Bağlama siyaset tarihimizin önemli bir enstrümanı olagelmiştir. Etkisi ve kullanımı ayrı bir yazıya hatta araştırmaya konu olacak kadar geniş. Çalma çalmama meselesinin bağlama ile de gündemimize girdiği şu seçim gündeminde bağlama ile bağlantılı bir fıkra anlatmak isterim: Nasrettin Hoca almış sazı eline. Bir notaya basmış başlamış dıngırtmaya. Dıngırtı dayanılmaz bir hal almış olacak ki ahali “Hoca sen bi notaya basıp dıngırtatıyorsun, bak başka saz çalanlar ellerini sazın sapında gezdirip duruyorlar başka başka notalara basıyorlar” demiş. Hoca da cevabı cebinden çıkarıp yapıştırmış “Onlar arıyor ben onların aradıkları yeri çoktan buldum.”Seçim sürecine girdik gireli yapılan sandık –sokak tartışması bana biraz bu fıkrayı hatırlatıyor. Asgari düzeyde sol bir terbiyeden geçmiş kim varsa en son ve nihai çözüm olarak parlamentoyu görmez. Ancak parlamento, seçimler, hatta hukuk da kendini soldan tanımlayanlar açısından mücadele mevzileri olagelmiştir. Dahası bu tartışmayı, “parlamentarizm çözüm mü?” tartışmasını Syriza’nın iktidar olmasının ardından yapmıyoruz. Ne zaman yapıyoruz? 30 küsur senedir sokağa en radikal biçimlerde çıkmış, hatta şu an Ortadoğu’da yıllardır var olmayı beceren bir silahlı hareket ile bağları tartışılmaz bir hareketin siyasi temsilcisi olan partinin üzerinden yapıyoruz. Üstelik memleket sathında seçimlere katılım örneğin Batı “demokrasileri”nin aksine bir hayli yoğunken. Yani demem o ki biz o notayı bulduk diyoruz. Evet doğrudur biz o notayı geçmiş yüzyılın kitlesel mücadelelerinden damıtarak bulmuş olabiliriz. Yalnız sorun şu ki neoliberalizmin saldırısı altında dünyanın her yerinde kendi hayatlarını savunmak, nefes almak için ayağa kalkan kitlelerin bizim notayı bulduğumuzdan haberi yok. Onlar arıyorlar. Peki çağırdığımız sokak nedir? Sokak bulduğumuz notayı bildiriye yazıp herkese dağıtarak onları bu çözüme davet etmemiz değildir. Bizim ilahi bir doğrunun sahibi olarak arayan kitlelere doğruları tevdi etmemiz de değildir. Şükür ki siyaset bundan daha karmaşık ve eğlenceli bir haldir. Sokakta olmak bugün için söylersek siyasetin asli öznesi olan ezilenler kendilerini savunurken onların içinde var olabilmek, savunmayı sonuç alıcı planlı hedefli saldırılara dönüştürme kabiliyetidir. Bunun için önce saldırganı durdurmak gerekir. Bu seçim ortamı için bunun yolu açıktır. Burada hiç seçim matematiğine, saldırılar karşısında dayanışmanın önemine yahut program tartışmasına girmeden söyleyeyim: AKP’nin en genel başkanı ve stajyerinin eliyle, bir puan bile yukarıya çıkmayan ibresini tam 10 puan atlatma hesabında olduğu açık. Bunu seçim propagandasını HDP üzerine kurarak, zaman zaman da provokasyona başvurarak yapmaya yelteniyor. Bu seçimin iktidarda bulunan ve düşme korkusunu dibine kadar hissedenler açısından vahametini bu bağlamda açıklamayı okuyucunun zekâsına hakaret sayarım.Seçim sonrası HDP’nin barajı geçmesi durumunda ise koalisyon tartışıyor olacağız. RTE’nin başkan olduğu bir ülkede yaşamayı içine sindiremeyecek pek çok insan HDP’nin aksi açıklamalarına rağmen “bu seçim siyaseti şimdi tabii böyle diyecekler oy almak için” “seçim sonrası başka odaklar devreye girer de HDP AKP ile koalisyon yapar” endişesi içinde. Benim kafamı karıştıran soru ise şu. Diyelim HDP’nin tüm açıklamalarına rağmen, böyle bir koalisyon oldu. Sizce HDP’ye hangi bakanlıkları verecekler? Milli Eğitim Bakanlığı mı?! İçişleri Bakanlığı mı?! Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı mı?! Halbuki bakanlık emanet edilecek kadar devletlü iki partimiz de koalisyon kuyruğunda. Mevcut politikaları sürdüreceklerine dair zerre kadar da şüphe olsun istemiyorlar. Müstakbel CHP’li ekonomi bakanımız Kemal Derviş bu çizginin sürdürücüsü olmak dışında mimarı: “son üç yıldır bu çizgiden saptı AKP” diyor. CHP’li olup ekoloji ve emek mücadelesine katkı verenlere yazık. Ne diyelim kendisinin bakanlığını Soma’daki insanlara anlatacak şahıs ben olmak istemem. Tütünü bitiren bizzat kendisi. Tütün bitince açlıkla terbiye eder yerin yedi kat dibine yollarsınız insanları. Soma’da katledilen 301 işçinin kaçının çiftçi ailelerinden geldiğine baksanız katili bulursunuz kanaatimce. Amasra’da sekiz senedir binlerce insanın yerinden edilmesini dünyanın en güzel yerinin cehenneme çevrilmesini umursamayan ve bundan üç beş kişinin kâr etmesini hesaplayan devasa bir şirkete ve hükümete direnerek termik yaptırmayan arkadaşlardan ikisi bilgelikle ifade ettiler aslında durumu. Dediler ki “CHP ya da MHP, ellerinde güç olsun en önce onlar yapar bu termiği buraya, hiçbir şey değişmez.”Velhasıl HDP-AKP koalisyonu/dışarıdan destek verirler endişelileri için hazır bir reçetemiz yok. Birey olarak bir partiye teminat imzalatamayız. Politik ve örgütlü bir grup olarak böyle bir teminat meselesi pekâlâ mümkündü. Ama hepimizi aşan başka bir belirleyen daha var. HDP şu an söylemini belirlerken (ya da günü geldiğinde karar verirken de) başka bir değişkeni göz önüne alıyor, alacak: Dışarıdan destek de koalisyon da iktidara aday bir ana muhalefet partisi olma fırsatının tepilmesi demektir. Bölgesel ve küresel gelişmelerin de, Akdeniz havzasındaki havanın da farkında hatta bu dengeler üzerinde yıllardır var olmayı başarmış bir hareketin üzerinden yükselen bir siyasi partinin de en az bizim kadar bu olanağın farkında olduğu ortada. Her şeyin ötesinde bu ihtimal HDP’nin desteklenmesini önemli kılıyor.Kısaca biz bastığımız notanın doğruluğuna ne kadar inanırsak inanalım saldırı altında olanlar, ister içinde olalım ister olmayalım, İspanya’da, Türkiye’de ya da Yunanistan’da, o yolla ya da bu yolla, doğru ya da yanlış kendi deneyimlerini yaratmak üzere kendi notalarını aramaya devam edecekler. İster parlamentoda ister sokakta.
SYRIZA
Kaç gündür, SYRIZA’nın zaferini dünyanın her yerinde ezilenlerin bir zaferi- olarak görmeme rağmen, Türkiye’de bu zaferden pay çıkaranlara niye bu kadar sinirlendiğimi düşünüp duruyorum. Türkiye’nin SYRIZAsı Çiprası iddiaları niye çiğlik duygusu yaratıyor bende? Aslında benim öfkem galiba buradaki benmerkezciliğe.SYRIZA’nın üzerinde yükseldiği, siyasal temsiliyetine soyunduğu ve ümit ediyoruz ki bundan sonra da bağını güçlendirerek devam ettireceği mücadeleler söz konusu olduğunda neredeyse kör sağır olan ahali….seçim zaferi sonrası “SYRIZA benim” diye davul çalıyor. Anlıyorum başarıya açsınız. Ama o başarının altında binlerce yenilgi