Uniteks adlı şirketin iki fabrikası var biri boyahane: Çerkesköy Organize Sanayi Bölgesi’nde. Diğer İstanbul›da, konfeksiyon. Bu fabrikaların sahipleri ve yönetim kurulu üyeleri aynı ailenin mensupları, Moris, İzzet ve Nüket Antebi. Oğul ve genç patron İzzet Antebi adını ayrıca vurgulamak isterim. Magazine meraklıysanız malum sayfaların sık anılan isimlerinden kendileri. Biz demiyoruz da bu sayfalar kendisine «sosyetik playboy» diyorlar. Öyle yani. Magazin dergileri için «playboy», İstanbul›daki ve Çerkesköy›deki fabrikalarda çalışan işçi Ayşe, Fatma, Ali, Mehmet için ise bildiğin «patron». Şimdilik İzzet Antebi ve renkli maceralarını-ki gerçekten renkli-bir başka yazıya bırakalım. Bu yazıda daha ziyade sosyete mekânlarda ve bu tip sayfalarda boy göstermenin bedelini kim ödüyor ona bakalım. Değirmenin suyu nereden geliyor?Bu soru bizi İzzet Antebi ve ailesinin sahibi olduğu işyerlerine ve oraların işçilerine götürüyor. Başka işyerleri de var ama bizim konumuz bu haftalık Uniteks boyahanesi. Buradaki işçiler emektar işçiler. Yıllardır sektörde ve bu fabrikada çalışıyorlar. Sorunları neredeyse dünyanın her yerindekilerle aynı. Düşük ücretler, işçi sağlığı, iş güvenliği tedbirlerinin eksikliği, fazla mesai vb. Bu sorunlar yıllarca çözülmeyince işçiler kendi aralarında bir toplantı yapıyorlar. Aşağısı sakal yukarısı bıyık derken Giyim İşçileri Sendikası’na (Giyim-Sen) üye olmaya karar veriyorlar. Sen misin sendikaya üye olan? O gün orada inisiyatif alan 5 işçi ertesi sabah işten atılıyor. Toplantıya katılan işçilerin de sırada olduğunu düşünüyor herkes. Neyse ki Giyim-Sen’in hızlı müdahalesi işe yarıyor. Uniteks’in üretim yaptığı uluslararası markalarla temasa geçiliyor. Atılmalar duruyor. Giyim-Sen işten atılan 5 işçinin işe geri alınması talebiyle fabrika önüne çadır kuracakken işveren işçileri geri almayı kabul ettiğini açıklıyor. Bir protokol imzalanıyor. İşe geri dönmek isteyen 4 işçi her hafta bir işçi geri alınmak üzere anlaşılıyor. İşçiler ve sendika işçi sağlığı ve iş güvenliği sorunlarını dile getiriyorlar görüşme sırasında. İşveren bütün bu sorunların işçiler tarafından atılmış iftiralar olduğunda inat ediyor. İşçilerden ikisini geri alıyor. İkisini almadığı gibi, dile getirdikleri sorunların iftira olduğunun yazılı olduğu bir kâğıda imza atmalarını istiyor. İşin tuhafı tam da sendika ve işçilerin söylediği sorunlardan biri yüzünden bozuk kazan göstergeleri sebebiyle bir işçi on gün önce iş kazası geçirip yanmışken. Açık kablolar, bakımı yeterince yapılmamış kazanlar, patlama riski, verilmeyen maskeler yüzünden işçilerin hayatı hâlâ tehlike altındayken. İşçiler hepimizin yapacağını yapıp geri basmıyor, imza atmıyorlar. Sendikanın bütün gayretine rağmen işveren buralara para harcamak yerine her şeyi bildiğini zanneden bir avukat tutmuş. Halil Ormanoğlu. “bu işleri bilen” cinsinden. Tek-Gıda-İş’in avukatı iken hakkında dolandırıcılıktan dava açılmış. Öyle diyor gazeteler. Bu avukatın tavsiyesi ile olsa gerektir işveren bir de işçilere şantaja başlamış durumda. Zaten yasadışı olarak yaptırdığı aşırı fazla mesaileri ceza yeme korkusundan olacak kesmiş. Diyor ki, “sendika yüzünden mesainizden oldunuz, gidin sendikadan isteyin paralarınızı. Alın size ceza!” Sendikalı olmayan işçileri sendikalı işçilere karşı kışkırtıyor bir çeşit.İşte durum bu. Lüks mekânların akşam yemeği parasına bir ay çalışan işçiler insan yerine konulmak için örgütleniyor. Onların örgütlenme özgürlüğü sadece kendilerinin sorunu değil. Öncelikle C&A gibi uluslararası markalar altına imza attıkları davranış kuralları gereğince mal ürettirdikleri yerlerde bu özgürlüğü sağlamak yükümlülüğü altındalar. Sağlıklı ve güvenli bir işyerinin de. İşçilere onurlu bir hayat sağlayacak ücretlerin de. Bu noktaya kendiliklerinden gelmediler. Eğer bugün bundan geri duruyorlarsa daha önce yaptıklarımızı yine yaparız, bu talepleri dünyanın her yerinde savunuruz. Ve tabii Türkiye’de bu işçilerin haklarını savunmak bizim açımızdan başka bir hayatı örmek için böyle gelmiş böyle gitmez demek için atılmış en temel adımdır. En temel siyasettir. Velhasıl mücadele eden işçilerin her kararının arkasında, mücadelelerinin yanındayız.
