SORU: Merhabalar, Ben İstanbul’da bir üniversitede taşeronda işçi olarak çalışıyorum. İşe başlayalı 4 yıl oldu. Ama her yıl taşeron değişiyor. 11 ayın sonunda biz bir taşerondan öbürüne geçiriliyoruz. Ama aynı işlerde çalışmaya devam ediyoruz. Tazminat falan da yok. Asgari ücretten çalışıyorum. Ama işimi kaybetmek de istemiyorum. Adımı vermesem de bu bizim haklarımız ne olacak bir cevap yazabilir misiniz?Genel olarak taşeron uygulamalarında sözleşmenin sona ermesinin ardından gerçekleşeceği varsayılan süreç bu taşeronun işçilerini başka bir işyerine taşımasıdır. Ancak bunun yerine sizin durumunuzda ve pek çok başka yerde gerçekleşen, ya da ortay çıkan tablo taşeron şirketin değişmesi ancak aynı çalışanların bu yeni şirketle çalışmaya devam etmesi olmaktadır. Bu durumda çalışanlar açısında bir süreklilik ortaya çıkmakta, alt işverenler yani taşeronlar için de bir devir ilişkisinden bahsetmek olası hale gelmektedir. İş Kanununun 6. maddesi de bu devir işleminde iş sözleşmelerinin hak ve borçları ile devrini açıkça belirtmiştir. ( MADDE 6 -İşyeri veya işyerinin bir bölümü hukukî bir işleme dayalı olarak başka birine devredildiğinde, devir tarihinde işyerinde veya bir bölümünde mevcut olan iş sözleşmeleri bütün hak ve borçları ile birlikte devralana geçer). Bu devirdeki sorun birinden diğerine geçtiğiniz taşeronların 11 aylık sözleşmelerle sizi kıdem tazminatından mahrum bırakmaya yönelik girişimleridir. Her 11 ayda sözleşme yenileyerek 1 yılı doldurarak kıdem tazminatına hak kazanmanızın önünde bir engel oluşturulmaya çalışılmaktadır. Dolayısı ile devirde de bu hak mevzu bahis olmayacaktır. Ancak burada Yargıtay kararları devreye girerek bu hak kaybına işaret etmekte ve bu durumda üst işverenin sorumluluğuna vurgu yapar.Bu durumda, aynı işi yapmayı sürdürdüğünüz müddetçe yıllık izin ve kıdem tazminatı gibi temel haklarınızın sorumluluğu asıl işverene aittir ki sizin durumunuzda bu üniversite olmaktadır. Bugüne dek yıllık izin kullanmamış durumda iseniz, ücretli yıllık izin hakkınız saklıdır. Ancak bu izni talep ettiğinizde pek çok işyerinde adet olduğu üzere maalesef üniversitede de muhtemelen işten çıkarma tehdidi ile karşı karşıya kalabilirsiniz. Bir ikinci yol bu hakkın yıllık izin parası olarak alınması olabilir.Herhangi bir şekilde işten çıkarılmanız-iş akdinizin feshi durumunda-bu feshin niteliğine göre kıdem tazminatınızı üniversiteden talep edebilirsiniz.Üniversitelerde iş hukuku ve sosyal politika dersleri var!Bu meselinin diğer bir yanı kendi bünyelerinde hukuk, çalışma ekonomisi, sosyal politika ilgili bölümler barındıran üniversitelerin kendi bünyelerindeki çalışma ilişkilerinin bu bölümlere kötü örnekler oluşturacak biçimlerde düzenlenmiş olmasıdır.Diğer bir gariplik de kendilerini hem yerel hem uluslararası kamuoyunda “prestijleri” ile var eden üniversitelerin en temel insan hakları olarak kabul görmüş ve uluslararası sözleşmelerle de garanti altına alınmış hakların çiğnenmesi konusunda