Memleketimiz ve yaşamakta olduğumuz hayatın griliğinden dem vuranlara üzülmeye başladım son günlerde. Aydınlanmış bir şahsiyet olarak söyleyeyim büyük bir yanılgının içindeler, hayatı boşu boşuna kendilerine zehir ediyorlar. Zira içinden seçim yapmakta zorlanacağınız pek çok seçenek mevcuttur bu hayatta. Memleketimiz “seç-beğen-al” üçlemesi için neredeyse bir cennet. Ama görecek göz lazım, bakmasını bileceksin. Mesela ben. Hayatın griliği ile seçeneksizlik arasında yorulmuş üzerimize gelip duran tutuklama ölüm işkence, aşağılama, hukuksuzluk, haksızlık, adaletsizlik dalgaları ile boğuşmaktaydım. Karamsarlığın devrimci kardeşi ironiyle yorgun beynim, bana oyunlar oynamakta idi. Bir yandan tutuklu öğrencilerin listesi, diğer yanda her gün öldürülen kadınların listesi, diğer yanda sürüp giden Hrant’ın davası, tutuklu gazetecilerin davaları, Hopa davası, HES’lere, termik santrallere, madencilikle çevre katliamı yapılmasına karşı çıkan diğer yerlerdeki davalar, KCK tutuklamaları ve davası, Taciz davaları ve sayamadığım diğerleri. Temel insan hakları, hatta yaşama hakkı ihlalleri. “hukuk” adı altında sürüp giden garabetler silsilesi. Ama şimdi seçme hakkımın olduğuna ve seçeneklerden seçenek beğenmek arasında kaldığım için pek çok diğer kişi gibi pek şımardığıma karar verdim. Durum tam olarak şu; Mesela bir kadın mısınız? Kocanız tarafından rahatça öldürülme seçeneğiniz var. Beğenmediniz mi? Toplu tecavüz verelim? Olmadı mı? Mobbing olabilir mesela devlet destekli? Şortla dolaştığınız için darp edilme, kısa etek giydiğiniz için her durumda suçlu olma gibi seçenekler de mevcut. Herhangi bir şey mi yazmak istiyorsunuz? Evrimin saçmalığını falan yazın. Olmadı hoca efendinin faziletlerinden dem vurun. Amma imam-ordu falan gibi meselelere girmeme hürriyetiniz saklı. Ona dikkat edin. Hala tutuklu değilseniz başka bir seçenek var. Şöyle ki, daha önce söylediğimiz gibi davalar var! Hangi davadan gitmek istersiniz? İşte seçme özgürlüğünüz! Düşününüz! KCK davamız var mesela. En şahanesinden. Ana dil, barış, hayat , vicdani ret falan diyorsanız. Ne bileyim kimyasal silahla öldürülmüş insanlar görünce dehşete düşüyorsanız. Olmadı, Ergenekon’a sokarız. İşkence yapanların da, o işkencecilerden işkence görenlerin de, gerçek gazetecilerin de yeri var o davada. Yahut Hopa davası var. Mesela “Çayda kotaya kontenjana hayır” dediğiniz felan olmuşsa çok uygun. Seçim mitingi yapılacak alanla, suyu ve hayatı savunmaya gelenlerin toplandığı alan arasından iki uluslar arası, bir şehirler arası bir de şehir içi olmak üzere dört şerit yol varmış ne gam. Gaz yemek, coplanmak, hatta Metin Lokumcu gibi öldürülmek seçeneğiniz var. Hastane merdivenlerinde havaya ateş açılması gibi huzur veren hareketlere maruz kalabilirsiniz. Kürsülerden, televizyonlardan ve başbakanın ağzından bir aşağılama suçlama girişimi bile gelebilir ölümünüzün ardından. Ölmemişseniz, önceden hazır edilmiş bir gözaltı listesine göre toplanabilir, bu esnada şiddet görebilir, Erzurum Adliyesi’ne de sevk edilebilirsiniz. Ankara’da bu durumu protesto etmenizin ardından planlı şekilde kolunuzu bacağınızı kırabilirler misal. Tüm bunlarla bir terör örgütü de kurmak kolay. Rahatlıkla “terörist” olabilirsiniz isterseniz. Hakim de yardımcı olacaktır size. Zira “henüz bir terör örgütüne rastlayamamış” olabilir hakim. “ama bu rastlayamayacakları anlamına