Biz kadınlar bu dünyanın yarısıyız ama, dünyada yapılan ücretsiz işlerin üçte ikisini biz yapıyoruz. Bunun iktisadi karşılığı 11 trilyon dolar ve nerdeyse dünya gayri safi hasılasının yüzde ellisi. Buna karşılık dünyadaki gelirlerin yüzde onuna erişebiliyoruz. Düyadaki malın mülkün mülkiyetin yalnız yüzde biri bizim. ILO’nun 2006 raporuna göre biz kadınlar günde ancak bir dolar ve altını kazanan dünya çalışan yoksullarının % 60’ını, dünya ölçeğinde bir buçuk milyardan fazla yoksulun %70›ini oluşturuyoruz. Çok çalışıyoruz, ama çok yoksuluz.Dünyanın iş yükü üzerimizde ama mevzu yönetmek ve kazanmak olunca dışlanıyoruz. 2007 verileriyle dünyadaki tüm parlametolarda temsil oranımız sadece%17. 2010 verilerine göre şirketlerin yönetim kurullarında kadın yönetici bulundurma oranları burjuva kadın hayallerinizi biraz sükuta uğratacak. Avrupa2da bu oran %12, Ortadoğu ve Kuzey Afrikada % 3,2, Amerika Kıtasında %9,9, Asya Pasifikte % 6,5. Demek ki neymiş, emekçilerin canına okuyan şirketleri yönetenlerin iyimser bir tahminle %90’nı erkekmiş. Dünyada durum böyle iken memleketimizde kadınlar ezenler arasında cirit atıyor da farkında mı değiliz acaba? E bakalım: 338 İMKB şirketinin yönetim kurullarında yer alan toplam 2210 üyenin sadece %11,2 si kadın. Bu şirketlerin 179›unda hiç kadın yönetim kurulu üyesi yok. Türkiyede kadın millet vekillerinin seçimlere katıldığı 1935›den bu yana parlamentoya 9 bin 234 erkek ve yalnız 234 kadın girdi.Ama sorsanız cevap hazır «kadınlar istemiyorlar!» «biz yapmak istiyorduk da kadınlar istemedi!»Bunları neden yazıyoruz? «İlle de bizi ezenlerin arasında alın» diye değil herhalde. Amacımız bir nebze de olsa «cinsiyetin önemi yok hepimiz eziliyoruz»genellemesine karşın ezenleri ve ezilenleri cinsiyetlendirmek. Sonuç olarak diyebiliriz ki nereden hangi açıdan bakarsanız bakın cins temelli olarak sürekli bir ayrımcılığa ve dışlanmaya maruz kalıyoruz.Bu sınırları herhangi bir şekilde ihlal ettiğimiz düşünülürse cezamızı çok ağır kesiyorlar. Mesela Türkiye’de biz kadınların yüzde 41,9’u yaşamlarının herhangi bir döneminde eşi ya da birlikte olduğu kişi tarafından fiziksel ya da cinsel şiddete maruz bırakılıyoruz. Fiziksel şiddete maruz kalanlarımızın oranı yüzde 39,3. Fiziksel ya da cinsel şiddete uğrayan kadın oranı yüzde 41,9i2002 yılında 66 kadının öldürüldü, 2009 yılının sadece ilk yedi ayında öldürülen kadın sayısının 953. Son yedi yılda kadın cinayeti oranının yüzde 1.400 arttı. Yani bize diyorlar ki ya bize itaat edersiniz ya sizi öldürürüz.Peki hayatımızın bir alanında sorunlarımızı çözmek için örgütlenirsek? Evde koca, çocuklar, bakım bekleyen hastalar, ev işleri, işyerinde patron, erkek ustabaşı ile mücadele silsilesine sendikada erkek yönetici ekleniyor gibi görünüyor. Zannımca sendikaların kadın politikası olmadığına dair kadın arkadaşların yaptıkları eleştiri son derece yanlış! Zira çok açık bir politikları var: “Yönetimde sıfır kadın politikası” Disk’in Yönetim Kurulu, denetim kurulu, Disiplin Kurulu’nda kaç kadın var? Sıfır! On bölge temsilcisi arasında kaç kadın var? Sıfır!il temsilcilikleri? Sıfır! Başkanlar kurulunda kaç kadın var? Bir tek Dev-Sağlık-İş Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu aynı zamanda DİSK’e bağlı 17 sendika arasında tek kadın başkan o. Hani geçenlerde erkeklerin elbirliği ile numunelik olsun diye bile DİSK yönetimine sokulmayan kadın. DİSK genişletilmiş başkanlar kurulunda ise 116 üye arasında yalnız 11 kadın var. Şükürler olsun! Türk-İş’e bakalım: Yönetim ve Denetim Kurulunda kadın sayısı sıfır! Disiplin kurulunda 1 kadın üye var. 9 bölge temsilciliği ve 2 irtibat bürosunda sıfır kadın! 