Kuraklık ve AçlıkDoğu Afrika’da kuraklık. Yıllardır televizyon ekranlarından bildiğimiz o koca gözlü çocuklar. Yirmi dokuz bin çocuk. Beş yaşın altında. Can verdi. Birleşmiş milletlerin verilerine göre altıyüz kırk bin çocuk kötü beslenmekte. Diğer bir değişle beslenememekte. Ya da doğrudan söyleyelim; altı yüz kırk bin çocuk aç. Yedi buçuk milyonluk nüfusun üç milyon iki yüz bininin hayatlarının kurtulması için hemen acilen yiyeceğe ihtiyaçları var. Tam bu durumda memleket sınırları içinde çocuk katletmek olmadı hapsetmekten çekinmeyen devletimiz ve dahi “devletlü”larımızın sapır sapır Somali’ye yardıma koşmaları içimi biraz ferahlatmalı değil mi? En azından birkaç çocuk birkaç gün daha direnecek güç toplayacak ağzına giren üç lokmayla. Kapanmak üzere olan o gözlerden biri ikisi aralanacak tekrar. Ve daralan göğüslerde bir iki nefes olacak gönderilenler.Al Gülüm Ver Gülüm?Yedi buçuk ton yiyecek, elli üç ton sağlık malzemesi, sekiz ambulans, beş arazi aracı, bir adet fork lift, altı jenaratör, beş yüz çadır, beşbin battaniye, sahra hastanesi ve toplanan yüz elli milyon dolarlık yardım. Fakat hayır! Hiç biri teselli etmiyor beni. Emine Hanım’ın tek taşı olsa mevzu bahis olan sadece. Yahut densiz şarkı ve dansları “diva”larımızın. Gözümü kapayıp dişimi sıkacağım. “Mevzu bahis olan hayatta kalması ise” diyeceğim “çocukların”. Ama oraya “Türk’ün damgasını vurmaya” niyetli zihniyet pek bir tanıdık. “Al yiyeceği ve yardımı, şimdi dön arkanı damgayı vuracağım” diyor. Al gülüm ver gülüm. Afrika’ya yapılacak yatırımlarla gözü dönmüş ve ağzı sulanmış bulunan sermayedarlarımız, bir yüzyıl önce emperyalizmin sert gücünü tatmış bulunan Somali’ye şimdi de “Türk’ün yumuşak gücünü”-soft power tabir ettikleri- tattırmak niyetindeler. Alın size “Afrika’ya açılan kapı Somali”. Oradaki insanları görüp, yatırım düşünenlerin bu planlarının detayları yazılıp çizildi gazetemiz sayfalarında. Daha da bir şey yazmayacağım.Cömertliğin BöylesiAma daha da vahimi var benim gözümde. O da parasını buraya yatıran o yüce gönüllü o yardımsever o kadirşinas “Türk milleti.” O sokakta yürüyen insan. O bayram kutlayan. O ramazan münasebeti ve oruç marifetiyle günahlarından arınan ve Somali’ye yardım ederek vicdanını kurtarmış bulunan. Filistin için gözyaşı döken. Sergiledi cömertliğini. Sormadı hiç neden diye. Hâlbuki bu adaletsizlik bu zulüm, dünyanın büyük ve herkese yetebilen sofrasını talan eden, bazılarını bu sofradan söküp atan ve dünyayı mahveden bu talan ve bu düzen sürdü onun yüzünden. Hâlbuki gerçek cömertlik dövüşmeye cesaret etmekti karşısında adaletsizliğin, hayatını sermekti diğerlerinin de yaşaması uğruna elini dost omzuna koymaktı. Biz kara kafalıları aç ve yoksul bırakan sebepleri görmek, bilmek ve yok etmekti. Hatta onun vazifesi idi kurtarmak kendi gibi ezilenleri ve dahi ezenlerini. Yalnız özgürlüğü ve hayatları çalınanlar değil onları çalanlarda tutsaktı kendi iktidarlarının elinde. Ama o sokaktaki insan yalnız ezmeyi ve ezilmeyi ve payandası olduğu sistemin kaybedenleri olarak gördüklerine acımayı öğrendi. Kendini ezenlerin değer sistemi ile algıladı dünyayı. Bir de yardımseverlikle gösteriverdi cömertliğini ve insanlığını ucuzundan. O yüzden ağladı uzaklarda olanlara. Yakınında ölenler, zulüm çekenler, katledilen çocuklar umurunda olamadı. Ama insanlaşmak kolay bir iş değil maalesef. Özgürleşmeye cesaret ederek, insanları tutsak eden sebeplerle dövüşmek. Hayatını kendi gibi olanların hayatları uğruna feda etmek. Velhasıl yoldaş Che’nin dediği ve bizzat deneyimlediği gibi insanların aç karnını doyuranlar aziz olabilir ama nedenini soranlara komünist denir ve bu nedenlerle dövüşenler katledilebilir. Yine de “Somos socialistas, palante, palante”
sağlık
Kulağı göstermenin elli türlü yolu var. Memleketin pek meşhur bankalarından biri. Hani şu müşteri memnuniyetini kaliteyi falan pek bir önemseyenlerinden. Şöyle diyelim hizmet almış başını gitmiş bu bankamızda. Hatta pek sevgili büyüklerimizden Perihan Mağden aynı kaliteli hizmeti gazetelerden almamaktan şikayet etmişti bir vakit. Hatta tam olarak bankanın adını verip bu “iks bankasından aldığımız kaliteli hizmet gibi gazeteler de artık o kadar kaliteli olmalı” buyurmuş idi kendileri. Benim de nereden aklıma geldi ise bu büyüğümüzün bu lafı. Hah işte bu bankanın çağrı merkezi biriminde işe başlıyor genç üniversite mezunlarından biri. 2006 yılında. Adı Birim. Hayır çalıştığı yer değil çalışan arkadaşın adı Birim. 2008 yılına kadar Birim kardeşimizden iyisi yok yöneticilerinin gözünde. İşinde başarılı. İş arkadaşlarıyla uyumlu. Takdirdir, teşekkürdür havalarda uçuşuyor.İleri görüşlü dinleyiciler!Fakat tahmin edileceği üzere bu peri masalı uzun sürmüyor. 2008 yılında yönetimde bir değişiklik oluyor. İşyerindeki çalışma koşulları ağırlaşmaya başlıyor. Çalışanlar üzerinde yoğun bir baskı ortamı oluşturuluyor. Mola ve yemek süreleri kısalıyor. Bir dakika geç kalınca yerine 10 dakika çalışıyorsun. Sonra siz telefonda bir bankacılık hizmeti alıyorsunuz diyelim. Tam o sırada müşteri temsilcisinin ekranında bir pop-up çıkıyor. “Şunu sat, bunu sat bu konuştuğun müşteriye” diyor. O pop-uplar çoğalıyor, süreleri kısalıyor. İşçi sağlığı iş güvenliği tedbirleri, gerekli periyodik sağlık kontrolleri örneğin yapılıyor mu bu kaliteli bankamızın çağrı merkezinde? Çok şaşıracaksınız(!) Tabii ki hayır! Niye insana kaynak ayırsın canım. Banka bu! On puanlık uzmanlık sorusu; en etkin baskı yöntemlerinden biri nedir? Hadiii! Bu sorunun cevabı basit! Son zamanlarda pek de moda. Zorlayın biraz. Evet? Bildiniz telefon dinleme. Daha kaset skandalları falan yok ortada o vakit. Murdoch’lar henuz kamuoyu önünde bu nebze köpüğe ve yalana bulanmamış. Ama bu işyerindeki yöneticilerden biri bu arkadaşımızın şahsi bir görüşmesini dinletiyor ve hatta ailesine de dinletmeye kalkıyor. Ne ileri görüşlülük(!)Persona non GrataFakat Birim arkadaşımız değme parti liderlerinden daha cevval çıkıp hem bu dinlemelere, hem de çalışanlar üzerinde yaratılmaya kalkılan korku ve baskı ortamına karşı kuyruğu dik tutuyor. Sen misin tavır koyan. “Sayın müdürüm” “takıyor” Birim arkadaşımıza. Artık bu andan itibaren ondan kötüsü yok. Persona non grata. İstifaya zorlamak yollu çeşitli icatlar. Arkadaşın dik başlılığı diğerlerine bulaşacak diye herhalde tüm iş arkadaşları ile ilişkilerini kesmeye, yalıtmaya çalışıyor çalışma ortamında bir çeşit. Hatta daha da öte gidiliyor tecrit uygulamasında. Çalışmasına bile izin verilmiyor! Bankacılık sistemine giriş şifresi iptal ediliyor misal. Hatta sonunda, boş, evet bildiğinizi boş, bir masanın başına oturtuluyor. “Oh işte otursun kitap okusun o masada, çalışmasına izin verilmiyo madem! Alsın maaşını tıkır tıkır” diyen benim gibi cin fikirler olabilir. Fakat bir bankadan bahsediyoruz. Hiç kapitalizm yer mi bizim cin fikirleri. Orada boş oturacaksın başka bir iş yapmayacaksın diye