1 Mayıs provokasyonuSataşmadan başlayamayacağım. 1 Mayıs günü, “provokasyon olur, yer yerinden oynar, ihbar aldık, gaz var toz var, cop var” Taksim Meydanı’na yine devasa bir kalabalıkla girdik. Evet gerçekten çok büyük bir provokasyon oldu. Bu tespitleri yapan tüm yetkilileri kutluyor son aldıkları virajı da saygıyla anıyorum. Hani şu “taksim meydanını biz açtık” virajı. Ancak bu virajı alırken varacakları netice konusunda biraz yanıldıkları ortaya çıktı. Zamanla tavsar seneye yarısı katılır umudu tutmadı arkadaş. Tersine katlanarak artıyoruz. Ancak işte tam bu artış devasa bir provokasyona yol açmış gibi görünüyor. Biz meydandaki sefil “kitleler” arasında değil de, bize akıl fikir ihsan etmekle kendilerini vazifeli görmüş “beyin”den ibaret zevat arasında. Televizyon bağlantıları yetmedi, kendileri panikler içerisinde sayfa sayfa beyan verip güzelce sıvadılar. Bizi tarihçilikleri ile ilgili de derin şüphelere düşürerek yepyeni bir tarih yazdılar. “1 Mayıs 1977 de sular idaresi üzerinden ateş açanlar solun muhayyilesinin ürünü, katliam solun kendi suçudur” diye buyurdular. Tüm görgü tanıklarının ağzını bir karış açık bırakıp. Kendi hayal güçlerinin ürünü olarak.Kediler bileKalabalığa gelince. Canı yanan herkes oradaydı desek yeridir. Kedilerin bile kızıl bir bayrak edinip saf tutuklarını keşfettik sonraki fotoğraflardan. Burada hükümet cemaat ve başbakanımızın eşsiz gayretlerini anmadan da geçmeyeceğim kalabalığa katkı konusunda. Seçimden bu yana iyice şişen egoları ve ben yaptım olurculukları ile, her kesimden herkesin canını yakacak, onurunu kıracak bir davranışta bulunmak, en azından bir laf etmekte gayet “usta”laştılar doğrusu. “İntikam” duygusuyla sosladıkları kar hırsları memleket insanını cinayet, hakaret, hapis ve tahkir arasına sıkıştırıp “seç beğen al” diyor. Beğenmeyenlerin hepsi soluğu bir mayıs meydanında almış mı? Almış. Taraftar gruplarından, devrimci vosvosçulara, sbf mezunlarından, anadil ve kültürel haklarını talep çeşitli gruplara, siyasi partilere, platformlara ve kamu emekçilerinin sendikalarına, tutuklu tutuksuz öğrencilere, sendikaları ile artık örgütlü ve başrolü dayanışmaya vermiş bulunan oyunculara ve gazetecilere akademisyenlere, gençlere yaşlılara, çocuklara, bebeklere, kadın erkek lgbt bireylere, tüm siyasi grup ve partilere, iş kazalarında yakınlarını kaybedenlere ve tabii ki işçilerin kendilerine o pankartlarla rengarenk koca yürekli meydanda yer var. 6. filo karşısında mücadele eden Deniz’leri taşlamaya kalkan anti komünist gelenekle hesabını görmüş, özeleştirisini vermiş, anti kapitalist ve ezen ezilen arasında ezilenden yana saf tutmuş Müslümanlara da isimlerini sıralasak bu köşeye sığmayacak olan bu gruplardan herhangi biri gibi bu alanda yer var. Ve hep birlikte durup hem kendi şarkımızı söyleyebiliyor hem de bir başkasının şarkısına eşlik edebiliyoruz. Tabii ki. Ve tabii ki daha örgütlü olmaya ihtiyacımız var, kimsenin şüphesi yok.Arif olanSon olarak “Cihan devleti olmamıza kimse engel olamaz” diye püskürenler üzülmesin diye, sırf onların iyiliği için yani bir şey daha söyleyeyim. Siz cihan devleti olmanın