72 il temsilciliği? Sıfır! Türk işe bağlı 35 sendika içinde kadın başkan yok. Bu sendikaların 192 yöneticisi arasında yalnız ikisi kadın. Hak-İş: bağlı 12 sendikanın 63 yöneticisi içinde yalnız ikisi kadın. Hiç kadın başkan yok. Yönetim kurulunda sıfır kadın politikasına devam. 81 il temsilciliği, 160 temsilci içinde yalnız iki kadın var. Sendikalardaki taciz vemobbing davalarının lafını bile açmıyorum. Keşke sendikalar çıkıp bütün bu veriler yanlış deseler! Sorsak şimdi “kadınlar örgütlenmek ve yönetici olmak istemiyorlar!” “biz yapmak istiyorduk da kadınlar istemedi!” cevabını almayacak mıyız?Bu rasyonel ve kara tabloya rağmen umut taşımaktan vazgeçmiyoruz. Zira iki yüz yıl kadar önce kendi hayatları için ayağa kalkan ve yalnız insanlık dışı çalışma koşullarına karşı değil kendilerini sendikalar almayan erkeklere karşı, erkek egemenliğine karşı mücadele eden kadınları anıyoruz. Onları unutmayışımız iki yüz yıl önce direnerek can veren kız kardeşlerimizin anısı, aklımızın da cesaretimizin de gücümüzün de bunları değiştirmeye yeteceğini söylüyor.Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün yaptığı 2008 tarihli Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması’na göre
taciz
Geçtiğimiz haftalarda, memleketin acil gündemleri arasında o günlerde henüz yer almayan bir gelişmeden bahsetmiştik. Ve de sahnenin dibinde gelişen aksiyondan. Hükümetin senelerdir sendika yasasında yapılacak değişiklikler mevzu bahis olduğunda çıkarıp çıkarıp masaya koyduğu “sayarım ha!” tehdidini ele almıştık. Aynı yazıda ayrıca Türk-İş genel kurulundaki gelişmelerden de bahis açmıştık. Toplu iş ilişkileri Kanunu Tasarısı’nın meclise gönderilmesi ile sahnenin dibinden önüne doğru çıkan bu konuya kaldığımız yerden devam edelim.Yeni tasarının en tartışmalı konularından bir tanesi işkolu barajı idi. Mevcut yasaya göre memleketteki bir işkolunda çalışmakta bulunan işçilerin %10’nunu örgütlemiş bulunan sendikalar toplu iş sözleşmesi yapma yetkisine sahip idiler. Bir işletmede toplu görüşme yapabilmenin şartı ise o işyerindeki işçilerin yarısından bir fazlasının sendikaya üye olması idi. Ancak zurnanın zırt dediği yer sendikaların çoğunun gerçek üye sayıları bu %10 barajını epey altında olması idi. Sendikalar ölmüş, işten ayrılmış, emekli olmuş üyelerini üyelikten düşmüyor bu da üye sayılarını olduğundan fazla göstererek toplu iş sözleşmesi yapmalarını sağlıyordu. Yüzde on gibi dünyanın hiçbir yerinden yeri olmayan ve hiçbir uluslar arası çalışma standardına uymayan bir barajın yol açtığı bu garabet en sonunda dönüp dolaşıp işçilere patlıyordu. Sendikalar ne zaman üyelerinin haklarını savunmak yolunda bir adım atsalar hükümetin sayarım ha tehdidiyle karşılaşıyorlar geri çekiliyorlar bu kör dövüşü sürüyordu. Son olarak geçtiğimiz Ocak ayında açıklanması gereken SGK verilerine göre sendika üye sayıları