tutturuyorlar bu kez. Yöneticilerin tehditkar ve aşağılayıcı tavırları sürüp gidiyor.Makul Olanlar ve Olmamakta Israr EdenlerEh arkadaşında eli armut toplamıyor tabii bu arada. Kendisi zaten Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği’ne de üye imiş. Onların da yardımıyla İzzet Otru diye genç bir avukat dahil oluyor sürece. Banka yetkilileri ile görüşüp gayet makul şekilde sadece tüm çalışanların üzerindeki baskının azaltılmasını istiyor. Ancak bu makul istek belki de gerçekten makul olduğu için geri çevriliyor. Hem de baskılar daha da arttırılıyor içeride. İşte hizmet işte kalite! Sonunda bu nebze kaliteye dayanamayan Birim kardeş ayrılıyor işten. İş akdini feshediyor. Haklı nedenle. Banka aleyhine İstanbul İş Mahkemesi’nde de dava açıyor. Alacakları kıdem tazminatı ve manevi tazminat talep ediyor bankadan. Ancak banka ve çağrı merkezi yöneticileri bu dünyadaki her şeyi ve de her şeyi bildikleri gibi, bu süreçte de her şeyi bilme üslubunu terk etmiyorlar. İki gram mahçubiyet? O yok! Ellerinde konuyla alakalı alakasız ne varsa mahkemeye sunuyorlar.Onur!Gelelim sadede. Bu mahkeme sürecinin önemli merhalelilerinden biri geçtiğimiz Salı günü gelen bir kararla kat edildi. Koskoca bankanın, o dünyalar satın alan paranın, o bitmek tükenmek bilmeyen hırsın iktidarının karşısında, insanlar, genç kadın ve erkekler. Onların haysiyet mücadelesi. Bir makine parçasına dönüşme ısrarına karşı çıkışları. Ellerini zalimlere açmaktansa dostlarının omuzlarına koymalarının hikayesi. Ancak böyle yapılınca uzun ve zor da olsa yollar aşılabiliyor. Evet, yerel mahkeme Birimin iş akdini feshinin haklı nedene dayandığını karara bağladı. Yani mahkeme bir işyerinde çalışırken, bu davada bilirkişinin de aynı yöndeki raporuyla, tüm çalışanların baskı altına alınması, tecrit edilme, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin alınmaması gibi sebeplerle iş akdinin çalışan tarafından feshedilmesini haklı buldu. Eğer karar yargıtayda onanırsa bir örnek karar haline gelebilecek ve özellikle mobbing davalarında ciddi sonuçlar doğurabilecek. Takipçisi olmakta fayda var. Bu mücadeleyi yürütenler destekleyenler Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği, Bank-Sen, Plaza Eylem Platformu ve bizzat dik durmaya devam eden emekçiler yalnız kendileri için değil hepimiz için inat ettiler, ediyorlar. Bu hayatın kaybedenleri olarak kınanmamız ve aşağılanmamızın karşısında elimizde kalan tek şey onurumuz. Açık olan şu ki hakkımız ve onurumuzu koruyabilmenin bile tek yolu elimizi diğerinin omzuna koymak.
İnsanın en büyük çelişkisi öleceğini bilerek yaşamak. Yüzleşmek ölümle. Sürekli kaçtığımız son. Ne zaman bu son bulacak bizi? Bilmeden yaşamak avuntumuz. «Her canlı birgün ölümü tadacaktır» biliyoruz. Bunu her gün ve her gün hatırlamak istemesek de birileri gözümüze sokmaya yemin billah etmiş. Bu “göze sokma” durumunu “sinir bozucu” bulursanız maazallah seçim mitinglerinden kitlelere yem edilirsiniz; vay efendim “ayete sinir bozucu dedi” diye. Olmadı linç ediveririz sokak ortasında. Yangındır, kundaklamadır. Kendi ana çelişkisi olarak toplumu ikiye bölmeye yeltendiği “laik-anti laik” çatışmasına tam oturan CHP değişmeye çalışınca paniğe kapılmış AKP. Eski can simitlerine sarılmakta.Kırmızı bir bez sallamakta kendine oy vermiş ve kendi iktidarı altında da ezilmeye devam etmiş bulunanlara. Sekiz yıllık iktidar dönemlerinde sadece kendini değil cümle cemaatini de beslemiş büyütmüş bulunan AKP, “mağğdurum da mağdurum” diye tutturan ileri demokrasi zihniyeti mağdurluğunu kanıtlayacak yalnız iki olaya referans verebilmekte; Biiiirrr! “CHP ezanı türkçeleştirmiştir. Tanrı uludur, tanrı uludur diye okutmuştur. Aksi yönde davranan ları para ve hapisle cezalandırmıştır.” En yetkili ağız RTE’den. İkiiii! “başörtü zülmü!” “Zulüm gördüm” diyene “hayır görmedin!” diyecek vicdansızlığa sahip değiliz, onlardan değiliz, çok şükür. Başörtülü kadınların eylemlerine destek verdik ve bundan asla pişman olmadık, asla asker şakşakçılığına soyunmadık. Zulüm görenler olarak başka zulüm görenlerin acısını anladık. Zalimin karşısında durduk. Ve bedelini ödedik bunun. İçimiz rahattır. Bir de “mağdurum” diye tutturanlar yapsın muhasebelerini bakalım. Biz bedelini öderken, “Teröristler asıldı!” diye tempo tutanlar, işkencecileri bağırlarına basanlar düşünsün. Bugün bir halkı copla, biber gazıyla, hapisle, zulümle temsil ettirmemeye yeltenenler düşünsün. Düşünsün de “her canlı gibi ölümü tadacakları an” ve kuvvetle inandıkları onun ertesi için endişelensin.Ölüm demişken, bu dünyanın sefasını sürenler ve bir kadın milletvekili adayını kamuoyu önünde hedef haline getirmeye yeltenenler, ölümü ve ayeti kendine malzeme yapıyorlar. Tam bu sırada, bu dünyayı elleri ile yaratanlar yalnız ve gerçekten kendi ölümleri mevzu bahis olduğunda gündemimize gelebiliyorlar. Hayatta kalabilmek için bir makine parçasına dönüşen ömürleri ancak dramatik bir şekilde ellerinden kayıp gittiği zaman kısa bir süreliğine görünür oluyorlar, sonra yitip gidiyorlar çoğunluğun gözünü diktiği ve ufuk çizgisini oluşturan mavi ekrandan, kuyruklu yıldız misali. Pek azımız adlarını biliyor ya da hatırlıyor. O da eğer onların sesini yükseltecek duyulur kılacak insanlar destek grupları varsa. Bunlardan biri Semiramis Karaaslan. Yani kaçınılmaz sona doğru adım adım yaklaşan, sesleri kısılan ve kendilerini “yuvadan atılan leylek yavruları gibi hisseden” bu insanların yanıbaşında duranlardan, onların seslerini çoğaltanlardan biri. O Bingölde onlar günbegün ölürken acılarını dindirmek için çırpınıyor. Kot kumlama işçisi Selahattin Şahin bir kuyruklu yıldız gibi kayarken bu hayattan, onun sözleri ile ulaşıyor bize ancak Selahattin’in bu hayatta bıraktığı iz.Kot Kumlama İşçilieri ile Dayanışma Komitesi ve Semiramis Karaaslan ve adlarını bilmediğimiz pek çoğu Kot kumlama işçilerinin malulen emekli olabilmeleri için büyük bir mücadele verdiler. Bu mücadele neticesinde, devletlüler «tozlu yerlerde çalışmasaydılar» dan, «malulen emeklilik için rapor getirsin» lere kadar geldiler şükür. «6111 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun›un 67 inci maddesi ile 1/7/1976 tarihli ve 2022 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanuna» geçici bir ikinci madde eklendi. Böylelikle sigortasız olarak kot kumlamış bulunanlar a) herhangi bir başka sosyal güvenlik kurumundan her ne ad altında olursa olsun herhangi bir gelir veya aylık almıyorlarsa, b) silikozis hastalığı nedeniyle meslekte kazanma gücünü en az % 15 kaybettiğine Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Kurulunca meslek hastalıkları tespiti hükümleri çerçevesinde karar verilmişse, Sosyal Güvenlik Kurumunca aylık bağlanacak. Ancak başvuru süresi 24 Mayıs’ta sona eriyor. Daha fazla bilgi için,facebook gruplarını ziyaret edebilir, www.kotiscileri.org’a gözatabilir ve info@kotiscileri.org’ a yazabilirsiniz.