sabah
Ey okur! Beni bakan aradı. Evet, geçen haftalarda yazdığım Allah korusun yazısı sebebiyle Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar kendisi beni aradı! “Seni bakan aramış tasası bizi mi tutsun?” diyorsan söyleyeyim. Söz söyleyene kadar bana ait. Söyledikten sonra senin. Yani demem o ki “ne yaptı isem yarıdan fazlası senin sorumluluğunda” der çıkarım işin içinden. Diğer yandan bu bayağı haberdir yahu, adamın köpeği ısırması bağlamında. “efendim cumhurbaşkanının uçağında iken şu konuşuldu” ve yahut “kaldırdım telefonu bakana sordum” benzeri köşe yazarlarından olmadığımızdan, devlet ricali ile çemkirmekle sınırlı bir ilişkimiz olmasından kaynaklı önce bir şaşkınlık hâsıl oldu. Çemkirtenler utansın! Diğer yazarlar kıskandığımız sonucunu çıkarmasınlar bu arada. Bizim de kendi çapımızda “bastım tuşa aradım M şehrinden emekli Fadıl Abi’yi” türünden hava atmalarımız var. Hem Fadıl Abi gözümüzde bilumum bakanlardan da daha muteber. Ama durum açık ki ligimiz farklı. Gururla söyleyelim; biz gazoz ligindeyiz. Kısa kes sadede gel mi dediniz? Peki! Saat sabah on-on bir civarı, Cuma sabahı ev hali. Cebim çalmakta. Üç yüz on iki ile başlayan bir numara. Sinirli bir kadın sesi “Çevre ve şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar sizinle görüşecekler bağlıyorum” diyor. Höö? Ankara’da yaşayıp beni işletebilecek arkadaşların isim listesi elimde olaydı şu an! Diğer yandan “ulan hayırlı bi iş olsa aramazlar bakanlıktan beni. Birgün’ün başına yeni bir tazminat belası açmış olmayayım? “Evet, sepet, hayır, neden” demeye kalmadan “efendim ben açıklamayı yirmi dokuzunda değil yirmi yedisinde yaptım” diye başladı bakan bey, “siz herhalde beni televizyonda izlememişsiniz” diyor. “Yok, televizyondan değil youtube’dan izledim diyorum. “Nereden nereden?” diyor. “Yuu tub yuu tuub” diyorum. He he he! Allah allah koskoca bakan asrın mucizesi youtube’u bilmiyor mu? “Hassasiyet gösterip yazmışsınız!”. Ne yazmıştım? Hala kimlik tespiti derdindeyim. Hımm! Evet, ses bakanın sesi! Lütfen liberal arkadaşlar “on yıl önce olsa böyle bir şey olmazdı, bakın ne kadar demokratikleştik” diye başlamasınlar. “adamlar ne kadar iyi çalışıyor” geyiğine de girmeyelim. Yemezler. Bakan beyin özetle söyledikleri, yani benim anladıklarım diyelim şunlar: Bir, malum açıklamayı gazetelerde yer aldığı şekli ile yirmi dokuzunda değil yirmi yedisinde yapmış. Açıklama kendi fikri değilmiş, bilim insanlarının fikirlerine dayanıyormuş. İki, Van çok parçalı ve büyük bir depremmiş, şu kadar sayıda konut varmış. Hasar tespiti bakanlığın sorumluluğunda değilmiş. Zaten 23 bina boşaltılmış. En nihayetinde deprem Allahın bir afeti imiş. Araya girip yazıda soruduğum iki soruyu tekrarlıyorum: siz depreme hazırlanıyordunuz da bu esnada mı oldu deprem? Deprem olan yerde tekrar deprem olmaz açıklamasını hangi bilimsel kimseler yaptırdı size? El cevap Türkiye enkaz kaldırmada çok başarılıdır!Sonuç olarak son günlerde bakan aradığından mıdır nedir başbakanla pek bir hemfikirim(!) Mesela ikinci depremde oturulabilir raporları ile ilgili kimler için “yasal süreci çalıştıracaklar” merakla bekliyoruz. Sonra bir de “depremden rant sağlamaya çalışan çevreler var” demişler bölgedeki protestolar için. Protesto ile rantın ilişkisini tam olarak kuramadım ben ama, cümleye tam olarak katılıyorum. Hele Çalışma ve Sosyal güvenlik bakanı Faruk Çelik’in açıklamalarından sonra daha bir pekişti katılmam. Kendisi “Öncelik deprem de bir kişiyi bile kaybetmemek” diyor da ekliyor: “Tabii ki bu çalışmaları Sayın Başbakanımızın çizdiği perspektifte ele aldığımız zaman sektörde çok yoğun bir canlılığın olacağını ve çok ciddi bir istihdamın gerçekleşeceğini söyleyebiliriz’’ diyor. Neden diyor? Sapır sapır inşaatlardan düşen işçiler için, aynı sektörde olamayan sendikalar için bir yasa çalışması yapılmış da onun için demiyor. Deprem yasası çıkacak onun üzerine diyor. Deprem yasasını bizden fazla, ellerini ovuşturarak, “inşaat ya resulullah!” diye bekleyenler de var biliyoruz. Çıksın bakalım. Çıksın ki “Van depreminin hükümetimiz için ne kadar başarılı bir sınav olduğunu” görelim kendi çaplarında. Başbakanın yine pek katıldığımız bir başka öz deyişiyle bitirelim: “Zulüm ile abad olunmaz, mazlumun kanı üzerine gelecek inşa edilmez. Aksi takdirde tarih bu tür liderleri kanla beslenen liderler olarak anar.” Ancak bunu görmek için Suriye’ye değil cemaati ve hükümetiyle, beceriksizlik ve organizasyonsuzlukla enkaz altında kalınan Suriye’nin kuzey doğusunda kalan bir yere dikkatle bakmak gerekir.
Tez yazıyorum. Memlekete hayırlı olsun. Yazanlar bilir. Tez yazmak İngiliz tuzu, Hint yağı gibi yutulması zor bir nesnedir. Yani bir sandalyenin tepesinde oturup gayet özel ve muhtemelen bu dünyada on, on beş kişi ile sınırlı bir uzmanlar grubundan gayri çok da fazla okuyucusu olmadığını bildiğiniz bir hususu didik didik etmek. Tüm dikkatinizi ona yöneltmek. Koskoca akademi endüstrisine naçizane bir katkı. Ama «gerçek» in sahibi olmak adına, «gerçeğin ne olduğu» üzerinde bir hak talebi diğer yandan. Bu ruh eziyetine girmeden evvel günlük rutininiz olan her şey kıymete biner. Günlerdir yapmanız gereken ama ne bileyim başka cazip şeylerden, mesela arkadaşlarla buluşmak falan gibi, zaman bulamadığınız şeyler aklınızda sıralanmaya başlar. Kışlıklar ya da yazlıklar çıkacaktır, son bir aydır temizlenmeyen evin temizlenmesi gerekir mesela. Sonra mutfak dolabını da bir aktarmak lazım. Son altı aydır yığılı duran kitapları bir düzenleme de mutlaka gerekli. Sonra okumadığınız bütün kitaplar sıralanır aklınızda. Tezle ilgili olsun olmasın.Tez Yazacaksın da Ne Olacak?Hadi bu faslı atlattık diyelim. Öyle ya da böyle oturduk o sandalyeye. Bu kez yok Facebook, yok Google, yok şu gündeme de bir bakayım. Diğer mevzuları hiç saymıyorum. Ama araştırmaya ayırdığınız devasa emeği kâğıda dökmek kendi başına bir beladır. Öyle hayatınızın merkezi haline gelir ki bu faaliyet dünya onun etrafında dönüyor zannedersiniz. Bir arkadaşımın dediği