da açıklanmadı. Onun yerine yepyeni(!) bir toplu iş ilişkileri kanun tasarımız oldu. Meclise gönderilen bu tasarı da beklenti işkolu barajının binde beş gibi sembolik bir düzeye düşürülmesi idi. Ancak tasarı da “iş kolu barajı” yüzde üç olarak diğer barajlarla birlikte şu şekilde yer aldı: “Kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde üçünün üyesi bulunması şartıyla işçi sendikası, toplu iş sözleşmesinin kapsamına girecek işyerinde başvuru tarihinde çalışan işçilerin yarıdan fazlasının, işletmede ise yüzde kırkının kendi üyesi bulunması hâlinde bu işyeri veya işletme için toplu iş sözleşmesi yapmaya yetkilidir. İşletme toplu iş sözleşmeleri için işyerleri bir bütün olarak dikkate alınır ve yüzde kırk çoğunluk buna göre hesaplanır.”ancak görünen o ki baraj yüzde üç iken bile barajın üzerinde kalabilecek sendika sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Ancak hükümet bu barajlara uyum sağlamaları için sendikalar beş yıl süre lütfetmiş. Geçici madde birin dördüncü maddesi şöyle demekte “Bakanlıkça mülga 2822 sayılı Kanunun 12 nci maddesine göre yayımlanan en son istatistiklerde toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi için başvuru hakkına sahip işçi sendikaları hakkında bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıl süreyle 41 inci maddede belirtilen yüzde üç temsil şartı aranmaz”. Ancak kuvvetle belirtmekte fayda var. Elbette ki yüzde on, beş, üç ya da bir. Sendikal örgütlenmenin önündeki herhangi bir baraj engeline tümüyle karşıyız. Diğer yandan önümüzdeki yıllarda tüm bu baraj tartışmalarının ötesinde asıl sorunumuzun “örgütlenememe” sorunumuz olduğunu hatırda tutmakta fayda var. Ve bu sorun ne yazık ki yalnız “barajlar” ile ilgili olmaktan çok uzak. Sendikaların son derece yapısal problemlerine dayanıyor. Geçtiğimiz hafta yazmış bulunduğumuz yazıya gelen birçok okur tepkisi aynı yöne işaret ediyor. Sendikaların üye ve genel toplum çıkarlarını savunmakta nasıl başarısız olduklarından, kayıt dışılaşan ve esnekleşen sektörlerde örgütlenme ihtiyaçlarına cevap veremediklerinden, sendika yöneticilerinin kendi çıkar ve pozisyonlarını korumak için nasıl bataklıklara girdiklerinden, sendika içi demokrasinin yokluğundan, muhaliflerin sürekli ve devamlı tasfiyesinden, en nihayetinden sendikaların geldikleri durumda bu yapılarının da sorumlu olduğundan bahis açan pek çok mektup. Sendikaların kadim kadın düşmanlığını, sendikalar içindeki taciz ve mobbing davaları ve diğerleri. Ancak tüm bunlara yapılan muhalefet de maalesef “bizim yaptığımız en doğru, bize katılın” diyen grupçuklar olmaktan sıyrılıp, sendikal hayatta bir “sol duyu” oluşturabilecek güçte görünmüyor henüz. Henüz. Her şeye rağmen kendi hayatlarımızı değiştirmenin tek ve yegâne yolu örgütlenmek ve sendikalar da çalışma hayatında bunu yapabileceğimiz en öncelikli yerler hala. Dolayısıyla “sendikalaşma” düşüncesine zarar vermeden yapısal sorunlarımızı nasıl çözeceğimize yanıt aramak can alıcı vazifemiz olmaya devam ediyor. Barajlar olsun ya da olmasın.