gelmez.” Hevesli hâkimimize yardım için seçmeniz ve yahut evde bulundurmanız gereken malzemeler: kitap, doksana doksan bir puşi-mümkünse bir gecekondu mahallesinde boynunuza takınız-yasal bir parti bayrağı-tercihan sol bir parti-davalar karışmasın, silah olarak da plastik borular. Yapabileceğiniz bir takım eylemlerde var. Plastik borulara pankart takmak, yumurta atmak, saç kestirmek, afiş asmak, şarkı söylemek, yazı yazmak. Hepsi terörist olmanızın garantisi. Hali hazırda bunları yapıyorsanız, dedik ya, siz yalnız davanızı seçin. Gerisi biraz yaratıcılık, biraz polis, savcı ve hakimin gayreti. Hah işte biz buna tam olarak “hukuk ve adalet” ve “bireyin seçme hürriyeti” diyoruz. Yerseniz! Yemezseniz, 9 Aralık’ta Ankara’ya adliyenin önüne gidin. Sizin gibi teröristler, ana, baba, çoluk çocuk, orada olacaklar çünkü!
protesto
Ey okur! Beni bakan aradı. Evet, geçen haftalarda yazdığım Allah korusun yazısı sebebiyle Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar kendisi beni aradı! “Seni bakan aramış tasası bizi mi tutsun?” diyorsan söyleyeyim. Söz söyleyene kadar bana ait. Söyledikten sonra senin. Yani demem o ki “ne yaptı isem yarıdan fazlası senin sorumluluğunda” der çıkarım işin içinden. Diğer yandan bu bayağı haberdir yahu, adamın köpeği ısırması bağlamında. “efendim cumhurbaşkanının uçağında iken şu konuşuldu” ve yahut “kaldırdım telefonu bakana sordum” benzeri köşe yazarlarından olmadığımızdan, devlet ricali ile çemkirmekle sınırlı bir ilişkimiz olmasından kaynaklı önce bir şaşkınlık hâsıl oldu. Çemkirtenler utansın! Diğer yazarlar kıskandığımız sonucunu çıkarmasınlar bu arada. Bizim de kendi çapımızda “bastım tuşa aradım M şehrinden emekli Fadıl Abi’yi” türünden hava atmalarımız var. Hem Fadıl Abi gözümüzde bilumum bakanlardan da daha muteber. Ama durum açık ki ligimiz farklı. Gururla söyleyelim; biz gazoz ligindeyiz. Kısa kes sadede gel mi dediniz? Peki! Saat sabah on-on bir civarı, Cuma sabahı ev hali. Cebim çalmakta. Üç yüz on iki ile başlayan bir numara. Sinirli bir kadın sesi “Çevre ve şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar sizinle görüşecekler bağlıyorum” diyor. Höö? Ankara’da yaşayıp beni işletebilecek arkadaşların isim listesi elimde olaydı şu an! Diğer yandan “ulan hayırlı bi iş olsa aramazlar bakanlıktan beni. Birgün’ün başına yeni bir tazminat belası açmış olmayayım? “Evet, sepet, hayır, neden” demeye kalmadan “efendim ben açıklamayı yirmi dokuzunda değil yirmi yedisinde yaptım” diye başladı bakan bey, “siz herhalde beni televizyonda izlememişsiniz” diyor. “Yok, televizyondan değil youtube’dan izledim diyorum. “Nereden nereden?” diyor. “Yuu tub yuu tuub” diyorum. He he he! Allah allah koskoca bakan asrın mucizesi youtube’u bilmiyor mu? “Hassasiyet gösterip yazmışsınız!”. Ne yazmıştım? Hala kimlik tespiti derdindeyim. Hımm! Evet, ses bakanın sesi! Lütfen liberal arkadaşlar “on yıl önce olsa böyle bir şey olmazdı, bakın ne kadar demokratikleştik” diye başlamasınlar. “adamlar ne kadar iyi çalışıyor” geyiğine de girmeyelim. Yemezler. Bakan beyin özetle söyledikleri, yani benim anladıklarım diyelim şunlar: Bir, malum açıklamayı gazetelerde yer aldığı şekli ile yirmi dokuzunda değil yirmi yedisinde yapmış. Açıklama kendi fikri değilmiş, bilim insanlarının fikirlerine dayanıyormuş. İki, Van çok parçalı ve büyük bir depremmiş, şu kadar sayıda konut