de bu meselenin raf ömrü var. Rafa konan domatesler taş gibi tornadan çıkmış gibi olmalı yoksa üreticiden bire alıp bize ona çöp kakalayan ve gıda egemenliğini elinde tutan şirketler zarar ediyor. Hadi aklınızdaki tüm soruları savdınız, balıklı domatesi aldınız yediniz. Ne oluyor ondan sonra. Balığa alerjiniz varsa yandınız, artık bayılır mısınız kaşınır mısınız bilemem. Doktora gidince domates yedim de ondan oldu demeyin boşuna. O domatesin içinde balık vardı çünkü. Benim balık alerjim yok yiyeyim mi derseniz, GDO›lu mısırdır, domatestir, şeker şurubudur, soyadır bunların «küçük» sağlık risklerini kısaca hatırlatmak isteriz. GDO›lu şirket Monsanto›nun basına sızan iç raporuna göre GDO›lu gıda ile beslenen farelerin iç organları değişime uğruyormuş, başka araştırmalar da ilk nesillerde genetik bozukluklar, üçüncü nesilde açık ve net şekilde kısırlıktan bahsediyorlar. Daha acısız mı bilinmez ama daha kısa sürede öldüreni de var…BİR Hint HikâyesiHindistan’daki çiftçiler tarih öncesinden beri pamuk üretiyor. Derken Monsanto diye bir şirket çıkageliyor, zaten hali hazırda fakir olan Hindistanlı çiftçilerin karşısına. Bir dünya devi. Parası ile binlerce temsilcisi ile yayılıyor Hindistan kırsalına. “Sihirli tohumlar” getiriyor avucunda; Bt cotton. Monsanto temsilcileri köylülere, bu tohumların “kendilerinin eski, geleneksel, az gelişmiş ve de köylü” tohumlarından çok çok daha verimli olduğunu söylüyorlar. Hem “bu tohumlar ne ilaca ne gübreye ne suya ihtiyaç duyar diyorlar, pamuğu yemeye gelen kurtların canına okur”. “Yalnız sizin eski tohumlardan birazcık pahalı!” şöyle ki 100 gramı 24 lira. Geleneksel tohumlar? Aynı para ile geleneksel tohumlardan Monsanto tohumunun- yanlış yazmadık- 1000 katını alabiliyorsunuz. Bir de nedendir bilinmez ya da nedeni malum şekilde aynı dönemde Hindistan hükümeti geleneksel tohumların kendi tohum bankalarından satılmasını yasaklıyor. Bu arada Hintli çiftçimiz devasa bir hasatla zengin olmanın en azından tüm borçlarını kapatmanın hayalini kuruyor. Sonuç? Hindistan’da GDO’lu pamuk ekili tarlalar bir yılda iki katına çıkıyor, 17 milyon dönümü buluyor. Ama “küçük bir sorun” oluyor: Monsanto’nun “sihirli” tohumlarının sihir kısmını bir pamuk kurdu yiyor, Monsanto’nun tüm iddialarının tersini kanıtlamak için belki. Minicik bir kurt işte. Sonra bu sihirli tohumlar iki kat su istiyor gariban çiftçilerden. Su ve kurt derken çiftçiler hiçbir ürün hasat edemiyorlar tarlalarından. Çareyi tefecilerden borç almakta buluyorlar hayatta kalmak için. Bir de üstüne bir sonraki sene ekecek tohumları yok bu kez ellerinde. Geçmişte olsa ellerinde bir miktar tohumlukları kalırdı. Ama GDO’lu pamuğu bir daha ekemezsiniz. Çünkü GDO’lu tohum kısır tohumdur, terminatör tohumdur. Ne yapacaksınız? Monsanto’dan yeniden tohum alın(!) Sonra Hintli çiftçilerin intiharları. “Biz bittik!” diyor intihar eden bir çiftçinin karısı. 38 yaşında. “Yalnız 100 gram bt cotton aldık, hasat iki kere çöktü. Kocam depresyona girdi. Tarlaya gitti, uzandı ve böcek ilacı içti.” Yalnız o mu? Yalnız Suresh Bhalasa mı? 1997 ile 2010 arası 200.000 köylü aynı Suresh gibi intihar etti. Yani Hindistan hükümetinin 1998’de Dünya Bankası’nın baskısıyla Hindistan hükümeti piyasalarını GDO’lu şirketlere açmasından ve GDO ile ilgili düzenlemesinin tarihinden başlayarak… Monsanto’ya sorarsanız köylülerin patlayan borçları “bu trajedideki faktörlerden biri,” diğer sosyal problemler mesela alkol bağımlılığı bu intiharların sebebi. Yani bu köylüler hem cahil, hem fakir, üstüne bir de sarhoş(!) Monsanto ne yapsın?!Bunu niye mİ anlattık?Çünkü hikâyenin her iki yanında biz varız; kurbanlar olarak. İster şehirlerde, fabrikalarda, işliklerde, dairelerde, ofislerde ömür tüketelim ve GDO›lu gıdaları satın almak zorunda kalalım, ister toprakta çalışıp bunları üretmeye zorlanalım. Ve dünyanın her yerinden anlatacak binlerce felaket öykümüz var GDO›ya dair. Peki, GDO›lu ürünlerin üretilmesi kararını kim veriyor? Bundan kazancı olanlar ve onların hizmetkârları. En son Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı bünyesinde, genetiği değiştirilmiş ürünlerin değerlendirilmesi için kurulan «Bilimsel Komite!» «30 GDO›lu ürünün değişik amaçlar için kullanılmasının uygun olacağı» yönünde fikrini bildirdi. «3 kolza, 1 şekerpancarı, 1 patates, 6 pamuk çeşidi ile 1 bakteri biokütlesi ve mayanın değişik amaçlarla kullanılmasına» izin veriyorlar yani. «Türkiye›de bu türlerin yabanileri bulunmadığından gen kaçışının önlenmesi için tedbirlerin alınması” önerisinde bulundular üstüne. Bu tedbirler işçiler için aldıkları işçi sağlığı-iş güvenliği tedbirlerine benzerse vay halimize!… Yani? Yıllardır bilmeden tükettiklerimizi saymazsak GDO “resmen” eşiğimize adımını attı ve eşikle kapının arasına ayağını koydu. Mesele, o ayağı oradan çektirip suratına kapıyı nasıl çarpacağımız sorusunun cevabında. Bu iş ciddi, bu hepimizin birden ekmek kavgası. Zira ekmeğimizi çalmanın bir tek yolu yok ne yazık ki…