12 Eylül Mağdurları Beraatlerinin Ardından Sigortalı Olsalar da Borçlanabilirler mi?
Yazınızı okuduktan sonra bir soru sorma ihtiyacı hissettim. Soru kendi durumuma dair olduğu için umarım mazur görürsünüz. 12 Eylül’ün şerrine uğrayan, 3 yıl yatan ama beraat eden biri olarak, ben de yazınızda bahsettiğiniz grubun içindeyim. Bu 3 yılın emekliliğime sayılması için hakkımı kesinlikle kullanacağım. Çevredeki eş-dost konuyu iyi bilmediğinden, bir sürü farklı yorumlar aldıkça kafam iyice karıştı. Benim için durumu biraz anlaşılmaz hale getiren nokta şu: Benim SSK girişim 1983 yılında başlıyor. Yani cezaevinden çıktıktan sonra. Şimdi, gidip bu süreleri emekliliğime saydırmak için başvursam, 1980-83 arası (yani cezaevinde olduğum yıllar) SSK’lı olmadığım halde bu 3 yıl benim SSK gün sayıma eklenecek mi? Bu durumda, mesela halihazırda 4500 gün olan SSK+Bağkur prim ödenmiş gün sayıma yattığım 3 yıl (1080 gün) eklenip, prim ödenmiş gün sayım 4500+1080=5580 gün olarak mı hesaplanacak?Öncelikle sorunuz 6111 sayılı “Bazı Alacakların yeniden yapılandırılması ile Sosyal sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile ilgili. Bu Kanun 13 Şubat 2011’de kabul edildi ve 25 Şubat 2011’de Resmi Gazetede yayınlandı. Torba Yasanın 52 inci maddesi 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na geçici maddeler ekliyor bunlardan geçici 36. madde ilgilendiğimiz konuyu düzenliyor.(bu bilgiler belki bu konu ile ilgili metinlere ulaşmak isteyenlere faydalı olabilir diye tekrar etmekte fayda var. “GEÇİCİ MADDE 36- 13/5/1971 tarihli ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca kurulan sıkıyönetim mahkemelerinin görev alanına giren suçlar nedeniyle yakalanan veya tutuklananlardan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenlerin, gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri için kendilerinin ya da hak sahiplerinin bu durumlarını belgeleyerek bu maddenin yayımı tarihinden itibaren altı ay içerisinde talepte bulunması kaydıyla, gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri, talep tarihinde 82 nci maddeye göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt sınırının % 32’si üzerinden hesaplanacak primlerinin; bu durumlarından dolayı dava açıp tazminat alanların borcun tebliğ tarihinden itibaren altı ay içerisinde kendilerince veya hak sahiplerince, tazminat almamış olanların ise Hazinece ödenmesi suretiyle borçlandırılır. Bu şekilde borçlanılan süreler Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında prim ödeme gün sayısı olarak değerlendirilir. Ancak sigortalılık başlangıç tarihinden önceki borçlanılan süreler sigortalılık başlangıç tarihini geriye götürmez.” Siz tümüyle bu şartları yerine getiriyorsunuz. Tutuklandığınız dönemde sigortalı olmamanız bu hakkı kaybedeceğiniz anlamına gelmez. Geçici maddenin sonundaki hükümde “Ancak sigortalılık başlangıç tarihinden önceki borçlanılan süreler sigortalılık başlangıç tarihini geriye götürmez.” Diyor. Bu durumda sizin durumunuzda olanlar yani tutukluluktan önce sigortaya girişi bulunmayanlarında bu haktan yararlanabilecekler. Örneğin daha önce askerlik borçlanmasında da benzer bir uygulama ile sigortalı olmazdan evvel yapılan askerlik süresinin istenilen kadarı sigortalı tarafından borçlanılabilmekte, hatta bu sigortalının sigortaya giriş tarihini geriye doğru taşımaktadır. Ancak “12 Eylül Mağdurları” için bu geriye taşıma söz konusu değildir. Bu durumda tutuklu olarak geçirdiğiniz süre tam olarak hesaplanarak (eğer tam olarak 3 yıl ise sizin de yazdığınız gibi 1080 gün olarak) sigortalılık gün sayınıza eklenecek. Bu durumda tutukluluk sürenizin başlangıcını ve sonunu tam olarak tespit ettirip, her ayı da 30 gün olarak hesaplayarak borçlanma yapacağınız gün sayısını bulabilirsiniz. Sigortaya tam giriş tarihinizi ve doğum tarihinizi bilmediğimden genel olarak emekli olmak için tamamlanması gereken (işe başlama tarihine göre) yaş, sigortalılık süresi ve prim gün sayılarını da ekliyorum. Kadın sigortalı için tamamlaması gereken yaş sigortalılık süresi ve prim gün sayısı İşe başlama tarihi 01.04.1981 öncesi ise: çalışma süresi 20 yıl, yaş sınırı yok, prim gün sayısı 5000. İşe başlama tarihi 01.04.1981-08.09.1981 arası ise çalışma süresi 20 yıl, yaş sınırı 38, prim gün sayısı 5000. İşe başlama tarihi 09.09.1981-23.05.1984 arası ise çalışma süresi 20 yıl, yaş sınırı 40, prim gün sayısı 5000. Erkek sigortalı için tamamlaması gereken yaş sigortalılık süresi ve prim gün sayısı: İşe başlama tarihi:- 24.11.1980-23.05.1982 arası ise , 25 yıl çalışma, yaş sınırı 46, prim gün sayısı 5075. İşe başlama tarihi 24.05.1982-23.11.1983 arası ise, 25 yıl çalışma, yaş 47, prim gün sayısı 5150. İşe başlama tarihi 24.11.1983-23.05.1985 arası ise, 25 yıl çalışma, yaş 48, prim gün sayısı 5225. Bu şartlara göre emeklilik şartlarınızı öğrenip yerine getirip getirmediğiniz tam olarak hesaplayabilirsiniz. Muhtemelen tutuklu olarak geçirdiğiniz süre en yüksek olan 5225 günü de geçmenizi sağlayacak ve emeklilik hakkına kavuşacaksınız.