varmış. Hasar tespiti bakanlığın sorumluluğunda değilmiş. Zaten 23 bina boşaltılmış. En nihayetinde deprem Allahın bir afeti imiş. Araya girip yazıda soruduğum iki soruyu tekrarlıyorum: siz depreme hazırlanıyordunuz da bu esnada mı oldu deprem? Deprem olan yerde tekrar deprem olmaz açıklamasını hangi bilimsel kimseler yaptırdı size? El cevap Türkiye enkaz kaldırmada çok başarılıdır!Sonuç olarak son günlerde bakan aradığından mıdır nedir başbakanla pek bir hemfikirim(!) Mesela ikinci depremde oturulabilir raporları ile ilgili kimler için “yasal süreci çalıştıracaklar” merakla bekliyoruz. Sonra bir de “depremden rant sağlamaya çalışan çevreler var” demişler bölgedeki protestolar için. Protesto ile rantın ilişkisini tam olarak kuramadım ben ama, cümleye tam olarak katılıyorum. Hele Çalışma ve Sosyal güvenlik bakanı Faruk Çelik’in açıklamalarından sonra daha bir pekişti katılmam. Kendisi “Öncelik deprem de bir kişiyi bile kaybetmemek” diyor da ekliyor: “Tabii ki bu çalışmaları Sayın Başbakanımızın çizdiği perspektifte ele aldığımız zaman sektörde çok yoğun bir canlılığın olacağını ve çok ciddi bir istihdamın gerçekleşeceğini söyleyebiliriz’’ diyor. Neden diyor? Sapır sapır inşaatlardan düşen işçiler için, aynı sektörde olamayan sendikalar için bir yasa çalışması yapılmış da onun için demiyor. Deprem yasası çıkacak onun üzerine diyor. Deprem yasasını bizden fazla, ellerini ovuşturarak, “inşaat ya resulullah!” diye bekleyenler de var biliyoruz. Çıksın bakalım. Çıksın ki “Van depreminin hükümetimiz için ne kadar başarılı bir sınav olduğunu” görelim kendi çaplarında. Başbakanın yine pek katıldığımız bir başka öz deyişiyle bitirelim: “Zulüm ile abad olunmaz, mazlumun kanı üzerine gelecek inşa edilmez. Aksi takdirde tarih bu tür liderleri kanla beslenen liderler olarak anar.” Ancak bunu görmek için Suriye’ye değil cemaati ve hükümetiyle, beceriksizlik ve organizasyonsuzlukla enkaz altında kalınan Suriye’nin kuzey doğusunda kalan bir yere dikkatle bakmak gerekir.
Tunus ve Mısır halkı ayakta. Hatta Arap halkları ayakta. İlk kıvılcım kenarda duran Tunus’tan geldi. Kim derdi ki Tunus uyuyan fili, Mısır’ı uyandıracak. Yemen’den protesto haberleri Ürdün’den aniden “gerekli” hale gelen hükümet değişiklikleri haberleri geliyor.Mısır halkı Cuma günü kendi sözünü bir kez daha söylemeye, sağır kulaklara duyurmaya ve muhtemelen gerekirse o sağır kulakları oturdukları o yerden alaşağı etmeye hazırlanıyor. Cuma günü ne olacak göreceğiz. Gözümüz kulağımız Hüsnü Mübarek’in üzerine “yeter be mübarek!” diye yürüyen ve sokaklarda artik milyonları bulan göstericilerin arasında olacak.Hazır KanaatlerAncak daha ilk günlerden başlayarak kamuoyumuzda yorumlar başladı. Aslında ilk günlerde kimsenin yeterince bilgi alabilmesi mümkün değildi oradan. Evet, onca facebook’a twitter’e, cep telefonuna, işte ne kadar teknolojik alet edevat varsa ona rağmen gelen bilgiler kırık dökük, genel resmi çizmekten uzaktı. Ama ne gam! Bizim zaten hazır kanaatlerimiz vardı. Bu kanaatler örneğin Mısır`daki durum hakkında değil ama kendimiz hakkında epey fikir verici idi. Daha sonra bilgi akışının artması, genel resmi daha fazla görmemiz, bu hazır kanaatleri pek de değiştirmedi.TemkinlilerBir kere bir “temkinliler” var. “Şimdi bu sokaklara dökülmeye devrim diyebilir miyiz bir kere!” Hapishaneler boşalmış, sokaklar kitlelerce ele