hayali içinde kıvranıp dururken, biz çoktan Taksim 1 Mayıs Meydanı’nda dünyanın sayılı mitinglerinden birini yaparak beynelmilel ideolojimizle, başka bir ligde top koşturmaktayız. Bu konuda hükümete olsun başbakana olsun, cemaate olsun söylemek istediğim daha pek çok şey var. Ancak tam burada, top koşturmak da demişken söyleyeceklerimi ve hissiyatımızı kısa ve öz şekilde zaten ifade etmiş bulunan Çarşı grubunun bir mayıs sloganları aklıma geliveriyor. Nedense. Nih nih nih. O sloganlarla bitiriyorum yazıyı yani. Ben yazmayayım da siz anlayın.
televizyon
İsterseniz geçen Perşembe kaldığımız yerden devam edelim. Perşembe günü kaldığımız yer Antalya, kafamıza taktığımız konu sosyal sorumluluk idi hatırlarsanız. Şimdi zamanda ve mekânda küçük kayma ile bir başka yere konuk olalım. Efendim New York›un aşağı Manhattan semtindeyiz. Kafamızı kaldırıyoruz ve gökyüzünü arıyoruz. Gökdelenlerin arasında iki parça bulut görme hevesindeyiz. Sersem sefil dolaşırken Zucotti parka giriyoruz. Nam-ı diğer Liberty Plaza Park. Eski Amerikan Çelik’in binasının adıyla anılmış bu park. Bina namına yaraşır bir gök delen. Şu an Brookfield Emlak’ın malı. Siz tam burada “hey allaaam! zenginin malı züğürdün çenesini yorar” diye bir “la havle” çektiniz sanırım. Hah işte tam bunu peşindeyiz. Kim mi? Ben ve bu parkta yatıp kalmakta olanlar. Züğürt çenemiz zenginin malından konuşmakta. Zira tam etrafı çeviren gökdelenlerde ikamet etmekte ve bize tam manasıyla tepeden bakıp şampanya içmekte olanlar, insanlığın kanı canı pahasına zenginleşen %1. onlar zaten el koymakta oldukları emeğimizle yetinmeyip daha sömürülebilecek ne var diye bakmaktalar insana ve doğaya. İşinizi, sağlığınızı, eğitiminizi geleceğinizi, toprağınızı, ormanınızı, evinizi ve hatta sofranızdaki yiyeceğinizi çalmakta, çalınanları har vurup harman savurmakta bir an bile tereddüt göstermemekteler. Bize su bile yok onlara bakarsanız. Biz kelimenin her manasıyla aşağıdakiler ve dahi az yukardan düşerek aramıza katılmakta olanlar, şimdi kırmızı tişörtlü ve sakallı bir adamın etrafında toplanmış onu dinlemekteyiz. Duyamayanlar duysun diye, duyanlar kırmızı tişörtlünün her söylediğini yüksek sesle tekrar etmekte. Zira kendi sözlerini oturma odalarımıza kadar televizyon radyo ve gazetelerinden çıkardıkları anlamsız gürültüleriyle ulaştıranlar megafon kullanmamızı yasaklamış orada. Sesimizi duyurmanın tek yolu hep birlikte bağırmak. Sakallı adam da sosyal sorumluluğa takmış bakın: “Starbuck’s kapuçino’ya” diyor.(ödediğiniz paranın) “%1’i dünyanın açlık çeken çocuklarına gidiyor” bir tören gibi tekrarlıyoruz: “açlık çeken çocuklarına gidiyor. İş ve işkenceyi taşeronlaştırmamızın ardından bunu yapmak kendimizi iyi hissetmemiz için yeterli. “.