yalnız sessiz kalmayıp aynı zamanda bu ihlallere ortaklık etmeleridir. Uluslararası kamuoyunda araştırma ve yayınları ile adını duyurması beklenen üniversitelerin bu alana emek haklarının ihlali ile çıkması herhalde kendileri için de ciddi bir prestij kaybı olur. Yalnız kendi çıkarları açısından bile son derece riskli bir durum ile karşı karşıyalar.GÖRÜNÜR OLMAK!Diğer yandan üniversitedeki araştırma görevlilerin 50/d uygulaması ile doktora tezlerini bitirdikleri anda işsiz kalmaları gibi uygulamalar üniversitelerdeki temizlik ve yemek hizmetlerinin özelleştirilmesi taşeronlara devredilmesi, çalışanların iş güvencesinin yok edilmesi anlamına gelmekte ve bu politikaların lokal değil genel politik tercihler olduğunu yüzümüze vurmaktadır. Bu sebeple yaşadığınız sorun yalnız sizin değil, üniversitedeki araştırma görevlisinden, profesörüne, yemekhane işçisinden öğrencisine herkesin sorunudur. Üniversitelerde neyse ki ve hala sadece işçilere kapıyı gösterecek girişimciler yok, kendi öz örgütlerinde mücadele eden insanlar da var. Eğer üniversitenizde Eğitim-Sen ya da çalışanlar arasında örgütlü başka bir sendika varsa kapısını çalın ve sorununuzu anlatın. Ken Loach’un Ekmek ve Güller filminin bir yerinde bir temizlik işçisi “bu üniformalar bizi görünmez mi yapıyor” diye soruyordu. Her zaman söylediğimiz ve daima söyleyeceğimiz gibi hakları ile insan olmanın, kale alınmanın, görünür olmanın tek yolu örgütlenmektir.TEKEL işçileri ilk raundu kazandıTEKEL işçileri çadırlarını topluyorlar. Şimdi ve bu kez bir an durup düşünecek kadar bir muhasebe yapacak kadar zamanımız var. Memleketin farklı yerlerinden işçiler farklı şekillerde yüzümüze çarpıyorlar hayatın gerçeklerini, acımasızca. Aynı anda çözümü getirip önümüze koyuyorlar. Kimi zaman rakamlar oluyor önümüzde duran; tersanelerde her gün iş cinayetine kurban gidenlerin sayıları, zaten yasak olan çalışma şartlarında çalışmış sonra bir kez daha yasaklanmış bir işin işçileri kot kumlama işçilerinin ölümleri daha da vahimi beklenen 10.000 leri bulan ölüm sayıları, Davutpaşa’da bir patlamada can verenler, son aylarda Dursunbey’de, Bükköy’de yitirdiklerimiz, Pameks servisinde, selde boğulan kadınlar ve göremediklerimiz, sessizce hayat sayfasından silinenler. Bilanço sınıfına göre ayrıştıran bir toplu katliama işaret ediyor ve paralı sağlıkla katledilenleri saymıyoruz bile. Sonra hayatlarını ellerine almaya kalkanlar var, günlerini aylarını hatta yıllarını fabrika önlerinde anayasal örgütlenme özgürlüklerini kullanmak için direnerek geçirenler. Yörsan işçileri, Emine Arslan ve diğerleri. Sonra tekel işçileri Ankara sokaklarına geldiler. Şimdi çadırlarını söküp gitseler de bıraktıkları izler derin sadece Ankara sokaklarında değil şüphesiz. Hala gözü onların üzerinde eli işte olan çok arkadaşları var bitmeyen mesailerde. Bunu da dost düşman herkes biliyor zaten. O yüzden şimdi muhasebe vakti: TEKEL işçileri ilk raundu kazandı, ama maçı almalılar, ama nasıl?