geçirilmiş, iktidar partisinin ana binası yakılmış, polis ve ordu göstericilerle iktidar arasında gitmiş gitmiş gelmiş olabilir. Senelerin iktidarı zangır zangır sallanıyor olabilir. Mısırlılar için bir önceki hayattan eser kalmamış zaman algısı değişmiş, gece gündüze karışmış, kimse o gün işe gitmemiş olabilir. İşsizler, işçiler, fakir fukara, kara kafalıları dünyalarının ve hayatlarının kontrolünü ele almış ve daha da almak için sokakları temizliyor olabilir. Ama bu kitlelerin solcu olduğunu nerden bileceğiz canım(!). Ortada bir teşkilatta yok devrimi yöneten(!) (böyle yönetilen, bir teşkilatın yönettiği devrimi bilen varsa beri gelsin ayrı ama) haa bir de ya İslamcılarsa bunlar? Hem zaten Cuma’nın ardından camiden çıkıp gidiyorlar protestoya? Diğer yandan “şu Araplar bile isyan etti bizde bir şey yok” diye hayıflanma. Perhiz lahana turşusuna girmeyin. Böyle. Hem devrimden emin değiliz, hem de “Araplar kadar olamadık” hisleri içindeyiz. Zira kendimizin daha demokratik daha Batılı ve daha bilmem ne sayıyoruz. Eh az mı terbiyesinden geçtik ulus devletin. “Bizi arkamızdan bıçaklayan” ve “elleri ile pilav yiyen” “o geriiii Araplar” bizzat aynı elleri ile devrim yapınca bu kafa biraz karışıyor. Hem bu devrimin arkasında ABD, AB ve yahut Soros da olabilir.“Renkli Devrim” ve Balık HafızaÖzellikle Soros olabilir. Zira devir “renkli devrimler” devridir. Hangi devrimin altını kazısanız o adam çıkıyor. Öyle devrimci öyle devrimci ki o coğrafyadan buna koşup duruyor. O elini şıklattı fabrikasyon devrimlerden biri daha sahne aldı dünya tarihinde. Bu Mısır’ın genç ve yetenekli işsizleri, işçileri, köylüleri, küçük memurları, fukara seyyar satıcıları ve bunların arasında ille de kadınları, ille de kadınları bu işlerden anlamaz çünkü. Üç sene evvel 2008’de tekstil işçileri, işsiz ve gençleri direnmediler miydi Mahalla El-Kubra’da? Acımasızca bastırılmadılar mı genel grev ilan edip? Balık hafıza, unuttuk hemen. Aval aval bakıp “nereden çıktı?” diyoruz. Facebook ve Twitter’dan dünyaya duyurmadılar mı hem eylemlerini hem kendilerine reva görülen ezaları o zaman da.Facebook ve Twitter Devrimi!!!Ahh tabii bu bir devrimse de facebook ve twitter devrimi. Böyle söyleyince o kalabalıkların karanlık gölgesinden nasıl da kurtuluyoruz. Kurtuluyoruz ve bizlerin orta sınıf konforuna dokunmadan, gayet şık bir sosyal hareket oluyor devrim. Hem de tam bizim yapabileceğimiz türden. Geç klavyenin başına bir devrim döktür bakalım. (yanlış anlaşılacaksa bunun facebook, twitter, skype olsun hepsinin ezilenlerin mücadelesi için kullanılmasının elzem olduğunu düşündüğümü ve de hatta bizzat kullanmaya kalktığımı da ekleyivereyim). Ama facebook ve twitter devrim yapmaz. Devrimi işsiz Ali, işçi Aişe, öğrenci Fatıma, sendikalı Amina, umutsuz Mehmet, seyyar satıcı Muhammet Bouzzi, kardeşim Alex, feminist Tina, küçük memur David, güvencesiz asistan Erhan, köylü Nurhan Teyze yapar. Yapmak için de facebook twitter iphone cep telefonu fax taş sopa silah işine ne yarıyorsa onu alır ve kullanır. Kullanmayı bilmiyorsa öğrenir, ya da kullananı bulur klavyenin başına da oturtur, başına da dikilir.Kapkara Bir Kütle Sokaklara bakıp bir kütle görüyor kimileri. Kapkara bir kütle. Korkuyorlar o kütlelerin Mısır’da ve burada yapabileceklerinden. Bir türlü onların kendi hayatları hakkında, başkalarının hayatları hakkında, memleketleri hakkında