var. Diğer yandan mesela Skouries’de altın madeninin işletmesinin durdurulması pek bir önemli haber. İki sene kadar önce Skouries’te altın madenine karşı mücadele edenlerle dünya çapında bir dayanışma günü ilan edildi. “E hadi buradan bir dayanışalım” dedik. Yapacağımız da bir basın açıklaması. Doğrusu kimseyi herhangi bir eylem konusunda ikna etmek mümkün olmadı. Eften püften her şeye basın açıklaması yapmayı adet haline getirmiş sol ahali bu konuya ilişkin bir basın açıklaması yapmayı hor gördü. Daha da vahimi şuydu aslında Skouries’i mahvetmeye niyetli Eldorado şirketi Kışladağı da Efemçukuru’nu da mahveden şirket. Zaten adamlar Romanya, Türkiye ve Yunanistan’ı bir bölge olarak alıyorlar. Hadi Skouries için yapmadın bari buradaki kadim düşmanına çemkir. Yok! Sonra “vay SYRIZA Skouries’de altın madenini durdurdu!” He!Varsayalım SYRIZA bu seçim başarısına imza atmadı. Orada yapılan sosyal klinikler, dayanışma mutfakları, göçmenlerle dayanışma örgütleri, zaman değişimi organizasyonları, işçilerin işverenler tarafından terk edilmiş fabrikalarda hayata geçirmeye çalıştıkları özyönetim deneyimleri, altın madenine karşı mücadele, termik, nükleer santrallarına karşı mücadele daha az anlamlı mı olacaktı?…daha az mı öğrenecektik onlardan…Dünyanın her yerindeki mücadelede hangi tarafta olduğuna bir türlü ayılamayan, o mücadelenin kendi mücadelesi olup olmadığını anlamayan, “memleket elden gidiyor siz Bangladeş’teki işçinin hakkı hukuku ile uğraşıyorsunuz” diye cık cıklayan, bu mücadeleler ile bağ kurmayı turizm sayan zihniyet. Ben size ne diyeyim? SYRIZA’nın seçim kazanmasına, hükümet olmasına ne sevindiniz be! Ama burada sandık değil sokak değil mi? Olmadı boykot.Velhasıl, Türkiye’nin SYRIZAsı var mı? Bence yok! Olabilir mi? Ne güzel bir ihtimal! Ama onun için Kaf dağındaki burnumuzu bu pis gerçekliğin içine sokmak, ezilenlerin sofrasına gönül indirmek, her iki yanımızdan, doğumuzdan ve batımızdan da, SYRIZA’dan da Kobane’den de öğrenmek durumundayız.Büyük siyasetinizi yapın, zamanıdır. Tam lazım olduğu vakit! Seçimse seçim, ittifaksa ittifak! Ama metal grevinin ertelenmesinin gayet siyasi bir saldırı olduğunu idrak edip, hep birlikte asıl bu konuda eylemde ittifak ederek karşılık veremediğimiz oranda o ittifakla-büyük siyasetle kalırız. Şu an AB, tahvilleri almayacağını açıklayarak SYRIZA hükümetine meydan okuyor. SYRIZA bu durumda kendi gücüne yaslanmak durumunda. Sintagma Meydanı’nda mücadele yeniden ısınıyor. Eğer SYRIZA toplumsal iktidarı örgütlemeye, sosyal hareketlerle bağ kurmaya hamle etmeseydi eli böğründe kalırdı şimdi. Velhasıl mesele sadece baraj aşıp aşmamak, hükümet olup olmamak değil, mesele onun diğer tarafında zaten.
Seçime bir gün kala bile sokaklarda bizim alıştığımız anlamda bir seçim tantanası yok. Ne binlerce bayrak ne insanı yıldıran, bezdiren anonslar. Kaderini belirlemeye bir gün kala, politik yarılmalar içindeki bir toplum, neredeyse sükûnet içerisinde oy vermeye hazırlanıyor. Atina’nın merkezine doğru ilerledikçe daha fazla SYRIZA afişine, pankartına ve seçim bürosuna rastlıyoruz. Nea Demokratia, PASOK ve KKE’nin (Yunan Komünist Partisi) afişleri, pankartları seçim büroları deyim yerindeyse