gibi, tez bitince CNN’de alt yazı geçecek zannedersiniz. Daha fazla ağlak yapmayacağım. Peki, bunca emeğin neticesi nedir? “Okuyacan da nolcak?” zihniyetinin hâkim olduğu bu dönemde kalabalık ve hâkim bir koro yüzü dönük sorup durur: “tez yazacaan da ne olacak!” en kestirme cevap “elinin körü olacak”tır. Zira verecek hem çok cevap vardır, hem de aslında bunun pek cevabı yoktur.Parlak İstihdam OlanaklarıBenzer şekillerde tez yazdığını düşündüklerinizin köşelerdeki ve ekranlardaki hallerini görüp utanırsınız. Katledilen, bombalanan, türlü eziyet ve işkencelerden geçen bir halkın hala “barış” taleplerine körlük utandırır seni. Her şeye rağmen çareyi Ankara’daki mecliste arayanların siyaset dışına itilmesi için ayak oyunları. Büyük yazarlarımızın terör gevelemeleri, Ergenekon bulandırmaları. “AKP’nin oylarını düşürmek içindir Hopa’daki olaylar”, kutsal iktidarına halel getirmek için “kaos ortamı yaratmaktadır malum odaklar”. “Oralardan bakınca öyle görülüyor demek ki» demek kalır bize esefle. «Allah sonumuzu böyle etmesin.» Yoksa tiyatroda sansür, Abdülhamit dönemi falan derken kendimizi AKP›nin sansür heyetinin başında bulmak da var(!)Daha Az Parlak AlternatiflerTabii köşeler ve ekranlar kadar parlak olmasa da daha başka istihdam olanakları da var. Tez yazanlar için yani. Anadolu’daki kamu üniversitelerinin ha bire malum cemaat içindekilere giden kadroları mesela. Alın size istihdam olanağı. Yahut merkezdeki üniversitelere “size kadro veririz, ama bizim şu adamı da alıverin mesajları” İşte diğer bir istihdam olanağı! Nasıl? Ha pardon tabii siz ömrünüzü yiyip akademik çalışma falan yaparken doğru ağın içinde olmayı ihmal etmiş olabilirsiniz tabii. Ya da ayak diremiş tamamen yanlış bir netwok içine düşmüş, “kahrolasıca” bir muhalif olmuş olabilirsiniz. O zaman buyurun seçin; KCK’dan mı yatmak istersiniz, Ergenekon’dan mı? Eh o da bir istihdam sayılır(!) Ekmek elden su gölden(!) Asmayıp, besliyorlar hapishanelerde bizi. Olmadı yine o bitmeyen kaynağa sarıl. Ailen desteklesin seni otuzlu yaşlarına dayanmışken. Part-time işlerde çalış alakalı alakasız.Vakıf Üniversiteleri Çalışanları Saha’ya İniyor!“Amman canım abarttın sen de bir sürü vakıf üniversitesi var, git orada çalış” diyorsanız hah! Ben de tam onu diyecektim. Türkiye’de ilk vakıf üniversitesinin kuruluşundan bu yana geçen süre otuz sene. Otuz senedir çoğalan ve kâr hırsıyla gözü dönen vakıf üniversitelerinde de iş çığrından çıktı. Ya da şöyle diyelim; Sesi en az duyulan kesimlerden biri olan vakıf üniversitelerinin akademik yükünü sırtlanan kadrolara yapılan muamele mızrak misali çuvala sığmaz oldu. Ders yükleri arttıkça arttı, ücretler ve haklar çoktan kamu üniversitelerini aratır hale geldi. Üniversite de yapılan işin niteliğinin bu mesai ile uyumsuzluğunu kenara koyalım hadi. Ama fazla mesai ödemeleri? Herhangi bir tekstil fabrikasında çalışan ve sabah sekiz akşam on fazla mesai yapan işçi ile duygudaşlığımız güçlendi. Sorduk “bu hayatta, yalnız bir kocaman mekanizmanın parçası olmaktan başka insan olarak bir anlamımız var mıdır?” Bu sınıf duygudaşlığımızı güçlendirmek için olsa gerek, Vakıf üniversitelerinin “mal sahipleri” elimize giriş-çıkışlar için bir de zaman kartı tutuşturmaya kalktılar. İtiraz edersen ya? Fabrikada çalışan sınıfdaşının başına gelen senin de başında. Yani? Kapının önündesin. Örgütlensem okumuş bir insan olarak? Israr etme kapının önündesin. “Fakat “oyunun kuralları” artık değişiyor” diyorlar vakıf üniversitelerinden çalışanlar. Ve artık sahaya iniyorlar. Emeklerini ve akademik onurlarını korumak için. “gerçeğin” üzerindeki karın ve hırsın iktidarına meydan okumak ve yeniden hak iddia etmek için.NOT:”tez yazıyorum” mazereti kabul edilmeyecektir!Tarih ve saat: 02.07.2011 Cumartesi – 13:00 Yer: İstiklal Caddesi Galatasaray Lisesi Önü Destekleyen Kurumlar: Sosyal-İş İstanbul Şubesi, Eğitim-Sen 6 Nolu Üniversiteler Şubesi
Atv-Sabah direnişinde, pardon grevinde son grevci Ender Ergün’ün işe iade talebine ilişkin karar Yargıtay’tan geldi. Yerel mahkeme “kanundışı greve katıldığı” gerekçesi ile işine son verilen Ender’in iş akdi feshini yok saymış, haksız yere sendikal nedenle işten çıkarıldığına hükmetmiş, işvereni de Ender’in iş akdinin haksız yere, sendikal sebeple feshettiği için 4 aylık tazminatı ödemeye mahkûm etmişti. Yargıtay işte bu 4 aylık tazminatı yeterli görmedi ve 12 aylık tazminatın daha isabetli olacağına karar verdi. Yoksa Yargıtay da grevin kanundışı olmadığı ve Ender’in sendikal sebeple işten çıkarıldığı konusunda yerel iş mahkemesi ile hemfikir. Yani kısaca son grevci Ender Ergün’ün bizce zaten şüphe götürmez olan sendikal sebeple işten atıldığı kanaati en yüksek mahkemece de onaylandı.Ne Kadar Haklıyız!Ne kadar haklıyız. Haklıyız da şimdi ne olacak? Eğer bir işçi sendikal sebeple işten atılırsa, mahkeme işe iadesine karar verirse ve işçi de işe geri dönmek isterse ne olur? Memleketimizin kanunlarına göre bu işçiyi işe geri alıp almama kararı bizzat bu işçiyi sendikal faaliyette bulunduğu için işten çıkaran işverene aittir. İster sendikal tazminatını öder işe almaz, ister işe alır. Pratikte sendikal tazminatı ödeyen işveren çoğunluktadır. Bir de işçiyi işe alan, sonra tekrar “başka bir nedenle” tekrar işten çıkaran cingöz patronlar da var tabii. İşte Örgütlenme özgürlüğü budur(!), yani, örgütlenme özgürlüğünüzü parasını bastırır satın alır patron. “Efendim, örgütlenme özgürlüğünün tazminatı olmaz! uluslararası anlaşmalar-sözleşmeler böyle örgütlenme özgürlüğü olmaz diyor, bakın altına da imza atmışsınız” diye istediğin kadar yırtın. Bizde böyle! Ne kadar ekmek o kadar köfte! Paran kadar konuş paran kadar örgütlen! İleri demokrasi işte!Gelsin Sendika!Atv-Sabah grevinde ise durum biraz daha karışık. Çalışanlar sendikada örgütlendiler. En büyük dertleri durmadan el değiştiren bir iş yerinde çalışmaktı şüphesiz. Her gelen çalışanlara hiçbir söz hakkı tanımaksızın kendi kurallarını ilan ediyor ve çalışanlara da bu kurallara sorgusuz sualsiz uymak