Kuraklık ve AçlıkDoğu Afrika’da kuraklık. Yıllardır televizyon ekranlarından bildiğimiz o koca gözlü çocuklar. Yirmi dokuz bin çocuk. Beş yaşın altında. Can verdi. Birleşmiş milletlerin verilerine göre altıyüz kırk bin çocuk kötü beslenmekte. Diğer bir değişle beslenememekte. Ya da doğrudan söyleyelim; altı yüz kırk bin çocuk aç. Yedi buçuk milyonluk nüfusun üç milyon iki yüz bininin hayatlarının kurtulması için hemen acilen yiyeceğe ihtiyaçları var. Tam bu durumda memleket sınırları içinde çocuk katletmek olmadı hapsetmekten çekinmeyen devletimiz ve dahi “devletlü”larımızın sapır sapır Somali’ye yardıma koşmaları içimi biraz ferahlatmalı değil mi? En azından birkaç çocuk birkaç gün daha direnecek güç toplayacak ağzına giren üç lokmayla. Kapanmak üzere olan o gözlerden biri ikisi aralanacak tekrar. Ve daralan göğüslerde bir iki nefes olacak gönderilenler.Al Gülüm Ver Gülüm?Yedi buçuk ton yiyecek, elli üç ton sağlık malzemesi, sekiz ambulans, beş arazi aracı, bir adet fork lift, altı jenaratör, beş yüz çadır, beşbin battaniye, sahra hastanesi ve toplanan yüz elli milyon dolarlık yardım. Fakat hayır! Hiç biri teselli etmiyor beni. Emine Hanım’ın tek taşı olsa mevzu bahis olan sadece. Yahut densiz şarkı ve dansları “diva”larımızın. Gözümü kapayıp dişimi sıkacağım. “Mevzu bahis olan hayatta kalması ise” diyeceğim “çocukların”. Ama oraya “Türk’ün damgasını vurmaya” niyetli zihniyet pek bir tanıdık. “Al yiyeceği ve yardımı, şimdi dön arkanı damgayı vuracağım” diyor. Al gülüm ver gülüm. Afrika’ya yapılacak yatırımlarla gözü dönmüş ve ağzı sulanmış bulunan sermayedarlarımız, bir yüzyıl önce emperyalizmin sert gücünü tatmış bulunan Somali’ye şimdi de “Türk’ün yumuşak gücünü”-soft power tabir ettikleri- tattırmak niyetindeler. Alın size “Afrika’ya açılan kapı Somali”. Oradaki insanları görüp, yatırım düşünenlerin bu planlarının detayları yazılıp çizildi gazetemiz sayfalarında. Daha da bir şey yazmayacağım.Cömertliğin BöylesiAma daha da vahimi var benim gözümde. O da parasını buraya yatıran o yüce gönüllü o yardımsever o kadirşinas “Türk milleti.” O sokakta yürüyen insan. O bayram kutlayan. O ramazan münasebeti ve oruç marifetiyle günahlarından arınan ve Somali’ye yardım ederek vicdanını kurtarmış bulunan. Filistin için gözyaşı döken. Sergiledi cömertliğini. Sormadı hiç neden diye. Hâlbuki bu adaletsizlik bu zulüm, dünyanın büyük ve herkese yetebilen sofrasını talan eden, bazılarını bu sofradan söküp atan ve dünyayı mahveden bu talan ve bu düzen sürdü onun yüzünden. Hâlbuki gerçek cömertlik dövüşmeye cesaret etmekti karşısında adaletsizliğin, hayatını sermekti diğerlerinin de yaşaması uğruna elini dost omzuna koymaktı. Biz kara kafalıları aç ve yoksul bırakan sebepleri görmek, bilmek ve yok etmekti. Hatta onun vazifesi idi kurtarmak kendi gibi ezilenleri ve dahi ezenlerini. Yalnız özgürlüğü ve hayatları çalınanlar değil onları çalanlarda tutsaktı kendi iktidarlarının elinde. Ama o sokaktaki insan yalnız ezmeyi ve ezilmeyi ve payandası olduğu sistemin kaybedenleri olarak gördüklerine acımayı öğrendi. Kendini ezenlerin değer sistemi ile algıladı dünyayı. Bir de yardımseverlikle gösteriverdi cömertliğini ve insanlığını ucuzundan. O