fikirleri olabileceğine, karar alabileceklerine ve kaderlerini değiştirebileceklerine bir türlü inanamıyorlar. Halbuki o denizin içinde bizim gibi insanlar var. Sıradan insanlar. Şimdiden bir devrim yaptılar. Devrimlerini kaptırırlar mı, devrimleri “büyük güçler” tarafından, bir takım “demokrasi oyunları” ile ellerinden alınır mı yakın gelecekte bilinmez. Ama şimdi yine oradalar, kendi meydanları günlerdir evleri haline gelen Tahrir meydanında. Bir kez daha tarih yazmak için. Devrimlerin bittiğine kanaat getiren ve rahat bir nefes alanların nefeslerini dar ediyorlar kendi bölgelerinde ve dünyanın dört bir yanında.
Ahh bu öğrenciler yok mu, ellerinde kossskocaman sopalar vardı. Pankartlarını tutturdukları kossskocaman sopalar. Zavallı ve demokrat polislere, acımasızca ve bütün güçleri ile saldırdılar sonra. Zavallı polisler naapsınlar, kafalarında kask, üzerlerinde kendilerini koruyacak zırhlar, kalkanlar yok, ellerinde silahları, copları yok, hatta ağır silahlar verilmedi geçenlerde kendilerine özel bir düzenlemeyle, devletin zor gücüne onlar sahip değiller ya mağdur oldular. Onların canları yandı ya kabuklarının içinde başbakanın gözlerinden yaş geldi. Coplarına davrandılar. Postalları geçti kadın erkek “delikanlıların” üzerinden. Gayri ihtiyari bastılar biber gazına. Gözleri ağızları burunları boğazları kavruldu çocukların. Demokrasinin tuzu biberi canım. Çok abartılıyor kanımca bu biber gazı. Biraz biber gazı almaktan bişey çıkmaz! Hem geçen bir mayısta bir hastanenin acil servisine de bastılardı. İlaç niyetine. Az kanser, az ölüm, biraz kısır kalma riski var o kadar. Biraz ağlarsınız yiyince, ağlayın ağlayın, bakın başbakan da ağlıyor yeri gelince. En mağdur o tabii. En demokrat. Farklı görüşlere en tahammüllü insan kendisi. Memleket dışında çocukların gençlerin gördükleri zulüm duygulandırıyor onu. Ancak iş o ki taş atan çocuk, çatışan genç memleket dışında makbul. Memleket içinde olunca biraz farklı oluyor, azıcık.Ağlayın İçiniz Açılsın!Hem ağlayın biber gazı yardımıyla da olsa, gözünüz gönlünüz açılır da demokrasimizi demokratlarımızı başbakanımızı anlarsınız. En demokrat/mağdurlarımız Cemil Çiçek ve Hüseyin Çapkın. Yılların eskitemediği demokratlar. Şimdi protesto edilecek yer var zaman var. Devletin izin verdiği yerde, izin verdiği şekilde protestonuzu yapsanız ya!. Doğru söylüyor adamlar. Demokrasi dediğin devletin dediği yerde, devletin dediği kadar, devletin istediği şekilde protesto yapmaktır. Kalanı provokasyon ve terör zaten. Teröristlerin nasıl cezalandırılacağını en iyi bilenlerden biridir neyse ki Hüseyin Çapkın. Yaşları kaç olursa olsun. Güvenemediniz mi verdiğim bilgiye. Manisa’ya bakın.Haşerat!Bu arada mağdur polislerimiz yepyeni bir de teknik geliştirmişler gözümüzden kaçmadı. Evlerdeki haşeratı ilaçlamakta kullanılan makineler misali, biber gazını arkalarında bir hazneye yüklemişler. Ahh!! bu öğrenciler haşarat misali. Temizliyorlar, temizliyorlar gene geliyorlar dört bir yandan. Nasıl baş etmeli?. En iyisi soruşturmalı bunları. Gelecekleri ile oynamalı. Üzerlerinde tepinmeli üç beş gencin. Politik duruşları sebebiyle her şeye müstahak görmeli, ayrımcılık yapmalı. Üç beş ana kuzusunun canını yakmalı. Zaten rektörler el pençe divan. Tamam, “soruşturmalı, uzaklaştırmalı okuldan atmalı.” Bu formül iyi aklımıza geldi.Fakirlik!Sonra bunlar, öğrenciler