(Tam burada sosyal sorumluluk bağlantısı devreye giriyor ve aslında biz tam bu noktada Antalya’dan, Manhattan’a matrixleniyoruz. Ek bilgi olarak vereyim; Efendim zaten bu Starbucks’a 5 dolar bağış yaparsanız bu bağışı Amerika’da iş yaratmak için çalışan organizasyona verecekmiş. Ben de çok duygulandım evet! Fakat Starbucks iki sene önce 6000 kişiyi bir anda işten atmamış mıydı? Hımm! Atılacak zaman var Amerika için İş yaratılacak zaman var! Kırmızı tişörtlü devam ediyor:”Hatta evlilik ve aşk bile şu an evlilik ajanslarına taşerona veriliyor.”tekrarlıyoruz “…..taşerona veriliyor” “kendinize aşık olmayın!” tekrarlıyoruz “…olmayın!” “Kapitalizm ve demokrasinin evliliği sona erdi!” tekrarlıyoruz: “sona erdi”. Sonra Roma’dan, Tokyo’dan, Kahire’den Tahrir’den ve 1497 başka kentinden dünyanın sesimize ses geliyor. Bu memleketten bu hususta pek ses çıkmadığına bakmayın. “ABD’nin ve Avrupa’nın meydanlarından ses çıkmaz” diye kuvvetle inandığımız günleri hatırlayın. O içinde aktığımıza inandığımız uçsuz bucaksız nehir, büyük gelenek 1600’lerin başında Lordlar Kamarası’nı havaya uçurmak isterken yakalanmış, işkenceyle öldürülmüş ve cesedinin her bir parçası krallığın dört bir yanına dağıtılmış bir garip kişiyi hatırlamayı becermiştir. İhtiyaç duyduğu anda, bugün tarihin derinliklerinden bir parlama olarak çekip çıkardığı Guy Fawkes’i o meydanlarda dolaştırmaktadır. Rivayet o ki, bugüne dek parlamentoya dürüst niyetlerle giren yegâne kişi o dur. Yine rivayet o ki merhumun ruhu Birleşik Krallığın dört bir yanından Tahrir’e, oradan Manhattan’a okyanus aşarak ulaşıp, tepedekilerin koltuklarının aniden sallamaktadır. İnşaat şirketlerinin reklam meraklısı patronlarının ekranlarımızda belirme sıklığına bakarak kendisinin memleketimiz semalarında belirme zamanın çok da uzakta olmadığını söyleyebiliriz. Memleketimizin kibirli “seçilmiş”lerinin koltuklarına bu nebze küstahlıkla ve konfor içerisinde oturmuş olmaları, bu küstahlık ve konforlarının sonsuza dek süreceği anlamına gelmiyor velhasıl.
Kuraklık ve AçlıkDoğu Afrika’da kuraklık. Yıllardır televizyon ekranlarından bildiğimiz o koca gözlü çocuklar. Yirmi dokuz bin çocuk. Beş yaşın altında. Can verdi. Birleşmiş milletlerin verilerine göre altıyüz kırk bin çocuk kötü beslenmekte. Diğer bir değişle beslenememekte. Ya da doğrudan söyleyelim; altı yüz kırk bin çocuk aç. Yedi buçuk milyonluk nüfusun üç milyon iki yüz bininin hayatlarının kurtulması için hemen acilen yiyeceğe ihtiyaçları var. Tam bu durumda memleket sınırları içinde çocuk katletmek olmadı hapsetmekten çekinmeyen devletimiz ve dahi “devletlü”larımızın sapır sapır Somali’ye yardıma koşmaları içimi biraz ferahlatmalı değil mi? En azından birkaç çocuk birkaç gün daha direnecek güç toplayacak ağzına giren üç lokmayla. Kapanmak üzere olan o gözlerden biri ikisi aralanacak tekrar. Ve daralan göğüslerde bir iki nefes olacak gönderilenler.Al Gülüm Ver Gülüm?Yedi buçuk ton yiyecek, elli üç ton sağlık malzemesi, sekiz ambulans, beş arazi aracı, bir adet fork lift, altı jenaratör, beş yüz çadır, beşbin battaniye, sahra hastanesi ve toplanan yüz elli milyon dolarlık yardım. Fakat hayır! Hiç biri teselli etmiyor beni. Emine Hanım’ın tek taşı olsa mevzu bahis olan sadece. Yahut densiz şarkı ve dansları “diva”larımızın. Gözümü kapayıp dişimi sıkacağım. “Mevzu bahis olan hayatta kalması ise” diyeceğim “çocukların”. Ama oraya “Türk’ün damgasını vurmaya” niyetli zihniyet pek bir tanıdık. “Al yiyeceği ve yardımı, şimdi dön arkanı damgayı