yüzden ağladı uzaklarda olanlara. Yakınında ölenler, zulüm çekenler, katledilen çocuklar umurunda olamadı. Ama insanlaşmak kolay bir iş değil maalesef. Özgürleşmeye cesaret ederek, insanları tutsak eden sebeplerle dövüşmek. Hayatını kendi gibi olanların hayatları uğruna feda etmek. Velhasıl yoldaş Che’nin dediği ve bizzat deneyimlediği gibi insanların aç karnını doyuranlar aziz olabilir ama nedenini soranlara komünist denir ve bu nedenlerle dövüşenler katledilebilir. Yine de “Somos socialistas, palante, palante”
ramazan
Diyelim ki bir komşunuz var. Gıcıksınız bu komşuya. İki de bir de bu mahalleden bıktığını gideceğini söylüyor. Sizin onayınız olmadan mahalleden ayrılmak? Allah Allah! Azdı bu komşular! Hem sizin canınız sıkılıyor ara sıra mesela evin reisi olarak. Televizyon, tavla falan da kesmiyor sıkıntıyı. Girin dövün canım komşunuzu. Aman! Demeyin. Ertesi gün de girin dövün. Ertesi gün de. Sonra geçmedi mi sinir? Bir de oğlunuz varmış sizin. O oğlunuzu da tam bir erkek olarak yetiştirmişsiniz maaşşallah. Ramazan ramazan sevaptır hem, siniri geçer. Sizin için namus her şey zaten. Mahalleden ayrılmak isteyen komşu zarar verebilir bu hassas merete. Yani namusa. Demem o dur ki, yollayın oğlunuzu da. Bugünler için yetiştirdiniz ya onu. Balkondan girsin. Genç, çevik, heyecanlı çocuk. Bıçaklayıversin komşunuzu. Siz bunları yaparken komşunuzun eli armut mu topluyor? Ya ararsa karakolu falan? Arar mı arar! Ya gelirse polisler? Gelir mi gelir! Ya götürürlerse sizi karakola? Götürürler. Eeee? Hem bir iki tembihatla da bitmez sanırım bu iş komşu şikâyetçiyse. Muhtemelen tutuklanır hapsi boylarsınız baba oğul. Artık orda yeni raconlar yeni teknikler katarsınız var olan tekniklerinize. Cık! Bu komşu işi riskli! Siz bunları en iyisi karınıza, yani oğlunuzun anasına yapın! Hani size bakan besleyen, kıçınızı toplayan, oğlunuzu doğuran, yatağınızı seren, hatta sizi yıkayan, çalışıp para kazanıp o parayı elinize tutuşturan, öküzlüğünüze katlanan, geceleri üzerinde ayı gibi tepinmenizin sessizce son bulmasını bekleyen o insan evladı. «O da riskli» diyorsanız korkmayın! Hiçbir riski yok! Evlilik ve devlet el ele, siz erkeklerin biz kadınlara istediği gibi zulmetme hakkını vermiş hiçbir şüpheye yer bırakmaz bir şekilde size. Nerden mi biliyorum? Güler Özkaranfil›in hayatını okudum geçenlerde. On dokuz yıl önce boşandığı koca Fuat Demir›den hala şiddet gören ve oğlu Muharrem Demir›in balkonundan girip para isteyip bıçakladığı Güler. Oğlu yalnız bir gece gözaltında tutulmuş. Ertesi gün. Yine şiddet. Ölümle tehdit edilen Güler. Devlet mi nerede? O Eskişehir›in bu bölgesine uğramıyormuş. Ya da şöyle diyelim tam teşekküllü şekilde oradaymış da kadını korumuyormuş. Zira Güler defalarca ve defalarca şikayette bulunmuş. Polis korumamakta, savcı suç duyurusunu dikkate almamakta. Devletin kurumları kocanın ve oğlun, ailenin, kadınını öldürme hakkını kullanmasını beklemekte. Bu hakkı korumaya, muhafaza etmeye çalışmakta. Adı üstünde muhafazakar parti AKP. Öyle kadına, kadının adına falan tahammülü yok. Bunca kadının öldürüldüğü memlekette bakanlıktan da kadın adını sildi. Büyük rahatlık. Kadının adı yok, kadın cinayeti de yok. Kapayın