sendika
Sizin sorduğunuz sorunun bir ayrıntısı önemli bir noktaya işaret ediyor: sizin de uluslar arası markaların tedarik zincirinin en sonunda yer almanız.. Bu markalar ya kendi bürolarını kurmaktalar ya da bir ajansla çalışmaktadırlar. Siparişleri öncelikle kendi “standartlar”ına uyan tedarik zincirinin en üstündeki fabrikalara dağılmaktadır.Ancak bu markaların bazıları kendi ülkelerindeki tüketici örgütleri ve sendikaların mücadelesi sonucu mal ürettirdikleri yerlerde en azından asgari ücret,insani sağlık güvenlik koşulları, sigortalı çalışma, örgütlenme özgürlüğü, bağlayıcı iş ilişkileri sağlayacaklarına dair uluslararası anlaşmaların altına imza atmış ve belirli denetim kurumları ile ilişki içerisine girmişlerdir.Ayrıca ILO 177 sayılı sözleşmesi ve ve 184 sayılı tavsiye kararı da ev eksenli çalışma ilişkisini düzenlemektedir. Eğer hangi markaya üretim yaptığınızı netleştirebilirseniz bu markaların Türkiye’deki bürolarının yada merkezlerinin “sosyal sorumluluk” departmanlarına başvurulabilir. Uzun vadeli olarak sorunlarınızın çözümü için tavsiyemiz ev eksenli kadınların oluşturduğu herhangi bir özörgüt(dernek, kooperatif, sendika) ile temasa geçmeniz ya da aynı durumda olan arkadaşlarınızla ortak hareket etmenizdir.Kıyafet dikiyorum ama parasını alamıyorum!SORU: 2 yıldır evde boncuk dantel işi ara sıra nikah şekeri yapıyorum. Genelde aylık gelirim 100-150 lira civarında oluyor boncuk işi yapınca. Genelde aracılardan iş alıyorum. Ya fiyatlar çok düşük oluyor bazen de paramı alamıyorum. Son yaptığım kadın bluzlarının birini geçen gün vitrinde gördüm. Benim bir ayda kazandığım paraya satılıyordu ama ben onu yapınca parasına alamadım. Simdi tam markasını veremeyeceğim ama malları aldığımız aracı ihracat yapan bir fabrika ile çalışıyor. Bu konuda yapacak bir şey yok mu? Ayşegül Derlenici / KocaeliYANIT: Ev eksenli çalışanları üç grupta incelemek mümkündür: kendi hesabına çalışanlar, sipariş üzerine çalışanlar ve bağımlı çalışanlar. Kendi hesabına çalışanlar, Sipariş üzerine çalışanlar ve Üçüncü tür olarak evde çalışma ise bir aracıdan, taşerondan, veya işverenden iş alma: İş verenin istediği zamanda ve nitelikte üretilir; ölçülebilir parametrelerle ücretlendirilir: parça başı, metre başı vs. ancak ev eksenli çalışmanın “iş” çalışanların işçi olarak tanımlanmasının önünde bazı engeller vardır. örneğin işçi bu üç çalışma biçimini aynı anda gerçekleştirebiliyor. Bu çalışma biçiminin ve kadın emeğinin görünmezliğinden bahsetmek mümkündür. bu biçimde çalışan işçilerin çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktadır(nerdeyse %90) ve kadınların çalışması toplumsal olarak gerçek bir iş olarak değil “ev bütçesine destek” ve /ya “ucuz ve niteliksiz işgücü” olarak algılanmaktadır.Ev eksenli çalışanlar kanunlarda işçi midir, sigortalı olmalı mıdırlar?İş Kanunu’nda iş sözleşmesinin kurulabilmesi için ‘bağımlı iş görme’ ve ‘ücret’ şartları dışında işverenin gösterdiği yerde çalışmış olma koşulu mevcut değildir. Bu durumda belirli bir ücret karşılığında başkası için ve ona bağımlı olarak mal veya hizmet üreten ev eksenli çalışanlar, ‘iş sözleşmesi’ kurduklarından ‘işçi’ statüsünde sayılacaklar, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kapsamında ‘sigortalı’ olmak durumundadırlar.Ancak gerçek durum tümüyle farklıdır: ev eksenli çalışanlar bugün Türkiye’de ne Sosyal Sigorta ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ne de İş Kanunu kapsamında değerlendirilmektedir. Ev eksenli çalışma genellikle kayıt dışıdır, asgari ücret gibi, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirleri gibi herhangi bir kriterin uygulanması söz konusu değildir, bir anlaşmazlık durumda işçinin hak iddia edilebilmesinin önünde ciddi engeller vardır.BİZE YAZINÇalışma yaşamınızdakitüm soru ve sorunlarınızıekmegimikazanirken@gmail.com