vuracağım” diyor. Al gülüm ver gülüm. Afrika’ya yapılacak yatırımlarla gözü dönmüş ve ağzı sulanmış bulunan sermayedarlarımız, bir yüzyıl önce emperyalizmin sert gücünü tatmış bulunan Somali’ye şimdi de “Türk’ün yumuşak gücünü”-soft power tabir ettikleri- tattırmak niyetindeler. Alın size “Afrika’ya açılan kapı Somali”. Oradaki insanları görüp, yatırım düşünenlerin bu planlarının detayları yazılıp çizildi gazetemiz sayfalarında. Daha da bir şey yazmayacağım.Cömertliğin BöylesiAma daha da vahimi var benim gözümde. O da parasını buraya yatıran o yüce gönüllü o yardımsever o kadirşinas “Türk milleti.” O sokakta yürüyen insan. O bayram kutlayan. O ramazan münasebeti ve oruç marifetiyle günahlarından arınan ve Somali’ye yardım ederek vicdanını kurtarmış bulunan. Filistin için gözyaşı döken. Sergiledi cömertliğini. Sormadı hiç neden diye. Hâlbuki bu adaletsizlik bu zulüm, dünyanın büyük ve herkese yetebilen sofrasını talan eden, bazılarını bu sofradan söküp atan ve dünyayı mahveden bu talan ve bu düzen sürdü onun yüzünden. Hâlbuki gerçek cömertlik dövüşmeye cesaret etmekti karşısında adaletsizliğin, hayatını sermekti diğerlerinin de yaşaması uğruna elini dost omzuna koymaktı. Biz kara kafalıları aç ve yoksul bırakan sebepleri görmek, bilmek ve yok etmekti. Hatta onun vazifesi idi kurtarmak kendi gibi ezilenleri ve dahi ezenlerini. Yalnız özgürlüğü ve hayatları çalınanlar değil onları çalanlarda tutsaktı kendi iktidarlarının elinde. Ama o sokaktaki insan yalnız ezmeyi ve ezilmeyi ve payandası olduğu sistemin kaybedenleri olarak gördüklerine acımayı öğrendi. Kendini ezenlerin değer sistemi ile algıladı dünyayı. Bir de yardımseverlikle gösteriverdi cömertliğini ve insanlığını ucuzundan. O yüzden ağladı uzaklarda olanlara. Yakınında ölenler, zulüm çekenler, katledilen çocuklar umurunda olamadı. Ama insanlaşmak kolay bir iş değil maalesef. Özgürleşmeye cesaret ederek, insanları tutsak eden sebeplerle dövüşmek. Hayatını kendi gibi olanların hayatları uğruna feda etmek. Velhasıl yoldaş Che’nin dediği ve bizzat deneyimlediği gibi insanların aç karnını doyuranlar aziz olabilir ama nedenini soranlara komünist denir ve bu nedenlerle dövüşenler katledilebilir. Yine de “Somos socialistas, palante, palante”
Diyelim ki bir komşunuz var. Gıcıksınız bu komşuya. İki de bir de bu mahalleden bıktığını gideceğini söylüyor. Sizin onayınız olmadan mahalleden ayrılmak? Allah Allah! Azdı bu komşular! Hem sizin canınız sıkılıyor ara sıra mesela evin reisi olarak. Televizyon, tavla falan da kesmiyor sıkıntıyı. Girin dövün canım komşunuzu. Aman! Demeyin. Ertesi gün de girin dövün. Ertesi gün de. Sonra geçmedi mi sinir? Bir de oğlunuz varmış sizin. O oğlunuzu da tam bir erkek olarak yetiştirmişsiniz maaşşallah. Ramazan ramazan sevaptır hem, siniri geçer. Sizin için namus her şey zaten. Mahalleden ayrılmak isteyen komşu zarar verebilir bu hassas merete. Yani namusa. Demem o dur ki, yollayın oğlunuzu da. Bugünler için yetiştirdiniz ya onu. Balkondan girsin. Genç, çevik, heyecanlı çocuk. Bıçaklayıversin komşunuzu. Siz bunları yaparken komşunuzun eli armut mu topluyor? Ya ararsa karakolu