düşüyordu. Bununla da kalmıyordu mesele. Her gelen kendi adamını da birlikte getiriyor dolayısıyla her el değiştirme ile yeni bir işten çıkarma dalgası boğuyordu çalışanları. “İşyeri el değiştirdi bu kez kimler işten çıkarılacak?” sorusu başlarının üzerinde durmadan sallanıyordu. Her el değiştirmede elden giden haklar da cabası. Bugün öğle yemeği veriyoruz, yarın, el değiştirdi öğle yemeği yok mesela. Sonuç? Sonuç kendi hayatımıza dair söz söyleme hakkını ele almanın yolu örgütlenmek. Gelsin sendika.Ekmek, Köfte, SendikaSendika geldi. ATV-Sabah’ta bin kişi çalışıyordu, altı yüze yakın bir sayı ile sendika toplu sözleşme yetkisini aldı. İşverenle toplu pazarlık masasına oturuldu. Toplu pazarlık masasında otururken işveren rahat durmadı tabii. İşyerinde sendika üyelerini odalara çağırmalar istifaya zorlamalar başladı. Harekâtın başını şu an Türk Ceza Kanun’un ilgili hükmü gereğince sendikalaşmayı önlemek suç olduğundan bu suçtan yargılanan Dergiler genel yayın yönetmeni Levent Tayla çekmekteydi. “ikna oda”ları yalnız İÜ’de kurulmamış şüphesiz. Bir de buralarda kurulmuşu var. Çalışanlara sorarsanız eski sendikacı Endüstriyel İlişkiler Müdürü Şefik Çalık da az gayret sarf etmemiş bu hususta. İşte Çalık Holding’in sosyal sorumluluk anlayışı: “topluma aldığını geri verme”, Çalık Holding aldığını geri veriyor; alın size örgütlenme özgürlüğü(!).Grev Vardı! Yoktu!Sonra bir “grev vardı yoktu siz yanlış yerde greve çıktınız” faslı var. Turkuaz mahkemeye başvurup bu tür iddialarda bulunuyor. Yerel mahkeme grevi durduruyor. Bu arda 9 işçi işe iade davalarını kazanıyor. Çoook(!) şaşırtıcı bir şekilde grev de olmadığından o dönemde, sendikal tazminatı ödeyip işe almamayı seçiyor işveren. Yargıtay grevin grev olduğuna karar veriyor en sonunda. Grev pankartı asılıyor tekrar ATV-Sabah’ın önüne. 9 işe iade ve yüzlerce istifa. Kala kala bir Ender kalıyor kapının önünde.-TGS’de bu süreçte neyi yaptı neyi yapamadı bir gözden geçirse hepimiz için iyi olmaz mı?- şimdi onun Yargıtay’tan kararı geldi işte. Ender bu karara göre işe iadesini istiyor. İşte en büyük cesaret de burada. Bizzat girip o işyerinde çalışmak. Turkuaz bir kağıt yollamış kendisine. O kağıdın üzerinde “gel çalış” diyor. Ama alt paragrafta “kapının önünde grev var. Yasal hakkımı kullanıyorum. Grev sona erene kadar bütün hakların askıda. Yasadan kaynaklı seni çalıştırmama hakkımı sonuna kadar kullanırım” diyor. “Grev var! Yok!” oyununa devam yani. Bu yazı yazıldığı sıralarda Ender noterle birlikte ATV-Sabah’ın önüne gitti. İşe geri dönmek için. Şefik Çalık Ve avukatları çıkıp “medeni” bir şekilde grev nedeniyle kendisini çalıştırmama haklarını kullanacaklarını söylediler. Yeniden mahkeme koridorları. İşine gelince grev var, işine gelince grev yok, dolaş babam yan yolları.Bilenelim!Koskoca bir binanın önünde, koskoca bir caddenin kenarında kendi başına ama arkadaşlarıyla, mesela daimi eylem orkestrası Bandista ile duran, senle benle duran adamın işe iadesi. Orada Turkuaz’ın binalarında hapis ama çaresizliklerini anladığımız ve daha sendikadan istifa ederken gururlarını yitirmenin, karakterlerindeki aşınmanın acısını içinde hissettiğimiz ve bu yüzden çoktan affettiğimiz arkadaşlarımız var. Onlarının başının üzerinde hala “ya işten atılırsam?” kılıcı durmadan sallanıyor…buzz!… gibi bir hava var içinde o camlı binaların. Karşıda cephede ise Turkuaz var, Çalık Holding var. Enerji yatırımları var. Tekstil, inşaat, madencilik yatırımları var. Var oğlu var. Ha bir de hükümet var karşı yanda. Akraba kontenjanından. Bunların karşısında şansımız olur mu? Umutsuz olmak için hiçbir sebebimiz yok, yeter ki iyi yenilmeyi bilelim. Yeter ki kavgaya bodoslama değil, yanlışlanabilir bir strateji ile dalalım. Dalalım ki neyi nerde nasıl yanlış yaptığımızı bilelim. Bir daha ki kavga için oradan bilenelim.
Bu hafta diyorum yılın bir muhasebesini yapayım. Ama iki “günaydın!” haberi ile günün nasıl geçeceği ve dahi yeni yıla nasıl gireceğimiz belli oluyor. Vazgeçiyorum muhasebeden. Nasıl olsa bakiye belli. Haberlerden ilki Fatih İlçe Emniyet Müdürlüğünün talebiyle 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin aldığı karar. Bu karar sayesinde İstanbul Üniversitesi ve de çevresinde(!) polisin ellerindesiniz. Bir yıl boyunca polis kişileri, çanta, paket, poşet, araç ve özel kâğıtları arayabilecek. İsterse tüm fakülte, yüksekokul ve idari binalarının girişinde, hatta binalarının çevrelerinde, rektörlük talep ettiğinde de bina içlerinde arama yapabilecek. Ne güzel artık emniyettesiniz! Hani sizi gözaltına alıp karakola götürmelerine gerek kalmadı. Bir daimi gözaltı. Öğrenci iseniz zaten olağan şüphelisinizdir bu civarda. Kapıdan girerken iç çamaşırınıza kadar arar sizi özel güvenlik. Hangi yetkiye dayanıyorsun diye soramazsınız, tartaklar. Polisi sataşır. Bir sabah ritüelidir kapıda. Güne böyle başlarsınız. Gün böyle gider. Her gün. Sonra derslere vermeye çalış kafanı. Sabah yediğin hakaretlerin üzerine. Veremezsin. Gel de terörist(!) olma. Ama bunu bir de karara bağlamışlar ne hoş. Daha da genel bir karar alabilirlerdi buna da şükür(!). Mesela”İstanbul civarındaki tüm öğrencilerin..” diyebilirlerdi süre sınırı da koymazlardı bu hukuk devletinde. Hadi bakalım aç çantanı evin kapısında. “Ah evet bunlar pedlerin, özel günündesin herhalde, bu ay biraz gecikti mi ne?..bu ne? Haaa kitap! Makro iktisat. Hımm! Bu ne cüzdanının içinde? O annenin resmi mi? Güvenlik kamerasına da el salla. Tamam. Şimdi okuluna doğru yola çıkabilirsin.”