CSI dizisi izlemekten sosyal meselelere başka bir gözle bakar olduk. Belki tam öyle olmadı da bunca tutuklu insan, bunca mahkeme, bunca dosya bizi böyle etti. Sonunda bir neticeye ulaştık tabii. Ana sorunu tespit ettik. Sizle paylaşmayı bir görev sayarız. İşte netice: bir kanıt ve bir de evrakta sahtecilik sorunu var bu memleketin. Başbakanımızda aynı fikirde. Daha iyi kanıt mı olur? Başbakanımızın çoktan verdiği hüküme bakarsak gazetecilerin kimi cinsel taciz, kimi evrakta sahtecilik, kimi darbeye teşebbüsten yargılanıyor zaten(!) Hayret yani! Aynı fikirdeyiz işte! Evrakta sahtecilik! Tam benim tespitime uygun!Sonra bir de tutuklu gazeteciler sorunu. Hepsi gayet “elle tutulur” kitap gibi delillerden dolayı tutuklu bulunan gazeteciler. Yalnız evrakta sahtecilik derken tam ne kastediliyor? İleriki yanlış anlaşmalardan kaçınmak için belki birkaç “case study” yapmak faydalı olabilir başbakanla bu yeni kurulmuş “anlayış” ilişkimiz açısından. Festus OkeyFestus Okey Beyoğlu Polis Merkezine sağ girmiş ama sağ çıkamamıştı. Okey’i taksirle öldürdüğü iddiasıyla Polis Cengiz Yıldız’a 4 yıl 2 ay hapis cezası verilmişti. Ama zaten polise sorarsanız pek “ makbul” adam değildi Festus. Üzerinde 12 paket eroin bulunmuştu. Diyelim ki bulunmuştu. Şimdi eroin bulununca tabii herşeyi yapabilirmiydi polis? “uyuşturucu madde kaçakçılığının” kanunlarla düzenlenmiş cezaları olduğunu ve bu cezaların ancak bir yargılama sonucunda verilebileceğini bilecek zihinsel kapasiteye ihtiyacı yokmuy du polisin? Hımm? Karara şerh koyan hâkim Keskin Karakurt ise “Okey’in karakoldaki üst araması sırasında üzerinden 12 paket kokain maddesi çıktığı yönünde düzenlenen tutanak için, “Sonradan olayın vahametini hafifletmeye yönelik olarak tanzim edildiği, maktulün uyuşturucu madde ticareti yaptığı, makbul bir kişi olmadığı yönünde delil oluşturulmaya çalışıldığı kanaatine varılmıştır” diyordu şerhinde. Üst araması sırasında oda da bulunmayan Kamotay Ayhan Akçil’in imzası vardı tutanağın altında. Nasıl güvenmeyeceksin? Bu Polis Okey’in ölümünden 18 gün sonra Beyoğlu polisince Tarlabaşı’nda Mona Musa adlı Somalili’nin evine yönelik baskına katılmış ve bu baskından sonra Frank Paul ve Maldonada Garcia adlarına düzenlenmiş, üzerinde Festus Okey’in resminin olduğu kimlikler ve 204 gram uyuşturucu bulunduğu açıklanmıştı. Halbuki Şüpheli Mona Musa, “Evinde ele geçtiği bildirilen belgelerin polis tarafından bırakıldığını”savunmuştu. Tesadüfe bakın(!) Evrakta sahtecilik derken tam olarak bu mu mesela? Anlamak için soruyorum. Bunlar değilse nedir? Neden bilemem kafama takılıyor bu soru bu son günlerde. O Gazeteci ve DiğerleriBir diğer gazetecinin duruşması görüldü geçenlerde hatırlayacaksınız. Bu davada öldürülmüş bir gazeteci vardı. Tedirgin. Tedirginliğinde haklı. Arkasından vurulmuştu. Silah vardı ortada. Sonra bir katil. Bir bebekten bir katil yaratılmıştı. Yaratma süreci derindi. Resmi kayıtlardan görülen o idi ki bu yaratma sürecinde devlet görevlileri, polisleri, savcıları, avukatları(!), devletin gazetecileri, devletin resmi ispiyoncuları, askerleri, paşaları hepsi birlik ve beraberlik içinde çalışmış idi. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun raporuna bakarsanız mesela cinayetin ardından bazı evrakın ortadan kaybolmuş, bazılarının ise orijinal olmadıkları saptanmış, cinayetin aydınlatılmasında önem taşıyan belgelerden bazılarının tarihlerinin değiştirilmiş, hatta kurşun soran sms ler “düzeltilmiş”ti. Evrakta sahtecilik derken mesela bu mu kastedilen tam olarak? Cinayet günü katili cinayet anında arayan beş kişinin kim olduğunu öğrenemedikti bir türlü. Baktı, baktı, baktı bu davaya adalet(!). Örgütü göremedi. Folklor öğreten cd’lerdeki sayılardan şifre, kitaplardan örgüt, plastik su borusundan silah çıkartabilen zihniyet o kanıtlarla, o gazeteciyi öldüren o örgütü ortaya çıkarmaya çalışan diğer gazetecileri parmaklıklar ardına koydu. O gazeteciyi öldüren katiller ile bir tutmaya çalışarak. Zevahiri bile kurtarmaya zahmet etmedi. Tutuklu gazetecilerin her duruşması skandal ve bu duruşmalara “tiyatro” diyerek tiyatroya hakaret ediyoruz çoktan beri.
Memleketimiz ve yaşamakta olduğumuz hayatın griliğinden dem vuranlara üzülmeye başladım son günlerde. Aydınlanmış bir şahsiyet olarak söyleyeyim büyük bir yanılgının içindeler, hayatı boşu boşuna kendilerine zehir ediyorlar. Zira içinden seçim yapmakta zorlanacağınız pek çok seçenek mevcuttur bu hayatta. Memleketimiz “seç-beğen-al” üçlemesi için neredeyse bir cennet. Ama görecek göz lazım, bakmasını bileceksin. Mesela ben. Hayatın griliği ile seçeneksizlik arasında yorulmuş üzerimize gelip duran tutuklama ölüm işkence, aşağılama, hukuksuzluk, haksızlık, adaletsizlik dalgaları ile boğuşmaktaydım. Karamsarlığın devrimci kardeşi ironiyle yorgun beynim, bana oyunlar oynamakta idi. Bir yandan tutuklu öğrencilerin listesi, diğer yanda her gün öldürülen kadınların listesi, diğer yanda sürüp giden Hrant’ın davası, tutuklu gazetecilerin davaları, Hopa davası, HES’lere, termik santrallere, madencilikle çevre katliamı yapılmasına karşı çıkan diğer yerlerdeki davalar, KCK tutuklamaları ve davası, Taciz davaları ve sayamadığım diğerleri. Temel insan hakları, hatta yaşama hakkı ihlalleri. “hukuk” adı altında sürüp giden garabetler silsilesi. Ama şimdi seçme hakkımın olduğuna ve seçeneklerden seçenek beğenmek arasında kaldığım için pek çok diğer kişi gibi pek şımardığıma karar verdim. Durum tam olarak şu; Mesela bir kadın mısınız? Kocanız tarafından rahatça öldürülme seçeneğiniz var. Beğenmediniz mi? Toplu tecavüz verelim? Olmadı mı? Mobbing olabilir mesela devlet destekli? Şortla dolaştığınız için darp edilme, kısa etek giydiğiniz için her durumda suçlu olma gibi seçenekler de mevcut. Herhangi bir şey mi yazmak istiyorsunuz? Evrimin saçmalığını falan yazın. Olmadı hoca efendinin faziletlerinden dem vurun. Amma imam-ordu falan gibi meselelere girmeme hürriyetiniz saklı. Ona dikkat edin. Hala tutuklu değilseniz başka bir seçenek var. Şöyle ki, daha önce söylediğimiz gibi davalar var! Hangi davadan gitmek istersiniz? İşte seçme özgürlüğünüz! Düşününüz! KCK davamız var mesela. En şahanesinden. Ana dil, barış, hayat , vicdani ret falan diyorsanız. Ne bileyim kimyasal silahla öldürülmüş insanlar görünce dehşete düşüyorsanız. Olmadı, Ergenekon’a sokarız. İşkence yapanların da, o işkencecilerden işkence görenlerin de, gerçek gazetecilerin de yeri var o davada. Yahut Hopa davası var. Mesela “Çayda kotaya kontenjana hayır” dediğiniz felan olmuşsa çok uygun. Seçim mitingi yapılacak alanla, suyu ve hayatı savunmaya gelenlerin toplandığı alan arasından iki uluslar arası, bir şehirler arası bir de şehir içi olmak üzere dört şerit yol varmış ne gam. Gaz