falan? Arar mı arar! Ya gelirse polisler? Gelir mi gelir! Ya götürürlerse sizi karakola? Götürürler. Eeee? Hem bir iki tembihatla da bitmez sanırım bu iş komşu şikâyetçiyse. Muhtemelen tutuklanır hapsi boylarsınız baba oğul. Artık orda yeni raconlar yeni teknikler katarsınız var olan tekniklerinize. Cık! Bu komşu işi riskli! Siz bunları en iyisi karınıza, yani oğlunuzun anasına yapın! Hani size bakan besleyen, kıçınızı toplayan, oğlunuzu doğuran, yatağınızı seren, hatta sizi yıkayan, çalışıp para kazanıp o parayı elinize tutuşturan, öküzlüğünüze katlanan, geceleri üzerinde ayı gibi tepinmenizin sessizce son bulmasını bekleyen o insan evladı. «O da riskli» diyorsanız korkmayın! Hiçbir riski yok! Evlilik ve devlet el ele, siz erkeklerin biz kadınlara istediği gibi zulmetme hakkını vermiş hiçbir şüpheye yer bırakmaz bir şekilde size. Nerden mi biliyorum? Güler Özkaranfil›in hayatını okudum geçenlerde. On dokuz yıl önce boşandığı koca Fuat Demir›den hala şiddet gören ve oğlu Muharrem Demir›in balkonundan girip para isteyip bıçakladığı Güler. Oğlu yalnız bir gece gözaltında tutulmuş. Ertesi gün. Yine şiddet. Ölümle tehdit edilen Güler. Devlet mi nerede? O Eskişehir›in bu bölgesine uğramıyormuş. Ya da şöyle diyelim tam teşekküllü şekilde oradaymış da kadını korumuyormuş. Zira Güler defalarca ve defalarca şikayette bulunmuş. Polis korumamakta, savcı suç duyurusunu dikkate almamakta. Devletin kurumları kocanın ve oğlun, ailenin, kadınını öldürme hakkını kullanmasını beklemekte. Bu hakkı korumaya, muhafaza etmeye çalışmakta. Adı üstünde muhafazakar parti AKP. Öyle kadına, kadının adına falan tahammülü yok. Bunca kadının öldürüldüğü memlekette bakanlıktan da kadın adını sildi. Büyük rahatlık. Kadının adı yok, kadın cinayeti de yok. Kapayın gözlerinizi. Bırakın kendinizi Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı-adını sevdiğimin bakanlığı- Fatma Şahin›in kollarına. Ama bi dakka! Tam uykuya dalacakken gözümüz çıplak bacaklara takılabilir. Töbee! Töbee! estağfurullah! Ramazan ramazan. Cık! Cık! Cık! Uzatmış bacaklarını öyle. Akla türlü çeşit şey gelebilir Abdest berhava olabilir. Örtsün canım bu bacaklarını. Kolları kaldı açıkta beyaz beyaz. Fesat yuvası. Orayı da örtsün. O boyunlar yok mu, baştan çıkarır en değmesini. Orayı da. Saçlar? Allah Allah! sormaya gerek var mı her teli bir cehennem yalazası. Örtsün örtsün. Ama örtmemiş işte bu on dokuz yaşındaki genç kadın. Hem akşam akşam evde yemek hazırlayacağına, hizmet edeceğine evin erkeklerine, gitmiş voleybol antrenmanı falan yapmış. Bağırın koskoca otobüsün içinde, onurunu yerlerde sürükleyin “sen toplumun ahlakını bozamazsın!” deyin bu kadına. “Yaptığın terbiyesizlik!” deyin. “Toplumun ahlakını namusunu senin gibi insanlar bozuyor” deyin. “Çıplak bacaklarınla bize gösteriş(?!) yapamazsın” deyin. Öyle ya sizin gibi bir ahlak timsalinin aklına neler geldi öküz gibi bakınca o bacaklara. Diğerleri ne olur? Kurtarın ahlakını toplumunuzun. Saf saf “babam yaşındasınız” desin o genç kadın. Ne babası! Çileden çıkın, tartaklayın, yapıştırın ağzına yumruğu. Seyretsin otobüstekiler. O genç kadının