seyrek. Sokağı SYRIZA tutmuş diyoruz. Zaman zaman Altın Şafak’ın afişleri de görülebiliyor gerçi. Ertesi gün oy verme sırasında Çipras’a gösterilen yoğun ilgi aynı ilginin diğer sandığa giden liderlere gösterilmemesi adeta seçim sonuçları için bir barometre vazifesi görüyor. İlk seçim sonuçları geldiğinde SYRIZA’nın Klathmonos Meydanı’ndaki seçim merkezindeyiz. Çadırı dolduran binlerce insan, Avrupa’nın başka yerlerinden gelmiş ve umutlarını “SYRIZA’dan sonra biz!”e bağlamış sol partilerden yoldaşlar da içlerinde hep bir ağızdan haykırıyor: “Bandiera rossa!” “Kızıl bayrağımız sınırlar aşıyor.” Ağlayanlar gülenler, durmadan birbirine sarılan insanlar. Yine de sükûnet içinde üniversite meydanına akıyorlar. Ne bir itişme ne bir bağrışma. Çipras kürsüden anlatıyor.Hükümet içi dengelerErtesi gün kesin sonuçlar neredeyse ortaya çıkıyor: Tek başına iktidar için gerekli olan 151 yerine SYRIZA 149 milletvekili kazanmış. Çipras neredeyse saatler içerisinde kendisini siyaseten sağda konumlandıran ancak kemer sıkma politikalarına karşı örneğin Potami’den de PASOK’tan da daha tutarlı ve karşıt bir tutum sergileyen ANEL ile koalisyonu kuruveriyor. Hükümette ise dağılım şöyle: Başbakan, başbakan yardımcısı ve hükümet sözcüsü SYRIZA’dan. 10 bakanın yedisi SYRIZA’dan. Bir bakanlık -Savunma Bakanlığı- ANEL’in başkanı olan Kammenos tarafından yürütülecek, iki bakan ise meclis dışından geliyor. Bakanların altında çalışan “alternate” bakanlar ise toplam yirmi adet. Bunlardan 14’ünü SYRIZA, 4’ünü meclis dışından atananlar, birini ANEL, birini de seçimde SYRIZA lehine çekilen yeşiller vermiş durumda. Bunun dışında “deputy” bakanlıklar 6 adet ve ANEL ile SYRIZA arasında eşit olarak paylaşılmış. Üç devlet bakanlığı ise SYRIZA 2 ve ANEL 1 olarak paylaşılmış.ANEL’in tavrı ılımlıBu aceleci tutum ve ANEL ile koalisyon başlangıçta solcular arasında bir hayal kırıklığı yaratıyor. Özellikle ANEL’in bugüne kadar göçmen hakları, dış politika, Makedonya sorunu gibi konularda neredeyse faşist tutumlar alması solcularda derin bir endişeye sebep oluyor. Diğer yandan Çipras’ın parti mekanizmalarını çalıştırmadan kendi başına bu kararı alması eleştiriliyor. Ama bir yandan en büyük sorunun AB ile yapılacak borç pazarlıkları olduğu göz önüne alınıp diğer partilerin bu en önemli konuda sağlam durmayacaklarının açık olduğu tartışılıyor. Yine de AB ile masada hükümetin elinin serbest olmaması, ortağının iktisadi meselelerde neoliberal bir tutum belirlemesi en kötü sonuçları doğurabilir kanaati hâkim.Peki bundan sonra ne olacak? Bu herhalde burada, Atina’da, en çok sorulan soru. Ancak ilk günün şokunu atlatan solcuların yüzleri tekrar gülmeye başladı. Zira İçişleri Bakanlığı’na gelen Nikos Voutis gibi solculuğuna güvendikleri isimlerin açıklamaları yüreklerine su serpmiş durumda. Zira SYRIZA’lı hükümet üyeleri en temel politikalarında herhangi bir değişiklik olmadığını, hemen bu andan başlayarak bugüne kadar söyledikleri ne varsa yapmaya başlayacaklarını açıkça ifade etmeye başladılar. Üstelik hükümetin sağ kanadı ANEL, bizim belki de sağdan yana hiç alışık olmadığımız bir açıklama yaptı. Dediler ki “Sol bu ülkenin şansıdır. Eğer SYRIZA başarısız olursa