gözlerinizi. Bırakın kendinizi Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı-adını sevdiğimin bakanlığı- Fatma Şahin›in kollarına. Ama bi dakka! Tam uykuya dalacakken gözümüz çıplak bacaklara takılabilir. Töbee! Töbee! estağfurullah! Ramazan ramazan. Cık! Cık! Cık! Uzatmış bacaklarını öyle. Akla türlü çeşit şey gelebilir Abdest berhava olabilir. Örtsün canım bu bacaklarını. Kolları kaldı açıkta beyaz beyaz. Fesat yuvası. Orayı da örtsün. O boyunlar yok mu, baştan çıkarır en değmesini. Orayı da. Saçlar? Allah Allah! sormaya gerek var mı her teli bir cehennem yalazası. Örtsün örtsün. Ama örtmemiş işte bu on dokuz yaşındaki genç kadın. Hem akşam akşam evde yemek hazırlayacağına, hizmet edeceğine evin erkeklerine, gitmiş voleybol antrenmanı falan yapmış. Bağırın koskoca otobüsün içinde, onurunu yerlerde sürükleyin “sen toplumun ahlakını bozamazsın!” deyin bu kadına. “Yaptığın terbiyesizlik!” deyin. “Toplumun ahlakını namusunu senin gibi insanlar bozuyor” deyin. “Çıplak bacaklarınla bize gösteriş(?!) yapamazsın” deyin. Öyle ya sizin gibi bir ahlak timsalinin aklına neler geldi öküz gibi bakınca o bacaklara. Diğerleri ne olur? Kurtarın ahlakını toplumunuzun. Saf saf “babam yaşındasınız” desin o genç kadın. Ne babası! Çileden çıkın, tartaklayın, yapıştırın ağzına yumruğu. Seyretsin otobüstekiler. O genç kadının polisi aramak için telefona davranan eline vursun akşam yemeğini geciktirdiği için yiyeceği paparayı düşünen diğer bir kadın. O otobüste, o pek sahiplendiğiniz delikanlılıkta bir Allahın kulu olmasın, ezilenin yanında duracak. Hatta “benim vurduğumu gördünüz mü kendi kendine vurdu” diyen öküze “hadi len” bile diyemesin kimse. Sonra muzaffer bir şekilde insin otobüsten o adam. Dalga geçsin, elini kolunu ve bilumum kıymetli hazinesi sallayarak uzaklaşsın oradan. İETT şoförü, polisler ve Şişli Adliyesi’ndekiler gökyüzüne bakıp ıslık çalsın. İşte memleketim! Teşekkürler Türkiye ama verdiğin dersi almayalım. Ben gidiyorum. Giysi dolabındaki en kısa şortu bulmaya. Kısa şort arayan diğer delibozuklara katılmaya. Dayağın yetmeyeceğini biliyorsunuz. Eliniz alışık zaten ama, daha da öldürmeniz gerekecek!
Sıcaklar bastırdı iyice. Makine başında ömür tüketmenin zorluklarına sıcakta çalışmanın zorlukları eklendi. Çoğunlukla kışın ısıtmada yetersiz kalan fabrika içlerindeki sistemler yazları da insani bir ortamda çalışma olanağı sağlamaktan çok uzaklar. Kan ter içinde çalışılıyor velhasıl. Diğer yanda ise fazla mesailerle iyice artan çalışma yükünün kısa da gelse bir dinlenme ile hafifletilmesi ihtiyacı. Bir deniz kenarında almak soluğu imkân varsa. Deniz kenarı tuz kokusu çok uzaksa, en azından var olan rutinin dışına çıkmak. Memleket havası almak mesela. Akraba eş dost ile görüşmek. Varsa eğer köydeki hasada yardım. Orada da işten kaçış yok yani. O da olamıyorsa, örneğin memleket çok uzak yol çok masraflı ise yaşadığın kentte canının istediklerini yapabilmek. Hangi parayla diyeceksiniz? Eh işte imkânlar elverdiğince. Bir de tabii al takke ver külah işverenle yıllık izni kullanmak konusundaki mücadele olumlu bir sonuca bağlanabilirse.