polisi aramak için telefona davranan eline vursun akşam yemeğini geciktirdiği için yiyeceği paparayı düşünen diğer bir kadın. O otobüste, o pek sahiplendiğiniz delikanlılıkta bir Allahın kulu olmasın, ezilenin yanında duracak. Hatta “benim vurduğumu gördünüz mü kendi kendine vurdu” diyen öküze “hadi len” bile diyemesin kimse. Sonra muzaffer bir şekilde insin otobüsten o adam. Dalga geçsin, elini kolunu ve bilumum kıymetli hazinesi sallayarak uzaklaşsın oradan. İETT şoförü, polisler ve Şişli Adliyesi’ndekiler gökyüzüne bakıp ıslık çalsın. İşte memleketim! Teşekkürler Türkiye ama verdiğin dersi almayalım. Ben gidiyorum. Giysi dolabındaki en kısa şortu bulmaya. Kısa şort arayan diğer delibozuklara katılmaya. Dayağın yetmeyeceğini biliyorsunuz. Eliniz alışık zaten ama, daha da öldürmeniz gerekecek!
İstemeseniz de önünüze düşüyor çoğunlukla. Bir mail grubundan, bir arkadaşınızdan geliyor e-mail ile,bir sohbet esnasında mutlaka haberdar oluyorsunuz. Nerdeyse her gün bir köşe yazarının, mutlaka başka bir niteliği ile de tanıdığınız ve sevdiğiniz ve saygı duyduğunuz birinin bir yazısı size ulaşıyor. Okuyorsunuz. İçiniz acıyor. Sözleri kafanızın içinde dönüyor. Binlerce ve binlerce cevap üretiyorsunuz sertleşiyorsunuz. Onların sizi unuttukları gibi unutuyorsunuz kim olduklarını ve nereden geldiklerini. Durmadan had bildirildikçe size, Ergenekoncularla, ulusalcılarla ve daha bilemem kimlerle aynı torbaya koyup salladıkça bu yazılar sizi, çileden çıkıyorsunuz. Sizin neden onlarla yanı kararı almak zorunda olmadığınızı, neden “Taraf”ı en doğal ittifak olarak göremediğinizi değil anlamak, dinlemek bile istemiyorlar. Tavrınızın ardında başka-gerekçeler ittihatçılık mesela-arıyorlar.(Belki bu ittihatçı meselesini de ayrıca tartışmak lazım ama) Solcuları tasvir ederken kullandıkları dil daha da provoke edici. Kendilerini sosyalist olarak tarif ederken, hatta yıllardır solu, sosyalistliği kendileri tarif ederken ve hatta kendi şahıslarında temsil ederken %1 lik zaferlerimizdeki(!) paylarını unutmuş gibiler. Zira kendileri esnafla, benzinciyle, otoparkçıyla komünist olarak gayet iyi anlaşabiliyorlar. Okumaya başladığınız anda kendinizi kaptırmamanız olası değil.PolemikPolemik. Kolay çünkü. Tıpkı gündüz hayallere dalmak, gece rüya görmek, televizyon izlemek ya da çekirdek çitlemek gibi. Zihnimiz sözlerin içerisine dalıp ha bire mantıksal karşılıklar geliştiriyor. Kolaylıkla alışkanlık haline gelen bir zihinsel faaliyet velhasıl. Bir de alıntı yaparsanız büyük adamlardan tadına iyice keyifli hale geliyor bir bulmaca gibi.Cazibesine kapılmamak nerdeyse imkansız. Şizofren bir dünya. Bütün bunların karşılığı ne peki? Koskoca bir hiç. Durum daha da çirkinleşebiliyor çoğunlukla. Kaçınmaya çalışsanız da buluyorlar sizi. Çünkü hırpalananlar ve hırpalayanlar o kadar çok şiddet görmüş ki, aşağıya doğru düşmenin önüne bir engel koymak mümkün olmuyor. Ama bütün bunlar derdimize derman olmuyor. Suyu daha da bulandırıyor. Netleşmeye çalıştıkça her şey daha çok birbirine giriyorBilenler ve YapanlarAslında bunun nedenlerini “aydın ve sanatçılarla” hareketimiz arasındaki yarılmada