sol bu ülkede bir daha asla kendini toparlayamaz. Halbuki bu ülkenin sola ihtiyacı var. Bu yüzden SYRIZA’ya destek olacağız. Anlaşamadığımız konulardan başlamamıza gerek yok. Makedonya sorunu yıllardır var ve biraz daha bekleyebilir. Önce acil olan ve üzerinde uzlaştığımız konuları çözelim.”Gerek SYRIZA’nın içerisinde olan, gerek dışında olan ama ona destek vermiş olan solcuların ise tartışma konusu toplumsal muhalefetin, sosyal hareketlerin şimdi nasıl ilerleyeceği. “Kimi zaman siyaseten, kimi zaman toplumsal örgütlülük olarak hükümet olmak iktidar olmak anlamına gelmeyebiliyor”, Podemos lideri Pablo Iglesias’ın uyardığı gibi. Bu yüzden sol, SYRIZA’nın parti olarak, partinin kadroları olarak, devlet ve hükümetle tamamen bütünleşmemesini, kendini ayrı tutmasını, partinin kendi mekanizmalarının çalışır durumda olmasını savunuyor. SYRIZA’nın bir iktidar partisi gibi davranmaması ihtimalini mekanizmaları ve kadroları ile sosyal hareketlerle, toplumla bağlarını sürdürüp geliştirmesini ve sol hükümete soldan baskının sürdürülmesinin ihtimallerini araştırıyorlar. ERT’nin tekrar açılması, eski havaalanı arazisinin özel şirketlere mi satılacağı, park mı yapılacağı üzerindeki tartışma, asgari ücretin yükseltilmesi, özel cezaevlerinin kapatılması, göçmenlerin kayıt altına alınması gibi konular bu muhalefet ve soldan baskının odak noktaları olarak öne çıkıyor.Mücadeleye devam!SYRIZA, Sinan Birdal’ın Evrensel’deki yazısında isabetle analiz ettiği gibi iktisadi genişlemeyi savunan ABD, İngiltere ekseni ile kemer sıkmayı savunan Almanya ekseni arasında emekçi sınıfların en azından nefes almasını sağlayacak bir yol açmaya çalışacak, böyle umuyoruz. Bugün SYRIZA’nın radikal görünmesi ve “radikal” görünen tüm taleplerimiz, aslında toplum olma, haysiyetimizle yaşama, hatta hayatta kalma mücadelemiz olmaktan öteye gitmiyor. Velhasıl Yunanistan’daki solcuların tartışmalarından anladığımız SYRIZA’nın hükümete gelmesi bir son değil, Gezi Parkı’ndaki gençlerin dediği gibi hâlâ “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!”
Daha öncekinden aydınlık olmayan yeni bir döneme giriyoruz. Dünyanın her yerinde neredeyse her taş yerinden oynuyor. Dünyanın her yerinde savunma halindeyiz. Bugüne kadar elimizde müşterek olan ne varsa ona hayasızca saldırılıyor. Saldırının hafiflemesine dair bir emare görülmediği gibi, daha da şiddetleneceğine dair emareler kol geziyor. Birbirinden farklı iç dinamiklerini görebiliriz, ama ortak olan nokta şu ki; kendimizi savunmak için isyan etmekten başka çaremiz kalmamış. Sol bu isyanlara hazırlıksız yakalanmış durumda. Bir yanda sosyal hareketler, kendiliğinden sokağa çıkan binler, milyonlar var. Diğer yanda sendikalar, partiler, siyasi örgütler. Bir önceki dönemin şartlarında kurulmuş ve kurumsallaşmış, kurumsallaşırken de -karamsar ifadeyle söylersek- asli işlevini yitirerek sistemin kullanışlı birer aygıtına dönüşmüş yapılar. Sistem içinde oluşmuş bulunan çıkarlarına sıkı sıkıya bağlı. Buna isyanların asli kitlesinin mevcut siyasetle temsil edilmediğine olan derin inancını ve mevcut siyasi kurumlara olan tiksintisini de eklersek aradaki uçurumun derinliği daha iyi anlaşılabilir. Diğer deyişle