Bir müddettir bir konferans sebebiyle yurtdışında dolanmaktayım. Dolanmaktayım dedi isem Almanya’dayım. “Amman ne güzel” diyen olabilir. Memleketin boğucu havasından bir kaç gün sıyrılmış olma ihtimali varmış gibi görünebilir. “Nasıl olsa geri döneceğim” iç rahatlığı ile birkaç günlüğüne unutulabilir sanki her şey. Ama olmuyor.Geride bıraktığımız Türkiye de Hrant’ın katillerinin akıbeti belli olmuş, onları organize edenlere verilen ceza ve de soruşturmanın bir adım öteye götürülmemesinin öfkesi taze idi. Zevahiri bile kurtarmaya zahmet etmemiş idi hazretler. AKP’nin A harfinden bir adalet umanlara “biz demiştik” demek öfkemizi yatıştırmıyor ve hiçbir işe yaramıyor neticeyi de değiştirmiyordu. Geride kalan tam olarak bu idi.Yerliler, Yabancılar, DüşmanlarÖnümüzde duran ve katıldığımız konferansın adı “yabancılar yabancı düşmanlar vatandaşlık mülkiyet hakları ve birinci dünya savaşı” Ne ilgisi var? Var. Birinci Dünya Savaşı. Eş zamanlı olarak küreselleşme, milliyetçileşme ve yabancı düşmanlığı. Tanıdık geliyor mu? Devam edelim. Birinci Dünya Savaşı patladığında, Rusya’da Yahudiler ve Almanlar, Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nda İtalyanlar, Slavlar ve Yahudiler, İngiltere’de ve Fransa’da yine Almanlar, ABD’inde Japonlar, “düşman yabancı” ilan edilip kapı dışarı ediliyorlar. Kapı dışarı edilen yahut kapı dışarı edilmek için toplama kamplarına tıkılan nüfusun miktarı on binlerden yüz binlere uzanan bir genişlikte. Yüzyılın başında modern devlet mantığı savaşı ulus devleti inşa etmede verimli bir araç olarak kullanıyor ve ulusun içerisinde “gereksiz ve tehlikeli” bulduklarını “temizliyor”. Kendi vatandaşlarının geçmişlerinin izini sürerek onları “yabancı” kategorisine dâhil ediyor ya da misafir olarak o memlekette yaşayan “yabancıları” “kapı dışarı “ederek “bazı sorunları” çözüyor. Örneğin Rusya’da kırsal bölgelere yerleşmiş ve geniş arazilere sahip Almanlar ilk gönderilenler. Bu gönderilmenin kendi mantığı icabı, “casus” olmaya yetkin şehirli Almanlara çok sonra sıra geliyor. Zira onların el konulacak geniş arazileri yok.SoykırımAvusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi Birinci Dünya Savaşı’nda ömrünü tamamlayan Osmanlı imparatorluğunda ise durum birazcık farklı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Rusya ile giriştiği savaş ve Balkan Savaşları nedeniyle yerlerinden olan ve Anadolu’ya doğru akan Müslüman nüfus yüz binler milyonlarla tanımlanacak büyüklükte. İmparatorluk sınırları içerisinde ise son günlerin gözde mevzusu Osmanlı kültürel çeşitliliği ve hoşgörüsünden bahsetmek pek olası değil. Osmanlı ülkesine dışarıdan gelmiş ve yerleşmiş değil de, imparatorluğun yüzyıllardır tebaası ve daha sonrada vatandaşı olagelmiş iki kadim nüfus Birinci Dünya Savaşı sonunda ve sonucunda köklerinden tümüyle sökülüyor. Yunanistan ve Türkiye arasındaki Nüfus Mübadelesini başka bir yazıya bırakalım. İki kadim nüfusun diğeri”Ermeniler.”Hazır soykırım konusu bir kez daha açılmışken.YüzleşmeBirbirlerinden bambaşka hayatlardan, farklı sınıflardan, farklı politik görüşlerden farklı cinsiyetlerden ve cinsel tercihlerden, farklı etnik kökenlerden gelen insanların kendilerini bir bütünün parçaları olarak “hayal etmeleri” ulusun inşasının başlangıcı olarak görülür bir görüşe göre. Ancak bu “hayal” modern devletin bu farklı grupları tek tipleştirici pratikleri ile ete kemiğe bürünür. Diğer yandan soykırımın en temel dayanağı bir etnik grubun öncelikle soyut bir kategoriye dönüştürülmesidir. Birbirlerinden bambaşka hayatlardan, farklı sınıflardan, farklı politik görüşlerden farklı cinsiyetlerden ve cinsel tercihlerden gelen insanlar bu soyut kategori içerisinde tanımlanır. Eğer ortada bir suç ve ceza varsa bile bunların şahsiliği göz önüne alınmaz. Bu kategoriye girenler toplama kamplarına gönderilir, sürülür ve öldürülürler. “Ermenilik” Osmanlı Devleti tarafından böyle bir kategori olarak ele alınmış mıdır?Hrant Dink davası ve sonucu bu açıdan canımızı bir kez daha yakmış ve gözümüzü açmıştır. Bu davaya bakarak “Ermenilik” kategorisinin Osmanlı İmparatorluğunun mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm organları ve iktidar partisi tarafından nasıl ele alındığını görebilmek mümkündür. Başta iktidar partisinin tabanı olmak üzere “çoğunluğun” anlayışı “biz Hrant’ı öldürenleri kınadık, siz de Türk büyükelçilerini öldürenleri kınayın” ısrarından bir adım öteye gidememiştir.”Ermenilik” bir kategori olarak bu çoğunluğun zihninde ancak “bir sizden bir bizden” olarak yankılanmaktadır… Yüzleşme: bu topraklardan Der-zora tehcir edilmiştir. Velhasıl demem odur ki işimiz zordur. Tarih daima ileriye doğru gitmez. Bazen böyle devam eder, önce 1915 sonra 2007, sonra yeniden 1915’e doğru.