ÖdülÖzel hayatın ve kişisel bütünlüğün güvenlik altında. Çünkü öğrenciler güvenlikten yoksun, polis yetkisi yokken pek çaresizdi. Geçen yıl mesela polis çaresizlikten 24 Mayıs günü İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’nde rektörlüğün arkasındaki Havuzlu Bahçe’de , yalnız öldürülmüş, evet öldürülmüş, arkadaşları Şerzan Kurt’un resmini içeren pankart asan öğrencilere, ve bundan başka herhangi bir eylem yokken saldırdı. Yalnız bir ucu açık ve üç tarafı Hukuk Fakültesi, ve rektörlük binaları ile kapalı olan bu alanda öğrencileri plastik mermilerle avladı. Üstelik tüm binaların kapıları öğrencilerin “kaçmasını” engellemek için kapatılmış üzerine kilitlenmişti. Bir “kapanın” içinde can pazarı yaşandı. Çenesinden plastik mermi yedi bir öğrenci, davası hala devam ediyor. Rektörlük bu konuda ne yaptı? Emniyet bu konuda ne yaptı? Hiiiiç! Ahh pardon hiç olur mu? Şimdi polisin elinde kapı gibi izin var. Hukuk fakültesindeki pratiğini diğer yerlere taşısın diye.Direkler ve Bakanlarİkinci haber, ister inanın ister inanmayın Enerji Bakanı Taner Yıldız, yeni yıla, Zonguldak Türkiye Taşkömürü Genel Müdürlüğü’ne bağlı Karadon Madeni’nde girecekmiş. İncelemelerde bulunacakmış oraya gidip. Hatırladınız mı Karadon madenini? Hayatta kalabilmek için, hayatını riske atanları, eve 960 lira götürebilmek için yerin 540 metre altına inenleri, yerin 540 metre altına inenleri ve orada kalanları. Bir daha güneş yüzü göremeyenleri. Orada ölen 30 işçi. İkisi hala toprak altında. Ailelerinin gidecek bir mezarı yok. Aylardır bir mezara bile hasret bırakılan gözü yaşlı kadınlar var orada. Enerji bakanı oraya gidiyor. Utanmaz bir populizm inadı. Bir “sizden biriyim” yalanı. AKP’ye has “üste çıkma” zihniyeti. “Bizler gelişmekte olan Türkiye olarak mutlaka yeri gelecek 16-18 saat çalışabileceğiz.” diyordu geçenlerde aynı bakan,”Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat, 18 saatte çözerse 18 saat çalışır.” 18 saat çalışır, o yorgunlukla, o direkten düşer ve ölür. Sonra bakan önümüzdeki yılbaşını da o direğin altında geçirir herhalde. Daha fazlasını söylemeye terbiyem izin vermeyecek ama şu kadarını söylemekten kendimi alamayacağım: Bir bakan olarak üzerine düşeni yapmıştır. Bakmıştır aval aval. Değil çalışma koşullarını insan onuruna yakışır bir hale getirmek, tersine tersine demeçler vermiş, konuşmalar yapmış, kanunlar çıkarmıştır hükümetiyle beraber.Ümit etmek içinÖzetle, memleketin hali pür melali budur. Gençlerine geleceksizlik ve çaresizlik reva görür. Yoksulluk ve yoksunluk içinde geçecek bir öğrencilik reva görür. Yüzlerce anlamsız sınavla sınar sabırlarını. Eler onları hayattan. Üstelik bu sınavları sınav gibi yapmayı beceremez, elene elene en üstte kalmışlarını bile çıldırtmayı başarır sonunda. Bir TUS sınavı uydurur. Eylülde yapacağım der Aralıkta yapar. Yanlış sorular sorar üstüne. Yanlış hesaplar puanları. Sesini çıkarmaya kalkanı copla gazla soruşturma ile canından bezdirir. İşçisini taşeronlaştırma ile fazla mesai ile kot kumlatıp öldürtür. Olmadı öldüremedi ise meydanlarda, devlet kapılarında süründürür üç kuruş maaş bağlamak için. Analar zulümden eksik kalmasın. Cumartesi Anneleri 300 üncü kez oturur Galatasaray Meydanında. 300. kez sorarlar güya “darbecilerden hesap soracak” olanlardan hesabın bakiyesini. İlle de umutlu olmak için hala sebebimiz var mı yeni bir yıldan? Evet var yine de. Evet yine de var diyor her sabah bizi yaşama bağlayan sol memenin altındaki cevahir.
SayılarKırk altı. Kırk altı kişi. Adı belli kırk altı kişi. Adı belli iki yüz kişi arasından kırk altısı. Adı belirsiz on binler arasından kırk altısı. Kırk altı ve diğerleri. Diğerleri bu kırk altının gideceği yere gidecek. Sonu belli bir yarıştalar sık nefes. Upuzun bir yolun ortasında yuvadan atılmış leylek yavruları, çırpınıyorlar. Kaçınılmaz sona meydan okuyan zayıf ve solgun yüzler. Hayatımızdan geçen solgun yüzler. O fotoğraflarda kardeşimiz, dayımızın oğlu, kapı komşumuz, yakın arkadaşımız var. Eşimiz, çocuğumuz, canımızın parçası var. İsimsiz ve hikâyesiz kırk altı kişi olarak geçip gitmelerine hayat penceresinden elverir mi gönlünüz? Ruhat Yıldırak, on dört on beş yaşında başladı çalışmaya. Okula gidecekken daha çalışması gerekti. Çalıştı. Askerlik çağı geldi. Askere gitti. Mehmetlerden bir Mehmet. Koşamadı, hatta yürüyemedi askerde. On beş gün sonra geri geldi Mehmet. Yirmi dördünde gömüldü doğduğu yere. Kısacık hayatında evlenmeye vakti olmadı. “bu köyde hep birileri ölür” diyor kardeşi.Mustafa Bircan, 32 yaşında, Erhan Kaya, 34 yaşında, Ertuğrul Doğru, 27 yaşında,Salih Atalay, 24 yaşında. Hayır, bu yaşlarında evlenmediler, borç harç eşya yapıp, kiralık bir ev bulmadılar maaşlarının yarısına, biraz daha fazla mesai yapıp bir fatura daha ödeyemediler. Bu yaşlarında baba olamadılar, çocuklarını okula da yollamadılar üç eksik, iki fazla çanta, defter toplayıp. Sıcak bir çay içmediler bir kış sabahında peynir zeytin ekmek fakir sofralarına oturup «hanımları» ile karşılıklı, huzur içinde gülüp hayatın zorluklarına. Hayır, bu yaşlarında öldüler sadece. Bu zor, bu çileli, bu fakir ama bu güzel hayat, yaşadığımız inatla, alındı ellerinden. Ertuğrul ve Salih aynı işyerinde 200 TL ye iki yıl çalıştılar. 200 TL. 200 TL bu memlekette 24 ve 27 yaşında iki delikanlının elinden alınan hayatının pahasıdır. Bir ay boyunca toz solumanın, gözünün ferini kota akıtmanın, hayatını o maviliğin üzerine beyaz bir iz olarak bırakmanın pahasıdır. Birbirinin kaderine bağlanmanın, bir ay içinde birlikte ölmenin pahasıdır.İsimlerİbrahim Güloğlu, Mustafa Kaleli, Adem İncirli, Yusuf İncirli, Hacı Ünal, Burhan İmrak, Cengiz Özkan, Kenan Söyüncü, Mehmet Vezir Arıkan, Sabri Celen, Şaban Altan, Kenan Temiz, Harun Poyaz, Erhan Akyürek, Recep Türkseven, Bedri Bıyık, Yusuf Bakır, Resul Edip, Hüseyin Özkaya, Beytullah Özkaya, Murat Aydın, Adem Abay. Birer rakam olarak geçebilmek için devlet kayıtlarına, ölümleri ile direnmeleri ve diretmeleri gerekti. O devlet kayıtlarıdır ki kimlerimizin attığı adımı, aldığı nefesi, ettiğimiz telefonu bilir. Ama bazen o devlet kayıtları ki kördür. Bazısı merdiven altına girmiş işyerlerini ve o işyerlerinde çalışan sigortasız işçileri gözü görmez. Bir de koskoca fabrikalar vardır içinde insan hayatına kastedilen. Onları da görmez. Görmek işine gelmez. Bu insanlar “Tokat Erbaa’da Libra Tekstil’de, Kırklareli’de Balinler Tekstil’de, Vural Giyim Sanayi LTD’de, İdeal Rodeo’da çalıştık” derler, umursanmaz. “Silikozis bir meslek