İşi olacağına vardıralım(!)Aslında işverenin bir lütuf gibi gerinerek bir türlü veremediği yıllık ücretli izin hakkı iş kanununun 53 üncü maddesinde düzenlenmiştir ve işçilerin vazgeçilmez haklarından biri olarak sayılır. En azından mevcut hükümet ya da gözü dönmüş iktidar kıdem tazminatına yaptığı muameleyi ücretli yıllık izin hakkımıza yapmaya niyetlenene kadar kanun bu. Hayır yarın öbür gün kıdem tazminatına yaptıkları gibi “zaten işçi bu haktan yararlanamıyor, işveren de zarar görüyor, önce fon diye düzenleriz sonra iç ederiz” diye ortaya çıkmaları pek de şaşırtıcı olmaz bu mantıkla. İşi olacağına vardıralım. Kıdem tazminatı da olmayan işçi kelaynak gibi ortada kalmışken olmayan örgütlenme özgürlüğünü de kaldırıverelim gitsin canım(!) İşçiler pek fazla kullanamıyor, işe yaramıyor nasıl olsa(!) Ne gerek var?! Hayır bu çağda sermaye almış başını gitmişken, devlet olarak denge gütmek, işçilerin yurttaşlıktan doğan bazı haklarını korumak biraz münasebetsizlik oluyor tabii(!) O tavır geçen yüzyılın başlarında modaydı. Neyse lafı uzatmadan yıllık izin meselesini bitireyim ben. Yoksa hep birlikte sıcaktan bunalıp makineleri kıracak, motoru yakacağız.Kıdem ve Yıllık İzin SüreleriBir işçi “işyerinde işe başladığı günden itibaren, işe başladığı günden itibaren (aynı işverenin bir veya birden fazla işyerinde toplam olarak) deneme süresi de içinde olmak üzere, en az bir yıl çalışmış” ise o işçilere “yıllık ücretli izin verilir” der iş kanunu. Yıllık ücretli izinin süresi kıdem arttıkça artar. a) Bir yıldan beş yıla kadar (beş yıl dahil) olan işçi için on dört günden, b) Beş yıldan fazla on beş yıldan az olanlar için yirmi günden, c) On beş yıl (dahil) ve daha fazla olan işçi için yirmi altı günden, az olamaz.Hafta Tatili, Bayram Tatili, Yıllık izinBurada diğer önemli bir husus hafta tatilinin yıllık ücretli izin içerisinde sayılmamasıdır. Hafta tatili iş kanunun 46. maddesinde düzenlenmiş ve 7 günlük zaman dilimi içersinde en az 24 saatlik kesintisiz dinlenme süresi (hafta tatili) olarak öngörülmüştür. Mesela 3 yıldır çalışan bir işçinin hak ettiği yıllık ücretli izin süresi 14 gündür. Bu on dört günün içerisinde normal çalışma döneminde haftada bir gün tatil öngörülmüştür. Dolayısıyla 14 gün yani iki hafta için iki gün hak edilmiş hafta tatili bulunmaktadır. Bu iki gün yıllık ücretli izine ilave edilir. Yani işçi toplam 14+2=16 gün olarak iznini kullanmalıdır. Ramazan Bayramı’nı da hesaba katarak ilave edelim: Hafta tatili gibi yıllık ücretli izin süresine rastgelen, milli ve dini bayram süreleri de, yıllık ücretli izine ilave edilir. Yıllık ücretli izin süresi yalnız işverenin kararı ile bölünemez, tarafların anlaşması suretiyle bir bölümü on günden aşağı olmamak üzere en çok üçe bölünebilir. Yıllık ücretli izin ücreti izne çıkmadan evvel işçiye ödenir. Yıllık ücretli başka bir yerde geçirecek olanlar talep ederlerse yolda geçecek süreleri karşılamak üzere işveren toplam dört güne kadar ücretsiz izin vermek zorundadır. Çalışanların yıllık izinlerini kullandıklarını işveren kanıtlamak durumundadır. İşveren tarafından yıl içinde verilmiş bulunan diğer ücretli ve ücretsiz izinler veya dinlenme ve hastalık izinleri yıllık izne mahsup edilemez. Peki, iş yerinin toplu olarak izne çıkması mümkün müdür? Kısaca evet, işveren Nisan ayı başı ile Ekim ayı sonu arasındaki süre içinde, işçilerin tümünü veya bir kısmını kapsayan toplu izin uygulayabilir. Eh ne diyelim? Hepimize iyi tatiller. İzne çıkabilirsek eğer…