ve kısaca, tüm bu isyanları nihai hedeflerine kavuşturacak sol bir siyasetin ve onun örgütlerinin inşası epey geriden geliyor. Aradaki bu mesafeyi aşmak için dünyanın her yerinde -bizde de olduğu gibi- arayışlar mevcut. Genellikle bu arayışlar bir yandan mevcut siyasi yapıların korunması, diğer yandan sosyal ve kendiliğinden hareketlerle bağlar inşa edilmesiyle vücut buluyor. Bunun Avrupa’daki örnekleri ise Die Linke, Syriza, Podemos, sol birlikler ve cepheler.Bu arayışların akıbeti hakkında fikir verici olansa, herkesin adeta nefesini tutarak beklediği 25 Ocak’ta yapılacak Yunanistan seçimleri. Sadece sol ve Syriza’nın ittifakı olan partiler değil, tüm siyasi aktörler bu seçimin sonuçlarıyla ilgili. İspanya için ise neredeyse kendi kaderlerini önceden gördükleri bir önseçim. İspanya Başbakanı Mariano Joy geçen hafta tepe üstü yuvarlanmak üzere olan Samaras’a desteğini açıklamak için Atina’daydı misal. Zira Samaras giderse sırada kendisi var. Aynı şekilde 2014 Martı’ndaki seçimlerde önemli başarı sağlayan Podemos’un sözcüsü Pablo Iglesias, 22 Ocak’ta Syriza’nın son mitinginde Alexis Tsipras ile birlikte sahne alacak. Syriza ise muhtemel iktidarını hazırlıklı karşılamaya çalışıyor. Avrupa Sol Partisi toplantısında ayrıntılı ekonomik programını sunarak, iktidar olmak için neoliberal politikaları savunan partilerle işbirliği yapmayacağını ifade ettiler. Gelecek ne gösterir bilinmez. Financial Times gibi gazetelerde ise muhtemel Syriza iktidarı senaryoları tartışılmaya devam ediyor. Kimi yazarlar, Syriza ve benzeri sol partileri olduğu gibi, aşırı sağ partileri de ‘popülist’ olarak niteleyerek ‘iki uç-radikal’ teorisini ileri sürüp birkaç ihtimal üstünde duruyorlar. Bunlardan biri Hollanda örneğinde olduğu gibi partilerin önde gelen figürlerinin geçmişleri ya da herhangi bir kusurları ile kamuoyu önünde itibarının yok edilerek partinin de ‘püf’ diye siyaset sahnesinden çekilmesi. Yahut bu partiler tarafından örneğin borçların ödenmesi kadar ödenmemesinin yaratacağı krizlerin karşılanamaması. Bu durumda örneğin Syriza yükselttiği umutları da yok ederek ve beceriksizlik damgası yemiş olarak sönümlenebilir diye tahminde bulunuyorlar. Diğer senaryoları, anaakım partilerin kendilerini toparlayarak, yüz yıl önce yaptıkları gibi sosyal refah devleti politikalarına geri dönerek radikal-popülistleri sandıkta yenmeleri. Başka bir senaryo ise popülist partilerin teoride önerdiklerinin teoride ve kâğıt üstünde kalması ve pratikte radikal politikalarını hayata geçirmek yerine neoliberal-anaakım politikaları benimseyerek sönümlenmeleri. Buna Yunanistan örneğinde Syriza’nın PASOK’laşması ihtimali diyebiliriz. En korkulan senaryo ise yavaş yavaş canlanmaya başlayan Yunanistan ekonomisinin Syriza iktidarı ile daha da iyiye gitmesi. İşte bu egemenler açısında tam bir panik anlamına gelebilir.Egemenlerin Syriza ile ilgili kâbus ve hülyaları bunlar. Bizim için ise parlamenter yolla iktidara gelmekle toplumsal olarak iktidar olabilmek arasındaki mesafenin kapanıp kapanmayacağına dair, çağımızın sınırlarına dair, zafer ya da yenilgimize dair bir ders olacağı açık. Kendi durumumuzu başka bir yazıya bırakarak kısaca şimdilik hepsinin bedeli hepimizin üzerine olacak demekle yetinelim.