Bildiğiniz gibi ortada bir Torba yasa var. İçinden her an her şey çıkabilir cinsinden. Tam adını yazalım olsun bitsin. 6111 sayılı “Bazı Alacakların yeniden yapılandırılması ile Sosyal sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” Bu Kanun 13 Şubat 2011’de kabul edildi ve 25 Şubat 2011’de Resmi Gazetede yayınlandı. “Bazı alacaklar”, “bazı kanunlar” gibi gayet(!) açıklayıcı ifadelerle bezeli bu başlıktan da anlaşılacağı üzere içerisi karmakarışık. Bu torbadan 12 Eylül’de tutuklanmış, işkence görmüş, işinden edilmiş, yalnız bedenen ve ruhen sakatlanmamış, fakat işsizlikle de, yoklukla da sosyal ve siyasal haklarından mahrum kalarak da ayrımcılığa ve sosyal dışlanmaya tabi tutularak da cezalandırılmaya kalkışılmış insanlarımıza bir umut çıkabilir mi diye baktık. Şüphesiz yaşadıklarının karşılığı olacak hiçbir maddi karşılık yok. Ama bugün hayatlarını biraz da olsa kolaylaştıracak bir şey çıkar mı diye umut ettik.. Ama netice şimdiden söyleyelim ki çok iç açıcı değil. Yine de, bu konuda sorulan sorulara da genel bir yanıt geliştirmeye çalıştık.Yalnız Beraat Edenler ve Kovuşturulmasına Yer Olmadığına Karar Verilenleri KapsıyorDarbe dönemindeki hak kayıpları ile ilgili düzenleme “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Hükümler ve Son Hükümler” adı altında düzenlenmiş. Torba Yasanın 52 inci maddesi 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na geçici maddeler ekliyor bunlardan geçici 36. madde ilgilendiğimiz konuyu düzenliyor. Bu maddeye göre “13/5/1971 tarihli ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca kurulan sıkıyönetim mahkemelerinin görev alanına giren suçlar nedeniyle yakalanan veya tutuklananlardan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenlerin, gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri için” borçlanabilecekler. (Şüphesiz AKP Hükümeti’nin adalet ve demokrasiden ne anladığını ziyadesiyle yüzümüze çaptığı günlerden geçiyoruz. AKP’nin 12 Eylül’ün işkence ile alınan ifadelerle tarafsız(!) ve adil(!) mahkemelerde yargılanan ve bunun sonucu “mahkûm” olanları bu düzenlemenin dışında tutması bir yandan da “12 Eylül’le hesaplaşması(!)” gayet manidar. Belki biz yanlış anladık yahu! Hemen günahlarını almayalım. Belki de AKP, başka bir yıla denk gelen “12 Eylül” ile hesaplaşıyor!)Nasıl ve Ne Süre İçinde Borçlanılabilinir?Velhasıl hüküm giymiş olanlar bu borçlanma hakkından yararlanamayacaklar. Ancak 12 Eylül 1980’den başlayarak (Kanun sürenin sınırına dair bir referans vermiyor. Muhtemelen bir genelge ile uygulama esasları belirlenecektir.) sıkıyönetim mahkemelerinin görev alanına giren suçlar nedeniyle haklarında takipsizlik kararı verilenler ya da beraat edenler gözaltında geçen ya da tutuklu geçen sürelerini borçlanabilecekler. Ancak bu haktan yararlanabilmek için gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri için kendilerinin ya da hak sahiplerinin belgelemeleri, geçici kanunun yayımı tarihinden itibaren altı ay içerisinde talepte bulunması gerekiyor. Yani hak sahiplerinin bu kanunun Resmi Gazetede yayınlandığı tarih olan 25 Şubat 2011’den başlayarak başvurmak ve borçlanmak için 6 ayları var. Bunun için Kara Kuvvetleri Adli Müşavirliğine başvurarak hakkınızda alınan Sıkıyönetim Mahkemesi kararlarını edinerek bir başvuru belgesi ile Sosyal Güvenlik İl müdürlüğüne yahut Sosyal Güvenlik Merkezine başvurabilirsiniz. Eğer Kara Kuvvetleri Adli Müşavirliği ile muhatap olmak istemezseniz, diğer bir seçenek başvuru belgesi ile aynı yerlere müracaatınız halinde gerekli belgeler SGK tarafından Kara Kuvvetleri Adli Müşavirliğinden istenmesi.Nasıl Hesaplanacak, Kim Ödeyecek?“talep tarihinde 82 nci maddeye göre prime esas günlük kazanç alt sınırının % 32’si üzerinden hesaplanacak primlerinin; bu durumlarından dolayı dava açıp tazminat alanların borcun tebliğ tarihinden itibaren altı ay içerisinde kendilerince veya hak sahiplerince, tazminat almamış olanların ise Hazinece ödenmesi suretiyle borçlandırılır.” Yani SSK’lı olanlar için belirlenen asgari ücretin %32 ‘si üzerinden hesaplanacak. Tutuklanmaları veya gözaltına alınmalarından dolayı dava açarak tazminat almış bulunanların borçlanmaları kendileri yahut hak sahipleri tarafından, dava açıp tazminat almayanların borçlanmaları hazine tarafından ödenecek. Ancak sigortalılık başlangıç tarihinden önceki dönemler için yapılan borçlanmalar, sigortalılık başlangıç tarihini geriye doğru götürmeyecek.Memurlar İçin de Geçerli mi?Yukarıda belirttiğimiz pek çok husus aynı dönem içerisinde 5434 sayılı T.C Emekli Sandığı Kanuna tabi çalışmakta olanlar (memurlar) içinde geçerli. 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenlerin, herhangi bir nedenle hizmet sayılmayan gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri, kendileri veya hak sahiplerinin bu durumlarını belgeleyerek bu maddenin yayımı tarihinden itibaren altı ay içerisinde talepte bulunması kaydıyla, gözaltına alındığı veya tutuklandığı tarihteki emeklilik keseneğine esas aylık derece ve kademesinin talep tarihindeki katsayılar ve emeklilik keseneğine esas aylığın hesabına ait diğer unsurlar ile kesenek ve karşılık oranları esas alınmak suretiyle hesaplanacak borçlanma tutarının altı ay içerisinde kendilerince veya hak sahiplerince ödenmesi halinde hizmet sürelerine eklenir. Borçlanılan süreler 5434 sayılı Kanunun geçici 205 inci maddesine göre yaş tespitinde dikkate alınmaz.Hem SSK hem de 5434 sayılı kanununa göre çalışanlardan bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar, kendi sigortalılıklarından dolayı sosyal güvenlik kanunlarına göre gelir veya aylık bağlanmış olanlar ile söz konusu süreleri herhangi bir şekilde sigortalılık hizmeti olarak değerlendirilmiş olanların borçlanama yapmaları mümkün görünmüyor. Ayrıca borçlandırılan sürelerin emekli ikramiyesi hesabında dikkate alınmayacağı da bu kanun değişikliğinde belirtilmiş.