Ben bir bilgisayar firmasında çalışmaktayım. Sosyal güvencem yok ve asgari ücrete çalışıyorum. Alanım bilgisayar teknikerliği ve çalıştığım yerde teknik serviste görev yapıyorum. Sabah 9’da iş alıp, akşam 8’de bırakıyoruz. Cumartesi ise tam gün çalışıyoruz.. Elinden gelse patron pazar günüde çalıştıracak bizi ve tabi parasız. Çalıştığım yerde birde çırak var. 16 yaşında, okul harçlığını çıkarmak için ve bir şeyler öğrenmek için çalışıyor. bu çırak arkadaşım ise haftalık 20 TL almaktadır. Kanuna göre 400 ya da 450 tl arasında alması gerekmekte ve çıraklık sigortası olması lazım ama ne yazık ki ne çırak arkadaşımın ne de benim sigortam vardır. Aylık mavi akbil kullanıyorum ama 115 TL olan akbil parasının sadece 50 tl sini veriyor patron. Sebep olarak ise param yok diyor. Ama çok iyi biliyorum ki firmanın aylık geliri 5 ile 6 milyar arasında. Bu gelire sahip bir işveren sigorta yapmıyor, parayı zamanında vermiyor, yoldan kısıyor, yemekten kısıyor. Yemek paramızda 3 TL. Patronumuz bir de günde 5 vakit namaz kılan dindar bir insan. Sözde Müslümanlıkta hak geçmez, ama bunlar alışkın ne de olsa hocaları Fettullah ABD’de yaşıyor. Cami yardımı toplamak için, hayır kurumları ofise gelir. Patron 50 tl-100 tl gibi bağış yapar din adına ama çalıştırdığı elemanların teknik servisine bir klima almaz param yok diye ve biz o sıcaklarda çok zahmet çektik. Sadece aspiratörle yetindik. Zaten 2 bilgisayar çalıştığı zaman teknik servis hamam gibi oluyor. Ayrıca ben işe başlayalı 3 ay oldu, sadece 1 aylık maaşımı alabildim. Üniversite bitirdim bu alanda. Ama sözde teknoloji çağındayız. Ama iş sıkıntısı var.Ramazan ayında, ben oruç tutmadığım için ilk 2 hafta yemek parası vermedi patron. Tabiî ki bu süreçte Alevi olduğumu ve sol görüşlü olduğumu az çok demeyim, ama tam anlamıyla anladı. Yanımda da tabii solu, emeği kötüleyerek yanına gelen cemaatçilerle konuşuyor. Referandum sürencinde hayır diyenler vatan hainiymiş, demokrasi istemiyormuş, din düşmanıymış, İsrail uşaklarıymışız hayır diyenler. Nazım der ya; vatan sizin çeklerinizse polis copuysa, çiftliklerinizse diye siz vatanseverseniz ben vatan hainiyim der ya o zaman emeği savunmak, barış istemek, özgür, demokratik bir ülke istemek vatan hainliği ise kabul ediyoruz. Ama inanıyoruz ki, güneş bir gün emekçi halk için doğacaktır.Kirve, ben böyle yazdım iş yerindeki sıkıntılarımı. Eğer uygun olursa derleyip toparlarsan yayınlarsın. Eğer olmazsa da cevap verdiğin için sağ olasın. Ben her gün Birgün Gazetesi alamıyorum, eğer yayınladığın zaman mail atarsan şu gün çıkacak diye, ben de alırım. Dinlediğin için sağ olasın. Ben de gazeteci olmayı çok istedim, ama olmadı. Bilgisayar teknikeri olduk. Eğer bilgisayarında bir sorun filan olursa çözeriz seve. Hoşça kal.