Bugün basit bir bilimsel gerçek olarak kabul edilen dünya ve gezegenlerin güneşin etrafında dönme hadisesi tarihsel olarak netameli bir konudur. Bunu iddia eden biri: Bruno yakılmış, bir diğeri: Galileo “görmedim duymadım bilmiyorum” diyerek idamdan son anda kurtulmuştur. O esnada dişlerinin arasından “siz ne derseniz deyin dünya dönmeye devam ediyor” diye fısıldadığı rivayet olunur.Geçtiğimiz haftaki yazım içerisinde memlekette yüzde birlik bir azınlığa mensup olduğumu belirtmiştim. İşte dünya ve güneş bizim etrafımızda dönmediğinden kast ettiğimin bir parti olmadığını açıklamak zorunda hissediyorum kendimi. Maalesef daha da vahimi kast ettiğim soldur.Yüzde bire gelelim. Bugün yüzde bire ulaşmak için alınması gereken oy beş yüz yirmi altı bin dokuz yüz elli sekizdir. Moral olsun 1999 yerel seçimlerinden başlayalım. Oy oranımız parti olarak %0,84. Üzerine SİP/TKP çizgisi (%0.07) ile EMEP (%0.09) oylarını ekleyelim. 300 bin çok kıymetli oy. Nerdeyse %1. “Amblemi koysak %3 alırız” beklentisi içinde boğulup gitti. 2009 toplam oy: %0,5. 2014 de ise %0.21 (EMEP hariç). HDP içine kaçmış ya da kaçmamış sol da bu rakamların içindedir ve bu ilişki ayrı bir tartışma konusudur. Kaçmamış olanlar doğrudan CHP seçmeni değilse eğer.Peki, “devrimciler ve sosyalistlerin seçimle parlamentarizmle ne işi olur? Bizim işimiz sokak” diyorsak? Hem de sokak deyince parlamento içindekilerle bir pazarlık vasıtası “yüksek siyasete” dahil olma malzemesini kastetmiyorsak? Dünyanın neresinden baksanız asıl mesele budur. Yunanistan’da Syriza, radikal sol bir parti olarak yerel seçimlerden ikinci parti olarak çıktı. Ancak toplumsal mücadelenin aktörleri hala toplum içerisindeki örgütlülük düzeyi konusunda son derece karamsarlar. Syriza’nın kitleselleşme ve oy uğruna zaman zaman sağa bükmesi ise bu huzursuzluğu arttırıyor. Bu, parlamentarizmin çıkmaz sokakları konusunda ciddi bir uyarı. İktidar değil, toplumu dönüştürmek istiyoruz neticede. Örgütlülüğümüz güçlenmedikçe, ne sistem, ne de onun her daim piyasaya sürülen köpekleri faşistler karşısında şansımız var.Bizim sokaklara bakalım. Seçimler deyince demokratik değil, barajlar, hazine yardımı vs. Peki biz hangi eylemimizle-tüm sol olarak- 500 bin değil 200 bin kişiyi sokağa dökebiliyoruz? Biliyorum şiddet, zor, zulüm ve ölümle cezalandırılıyoruz sokağa çıkınca. Haydi sokağa dökemiyoruz, en azından bu kadar insanla canlı siyasal bir ilişki, hatta sadece sürekli bir ilişki yürütebiliyoruz? “Gezi” diyecekseniz söyleyeyim. Gezi’yi sol olarak -yaratmış olmayı canı gönülden isterdim ama- biz yaratmadık. Bütün şaşkınlığımızla, -zor, zulüm ve ölüme rağmen- sokağa çıkan o devasa dalganın içinde yer aldık. Neyse ki sağa kaymasının önüne set çekebildik. Milyonlar dert ve öfkelerini sol bir çerçeveden ifade ettiler. Şimdi kendimize sorup durmamız gereken şu; bunca öfke bunca cesaret oradaydı, sol olarak bizim örgütlerimiz o ana kadar bu öfkeyi ve cesareti nasıl ve niye kapsayamadılar? Bu soruyu sormak ve cevapları doğrultusunda adım atmak zorundayız. Durumumuzun yalnız baskı, baraj, yasal ve fiili engellemeler ile açıklarsak yanılırız. Durumumuz senelerdir