soykırım
Bu felaket göz göre göre gelmişti. Savaş geliyorum demişti ve ateşkesin sona ereceği çoktan belliydi. Zira AKP “karşı tarafı” “din kardeşiyiz onlar Zerdüşt” hamlesi ile bölmeye, zayıflatmaya, tasfiye etmeye yeltenmiş, ancak bu hamlesi tutmamıştı. Seçim dönemi Blok adaylarına yapıp ettiklerini bile sayıp döksek “siyasete” ne nebze “siyasetle” karşılık verdiklerini bir kerede ve zorlanmadan anlarız herhalde. Sağa sola dayılanmak, Davos’ta “van minut” çekmek, elinden ödül aldıklarının iktidarı sallanmaya başlayınca arkasından atıp tutmak, ağabeylik tasladıkları katliamlarla iktidarlarına tutunurken alkışlamak ve gidişatları kötüye sarınca dümen bükmek gibi “ilkeli” dış politikadan başı dönen iktidar ve hempaları memleket dahilinde de burnu büyüklükle nedamet beklerken. “Karşı tarafın burnunun sürtülmesi” politikasına geri dönülürken. Tam bu esnada o haber geldi. Yirmi dört genç adam hayatını kaybetti. Ateşkes dönemini siyasetle ve müzakere ile değerlendirmekten yana olmayanlar, o çocukları oraya gönderenler, gönderilmelerine izin verenler, ne bekliyorlardı savaştan? Bomba altındaki “diğer tarafın” güller atmasını mı? Davulla zurnayla savaşa yollanan çocukların ruhen, bedenen sakatlanmadan yahut tabut içine girmeden evlerine dönmelerini mi? Savaştan bunu mu bekliyorlardı? Savaş çığlıkları atanları, savaş mevzu bahis olduğunda o sırıtık suratları ile ekranlarda belirenleri o sırtlanları coşkuyla alkışlayıp bekledikleri sonuç bu muydu? Savaştan bu beklenir mi? Bu aptallık yetmedi kara operasyonu başladı. 1983 den bu yana sayabildiğim on beş büyük kara ve hava harekatının aynısı. 1983 den bu yana aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekleyenler bekleyedurdular o farklı sonuçları Sokaklara dökülen kalabalıklar “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye höykürdüler. Yıllardır yaptıkları gibi. “terörü kınama” etkinlikleri organize ettiler birileri. Yeni ve tüketilmeye hazır yeni ölüler bulduklarına nerdeyse memnun. Bu ölümler üzerinden kendi “Türklük”lerinin coşkusu içinde. Ezildikleri ne varsa, ve artık öteki olan “Kürt”ten daha üstün olduklarını teyit ettiler. En bayağı lafları edip kendi aralarında en ilkel duygularını coşturdular karşılıklı. Sürgün, imha, soykırım gibi yepyeni(!) çözüm önerilerini yarıştırdılar sosyal medya üzerinden. Bu insanların arasında yaşamayı hazmedemeyen yanım bir mazaret aradı bu nebze düşmeye. Belki aralarından gerçekten kayıpları olanlar vardı? O kaybın acısı ve öfkesinden mi bu aptallık? Van Depremi üzerine yorum yapanlar bu son şüphe kırıntımı da alıp götürdüler. En bayağı düşünceleri ekrandan dillendirip, insanların en ufak bir mahremiyet ve güven duygusu yok olana kadar ruhlarını emenler, en ufak bir yeteneği, bilgisi, ve hatta emeği olmadan, senin benim yıllık kazancımızı bir günde katlayanlar. İşte onlar insanın düşünmeye zahmet etmeden ilk aklına geleni, öğretileni yumurtlayıp alkış toplama, parsayı kapma becerisini Van Depremi dolayısıyla da sergileyiverdiler. Az tuhaf kaçtı tabii. Keşke yalnız onların aptallığı olsaydı ağızlarından çıkan. Ama o büyük savaş korosu ile bu konuşan ağızlar arasında maalesef derin bir bağ var. Gençlerin ölümleri ile yetinmeyip deprem gibi bir olay karşısında, oradaki ölümlerden bile kendine pay çıkaran aşağılık olma hali onları birbirine bağlıyor. Kalpleri ruhları ve akılları çalınmış yahut başkalarını aşağılayıp kendilerini bir an yüceltmek için kalplerini trampa etmişler. Arkalarını en güçlüye dayadıkları anda onun davulunu çalmanın emniyeti içindeler. Nağme fark etmiyor. Şimdi de insanlar canlarının derdindeyken siyaset peşindeler. BDP’li belediyeleri nasıl devre dışı tutalım kaygısı güdüyorlar sevgili hükümetleri ile birlikte. Mağdur olan insanlara yardım etmek için zamanla yarışmanız yetmiyor bir de 1999 daki kadar kötü bir devlet organizasyonunun etkin engelleme çabası ile uğraşın. Bu durumda yapması gereken hiçbir şeyi becerememiş/becermemiş bir devlet yardımı nasıl yapmamamız gerektiğini bize söylüyor. Kayıpların acısına ortak, elinde avucunda olanı, yüreğini ve emeğini paylaşma derdindeki hepimize kolay gelsin.