İş Kanunu Orada da Geçerlidir.Sorularınız ve sorunlarınız aslında önemli bir gerçeğe işaret ediyor. Türkiye’deki pek çok işyeri, işçi sayısı olarak 10 ya da 3 işçinin altında işçi çalıştırmakta bu işyerlerinin çoğu ya kendisi kayıt dışı, yahut kendisi kayıtlı ancak çalışanları kayıt dışı olarak çalıştırılmaktadır. Bu işyerleri sizin de anlattığınız gibi neresinden tutsanız elinizde kalmaktadır. Örneğin bu işletmeler kendilerini düzenlemelerde yer alan 50 ve üzeri işçi çalıştıran işyerleri için var olan zorunluluklara tabii olmamaları nedeniyle -örneğin işyeri hekimi bulundurma zorunluluğu gibi- adeta iş kanunun dışında kabul etmektedirler. Ancak bu işyerlerinin işverenleri için kötü bir haberimiz var. Kendileri de iş kanunun içerisinde yer almaktadırlar.Haftalık Çalışma Saatleri ve Fazla MesaiÖncelikle sizin durumunuz için şunu hatırlatmakta fayda var. Haftalık çalışma süresi 45 saattir ve bunu aşan süreler fazla mesai olarak değerlendirilir. Günlük olarak fazla mesai dahil çalışma süresinin en üst gelebileceği nokta ise 11 saattir. Günlük çalışma süresi 7.5 saati geçiyorsa en az 1 saat olma üzere ara dinlenmesi yapılır. Ara dinlenmeleri yani molalar çalışma saatinden sayılmaz. Gün içerisinde yemek yahut çay molası verip veremediğinizi tam olarak anlamak mümkün olmasa da, günde toplam 11 saat çalıştığınızı söylemek mümkün. Genel olarak, günde 8 saatlik çalışmanın üzerindeki çalışma fazla mesai olarak kabul edilmeli ve saat ücretinizin %50 fazlası olarak ödenmeli. Bu durumda hafta içi beş gün haftalık 45 saat çalışma saatlerinizi doldurduğunuzdan cumartesi günleri de fazla mesai olarak ödenmeli.Çalışmanın Karşılığını Almak!Ancak fazla mesai ücretlerinden önce anladığım kadarıyla, siz zaten almanız gereken aylık ücreti almakta güçlük yaşamaktasınız. Bu konuda eğer aynı işyerinde 1 ya da daha fazla yıldır çalışıyorsanız alacaklarınızı hesaplayarak(ödenmemiş bulunan haftalıklarınız, yapmış olduğunuz fazla mesailer, yemek ve yol paralarınız) , öncelikle noter aracılığı ile bu alacakların ödenmesi için işvereninize bir ihtar gönderebilirsiniz. Bu ihtar içerisinde işverene belirli bir süre tanıyarak alacaklarınızın bu süre içersinde ödenmesini isteyebilirsiniz. Bu alacaklar ödenmediği takdirde sizin tek taraflı olarak iş akdinizi haklı olarak feshedebilirsiniz. Bu ihtar daha sonra işverene açacağınız alacak ve hizmet tespiti davası için bir delil de oluşturabilir. Buradan sigorta meselesine girebiliriz. İş akdinizin feshinin ardından hizmet tespit davası açabilirsiniz. Bu dava sırasında sizinle aynı işyerinde çalışmış kişilerin tanıklığına ve az önce bahsettiğimiz türde o işyerinde çalıştığınıza dair kanıtlara ihtiyaç duyacaksınız. Eğer herhangi bir bordronuz varsa bu da işe yarayabilir. Tüm bunlarla aynı anda SGK İstanbul il müdürlüğüne veya İstanbul 1 veya 2 no’lu Rehberlik ve Teftiş Grup başkanlığına bir dilekçe ile müracaat ederek sigortasız çalıştırıldığınıza dair şikâyette bulunabilirsiniz. Bu dilekçede ad adres TC kimlik no varsa SGK no, işverenin unvanı, adresi işyeri no’su yer almalı, konu da sigortasız çalıştırılmama dair şikayet dilekçesi biçiminde olmalıdır. Dilekçenin içeriğinde ne kadardır o işyerinde çalıştığınızı, ne kadar ücret aldığınızı belirterek işyerinde hizmet akdi kapsamında çalışmanızın olduğunun işyeri defter ve kayıtlarının tetkiki ile tespitinin yapılmasını, işveren hakkında yasal işlem uygulanmasını talep edebilirsiniz.Hukuksal Yolları Zorlamak!Bunun