Doğum Borçlanması Sigortalı Olmazdan Evvel Gerçekleşen Doğumlar İçin de Mümkün mü?Merhabalar. Öncelikle yazılarınız için teşekkür ediyor, ellerinize sağlık diyorum. Size bir sorum olacak. Yazınızda açıklamışsınız biraz ama sizden tekrar bilgi almak istedim. Yasal dayanağı nelerdir onun hakkında bilgi almak istiyorum. Annemin emekliliğine dört yıl gibi bir süre kaldı onun için böyle bir arayış içine girdim. Annemin doğumdan önce hiç sigorta ya da Bağ-kur başlangıcı yok. Şu anda hayatta olan üç çocuğu var, en küçüğümüz 26 yaşında. Yani annem son doğumunu yaptıktan ortalama on yıl sonra SSK’ya başladı. Böyle bir durumda annem doğum borçlanması için başvurabilir mi? Yasal dayanakları nelerdir, neler yapabilirim? Gerçekten yardımınıza ihtiyacım var. Şimdiden ilginize teşekkür ederiz…..Temmuz ayında yayınlanan bir genelge ile doğum borçlanmasında kadınların aleyhine olan düzenleme değişti. Ancak bu değişikliğin kendiliğinden gerçekleşmedi. Doğum borçlanması yapmak isteyen kadınların mahkemelere başvurularının ve Yargıtay kararlarının bu genelgenin çıkmasında ciddi etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Yeni tebliğle birlikte iki temel nokta değişti. İlki, “ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra” ifadesi yeni genelge ile ortadan kalktı. Yani kadınların 2 doğum için 2 şer yıl borçlanabilmesi için bu doğumları sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra yapması şartı artık yoktu. Dolayısıyla nasıl ki sigortalı olmazdan evvel yapılan askerlik hizmeti borçlanılabiliyor ve sigortanın başlangıç tarihini geriye doğru taşıyorsa, sigortalı olmazdan önce yapılan doğumlar da aynı şekilde kadın sigortalının sigortaya giriş tarihini geriye taşıyacaktı. Diğer bir değişiklik de işten ayrılma söz konusu ise 300 gün içinde doğumu gerçekleştiren işçinin bu doğum için 2 yıl borçlanması uygulamasının ortadan kalkmasıydı. Artık bu 300 gün sınırı da mevcut değildi.Eylül Genelgesi ve Acı BiberAncak ilk bakışta bu genelgeden çıkardığımız sonuçlar maalesef uygulamada hemen hayata geçirilmedi. Onun yerine bu dönemde başvuruda bulunanlar kurumdan genelgenin ellerine ulaşmadığı ve işlem yapamayacakları yanıtını aldılar. Bu bekletmenin sebebi 16/9/2010 tarihli 2010/106 sayılı genelge ile açığa çıktı. Bu genelge ile SGK “Doğumun çalıştığı işinden ayrıldıktan sonra 300 gün içinde gerçekleşmesi şartı aranmayacaktır” hükmünü bir kez daha tekrarladı. Ancak genelgenin sonraki bölümünde kadınlar açısından durumu bir hayli zorlaştıran (deyim yerindeyse) bir düzenleme getirildi. Bu genelgeye kadının doğum borçlanması yapıldığı sıradaki durumu esas alınacaktır. Bu durumda örneğin zorunlu sigortası bittikten sonra isteğe bağlı sigortaya prim ödeyenlerin 4/b statüsünde yani, borçlandırılan sürelerinin Bağ-Kur kapsamında hesaplanması söz konusu olacaktır. Bağ-Kur’dan mı yoksa SSK’dan mı emekli olacakları ise Hizmet Birleştirme Kanunu’na göre hesaplanacaktır. Bu kanuna göre emekli olacakların geriye doğru 7 yıllık hizmet süreleri dikkate alınacak bu süre içinde hangi kurumdaki hizmet süresi fazla ise o kurumun emekliliği söz konusu olacaktır.Kanunla ver, Genelge ile AlSizin sorunuza gelecek olursak eğer Temmuz ayındaki genelgeye uygun hareket edilse idi anneniz bu durumda emekliliğine 4 yıl kalmış olması nedeniyle sigortalı olmazdan evvel gerçekleştirdiği iki doğum nedeniyle sigortalı olma tarihi 1440 gün geriye doğru kayacak ve muhtemelen emekli olacaktı. Ancak şu anki uygulama sigortalı olmazdan önceki doğumlar için borçlanma hakkı tanımıyor. Halbuki 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlı Sigortası Kanununun hükümleri genelgeden farklı. Bu kanunun 41’inci maddesi Sigortalının Borçlanabileceği Süreler başlığının altında doğum borçlanmasını şu şekilde düzenliyor. “MADDE 41- Bu Kanuna göre sigortalı sayılanların; a) (Değişik: 17/4/2008-5754/67 md.) Kanunları gereği verilen ücretsiz doğum ya da analık izni süreleri ile 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki sigortalı kadının, iki defaya mahsus olmak üzere doğum tarihinden sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmaması ve çocuğunun yaşaması şartıyla talepte bulunulan süreleri,” ….sigortalılıklarına sayılır. Dolayısıyla burada sigortalı olmazdan önceki doğumlar hakkında bir açıklama yoktur.Kadınlara Bir Darbe de Yargıtay’dan ve Eşitlik İlkesiSGK’nın iddiası sigortalı olmazdan önce gerçekleşen doğumlar için borçlanılamayacağı yönündedir. Tıpkı 300 gün sınırlamasında olduğu gibi borçlanma talebi reddedilenler bu konuda yargıya başvurdular. Ancak bu kez yargı kararı 300 gün sınırlamasında olduğu gibi olumlu sonuçlanmadı. 300 gün konusunda kadınların yararına bir karar alan Yargıtay 10. Hukuk Dairesi bu kez SGK lehine bir karar verdi. (05.04.2010 tarihli ve Esas no:2009/17858 Karar no:2010/4907). Bu karara göre 1993 de sigortalı olan davacı kadının 1980 ve 1983 yıllarında gerçekleştirdiği doğumlar nedeniyle doğum borçlanması yapamayacağı hükme bağlandı. Bu karar yargı üzerinden bu konuda hak arama kapısını kapatmış görünmekte. Maalesef bu durumda anneniz de sigortalı olmadan önce gerçekleştirdiği doğumlar nedeniyle borçlanma yapamayacak. Diğer yandan Askerlik Borçlanması konusunda şu anda erkekler sigortalı olmazdan önce yaptıkları askerlik hizmeti süresini borçlanabilmekteler. Yani sigorta başlangıç tarihleri 1 gün ile 18 aya denk gelen 540 gün arasında istedikleri kadar geriye çekilebilmekte. Yıllarca çalışan ve aynı zamanda çocuk büyüten ve tüm ev hizmetlerini ücretsiz olarak gerçekleştirilen biz kadınlar kolayca ve bir kalemde kapsam dışına çıkarılıyoruz. Bu durumda şu anki doğum ve askerlik uygulamaları arasındaki bu farklılık nedeniyle kadınlara karşı bir ayrımcılıktan bahsedebilir ve eşitlik ilkesi üzerinden yeni hak aramalarına gidilebilir.
Ostim’de ve İvedik’te yaşananları tekrar etmeyeceğim. Burada yaşananlar daha önce yaşadıklarımızın bir tekrarı gibi. İstanbul’da, Karadon’da, Zonguldak’ta, Ankara’da dört bir yanında memleketin ancak kitlesel ölümlerimizle haber olabiliyoruz rengârenk sayfalarında basının ve ve rengarek haberlerinde mavi ekranın. Teker teker her gün ölümlerimiz haberden bile sayılmıyor. Tabii bir istisna var: eğer kot kumlamışsak kayıtsız bir işçi olarak kayıtsız bir atölyede uluslar arası markalara veya Tuzla’da tersanede çalışıyor isek bir takvim yaprağının düşmesi gibi sayıyorlar bizi “bir tane daha, bir tane daha, evet bir tane daha”3 Yıl Önce Davutpaşa’da.Ve ille de Davutpaşa tabii. Davutpaşa da olup biten ne varsa 3 yıl sonra bugün Ostim’de ve İvedik’te o oluyor. Daha geçenlerde, 30 Ocak’ta bir anma vardı. Davutpaşa’da hayatını kaybedenlerin anması. Geride kalanlar defalarca o yerin iş cinayetlerinde öldürülenlerin unutulmaması için bir parka çevrilmesi talep etmiş kamu otoritelerinden. Cevap koskoca bir tıss! En sonunda kendileri yapmışlar. Diyorlar ki 23 canımızı kaybettik orada. Annemizi babamızı kardeşimizi kızımızı ve oğlumuzu yeğenimizi yahut teyzemizi. Sorumlu kim? İşçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerini almayan işveren. Evet ama daha ötesi var. Ama asıl bu pervasızlığa ve katliama göz yuman kamu otoriteleri sorumlu bu ölümlerden. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İstanbul Bölge Müdürü, Zeytinburnu Belediyesi’nin orayı denetlemekle sorumlu kademeleri şimdi, yani tam üç yıl sonra yargılanıyorlar bu sorumluluklarından ötürü. Davutpaşa’da kaybettiklerimizin aileleri yalnız onların değil aynı zamanda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, İçişleri Bakanlığının ve Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanlığının Bölge müfettişlerinin de sorumlu olduklarını ancak onların yargılanmadıklarını söylüyorlar. Üç yılda ancak bu kadar ilerlenebilmiş. En azından iki kamu kurumundan feda edilen küçük memurlar değil işin karar alıcıları mahkemeye çıkartılabilmiş. Ama ortada olan şu: bizzat devletin kendisi denetlememeyi seçiyor, gün geçtikçe denetleyebileceği alanlardan çekiliyor. Hükümet de yeni torba yasalarla “esnek” ölümlere itiyor hepimizi. Bu yüzden Davutpaşada yakınlarını kaybeden aileler Ostim ve İvedik’te yakınlarını yitirenlerini yalnız bırakmayacaklar. Öğrendiklerini onlarla paylaşacaklar, onlardan yenilerini öğrecekler. Yeni Davutpaşalarda Ostim-İvedik’lerde canımızın parçalarını yitirmemek için.Unutkan bakan!Ostim ve İvedik’te ölenler, aynı sınıf temelli katliamın kurbanı. Bu şüphesiz kadim bir sorun. AKP’den önce de vardı. Ama AKP tek başına iktidarlığını, neoliberal politikaları uygulamakta pervasızlık olarak karşımıza çıkardı. “Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler bırakınız öldürsünler yeter ki para kazansınları” “kaza zaten kaderdir” e erdirerek gün be gün şahidi olduğumuz daha berbat bir sürecin önünü açtı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer yani Ostim de ve İvedik’te ölen o işçilerin sağlık ve güvenliğinden bizzat sorumlu olan insan çıkıp “işletme belgeleri bile yok” diyor. Bakan kamuoyu önünde hayıflanırken bir şeyi unutuveriyor: bu işletmelerin belge alma zorunluluğu yok!. Neden mi yok? Çünkü “İş Yasasının 78. maddesinde işyerlerinin kurulması aşamasında işyeri koşullarının iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uygun olmasını teşvik eden uygulama, 2008 yılında 5763 sayılı, “Torba Yasa” ile değiştirilmiş ve 04.12.2009 tarihli “İşletme Belgesi Alınması Hakkında Yönetmelik”le ortadan kaldırılmıştır. Böylece 50’den az işçi çalıştıran işyerlerinin İşletme Belgesi alması zorunluluğu ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın (ÇSGB) işyerlerine yönelik denetimi ve yol göstericiliği yok edilmiştir.”[1]. “yani işletme belgeleri yok” diye hayıflanan bakanın hükümetinin topyekun projesidir zaten isteyenin istediği gibi at koşturması.[1] TMMOB Makine Mühendisleri Odası Basın Bülteni 05.02.2011Çalışma Bakanına sorular!Düzenlemeler böyledir. Bir de bu düzenlemelerin uygulaması vardır o daha da fantastikdir. Hadi soralım: adı koskocaman Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı olan bu bakanlık işçi sağlığı ve iş güvenliği denetimlerine nasıl bir bütçe ayırmaktadır? Denetimler için kaç müfettişi vardır? Yaptıkları denetim var olan işletmelerin yüzde kaçını kapsamaktadır? Tabii bir de bu soruların kayıtlı işçiler ve işyerleri için geçerli olduğu gerçeği var. Kayıt dışının önlenmesi değil yeni “Torba”larla teşviki mevzubahisken saf saf soruyoruz tabii “kayıt dışını önlemek için ne yapıyorsunuz?” diye.Gücü Gücü Yetene!Yarın öbür gün şu anki ya da başka bir çalışma bakanı daha çıkacak. Başka bir patlamada başka bir torba yasada geçirilmiş “birkaç yönetmeliği” daha hatırlayamayacak. Biz ise daha genç yaşta daha az para ile çalıştığımız işyerlerinde artık 4 aya çıkan deneme süreleri ile ölüyor olacağız. Analarımız ardımızdan ya “bilinmeyen bir dilde” yahut Rumca yahut pekala bakanlarında bildiği dilde; Türkçe ağıt yakacak. Çağrı üzerine çalışma, evden çalışma ve uzaktan çalışma ile işveren zaten olmayan sorumluluklarını tümüyle üzerinden atmış, devlet zaten denetlemediği alanı tümüyle terk etmiş olacak. Gücü gücü yetene. O zaman güçsüz mü görünüyoruz kendimize. Evet paramız ve gücümüz yok onlar gibi ama çoğuz biz. Hem sadece bu mahallede bu kentte bu memlekette değil. Dünyanın her yerinde çoğuz. Seçeneksiz miyiz? Seçeneğimiz avuç açmak mı tepemizdekilere? Katlanmak mı tazyikli sularına coplarına biber gazlarına ve dahi silahlarına, işkencelerine, ölümlerine, toptan zulümlerine? Yoksa aynı “eli kaldırıp bir dost omuza koymak mı?” Ömrümüzü karıştırmak mı kendimize benzer ömürlere? Yoksa aynı Elif Ananın dediği gibi “gene olsa gene yaparım” demek mi bir ömrün sonunda?
Hatırlayacağınız üzere doğum borçlanması ile ilgili olarak bu köşeden daha önce yazılar yazmış, sorulara cevap vermiştik. Yine benzer konularda sorulan sorulara bir cevap olması için bir kez daha bu konuya değinmek istiyorum. Ancak sorulan sorularda verilen bilgilerle her bir sigortalının ya da bağkurlunun hizmet dökümü gibi bilgilere ulaşmak şu anda mümkün değil. Zira devletimiz bir güvenlik açığını kapayarak internetten bu tür sorgulamaların başkaları tarafından yapılmasını engelleyecek bir sisteme geçti. Bu durumda PTT şubelerine uğrayıp bir kereye mahsus olmak üzere size özel şifre almanız gerekiyor. Bu sebeple doğum borçlanması hakkında eski ve yeni uygulamalar hakkında bilgilendirici olacağını tahmin ettiğim genel bir yazı yazmakta buldum çareyi. İşte genelge bolluğu içinde SGK ve doğum borçlanması.Doğum borçlanmasında en eski uygulama5510 sayılı Sosyal Sigortalılar Genel Sağlık Sigorta (SSGSS) kanunu belirli şartlar altında kadınlara doğum borçlanması olanağı sağlıyordu. Bu şartlar şunlardı; kadının doğum yaptığı dönemde A/4 hizmet akdine bağlı olarak çalışıyor olması, işten ayrılmışsa 300 gün içerisinde doğum yapmış olması, doğum nedeniyle işten ayrılmış olması ya da işe gelmemiş olması, doğum borçlanması yapılacak dönemde çocuğun yaşıyor olması, doğum borçlanması yapılacak sürede adına prim ödenmemiş olması. Yani bu düzenleme ile işe girmeden evvel doğum yapmış kadınlara bu doğum süresini 2 yıl (ve de ikinci çocuk için 2 yıl olmak üzere 4 yıl) olmak üzere borçlanma hakkından yoksun kalıyorlardı. Fakat diğer yandan askerlik borçlanmasında durum benzer olmasına rağmen uygulama farklı idi. Erkek işçiler sigortalı olarak çalışmaya başlamadan önce askerlik yapmış olsalar da bu süreyi borçlanabilmekte idiler. Yani işe başladıkları tarih 2 yıl geriye çekilmekte idi. Kısaca doğum borçlanmasındaki uygulama kadınlar aleyhine işlemekteydi.2008/111 sayılı Hizmet borçlanma İşlemleri genelgesine göre “2008 yılı ekim ayı başından önce ve bu tarihten sonra borçlanılan sürelerle bu süreler ait kazançlar 5510 sayılı Sosyal Sigortalılar Genel Sağlık Sigorta Kanunu ile yürürlükten kaldırılan ilgili kanun hükümlerince kaldırılan ilgili kanun hükümlerine göre değerlendirilcektir. “ denilmekteydi. Bu şekilde doğum borçlanma sürelerinin 4/a yani SSK lılık üzerinden değerlendirileceği ifade edilmiş olmaktaydı.İyi HaberTemmuz ayında yayınlanan bir genelge ile doğum borçlanmasında kadınların aleyhine olan düzenleme değişti. Ancak bu değişikliğin kendiliğinden gerçekleşmedi. Doğum borçlanması yapmak isteyen kadınların mahkemelere başvurularının ve Yargıtay kararlarının bu genelgenin çıkmasında ciddi etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Yeni tebliğle birlikte iki temel nokta değişti. İlki, “ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra” ifadesi yeni genelge ile ortadan kalktı. Yani kadınların 2 doğum için 2 şer yıl borçlanabilmesi için bu doğumları sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra yapması şartı artık yok. Diğer bir değişiklik de işten ayrılma söz konusu ise 300 gün içinde doğumu gerçekleştiren işçinin bu doğum için 2 yıl borçlanması uygulaması ortadan kalktı. Artık bu 300 gün sınırı da mevcut değildi.Bir Genelge Daha16/9/2010 tarihli 2010/106 sayılı genelge ile SGK “Doğumun çalıştığı işinden ayrıldıktan sonra 300 gün içinde gerçekleşmesi şartı aranmayacaktır” hükmünü birkez daha tekrarlamıştır. Ancak genelgenin sonraki bölümünde kadınlar açısından durumu bir hayli zorlaştıran deyim yerindeyse bir düzenleme getirilmiştir. Bu genelgeye kadının doğum borçlanması yapıldığı sıradaki durumu esas alınacaktır. Bu durumda örneğin zorunlu sigortası bittikten sonra isteğe bağlı sigortaya prim ödeyenlerin 4/b statüsünde yani, borçlandırılan sürelerinin Bağkur kapsamında hesaplanması sözkonusu olacaktır. Bağkur dan mı yoksa SSK dan mı emekli olacakları ise Hizmet Birleştirme Kanununa göre hesaplanacaktır. Bu kanuna göre emekli olacakların geriye doğru 7 yıllık hizmet süreleri dikkate alınacak bu süre içinde hangi kurumdaki hizmet süresi fazla ise o kurumun emekliliği sözkonusu olacaktır. Bu durumda en etkin çözüm sigortalanın doğum borçlanmasını yapmadan evvel isteğe bağlı sigortaya son vermesi, SGK’lı olarak, SSK 4/a sigortalısı olup ardından doğum borçlanmasına gitmesidir. Bu durumda sigortalı SGK’dan emekli olabilir.Not: Odtu’de AKP Genel Merkezi’ne yürümeye kalkan gençleri AKP pek “makbul” bulmamış olacak ki “kucaklamak” yerine Ankara soğuğunda soğuk duşa tabi tuttu. Gençler zaten “kucaklanmayı” pek ummadıklarından suntadan şahane kalkanlar hazırlamışlardı. Ama duş öyle tazyikliydi ki o güzelim sunta kalkanlar kırıldı. Tam teçhizatlı ve tek tip polisler karşısında yaratıcı ve sunta kalkanlı gençler.”başkaldıran” gençler hepimizi bir demokrasi eğitimine tabi tutuyorlar. Son söz olarak onlardan alıntı yapalım teoride ve pratikte “eğitim şart!”