aramak gerekiyor belki de. “bu tip işleri” “bir bilene” havale etmeyi tercih eden hareketimiz. Bir zamanlar “yapanlar” ile “bilenler” arasında verimli bir gerilim kurmayı başaran,”bilenlerle” “yapanlar” arasındaki ayrımı kendi bağrında da taşıyan ve bu ayrımdan hem “bilenlerin” hem de yapanların pek de rahatsız olmadığı hareketimiz. Şimdi ise “bilenler”in bir kısmı biraz farklı bir telden çalıyor. Ya da şöyle diyelim başka bir yerin bileni olmuş durumdalar. Doğrusu “yapanlar” arasında onları pek fazla dinleyen de kalmamış gibi. O verimli gerilimin yerini bir dalaşma almış durumda.Yollar ayrılmış. Sorunlu bir boşanma davası gibi zihinsel meşguliyet ve kavga devam ediyor.SınamakHalbuki, enerjimiz bize başa işler için de lazım. Kendi ait olduğumuz sınıfın kendi örgütlerini ortaya çıkarabilmesi için mesela. Organizasyonlarımızı gözden geçirmek, hatalarını görmek ve düzeltebilmek için. Farklı alanlarda birbiriyle ilişkilendirerek daha güçlü olmaları için birleştirebilmek. Uzun zahmetli bir işler. Şüphesiz, polemikle karşılaştırınca, ilk bakışta daha az zevkli görünebilir. Ama değildir. Ezilenlerin içerisinde mücadele ederken emin olun daha çok düşünürsünüz, daha çok seversiniz, daha çok hissedersiniz. Önünüze gelen sorular “köşe soruları”ndan daha çetindir. Daha büyük ve köşe yazarlarının bahsetmeyi pek sevdiği küresel düşmanlarla göğüs göğse gelirsiniz. Hayret edersiniz. Ve o kadar güçlüdür ki düşmanlarınız ve ezilenler o kadar sert ve hayatları pahasına dururlar ki karşılarında onların, o “fakir” işçiler öyle devleşirler ki mesela gözünüz de bir kere daha, bir kere daha iman edersiniz kendi politik görüşünüze. Sınarsınız inançlarınızı. Bir köşe yazarı da mücadelenizle ilişkilendiği oranda girer düşünce dünyanıza. Bu da şizofren bir dünya olabilir şüphesiz ama polemiğin griliğinden çok daha renkli ve çok daha yeşildir.İşimize Geri Dönmek!Keşke ikisini de yapacak gücümüz olsaydı. Yani hem herkese laf yetiştirip, hem de her soruna koşacak bir de üzerine ezilenlerin içerisinde örgütlenebilme gücümüz olsaydı. Ama sanırım yok. Zihnimiz tüm bu polemiklerle, kimin daha sosyalist olduğu ile, evet diyerek mi sosyalist olunacağı ile, siyasi arenada kimin peşine denk düştüğümüz ile meşgulken, uzun vadeli mücadeleleri örecek stratejileri oluşturacak, taktiklerle sonuçlar elde edecek zihinsel berraklığa da, organizasyonlara da sahip olamıyoruz. Ne de politik alanda ciddi bir güç olarak müdahil olabiliyoruz. Evet. Güçlü olduğumuz alanlara çekilelim diyorum. Sosyalizmin gerçek bir seçenek olarak tartışılabileceği emekçilerin direnişlerine/örgütlenmelerine mesela. Köylülere mesela, su mücadelesine, gıda mücadelesine, kadınların mücadelesine. Bütün bu mücadeleleri bir ve ortak düşmana karşı birleştirebilmek için. Bunu nasıl yapabileceğimize kafa yoralım. Bu durumda kimin sosyalist olduğu tartışmasının cevabı açıkça verilir. Yine tartışılabilir ama kimin daha inandırıcı olduğu gayet açık olabilir.Bu da benim için de bir itiraftır. Polemiğin cazibesine kapılıp satırları ve haftaları harcamış olmak manasında. En kısa zamanda kendi işimize/mesleğimize dönmek üzere.