yani, provokatör. Durmadan provokasyon yapıyorlar hak, hukuk adalet, demokrasi. Ayy!!! Bir de parasız eğitim diyorlar. Eğitim? Parasız? Olacak iş mi? “Hak”mış bir de. Başkanımız ne dedi “bunlar kadrolu öğrenci”. Bir de siyasi duruşları varmış. Bak hele. Siyasi duruş. Ben zati anlamıştım bir duruşları var diye öyle yandan yandan. Saç baş darmadağın. Ay bir de kıyafetleri! Ne o öyle? Zira düşünce dediğin meret kılıkla kıyafetle görünümle doğrudan ilgilidir. Giyeceksin takım elbiseyi, döpiyesi bak bakalım nasıl oluyor düşünce? Ay fakirler tabii. Kendileri fakir, aileleri fakir. Kendilerini döven polislerin ailelerinden fakir olmasınlar hepsi fakir. Fakir olmasalar, daha fenası fakirlerden bahsediyorlar, işçilerden köylülerden. Biz o işçilerin önde gidenin vurduk ya, Kemal Türkler idi adı. Katilini zaman aşımından kurtardık daha yeni. Köylülerin suyuna el koyduk HES ile. Maden ocağı açıp bin yıllık topraklarının üzerinde ot bitmesin dedik, ocaklarına incir ağacı diktik.Yumurta ve Yumruk!Gerçi yumurta alacak paraları varmış bu öğrencilerin, başbakan öyle dedi. Ay bunlar, o dört öğün yedikleri yumurtalardan getirip atmasınlar sakın bizimkilere kendi içlerinde didişmekten usanıp? Bir de makarna getirilerse yandık valla. Bunların vazgeçilmez yiyeceği. Yumurta, makarna, yumurta makarna. Hah! Had-hudut bilmiyorlar hem. Başbakan, cumhurbaşkanı, bakan, rektör, dekan demeden doğrudan, doğru bildiklerini pat pat diye, öyle suratına suratına söyleyiveriyorlar. Bu zevat hassas zevat. Suratına denir mi öyle sen uşaksın falan diye. Şimdi tabii bu öğrencinin makbul olanı var, olmayanı var. Davet etsen bunları bir yere, gelip doğru bildiklerini söylerler her şart altında, eğelim bükelim demezler söyleyeceklerini, öylesi lazım değil bize. Bize, devletin dediği yerde, devletin dediği zaman, devletin dediği kadar konuşacak, devletin söyleyeceğini söyleyecek…yok olmadı başbakanın her dediğine kafa sallayacak cinsten olanı lazım bunların. Yok mu? Şöyle gençliğinin tüm ateşli duygularını derinlere bastırmış. Hımm. Vardır vardır. 12 Martlar yaptık öldürdük en önde gidenlerini, 12 Eylül yaptık sonra sallandırdık üçünü beşini. Onlar ki kendi kuşaklarının sesi ve vicdanı olmuşlardı. Onlar ki on binlerle ayağa kalkmışlardı. Onların tüm dünyayı derinlemesine anlayıp değiştirmeye yetecek kafaları ve yürekleri vardı. Köylülerin ve işçilerin yanında saf tutacak enerjileri. Asmayacaktık da besleyecek miydik? Koskoca seneler geçti üstünden. Türk, İslam, sentez, mentez pompaladık o kadar. Pop çağı ateşi arabeski daha neler. De??! Bu suratımıza sallanıp duran yumruk? Bu ne şimdi bir kaç yüz gencin elinde?. Şu haykıran gencin yumruğumu o yine!!??
Geçenlerde İstanbul Üniversitesinin Orman Fakültesi çalışanları 30 km yol kat ederek öğle yemeği için Beyazıt Kampüsü’ne geldiler. Neden mi? Çünkü aynı yemek için idari görevlilerin yemeğe ödemesi gereken rakam İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt kampüsünde 1 TL 35 kuruş iken Orman Fakültesi Bahçeköy Kampüsü’nde 2 TL. Orman Fakültesi çalışanları da bu durumu protesto etmek ve haksızlığın giderilmesini talep etmek için 30 km yol kat ederek öğle yemeğini Beyazıt’ta Turan Emeksiz yemekhanesinde yedi. Burada “idari görevli” “akademik insanlar” ayrımı meselesine hiç değinmeyeceğim. İşverenin çalışanın öğle yemeğini ücretsiz olarak sağlama eğiliminde olduğu bir ülkede