SayılarKırk altı. Kırk altı kişi. Adı belli kırk altı kişi. Adı belli iki yüz kişi arasından kırk altısı. Adı belirsiz on binler arasından kırk altısı. Kırk altı ve diğerleri. Diğerleri bu kırk altının gideceği yere gidecek. Sonu belli bir yarıştalar sık nefes. Upuzun bir yolun ortasında yuvadan atılmış leylek yavruları, çırpınıyorlar. Kaçınılmaz sona meydan okuyan zayıf ve solgun yüzler. Hayatımızdan geçen solgun yüzler. O fotoğraflarda kardeşimiz, dayımızın oğlu, kapı komşumuz, yakın arkadaşımız var. Eşimiz, çocuğumuz, canımızın parçası var. İsimsiz ve hikâyesiz kırk altı kişi olarak geçip gitmelerine hayat penceresinden elverir mi gönlünüz? Ruhat Yıldırak, on dört on beş yaşında başladı çalışmaya. Okula gidecekken daha çalışması gerekti. Çalıştı. Askerlik çağı geldi. Askere gitti. Mehmetlerden bir Mehmet. Koşamadı, hatta yürüyemedi askerde. On beş gün sonra geri geldi Mehmet. Yirmi dördünde gömüldü doğduğu yere. Kısacık hayatında evlenmeye vakti olmadı. “bu köyde hep birileri ölür” diyor kardeşi.Mustafa Bircan, 32 yaşında, Erhan Kaya, 34 yaşında, Ertuğrul Doğru, 27 yaşında,Salih Atalay, 24 yaşında. Hayır, bu yaşlarında evlenmediler, borç harç eşya yapıp, kiralık bir ev bulmadılar maaşlarının yarısına, biraz daha fazla mesai yapıp bir fatura daha ödeyemediler. Bu yaşlarında baba olamadılar, çocuklarını okula da yollamadılar üç eksik, iki fazla çanta, defter toplayıp. Sıcak bir çay içmediler bir kış sabahında peynir zeytin ekmek fakir sofralarına oturup «hanımları» ile karşılıklı, huzur içinde gülüp hayatın zorluklarına. Hayır, bu yaşlarında öldüler sadece. Bu zor, bu çileli, bu fakir ama bu güzel hayat, yaşadığımız inatla, alındı ellerinden. Ertuğrul ve Salih aynı işyerinde 200 TL ye iki yıl çalıştılar. 200 TL. 200 TL bu memlekette 24 ve 27 yaşında iki delikanlının elinden alınan hayatının pahasıdır. Bir ay boyunca toz solumanın, gözünün ferini kota akıtmanın, hayatını o maviliğin üzerine beyaz bir iz olarak bırakmanın pahasıdır. Birbirinin kaderine bağlanmanın, bir ay içinde birlikte ölmenin pahasıdır.İsimlerİbrahim Güloğlu, Mustafa Kaleli, Adem İncirli, Yusuf İncirli, Hacı Ünal, Burhan İmrak, Cengiz Özkan, Kenan Söyüncü, Mehmet Vezir Arıkan, Sabri Celen, Şaban Altan, Kenan Temiz, Harun Poyaz, Erhan Akyürek, Recep Türkseven, Bedri Bıyık, Yusuf Bakır, Resul Edip, Hüseyin Özkaya, Beytullah Özkaya, Murat Aydın, Adem Abay. Birer rakam olarak geçebilmek için devlet kayıtlarına, ölümleri ile direnmeleri ve diretmeleri gerekti. O devlet kayıtlarıdır ki kimlerimizin attığı adımı, aldığı nefesi, ettiğimiz telefonu bilir. Ama bazen o devlet kayıtları ki kördür. Bazısı merdiven altına girmiş işyerlerini ve o işyerlerinde çalışan sigortasız işçileri gözü görmez. Bir de koskoca fabrikalar vardır içinde insan hayatına kastedilen. Onları da görmez. Görmek işine gelmez. Bu insanlar “Tokat Erbaa’da Libra Tekstil’de, Kırklareli’de Balinler Tekstil’de, Vural Giyim Sanayi LTD’de, İdeal Rodeo’da çalıştık” derler, umursanmaz. “Silikozis bir meslek hastalığıdır, zira bu tozu bu ciğere sokmanın, bu kadar kısa sürede bu hastalığa yakalanmanın kota kum püskürtmekten başka yolu yok” derler. “tozlu yerlerde çalışmasaydınız” buyurur devletlü ağızlar. Olmayan(!) işyerlerinde çalışmış bulunan ve zaten-kayıtlarında- olmayan(!) işçilere “iş göremezlik geliri” bağlamaz devlet.Devletin işiZaten devletin işi bu değildir. Devletin işi “Gereğinde 16-18 saat çalışması gerektiğini” bas bas bağırmaktır işçiye. Uslu sendikacısı da var hazır. Susar köşede uslu uslu. Torba yasasından bir “özürlü maaşı” çıkarır devlet dediğin. Yasa nasıl olsa “torba”. İçinden her an her şey çıkabilir. Bu kez kot kumlama işçilerine “özürlü maaşı” çıktı torbadan. Özürlü maaşının 100 ile 300 TL arasında olmasına mı yanarsın, işçilerinin bir türlü “meslek hastası” olamamalarına mı? Al maaşı, bodur bozdur harca. Zaten bu memlekette “özürlü” olabilmek de, meslek hastalığına yakalanmak da öyle kolay değil. Daha doğrusu meslek hastalığına yakalanmak, iş kazası geçirip, özürlü hale gelmek çok kolay da, bunu devlet katında ispatlamak zor. Özürlülük kriterleri misal bir gecede değişebilir. Bu gece özürlü yatan, yarın sabah özürsüz kalkabilir. %55 özürlü olarak işe girdiniz diyelim ki. Sonra bir gece yasa değişti. Sonra ertesi gün sizden bir rapor istendi. Aynı özürle gittiniz. Bu kez özrünüzün oranı düştü %30 a. Özrünüz ortadan kalktı sizi sağlam mı saydılar? Hayır!. Özürlü müsünüz? Ona da hayır. Ama ne oldu? Memleketteki özürlü sayısını bir hayli düşürdük bir gecede. AB standartlarına uygun oldu.YüzsüzlükKonumuza geri dönersek, daha önce defalarca bu hükümet kamuoyu önünde kot kumlama işçilerinin sorunları ve mücadelesine bir karşılık olarak “bu işi çözdük” cakasını sattı. Ama işçiler Ankara’dan ayrılıp daha evlerine varmadan verilen sözlerin kocaman yalanlardan ibaret olduğu anlaşıldı. Çalışma Bakanı bu kez de “torba yasa ile hasta işçilerin çilesine son veriyoruz” diyor. “Torba”dan çıkan “özürlü maaşına” karşı işçilerin talebi net: “sigortası olup olmadığına bakılmaksızın, ilgili hakem hastanelerce silikozis hastalığına yakalandığı tespit edilen tüm hastaların, hastalıklarının ağırlıkları oranında sosyal güvenlik haklarından yararlanmaları için 5510 sayılı sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanunu ile 506 sayılı sosyal sigortalar Kanunu’nda gerekli düzenleme gerçekleştirilmelidir. Meslek hastalıkları hastanelerinden silikozis raporu alan işçilere iş göremez gelirinin bağlanması için, işçinin çalıştığını ispat yükümlülüğü kaldırılmalıdır. Çünkü silikozis yüzde yüz bir meslek hastalığıdır; mesleksel maruziyet dışında oluşamaz.” Nokta. Şimdi kot kumlama işçileri yeniden Ankara’dalar. Yatakları, yorganları ve hayatta kalabilmek için artık ihtiyaç duydukları oksijen tüpleri ile. Petrol-İş Ankara şubesine yerleştiler; Adakale Sokak No:6’ya. Adresi verdim zira hükümetteki partinin milletvekillerine adresle ilgili bir önerim var. Ya işçilerin talebini yerine getirin ya da başınıza o “torba”yı geçirip bu binanın önünden öyle geçin. Böylelikle insan yüzü taşıyan ama insan olmayanları ayırt edebiliriz ekseriyetten.