yemek, coplanmak, hatta Metin Lokumcu gibi öldürülmek seçeneğiniz var. Hastane merdivenlerinde havaya ateş açılması gibi huzur veren hareketlere maruz kalabilirsiniz. Kürsülerden, televizyonlardan ve başbakanın ağzından bir aşağılama suçlama girişimi bile gelebilir ölümünüzün ardından. Ölmemişseniz, önceden hazır edilmiş bir gözaltı listesine göre toplanabilir, bu esnada şiddet görebilir, Erzurum Adliyesi’ne de sevk edilebilirsiniz. Ankara’da bu durumu protesto etmenizin ardından planlı şekilde kolunuzu bacağınızı kırabilirler misal. Tüm bunlarla bir terör örgütü de kurmak kolay. Rahatlıkla “terörist” olabilirsiniz isterseniz. Hakim de yardımcı olacaktır size. Zira “henüz bir terör örgütüne rastlayamamış” olabilir hakim. “ama bu rastlayamayacakları anlamına gelmez.” Hevesli hâkimimize yardım için seçmeniz ve yahut evde bulundurmanız gereken malzemeler: kitap, doksana doksan bir puşi-mümkünse bir gecekondu mahallesinde boynunuza takınız-yasal bir parti bayrağı-tercihan sol bir parti-davalar karışmasın, silah olarak da plastik borular. Yapabileceğiniz bir takım eylemlerde var. Plastik borulara pankart takmak, yumurta atmak, saç kestirmek, afiş asmak, şarkı söylemek, yazı yazmak. Hepsi terörist olmanızın garantisi. Hali hazırda bunları yapıyorsanız, dedik ya, siz yalnız davanızı seçin. Gerisi biraz yaratıcılık, biraz polis, savcı ve hakimin gayreti. Hah işte biz buna tam olarak “hukuk ve adalet” ve “bireyin seçme hürriyeti” diyoruz. Yerseniz! Yemezseniz, 9 Aralık’ta Ankara’ya adliyenin önüne gidin. Sizin gibi teröristler, ana, baba, çoluk çocuk, orada olacaklar çünkü!
Bir çare arıyoruz halimize. Çoğunlukla kişisel bir huzursuzluk gibi başlıyor. Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor çareler konusunda. Bir takım ipuçları. Bildiğiniz soru işte ne olacak bu memleketin hali? Daha da özüne inelim mi meselenin: ne olacak bu solun hali? Memleketin haline ne demekteyiz yani topluca. İşte sorun da burada başlıyor.Dolaşıp birbirimize çarpıyoruz bir avuç insan. Durmadan platformlar kuruyoruz. Başı sonu, ucu bucağı olmayan platformlar. nokta nokta ile dayanışma platformu. Kampanyalar örgütlüyoruz. Bugün buna yarın ona. Zaman emek ve enerjimizi koyuyoruz hepsine. Hepsine. Zaten az olan zaman emek ve enerjimizi. Bir mirasyedi gibi davranıyoruz çoğunlukla. Olmasın diye değil bunlar ama. Şu soruyu sormadan edemiyor insan. Bir önceki deneyimden ne kalıyor geriye. Bir başarı? Diğer ezilenlerinde gözünde umut ışığı yakacak bir küçük zafer? Bir sonraki mücadeleye aktarılan biriktirilmiş ilişkiler? Bir sonraki mücadelede kullanabileceğin bir zemin? Farklı politik gruplar arasında birlikte mücadele etmenin getirdiği bir güven ilişkisi? Bir ortaklık duygusu? Ezilenlerle, hayatı değiştirecek öznelerle sürekli, devamlı ve gerçek bir ilişki? Hangisi? Hangisi hepimizin hanesine ezilenlerin ortak bir kazanımı olarak yazılıyor? Cevap hiç biri. Tüm bu eşsiz deneyimler bir kanalık kuyunun içerisinde kaybolup gidiyor.Kendi Kuyumuzun İçindeBiz şu şu şu meselede şunu yaptık diyenler elbet var. Verdikleri emekleri görmezden gelmek için söylemiyorum ama kimin haberi var? Hep birlikte geliştirebildiğimiz yanıtlar pek bir kısıtlı, onun deneyimi benim olamıyor bir türlü, arada görünmez duvarlar. Kimi alanlarda ipuçları var elimizde. Kimi yaptıklarından mücadelesinden memnun, umut verici buluyor kendi köşesinden yaptıklarını. Bir partiye, bir siyasi gruba, bir derneğe üye. Kimi sonu gelmeyen ve canımızı yakan dışarıda kanlı canlı duran gerçekle ilişkisi kendinden menkul tartışmalara fazlaca maruz kalmış. Maruziyet maraza dönüşmeden çekilmiş kendi yalnızlığına. Ama bunun kendi kuyusu olduğunun farkında.