dışında işyerinde çırak olarak çalıştırılan arkadaşınız aslında “çırak” statüsü taşımıyor. Ancak kendisi 16 yaşını doldurmuş ise, 16-18 yaş arası genç işçi statüsü olarak adlandırılır. Genç işçilerin çalışma koşulları yetişkin işçilerden farklıdır. Örneğin haftalık normal çalışma saatleri 40’tır ve fazla mesaiye bırakılamazlar. Alınan ücretlerin asgari ücretin altında olması, politik görüşünüz ve dini inancınız sebebiyle ayrımcılığa uğramanız, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin olmayışı her biri ayrı bir yazıyı hak ediyor. İşverenler işçilerine yasal haklarını sağlamak yerine “sosyal sorumluluk” adı altında sadakacılık yaparak, yahut sizin örneğinizdeki gibi bağışlarla durumlarını “kurtarıyorlar.”Ancak bu tür işyerlerinde de tıpkı diğer işyerlerinde olduğu gibi kendi haklarımızı savunacak bir örgütlenmemizin olmayışı, biz ezilenlerin birlikte saf tutmamamız en temel sorunumuz. Kendi gücümüzle yakın zamanda haklarımızı elde edemediğimiz durumlarda hukuksal yolları sonuna kadar zorlamakta fayda var.
Kepsut’a bağlı İsaalan Köyündeki dün bir göçük meydana geldi. İki kişi hayatını kaybetti ve bir kişi yaralı. Böyle söylediğimizde durum öylesine hafifliyor, hepimiz ve sorumlular için. İki hayat, yalnız bir rakama dönüşüyor ve bu rakam “yeterince büyük” olmadığından, örneğin Karadon’daki gibi 30 olmadığından, ya da Bükköy’deki gibi 19 olmadığından “gündemin” içerisinde kaybolup gidiyor. (Diğer yandan bu kazaların ardından da hayatın kaybedenlerin yakınlarına “sizin yakınınızı bulamadık” pişkinliği ile, bulamadıkları, göçüğün altından çıkaramadıkları yetmezmiş gibi bir de tazminat ödemekte ayak direyenleri hatırlıyoruz dehşetle. Velhasıl ölümlerinin sayıca çokluğu ile gündemimize girenler çok kısa sürede ve çoktan gündemimizden çıkmışlar.)Çıkışı Olmayanların KahrıAma kaybolup giden yalnız bu son haber değil. İki genç insanın hayatları da Yılmaz Çınar ve Ramazan Aydoğdu’nun hayatları da dün kayboldu “kaza” denen katliamla ve bu “renkli gündemin” içerisinde. İkisi de 25 yaşında. Fotoğraflarına bakın. Arkalarındaki yoksul hayatı ve çaresizliği göreceksiniz. İnsanı, hayatta yapmak istediği pek çok şey varken, tüm potansiyelini yok sayıp bir makine parçasına indirgeyen ve hem gerçek hem mecazi anlamlarıyla yerin altına gönderen çaresizliği göreceksiniz yüzlerinde. “İnsanlığın” dışına itilmenin derin acısı. Geleceklerinde umudu olmayanların, çıkışı olmayanların kahrını.Meğer Maden Denetlenmiş!Kepsut Kaymakamına sorarsanız bu maden bir ay önce denetlenmiş. Balıkesir’den gelmiş bilirkişiler ve madenin de çalışabilir raporu varmış. Zaten Karadon ve Bükköy den sonra bakanlıklarımız, müdürlüklerimiz denetimler artacağını açıklamadı mı? Açıkladı. Ama sorun şu ki bu konuda iktidarın tercihi son derece açık. Denetlememeyi seçiyor. Denetlemeye ne kaynak, ne de insan gücü ayırıyor. Üstelik kaynak ayırıp “denetlediği” yerlerden de kaza haberleri gelmeye devam ediyor. Denetleme sonucu kapatılan ocakların, hemen tekrar açıldığını mesela, çalışmaya devam ettiğini bilmeyen yok. Zaten istenen de bu. Taşeronun taşeronunun sorumluluğunu almaya zaten kimsenin niyeti yok.Diğer yandan elbette ki bu ihlalleri yapanların ciddi yaptırımlarla karşılaşmasını talep ediyoruz. Baklava ya da ekmek çalan yahut taş atan çocukların reva gördükleri muamele ihmal ve kar hırsları ile insan öldürenlerden esirgeniyor. Siyasi tercihlerini gözümüze sokuyorlar yani.