hastalığıdır, zira bu tozu bu ciğere sokmanın, bu kadar kısa sürede bu hastalığa yakalanmanın kota kum püskürtmekten başka yolu yok” derler. “tozlu yerlerde çalışmasaydınız” buyurur devletlü ağızlar. Olmayan(!) işyerlerinde çalışmış bulunan ve zaten-kayıtlarında- olmayan(!) işçilere “iş göremezlik geliri” bağlamaz devlet.Devletin işiZaten devletin işi bu değildir. Devletin işi “Gereğinde 16-18 saat çalışması gerektiğini” bas bas bağırmaktır işçiye. Uslu sendikacısı da var hazır. Susar köşede uslu uslu. Torba yasasından bir “özürlü maaşı” çıkarır devlet dediğin. Yasa nasıl olsa “torba”. İçinden her an her şey çıkabilir. Bu kez kot kumlama işçilerine “özürlü maaşı” çıktı torbadan. Özürlü maaşının 100 ile 300 TL arasında olmasına mı yanarsın, işçilerinin bir türlü “meslek hastası” olamamalarına mı? Al maaşı, bodur bozdur harca. Zaten bu memlekette “özürlü” olabilmek de, meslek hastalığına yakalanmak da öyle kolay değil. Daha doğrusu meslek hastalığına yakalanmak, iş kazası geçirip, özürlü hale gelmek çok kolay da, bunu devlet katında ispatlamak zor. Özürlülük kriterleri misal bir gecede değişebilir. Bu gece özürlü yatan, yarın sabah özürsüz kalkabilir. %55 özürlü olarak işe girdiniz diyelim ki. Sonra bir gece yasa değişti. Sonra ertesi gün sizden bir rapor istendi. Aynı özürle gittiniz. Bu kez özrünüzün oranı düştü %30 a. Özrünüz ortadan kalktı sizi sağlam mı saydılar? Hayır!. Özürlü müsünüz? Ona da hayır. Ama ne oldu? Memleketteki özürlü sayısını bir hayli düşürdük bir gecede. AB standartlarına uygun oldu.YüzsüzlükKonumuza geri dönersek, daha önce defalarca bu hükümet kamuoyu önünde kot kumlama işçilerinin sorunları ve mücadelesine bir karşılık olarak “bu işi çözdük” cakasını sattı. Ama işçiler Ankara’dan ayrılıp daha evlerine varmadan verilen sözlerin kocaman yalanlardan ibaret olduğu anlaşıldı. Çalışma Bakanı bu kez de “torba yasa ile hasta işçilerin çilesine son veriyoruz” diyor. “Torba”dan çıkan “özürlü maaşına” karşı işçilerin talebi net: “sigortası olup olmadığına bakılmaksızın, ilgili hakem hastanelerce silikozis hastalığına yakalandığı tespit edilen tüm hastaların, hastalıklarının ağırlıkları oranında sosyal güvenlik haklarından yararlanmaları için 5510 sayılı sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanunu ile 506 sayılı sosyal sigortalar Kanunu’nda gerekli düzenleme gerçekleştirilmelidir. Meslek hastalıkları hastanelerinden silikozis raporu alan işçilere iş göremez gelirinin bağlanması için, işçinin çalıştığını ispat yükümlülüğü kaldırılmalıdır. Çünkü silikozis yüzde yüz bir meslek hastalığıdır; mesleksel maruziyet dışında oluşamaz.” Nokta. Şimdi kot kumlama işçileri yeniden Ankara’dalar. Yatakları, yorganları ve hayatta kalabilmek için artık ihtiyaç duydukları oksijen tüpleri ile. Petrol-İş Ankara şubesine yerleştiler; Adakale Sokak No:6’ya. Adresi verdim zira hükümetteki partinin milletvekillerine adresle ilgili bir önerim var. Ya işçilerin talebini yerine getirin ya da başınıza o “torba”yı geçirip bu binanın önünden öyle geçin. Böylelikle insan yüzü taşıyan ama insan olmayanları ayırt edebiliriz ekseriyetten.
Ben bir bilgisayar firmasında çalışmaktayım. Sosyal güvencem yok ve asgari ücrete çalışıyorum. Alanım bilgisayar teknikerliği ve çalıştığım yerde teknik serviste görev yapıyorum. Sabah 9’da iş alıp, akşam 8’de bırakıyoruz. Cumartesi ise tam gün çalışıyoruz.. Elinden gelse patron pazar günüde çalıştıracak bizi ve tabi parasız. Çalıştığım yerde birde çırak var. 16 yaşında, okul harçlığını çıkarmak için ve bir şeyler öğrenmek için çalışıyor. bu çırak arkadaşım ise haftalık 20 TL almaktadır. Kanuna göre 400 ya da 450 tl arasında alması gerekmekte ve çıraklık sigortası olması lazım ama ne yazık ki ne çırak arkadaşımın ne de benim sigortam vardır. Aylık mavi akbil kullanıyorum ama 115 TL olan akbil parasının sadece 50 tl sini veriyor patron. Sebep olarak ise param yok diyor. Ama çok iyi biliyorum ki firmanın aylık geliri 5 ile 6 milyar arasında. Bu gelire sahip bir işveren sigorta yapmıyor, parayı zamanında vermiyor, yoldan kısıyor, yemekten kısıyor. Yemek paramızda 3 TL. Patronumuz bir de günde 5 vakit namaz kılan dindar bir insan. Sözde Müslümanlıkta hak geçmez, ama bunlar alışkın ne de olsa hocaları Fettullah ABD’de yaşıyor. Cami yardımı toplamak için, hayır kurumları ofise gelir. Patron 50 tl-100 tl gibi bağış yapar din adına ama çalıştırdığı elemanların teknik servisine bir klima almaz param yok diye ve biz o sıcaklarda çok zahmet çektik. Sadece aspiratörle yetindik. Zaten 2 bilgisayar çalıştığı zaman teknik servis hamam gibi oluyor. Ayrıca ben işe başlayalı 3 ay oldu, sadece 1 aylık maaşımı alabildim. Üniversite bitirdim bu alanda. Ama sözde teknoloji çağındayız. Ama iş sıkıntısı var.Ramazan ayında, ben oruç tutmadığım için ilk 2 hafta yemek parası vermedi patron. Tabiî ki bu süreçte Alevi olduğumu ve sol görüşlü olduğumu az çok demeyim, ama tam anlamıyla anladı. Yanımda da tabii solu, emeği kötüleyerek yanına gelen cemaatçilerle konuşuyor. Referandum sürencinde hayır diyenler vatan hainiymiş, demokrasi istemiyormuş, din düşmanıymış, İsrail uşaklarıymışız hayır diyenler. Nazım der ya; vatan sizin çeklerinizse polis copuysa, çiftliklerinizse diye siz vatanseverseniz ben vatan hainiyim der ya o zaman emeği savunmak, barış istemek, özgür, demokratik bir ülke istemek vatan hainliği ise kabul ediyoruz. Ama inanıyoruz ki, güneş bir gün emekçi halk için doğacaktır.Kirve, ben böyle yazdım iş yerindeki sıkıntılarımı. Eğer uygun olursa derleyip toparlarsan yayınlarsın. Eğer olmazsa da cevap verdiğin için sağ olasın. Ben her gün Birgün Gazetesi alamıyorum, eğer yayınladığın zaman mail atarsan şu gün çıkacak diye, ben de alırım. Dinlediğin için sağ olasın. Ben de gazeteci olmayı çok istedim, ama olmadı. Bilgisayar teknikeri olduk. Eğer bilgisayarında bir sorun filan olursa çözeriz seve. Hoşça kal.