yaşadığımızı da tartışmayacağım. Ama burada bir kez daha taşeron uygulamasının saçmalığına değinmeden de edemeyeceğim. Çünkü bu farklı fiyat uygulamasının ve haksızlığın sebebi üniversite yemekhanelerinin özelleştirilmesi ve yemek hizmetinin taşeron firmalara ihale edilmesi. Çeşitli vesilelerle bu köşede tartışmaya çalıştığımız üzere aynı hizmetin taşerona verilerek “israfın önleneceği, daha kaliteli ya da aynı şekilde ama düşük fiyatlarla alınabileceği” hikayesi kocaman bir yalan. Bu olsa olsa “kamu kaynaklarını nasıl eşe dosta özel kişi ya da şirketlere aktarırım?”ın hikayesidir. Hele yemek söz konusu olduğunda kişi ya da şirketlerin kar etmesinin yolu “maliyetten” kısmak. Yani, emekçileri üç kuruşa çalıştırırsınız, kötü ama ucuz malzeme kullanırsınız. Zaten kar dışında insan sağlığı diye bir derdiniz de yoktur. O pek abarttıkları türlü şekil hijyen diye yutturdukları uygulamaların “gerçek gıda”ya erişebilmekle pek az ilişkisi vardır. Diğer yandan bu yemekleri yiyenler de beslendiklerini zannederler, ama yedikleri daha çok şişirilmiş, lifsiz, kısa süre de hazmedilen ve besin değerleri son derece düşük gıdalardır. Kısaca burada da ve eğer şanslı iseniz, gösteriş, “hijyen ve standartlar”, şov sağlam ama, içerik yoktur. Neyse uzatmayalım İstanbul Üniversitesi’nde her kampüs için ayrı ihale açan üniversite yönetimi bu ihalelerde farklı fiyatlara anlaşma sağlamış durumda. “Sana üç, ona beş” uygulamasının nedeni bu. Orman Fakültesi’nde çalışanlar yemekhaneyi boykot ediyor ve Eğitim-Sen yaşanan haksızlığı yargıya taşımış durumda. Umulur ki rektörlük bu haksızlığı mahkeme süreci sonuçlanmadan çözsün. Ve iyi ki kamu emekçilerinin sendikaları var; başka işkollarında ve işyerlerinde bundan çok daha ağır sorunlar örgütsüzlük nedeniyle değil kamuoyuna işyerinin bütününe bile yansıyamıyor. Hep söylediğimiz gibi emek ve ekmek mücadelesinde bu durumda yemek mücadelesinde de örgütlülük her tür sorunun çözümü için ilk ve en temel adım.Desa İşçilerinin ve karpuzunhikâyesiDesa işçilerini hatırlayacaksınız. Hani şu “londra’da dükkan açtım” diye böbürlenen “medeni patron!” Melih Çelet in fabrikalarında Deri-Iş Sendikası’na üye olan işçilerin hikayesi. 36 saat aralıksız fazla mesaiye, yetersiz ücretlere, zehirli kimyasallara çalışmaya dur demeye kalkışmanın hikayesi. Bu şartlar altında dünyanın en lüks markalarına Prada’ya, Marks and Spencer’a Mulberry’e, Debenhams’a, El Corte Ingles’e mal üretmenin, onların da işçisi olmanın hikayesi. En çok da Emine Arslan’ın hikayesi. Sefaköy fabrikasında sendikayı fabrikada örgütlemeye çalıştığı için kapı önüne konan, Deri İş Sendikası ile birlikte ama bir işçi, bir kadın olarak tek başına kapı önünde direnme kararı alan, rüşvetlere tehditlere “evine git!” lere boyun eğmeyen Emine Arslan’ın hikayesi. Ki o Emine Arslan işe iade davasını kazandığında parasını verip bir davul tuttu, getirdi aylarını geçirdiği Desa fabrikasının önüne. Direnişinin sonu davulla kutladı, dosta düşmana örnek olsun diye. Ama tabii medeni patron işe geri almadı Emine’yi. Gerekçe? Kendisini dünya aleme rezil etmiş çünkü. Taktı bir nevi. A tabi unutmadan aynı zamanda bu hikâye “kapının önündeki birkaç köpek” diye işçileri küçümseyen patronun hikâyesi. Sonra kapının önündekiler “30-40 şerefsize” terfi etti. Ama bana sorarsanız bu en çok da işçilerin eli kolu en büyük müşterisi olan Prada’nın kapısının önünde İtalya’da Fransa’da İspanya’da ve de İngiltere’de protestolar örgütlemeye kadar uzanınca tam anlamıyla “eşekten düşmüş karpuzsa dönen” patronun hikâyesi.Desa da neler olmuştu?2008 mayıs ayının sonundan başlayarak sendikaya üye olan işçilerden kırk biri Düzce Desa fabrikasından işten çıkarıldı. Fabrika kapısının önünde sendikalı olarak işlerine iade talebiyle beklemeye başladılar. 