Çağımızın KaybedenleriAma varmak istediğimiz nokta bunun bu denetim çıkmazı ile çözülebileceği sonucu değil. Varmak istediğimiz netice başka ve bu soruların cevabı basit. İşi yapan insana soracaksınız. Ama o insanı fakir olduğu için, parası olmadığı için bu hayatın kaybedeni olduğu için, çağlarının vebalıları olduğu için tam da bu sonuçlardan bakarak “aptal, zekasız, beceriksiz ve tembel” olarak görenler bu soruyu soramazlar. Sormadıkları gibi “işçi hatasına” inanırlar. İnsan hayatını “daha düşük bir maliyet” olarak görürler. Göz boyamak için iki denetimci gönderirler. Zaten yapmaları gerekeni bir lütufmuşçasına tantanayla ilan ederler. “denetimleri arttırıyoruz!” zaten kaç denetim yapıyordunuz ki arttırıyorsunuz? Kaç müfettişiniz var? Ölümlü iş kazalarında Avrupa birinciliğinden, dünya üçüncülüğünden indirdi mi bu müfettişler sizi? “kot kumlamayı yasakladık!” acaba zaten var olan mevzuatta kot kumlama yapılan koşullarda herhangi bir işyerinin mevcudiyeti mümkün müydü? Kot kumlama yapılan yerler zaten kayıt dışıydı bu arada. Hani yine sizin araştırıp, bulup kayıt altına almanız gereken işyerleri. Yasakladınız, kot kumlama yapılmıyor mu şimdi? Yani demem o ki zaten göz boyama niyetiyle bile yapmaya üşendiğiniz kendi kurallarınızın kendi denetiminizin bize bir şey söylediği yok.Özgürlük(!)Bu aptallığın karşısında tek çözüm çalışanların kendi hayatlarını ve kaderlerini kendi ellerine almaları. Sendikalı, başı dik bir işçiyi yerin yedi kat altına körlemesine gönderemezsiniz, 20 kişinin yapacağı işi 4 kişiyle yapmaya, 8 saatlik işi 4 saatte yapmaya zorlayamazsınız, yemeden içmeden yerin altında çalıştıramazsınız. Kışın soğuk suda yıkanmaya ikna edemezsiniz madenden çıkınca. Yerin altında hayatına karşılık kömür çıkarırken kömür alacak para bulamayarak yaşama mahkum edemezsiniz. Bile bile, hergün ölümle yüzleşerek yaşamayı dayatamazsınız. İktidar kendine güveniyorsa “Evet mi?, Hayır mı?” diye soracağına, “bu referandumda emekçilere hak verdik” diye atacağına, senelerdir beklenen iç hukuk düzenlemelerini yapsa, yerel hukuku uluslar arası standartlara göre düzenleseydi. Örneğin örgütlenme özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırsaydı o kadar demokrat ise. Daha düne kadar “sendika istemezük!” diye açık açık tutturuyordu kendi sermayesi. Şimdi kendi “sendika” sını istemiş olacak ki, zaten kör-topal örgütlenmeye çalışan sendikaları dışarı atıp kendi sendikalarını yerleştirmek için işyerinde birden fazla sendika düzenlemesi geldi. Savuna durduğumuz ilkelere aykırı görmediğimiz bir işyerinde birden fazla sendika uygulaması bu sayede AKP’nin “özgürlük” anlayışı içinde, diğerlerinin özgürlüklerinin tasfiye edilmesinin bir aracı olarak ortaya çıkıyor. Buyurun burada yakın, alın size özgürlük. İnsanlıktan çıkma ve sessizce ölme özgürlüğü.Not: Bir de bir sanat galerisinin açılışında içki içebilirsiniz isterseniz. Böyle bir özgürlüğünüz de var. Ama sopaya ve göz yaşartıcı gaza katlanabilirseniz tabii.