İş Kanunu Orada da Geçerlidir.Sorularınız ve sorunlarınız aslında önemli bir gerçeğe işaret ediyor. Türkiye’deki pek çok işyeri, işçi sayısı olarak 10 ya da 3 işçinin altında işçi çalıştırmakta bu işyerlerinin çoğu ya kendisi kayıt dışı, yahut kendisi kayıtlı ancak çalışanları kayıt dışı olarak çalıştırılmaktadır. Bu işyerleri sizin de anlattığınız gibi neresinden tutsanız elinizde kalmaktadır. Örneğin bu işletmeler kendilerini düzenlemelerde yer alan 50 ve üzeri işçi çalıştıran işyerleri için var olan zorunluluklara tabii olmamaları nedeniyle -örneğin işyeri hekimi bulundurma zorunluluğu gibi- adeta iş kanunun dışında kabul etmektedirler. Ancak bu işyerlerinin işverenleri için kötü bir haberimiz var. Kendileri de iş kanunun içerisinde yer almaktadırlar.Haftalık Çalışma Saatleri ve Fazla MesaiÖncelikle sizin durumunuz için şunu hatırlatmakta fayda var. Haftalık çalışma süresi 45 saattir ve bunu aşan süreler fazla mesai olarak değerlendirilir. Günlük olarak fazla mesai dahil çalışma süresinin en üst gelebileceği nokta ise 11 saattir. Günlük çalışma süresi 7.5 saati geçiyorsa en az 1 saat olma üzere ara dinlenmesi yapılır. Ara dinlenmeleri yani molalar çalışma saatinden sayılmaz. Gün içerisinde yemek yahut çay molası verip veremediğinizi tam olarak anlamak mümkün olmasa da, günde toplam 11 saat çalıştığınızı söylemek mümkün. Genel olarak, günde 8 saatlik çalışmanın üzerindeki çalışma fazla mesai olarak kabul edilmeli ve saat ücretinizin %50 fazlası olarak ödenmeli. Bu durumda hafta içi beş gün haftalık 45 saat çalışma saatlerinizi doldurduğunuzdan cumartesi günleri de fazla mesai olarak ödenmeli.Çalışmanın Karşılığını Almak!Ancak fazla mesai ücretlerinden önce anladığım kadarıyla, siz zaten almanız gereken aylık ücreti almakta güçlük yaşamaktasınız. Bu konuda eğer aynı işyerinde 1 ya da daha fazla yıldır çalışıyorsanız alacaklarınızı hesaplayarak(ödenmemiş bulunan haftalıklarınız, yapmış olduğunuz fazla mesailer, yemek ve yol paralarınız) , öncelikle noter aracılığı ile bu alacakların ödenmesi için işvereninize bir ihtar gönderebilirsiniz. Bu ihtar içerisinde işverene belirli bir süre tanıyarak alacaklarınızın bu süre içersinde ödenmesini isteyebilirsiniz. Bu alacaklar ödenmediği takdirde sizin tek taraflı olarak iş akdinizi haklı olarak feshedebilirsiniz. Bu ihtar daha sonra işverene açacağınız alacak ve hizmet tespiti davası için bir delil de oluşturabilir. Buradan sigorta meselesine girebiliriz. İş akdinizin feshinin ardından hizmet tespit davası açabilirsiniz. Bu dava sırasında sizinle aynı işyerinde çalışmış kişilerin tanıklığına ve az önce bahsettiğimiz türde o işyerinde çalıştığınıza dair kanıtlara ihtiyaç duyacaksınız. Eğer herhangi bir bordronuz varsa bu da işe yarayabilir. Tüm bunlarla aynı anda SGK İstanbul il müdürlüğüne veya İstanbul 1 veya 2 no’lu Rehberlik ve Teftiş Grup başkanlığına bir dilekçe ile müracaat ederek sigortasız çalıştırıldığınıza dair şikâyette bulunabilirsiniz. Bu dilekçede ad adres TC kimlik no varsa SGK no, işverenin unvanı, adresi işyeri no’su yer almalı, konu da sigortasız çalıştırılmama dair şikayet dilekçesi biçiminde olmalıdır. Dilekçenin içeriğinde ne kadardır o işyerinde çalıştığınızı, ne kadar ücret aldığınızı belirterek işyerinde hizmet akdi kapsamında çalışmanızın olduğunun işyeri defter ve kayıtlarının tetkiki ile tespitinin yapılmasını, işveren hakkında yasal işlem uygulanmasını talep edebilirsiniz.Hukuksal Yolları Zorlamak!Bunun dışında işyerinde çırak olarak çalıştırılan arkadaşınız aslında “çırak” statüsü taşımıyor. Ancak kendisi 16 yaşını doldurmuş ise, 16-18 yaş arası genç işçi statüsü olarak adlandırılır. Genç işçilerin çalışma koşulları yetişkin işçilerden farklıdır. Örneğin haftalık normal çalışma saatleri 40’tır ve fazla mesaiye bırakılamazlar. Alınan ücretlerin asgari ücretin altında olması, politik görüşünüz ve dini inancınız sebebiyle ayrımcılığa uğramanız, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin olmayışı her biri ayrı bir yazıyı hak ediyor. İşverenler işçilerine yasal haklarını sağlamak yerine “sosyal sorumluluk” adı altında sadakacılık yaparak, yahut sizin örneğinizdeki gibi bağışlarla durumlarını “kurtarıyorlar.”Ancak bu tür işyerlerinde de tıpkı diğer işyerlerinde olduğu gibi kendi haklarımızı savunacak bir örgütlenmemizin olmayışı, biz ezilenlerin birlikte saf tutmamamız en temel sorunumuz. Kendi gücümüzle yakın zamanda haklarımızı elde edemediğimiz durumlarda hukuksal yolları sonuna kadar zorlamakta fayda var.
“O bir yıl önceki bir olaydı” diyorlar, “o iki yıl, şu beş yıl, diğeri 10 yıl önceydi” diyorlar. Hele yirmi otuz sene önce olanlar, yüz sene önce olanlar ise zaten tarihçilere bırakılmalı. Tarihin işlevi ise geçmişe dair bazı şeylerin hatırlatılması ve altının çizilmesi iken, bazılarının ise bilinçli bir unutturulması, yok sayılması. İçinde yaşadığımız çağda ve toplumda bazı tarihi figürler ve anlar her gün vurgulanır altı çizilirken bazı anlar ve figürlerin üzeri derin ve kalın bir unutuş perdesiyle örtülüyor. Bazı tarihi anlar bu yüzden herkesin bildiği gerçekler haline gelirken, bazıları ulaşılmaz hale gelip marjinalleşiyor.Tarih yalnız tarihçileriİlgilendirmez!Tarihin tarihçinin bir ürünü mü olduğu ya da geçmişin gerçekten olmuş olduğu gibi ortaya dökülmesi mi olduğu sorusu bir süreden beri tartışılan bir konu olageldi meslekten tarihçiler arasında. Tarih eğer bir metinden ibaretse ve tarihçinin bir ürünüyse bu durumda tarihçinin kendisi bu metinin yazarı olarak geçmiş üzerinde bir hak iddia etmektedir. Pek çok hak iddiası gibi bu iddialar sonuna kadar politiktir ve sonuçları yalnız tarihçileri ilgilendirmez.Tarihçi kiminle duygudaş?Diğer yandan tarihçinin politik seçimlerini ortaya seren bu tutum klasik tarih anlayışının “tarafsızlık” vurgusunu yerle bir ederek, tarih mesleğinin tarihsel gerçek üzerindeki tartışılmaz egemenliğini sarsmakta, en azından hafifletmekte ve onu tarihsel gerçeklik üzerindeki iddialardan herhangi biri haline getirmek noktasında bir adım atmaktadır. Klasik tarih anlayışının “tarafsız bilimsel tarihsel gerçeklik” iddiası diğer pek çok alanda olduğu gibi bu alanda da müesses nizamın kaçınılmazlığına bir övgünün başka bir çeşidi olagelmiştir. Benjamin bu tehlikeye yöneltir bakışımızı; “Geleneğin hem kendi varlığı hem de onu devralanlar tehlikededir. Her ikisi de aynı tehdit altındadır: hâkim sınıfın aleti durumuna düşmek”.