3 Temmuz’da da Sefaköy fabrikasında aynı gerekçe ile Emine Arslan’ın işine son verildi. Eh! sonrası galiba malum; gözaltı tehdit, rüşvet teklifleri. Ama galiba malum olmayan taraf burada başladı Desa işçilerinin hikayesinde. Desa’nın mal ürettiği uluslar arası markalara sorumluluklarını hatırlatmak üzere Deri İş’in üyesi bulunduğu uluslar arası sendikal yapılar ITG ve ETUF-TCL ve Temiz Giysi Kampanyası (CCC) ile iletişime geçildi. Gerek Avrupa basınında çıkan Desa işçileri ile gerçekleştirilen röportajlar gerek ITG’nin basın açıklamaları fakat özellikle de CCC’nin yürüttüğü kampanya netice verdi. Desa işvereni Aralık ayının ortalarında Deri-Is ile masaya oturdu. Ancak herkesi hayrete düşüren bir aymazlıkla her toplantıda bir önceki toplantıda verdiği sözleri inkar etti. Velhasıl toplantılardan hiçbir netice çıkmadı.Arslan Emİne Avrupa’da!2009 yılı Mart ayı başında Emine Arslan için CCC tarafından bir Avrupa turu düzenlendi. Emine Arslan’ın tek konuşmacı olarak katıldığı tur sırasında kendisi çalışma koşullarını ve örgütlenme serüvenini ve arkasından yaşadıklarını hem Avrupalı işçilere hem Desa’nın müşterisi olan markaların temsilcilerine, örneğin İtalya’da Prada işçilerine ve İspanya da El Corte Ingles’in temsilcilerine anlattı. Desa işverenin bu turun ardından sendikayı “Ergenekoncu”lukla suçlaması ve diğer teşebüslerini öğrenmeyi size bırakıyorum zira uzun bir liste. Köşeler yetmez bu sefaleti anlatmaya. Sonunda ne mi oldu? Nerdeyse tüm işçiler işe iade davalarını kazandılar. Sadece yerel mahkemelerde değil, temyizde, yargıtayda. Yani bu işçilerin sendikal nedenle işten atıldıkları mahkemelerce karara bağlandı.Desa patronu ve Prada yeniden dans etmek İstiyor!Sonra uluslararası kampanya yerel hukukun bir eksiğini kapadı ve Desa işvereni Deri İş Sendikası ile yerel hukukun üzerinde bir protokol imzalamaya razı oldu. Fakat yine bu hikayenin diğer aşamalarında olduğu gibi verdiği sözleri tutmuyor:6 işçiyi işe alması gerekirken 4’ünü alıyor, sendikayı üyelerinin temsilcisi olarak tanımıyor, sendika ile görüşmüyor, işçileri sendikadan istifaya zorlamaya devam ediyor, işçilerin örgütlenme özgürlüğüne saygı göstereceğine dair dağıtması gereken belge yerine “daha önce davrandığı şekilde davranacağını” belirten bir belge dağıtıyor. Yani bizimle dalga geçiyor. Bu mücadeleyi verenlerle, ona destek olanlarla. Kendisini de en büyük müşterisi olan Prada’yı da ciddiyete davet ediyoruz. Bir an evvel akıllarını başına devşirsinler. Karpuzluk etmenin alemi yok!Yeniden desa işçilerini desteklemek için. http://www.cleanclothes.org/urgent-actions/trade-union-harassment-continues-at-prada-supplierAvrupa Sosyal Forumu etkinlikleri içinde Desa işçileri, Deri iş Sendikası, ETUF-TCL Başkanı Valeria Fedeli , CCC ile bu konuyu tartışmak için bugün 1 Temmuz Perşembe, saat 17:30-20:30 arası İTÜ Makine Mühendisliği Fakültesi, Gümüşsuyu Kampüsü Salon: M012. Davetlisiniz.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