barajlardan yakınan sendikaların kimi vakalarda çeşitli uluslararası düzenlemeler sayesinde atılan işçiler geri alındırıldığında bile örgütlenemeyişine benziyor. Yapısal.Hazır söz sendikalara gelmişken, sendikalar solun geleneksel olarak kitlelerle temas alanları. CHP görüşmesinde Kılıçdaroğlu’ndan da uzun bir yakınma dinledik solu inşa etmek bahsini açtığımızda. Sol sendikalardan “temizlenince” ezilen sınıfların çıkarlarını savunmak yerine kendileri için çıkar örgütlerine dönüştüler. Yönetici pozisyonlarının her şeyin üzerinde tutulduğu örgütler. İşveren ve hükümetlerle ezilenlerin hak ve çıkarlarını temsil ederek mücadele etmelerinin tek garantisi siyasi bel kemiği kırıldı zira . Bu yüzden de hızla güç ve itibar kaybettiler. Bunun diğer ucu ise örgütlerinin sorun ve çıkarlarını işçilerinkinin önüne koyan ve kendini dayatan bir sendikasız sendikacılık olageldi.Peki bütün bunlar “sol’un Allah belasını versin! Mahvolsun bitsin gitsin!” mi demek?… Peki bunlar “canım bu çağda sendikanın modası geçmiştir artık sendikaya ne gerek var !” mı demek? Senelerdir bu tür sendika ve sol düşmanı söylemlerle başımızı yiyen liberal sol anlayış avcunu yalasın. Ama her eleştiriyi “aha! Liberal buldum” konforu ile savuşturanlar da aynısını yapsın. Bugün her gün yıkmak üzere inşa edeceğimiz, bürokrasiden çok işverenle uğraşabileceğimiz, gerçek mücadele ve sınıf örgütü olacak sendikalara ihtiyacımız var. Ve evet, bu sendikaları politik kılacak özgünlüklerini tanıyarak onları toplumu değiştirip dönüştürecek temas noktası olarak işlevlendirebilecek kendisi ile değil sistem ve onun temsilcileri ile uğraşacak gerçek örgütlere ihtiyacımız var. En çok onlara ihtiyacımız var.Bu halimizle mutlak bir azınlığı oluşturuyoruz. Çok küçük . Çok önemli. Cirminden fazla yer yakan, başımızı döndüren bir önem. Ancak mutlak azınlık olmanın en kötü tarafı sizi bir kimlik siyasetine hapsetmesidir. Yani ancak azınlık kimliğinizle bir temsil bulabilmeniz. Bu kimliğe hapsedilmeniz. Bizim durumumuzda diyebiliriz ki “devrimci, sosyalist, sol” kimlikleri “korumak” önceliği, onların gereğini yapmaya vermekten bizi alıkoyacak kadar yakıcı olabiliyor. Yani devrimciliğin sosyalistliğin ve sol olmanın gereği ezilenlerin örgütlenmelerini inşa etmektir. Onları neye örgütleyeceğimiz ise tabii ki solun teorik pratik inşasını içeriyor.Bu ise ne sihirli birlik formülleri ne de “bağlamına oturtularak” çözülebilecek bir problem.İşte tam bu noktada bu “başımıza gelenler” hiçbir şey. Ezilenlerin ana kütlesini oluşturan gün be gün bir cins katliamına uğrayan kadınların yanında, İstanbul’da ya da Batman’da kayıtsız ve atölyelerde her gün ter dökenler, Suriye’den sürüklenip sadece ve sadece hayatta kalabilmek için her şeye razı edilmiş göçmenler, suları toprakları çalınanların, Sivas’ta yakılan, Roboski’de bombalanan, Rojava’da dövüşenlerin başına gelenlerin yanında, Soma’da ölenler, geride kalanların başına gelenler yanında, hiçbir şey. Üstelik kendimizi onların başına gelenlerden de sorumlu hissederken derdimiz bu inşa olmalıdır. Bugün işçi tulumu ile meclise sokulmayanların o gün kazmaları ile belki hepimizi de yıkarak meclise girişlerini hala hayal edebiliyorsak eğer.