[i] Diğer yandan tarihselci tarihçinin kiminle duygudaş olduğu sorusunu ortaya atar Benjamin ve yanıtını acımasız bir kesinlikle verir, “galip gelenle”.BİZİM İnsanlarımızın Tarihi!Tarih yazmanın politik niteliğini öne çıkaran bakış açısıyla tarihçi tarih yazarken seçtiği konu ile öne çıkardığı tarihsel özne ile, eğer tarihsel bir özne tanımlıyorsa, bir politik seçim yapmaktadır. Böyle bir noktadan ivme alarak yola çıkmış tarihçi kendi politik tercihlerinin farkında olarak ezilenlerin sesini dinlemeye, onları görünür ve duyulur kılmaya çalışabilir ve geleneğin yitip gitmesinin önüne bir tarihsel bilgi seti çekebilir. Bu tarihçinin duygudaşlığı galip gelenle değildir şüphesiz: “tarihi kalp atışlarında hisseder, tarih bir sayfadaki kelimelerden ve sadece kralların, başbakanlarına icraatlarından ibaret değildir” onun için, “Tarih sıradan insanların ter, kan, gözyaşı ve zaferleridir, bizim insanlarımızın”.BİZİM İnsanlarımız Kimlerdir?Bizim insanlarımız, 1839’da Slevne’de bir fabrikada yeni getirilen makineyi kıran bozguncu, öfkeden körleşmiş kadınlardır, 1861’de Samako’da yeni makinelere sabotaj düzenleyen işçi kadınlardır, 1910’da Bursa’da greve giden 7 ile 70 yaş arasında günde 15-16 saat çalışan ipek işçisi kadınlardır. Tütün işçileri, hamallar, gündelikçiler, tramvay işçileri, mürettipler, devrimci öğretmenler, Oleyis’li garsonlar, devrimci madencilerdir.İnsanlarımızın “zanaatları ve gelenekleri ölüyor olabilir, Endüstrileşmeye karşı düşmanlıkları geri kalmış görünebilir, cemaatçi ve eşitlikçi idealleri fantezi, isyankar entrikaları çılgınca olabilir. Fakat onlar kendi dönemlerinin derin ve sürekli sosyal altüst oluş koşullarında yaşadılar, biz yaşamadık. Onların özlemleri kendi deneyimleri çerçevesinde ve eğer tarihsel olarak geçerliydi ve eğer tarihin kaybedeni oldularsa kendi hayatları süresince de kaybedenler olarak kınandılar ve kendi hayatlarında da kaybedenler olarak kaldılar”.[ii]Bizim olanı lütfettiler!Bizim insanlarımız dün, 1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı’nda egemenlerin silahları ile vuruldular ve panzerleriyle ezildiler, katledildiler. Üzerinden geçen yıllarda ne Maraş, Çorum katliamlarının, ne öldürülen sendikacıların, (mesela Kemal Türkler’in), ne aydınların ne gazetecilerin ne de komploların, saldırıların, arkasından gelen darbenin hesabı sorulabildi. Ruhen ve bedenen DARBEdilen, işkenceye maruz kalanların da hesabı, darbenin sonunda işlerinden olanların cefaları, kaçak ömürlerin yitirdikleri hâlâ defterimizde alacaklar hanesinde yazılı. Sorumluları, hayatlarını hiçbir şey olmamış gibi sürdürdü, çocuklarının başını okşadılar her sabah, terfi ettiler işlerinde «hizmetlerinden ötürü. Yeni «hizmetler»ürettiler. Yeni provokasyonlar gördük, yeni ömürler yitirdik. Şimdi alın size «bir bayram verdik» diyorlar. «Unutun!» diyorlar olanları «bir bayram kutlayın!». Teşekkürler(!). zaten bizim olanı lütfettiğiniz için! «Bakın» diyorlar sırıtarak «sizin için hesap soruyoruz», kendi iktidarlarını pekiştirmenin bir hamlesini yapmış olmanın keyfi içinde.O gün o meydanda!Yemiyoruz! Evet bizler o gün orada olacağız. Bir bayram, bir şenlik kutlamak için. Orada olacağız yalnız yitirdiklerimizin ömürlerini ve mücadelelerini anlamlı kılmak için değil, bizzat kendi ömürlerimizi de anlamlı kılmak için. Çünkü bu “yasaklı” alanda, bu anı tarihe bir not olarak düştükten sonra, onların mücadelesini verdikleri her şey için mücadele etmeğe daha bir kuvvetle sarılacağız, ömürlerimizi onların ömürlerine karıştıracağız.. Bizim insanlarımız, bugün ve hergün makinelerin başında ömür tüketmekte, toprakların, suların, havalarını, doğal kaynaklarını şirketlerin çıkarına terketmek durumunda olabilir. Bizim insanlarımız bugün adına “iş kazası” denilen bazen bu isim bile çok görülen sistemli bir katliamın kurbanlarıdır. Anayasal haklarını kullanmak için senelerce fabrika önlerinde direnirler. Ama Tekel işçisi olup, Desa işçisi olup, Novamed işçisi olup karşılarındakilere okkalı bir tokat da atarlar, atabilirler. Ve ezilenlerin siyasal iktidarı ancak bu tokata yeltendikleri anlarda gerçek bir siyasal alternatif olarak tartışılabilirdir, ve ezilenlerin en büyük şenliğinin nüveleri bu anlarda taşınır geleceğe. Ve ancak o hesabın sahipleri sorabilir bakiyeyi.Hatırlıyoruz!Talancı ve cinsiyetçi hâkim sınıflar karşısında tarihin kaybedenleri olarak hem geleceğimizi hem de geleneğimizi ekolojist ve feminist bir bakış açısıyla sahipleniyor ve bu yüzden bizi birbirimizden ayıran değil bizi birleştiren geçmişimize yüzümüzü dönüyoruz. Yüzümüzü döndüğümüz gelenek ve tarih bu topraklar üzerinde milliyetçi militarist ayrımcı olmayan bir hayatın mümkün olduğuna işaret ediyor. Bugünkü acil politik ihtiyaçlarımızı cevaplıyor. Hâkim sınıfların tehlikesi ve tehdidi altında Selanik Sosyalist Amele Heyet-i Müttehidesi Genel Sekreteri Avraam Benaroya’nın sözleri 101 yıl öncesinden imdadımıza yetişiyor ;”Öyle bir teşkilat kurmak istedik ki, insanlar kendi dil ve kültürlerini terk etmeden ona girebilsinler. Hatta daha iyisi, aynı bir ülkü uğrunda -sosyalizm ülküsü- çalışırken, her biri kendi kültürünü ve bireyliğini geliştirme olanağı bulabilsin”1 Mayıs’ın İstanbul’daki 100’üncü yılında, bizim insanlarımızın kanıtladığı ve uğruna mücadele ettiği ve uğruna öldüğü şeyi çok iyi hatırlıyoruz, anılarımızı Taksim Meydanı’nda tazeliyoruz: Bu topraklar üzerinde başka bir hayat mümkündür![i] Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, (İstanbul: Metis, 2001), s. 41.[ii] E.P. Thopmson, The Making of the English Working Class, (London: Penguin, 1991), s.12. (Türkçesi Birikim yayınlarından İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu adıyla 2002’de yayınlandı.