İçeriden Bağlanmak Mümkün mü?Karamsarlık olsun diye yazmıyorum bunları. Kendi kuyumuzdan çıkmak mümkün mü diye sormak için yazıyorum. Zira karşımızdakiler güçlüler ve birlik halindeler. Birlik halinde sömürüyorlar insanı. Onu hep birlikte bir makine parçasına dönüştürmeyi hayatın kuralı sayıyorlar. Dünyayı yaşanmaz bir hale getiriyorlar el birliği ile. Makine başında iş kazası olmazsa ekolojik tahribatla yarattıkları selle boğuyorlar. Uluslara bölüyorlar bizi cinsiyetlere kendilerinden olmayanları aşağılıyor yok sayıyor, olmadı katlediyorlar. Biz kendi kuyumuzda oturuyoruz. Bazen kendi yaptığımız işten memnun bazen huzursuz. Ama kendi kuyumuzda. Kafamızın içerisindeki kompartımanlarda da oturan konuklar var. Ekolojistler feministler sosyalistler ve daha neler. Ah bunları bir araya getirsek?!!! Kendi politik doğrularımızı durmadan kendimize ve kendi kuyumuzun içerisindeki diğerlerine tekrarlamaktan bıkmadık mı? Bu politik doğruları başkalarının da hayata geçirebileceğine ne zaman inanacağız. Bir deri fabrikasında çalışan bir işçi ile hayvan haklarını tartışmanın ancak onun örgütlenme mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğumuzda mümkün olduğu ne zaman kafamıza dank edecek? Aynı işçinin ailesinin fındık üreticisi olduğu mesela? Başka birinin zehir saçan bir nehrin kıyısında yaşadığı, diğerinin ev içi şiddetin mağduru olduğu? Ve tabii bir de bu işçilerin köylülerin ezilenlerin çoğunun kadın olduğu.Taciz ve SiyasetKadın demişken “kadın meselesi” kompartımanından konuşmanın tam sırası belki de. Kendi meselemiz üzerine konuşma hakkını elde etmişken durmayalım bari. KESK Genel Başkanı diğer bir yöneticinin bir çalışanı tacizi “iddiası” sebebiyle istifa etti. Ne yazık ki biz kadınlar açısından sendikalardaki herhangi bir taciz vakası, başka yerlerde olduğundan daha şaşırtıcı değil. Bu son istifanın “büyük siyaset” komploları ile tartışılması asıl meselenin üstünü örtüyor. Ortada daha büyük bir sorun var. Çünkü taciz “siyaset” tanımın dışında başka bir siyasetin bir aleti imiş gibi ele alınıyor. Kadınları hayatları hakkında karar alınacak mekanizmalardan dışlamanın bir yolu olarak taciz “siyaset” sayılmıyor. Sorarsanız “adi vaka” “küçük siyaset”. Belki de sorular şunlar olmalı: bu sendikada taciz ve ev içi şiddet sorunları için başvurulacak kadınların belirlediği bir mekanizma var mıdır? Bu mekanizma mevcut disiplin süreçleri dışında işletilebilir mi? Yani daha doğrudan ifade edersek mesela tacizcinin imzası gerekmeden. Bu başvuru mekanizmasının başvuru süreçleri üyelere yöneticilere çalışanlara anlatılmış mıdır? Buna kaynak, zaman ve enerji ayrılmış mıdır? Cevabı biliyorsunuz, cevap koskoca bir hayırdır. Akla gelmemiş bile olması muhtemel. Onca yapacak “büyük siyaset” varken sıra gelmemiş olmalı(!) hayatı değiştirecek “küçük siyaseti” ana doğrultumuz yapmaya.