Yumurtalar uçuyor. Bu kez yumurtlar tam hedefini buluyor. Önce muhalefet olamayan muhalefet partisi alıyor nasibini protestolardan. Sonra gerçekten Burhan Kuzu’nun üzerinde patlıyor yumurtalar hem gerçek manada hem de politik olarak doğru hedeflerini buluyorlar. Hem iktidar hem muhalefet nasipleniyor gençlerin öfkesinden. Geleceksizliğinden.DeneyimBurhan Kuzu, kuzu kuzu şemsiyelerin altında. Aslında öğrenciler kendisine iyilik yapmış vaziyetteler. Hayır, yumurta sonrası saçı çıktı diye değil. Öğrencilerin, yani karşısında duranların kendisine bu memleketin çoğunluğunu oluşturan gençlerin hissiyatlarını üç saniyeliğine de olsa yaşayarak öğrenme şansı verdikleri için. Geleceksizleştirilen, geleceğe dair bir ümidi olmayan ama bu konuda ne zaman ağızlarını açsalar karga tulumba salondan çıkarılan, ağızları kapatılan, coplanan, gazlanan, yasadışı örgüt üyesi ilan edilen öğrencilerin bastırılma duygularını yalnız ve yalnız üç saniyeliğine ve gazla copla dayakla değil yumurta ile yaşadı Burhan Kuzu. O şemsiyelerin altından büyük bir öfkeyle, konuşturulmamış bastırılmış insanların öfkesiyle homurdanıyor. Bu durumda nasıl da saldırganlaşıyor hemen. “Dekan istifa etsin, babam da yönetir, beyinsizler”.ne aklına gelirse söylüyor. Bana çarpıcı gelen bir karşıtlık bu. Yalnız bu kez konuşamamış, üç saniyeliğine “şiddete” maruz kalmış. İfademi bağışlayın ağzından köpükler saçıldı saçılacak. Kahır ve çaresizlik.Akıl öğretmekBu memleketin ekseriyeti için sürekli bir ruh durumudur kahır ve çaresizlik her söyleyeceğinin ağzına tıkılması, dinlenmemek. Halbuki sizin Burhan Kuzu, siyasetçilerin “gençler ve gelecek” konulu demagojilerine maruz kalmamak olası değildir. Siz ki bir politikacı olarak tüm dergilerde gazeteler televizyonlar da fikirlerinizi çarşaf çarşaf bildirirsiniz. Miting alanlarında bangır bangır konuşursunuz buna rağmen üç saniyeliğine susturulmaya ne büyük şiddet ve öfkeyle cevap verdiniz, kendinizi kaybettiniz. Kendinizden ölçü alın ve gençlerden ve emir eriniz pozisyonuna sokmaya çalıştığınız Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanında özür dileyin. Diyorum ama, benim işim değil size akıl öğretmek. Dinleyip dinlemeyeceğinizin zaten cevabı açık da, bunu vazife edinmiş birçok köşe yazarı var zaten sizin dinlemenizden bağımsız. Ben başbakanın tariflediği “kadrolu öğrenci” olarak içinden geldiklerime akıl vereyim.Kadrolu öğrenciden öğütler ve sorularMethiye yazmayacağım size. Yaptıklarınızın ne denli zor olduğundan da dem vurmayacağım.. 96 dan bu yana öğrencilerin kendi talepleri ve protestoları ile ülke gündemini belirledikleri olmamıştı. Yumurta ile yatıp yumurta ile kalkıyoruz son günlerde. Elinize sağlık. Miyadı dolan iktidar öğrenci hareketine sataşırmış hem. “demokrasi”lerinin sonuna geliverdik birden. Karşınızda bir kez daha çirkinleşti iktidar gösterdi gerçek yüzünü herkese. Bütün bunlar iyi güzel. Bütün bunların tadını çıkarın. Şimdi çalışmadığımız yerlerden soralım ama bir de kendimize.Soruşturmalar gelecek bunun ardından hazır mıyız? Başbakan elinde kanıtlar olduğunu söylüyor “terörist” olduğunuza dair. Olmadı tekel işçilerinin eylemlerinden, diğer yumurta eylemlerinden görüntü toplayacaklarmış. Plan belli, “şu eylemde de var, burada da yumurta atmış demek ki AKP’ye karşı demek ki Ergenekoncu” mantığı işleyecek. Belli ki bunca senedir faşistlerden çektiğimiz yetmezmiş gibi Ergenekon torbasına konup sallanacağız, onlarla aynı yerde anılacak adlarımız. Yeterince çok muyuz, yeterince bir arada mıyız bunu göğüslemek için?Medya ilgisi üç günlük. Bilemedin bir hafta. Sarhoş edici, doğru. İnsana cürümünden fazla yer yakma olanağı veriyor tamam. Ama sonra? “Öğrenci hareketi” sıfatını hak edecek durumda mıyız peki? Öğrenci olduğumuz yerlerde öğrencilerin kendi sözlerini söyleyebilecekleri kalıcı zeminler oluşturabildik mi? Kendi kuşağımızın sözünü oluşturabildik mi? “Yarın okuldan mezun oldum, ne olacağım belli mi” korkusuyla yatıp kalkan binlerin sözcüsü olabildik mi? Örgütlenebildik mi kendi öz örgütlerimizde öğrenciler olarak yeterince ve birlikte? Daha da ileri gideyim, öğrenci olduğumuz yerlerde Loç Vadisinde Hes’e direnen sarı yazmalıların, köylülerin, fabrika önlerinde örgütlenme özgürlüklerini kullanmak için direnen işçilerin ve sendikaların sesi ve destekçisi olabildik mi? Onlara somut olarak destek olanların sayısını arttırabildik mi kendi amfilerimizde sınıflarımızda. Onları mağdura eden şirketin mallarını kovabildik mi mesela kantinimizden? Gerçek ve uzun vadeli ilişkilerimiz oldu mu onlarla, başından sonuna birlikte durabildik mi? Yenilmeyi göze alıp, var gücümüzle tartışabildik mi hocalarımızla derslerde? Evet, şimdi oralara dönme zamanı. Çıktığımız amfilere gidip, “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” deme zamanı yanımızda oturan sıra arkadaşımıza. En zoru bu biliyorum. Bu ülkeyi sallayabilmek bile bazen bundan daha kolay.
