Sabahın köründe girebilirler evinizin içine. Mahrem hayatınızın üzerine basıp darmadağın edebilirler hayatın soğuğundan ve zulmünden kaçıp kurtulduğunuz köşeleri. Sizi çekip alabilirler kuytusundan eşinizin ve çocuğunuzun. Arkadaşlarınızı öldüren polislerin, ukala valilerin, sizi sokak ortasında, çocuğunuzu ana karnında, eşinizi karnı burnunda tehdit edenlerin karşısında, sırf bir çalışan olarak hakkınızı aradınız diye “sana hiçbir yerde iş yok” diye yüzünüze sırıtan utanmaz müdürlerin medya patronlarının karşısında, ölüm tehditleri karşısında copların karşısında parmak sallamaların karşısında eğmediğiniz başınıza bir el uzanır. El uzanır sizin başınızı eğip, sizi bir polis otosunun içine sokmaya kalkar. Güya başınızı arabanın kapısına vurmayasınız diyeymiş. Öyle düşünmekteler esenliğinizi ama son söz sana aittir yine de. “Dokunmayın arkadaşlar” dersin “yanarsınız.” Anlamsızca gerekçe ararsınız. Gerekçe size bile gösterilmeyen gizli delillerdir. “tutuklandım abi” “neden tutuklandın?” “gizli delil abi” “evet anlıyorum!” Bir nevi “Zaytung” haberi.Ergenekoncu olmamız muhtemeldir. “yargı bağımsızdır….gazetecilik değil başka nedenlerle..bekleyelim yargı işini yapsın” .diyor hikmeti kendinden menkul siyasi ağızlar. Hepsi teker teker çıkıp böyle diyor ekranlardan yüzümüze. Onlar böyle dedikçe, hepsi bir ağızdan bir koro halinde böyle dedikçe daha az inanılır hale geliyor söyledikleri. Yapışkan bir yüzsüzlükle tekrarlıyorlar ama durmadan. Hiiiç kondurmuyorlar. Darbeyle hesaplaştığını iddia eden iktidara faili meçhullerin hesabı diyorsunuz bir tıss sesi çıkarıyor yalnız. Onlar bizden önceydi! İnsanın gözünü belertip “yok yaa!” diyesi geliyor. Ne sendikalaştığı için işten atılan, iş kazalarında(!) katledilen işçinin hesabı, ne açlıktan ölen bebeklerin hesabı, ne durmadan, durmadan öldürülen kadınların hesabı sorulabilir onlardan. Onlar sütten çıkmış ak kaşıktır zira. Her biri için bir cevapları vardır. Ama bir tek şeyden öyle emindirler. Onlar sorumlu değildir. Bir sorumlu varsa ondan öncekilerdir. İki dönemdir iktidarda olsunlar ya da olmasınlar, onlar terrrrtemizdir!. Varsa yoksa medyanın suçudur bu. Böyle trajediler öne çıkarılıp iktidarları yıpratılmak isteniyordur zira. Ahh bu gazetecilerin bir de kitap yazanları var: İmamın ordusu diye. İşte o iktidarlarına daha da büyük tehdittir. Öyleyse o kitabı yazan gazeteci Ergenekoncudur. İnsanlar ikiye ayrılır. Onlardan olanlar ve onlardan olmayanlar. Olmayanların Ergenekoncu olması kuvvetle muhtemeldir.Ahmet Şık’a Gazetecilik Dersi!Aslında ne iyi gazeteciler var memlekette. At işte başlığı “gazetecilikten tutuklanmadılar” diye. Çal davulunu iktidarın. Gözünü kapa. Görmez ol gözüne girenleri Evet de evet de. Olmadı yetmez ama evet de. Tahkim et sağdan soldan iktidarı. Otur köşenden yaz. Her devrin adamı ol. Öyle iyi öyle incelikli yap ki bu işi- yalakalık dediğimizi halk arasında- şaşırsın iktidar sahipleri bile. Bu kadarını da beklemiyorduk bu adamdan desinler. Okuyanlar solcu sansınlar hala seni. Onların bile aklına gelmeyecek “demokratlıklarını” keşfet iktidar sahiplerinin. Cilala cilala sun. Böyle yaparsan işte gazetelerin köşelerinden ekranlara da fırlarsın hem. Hem bir zamanlar aynı gazetenin sütunlarını paylaştığın arkadaşına öyle olmadığını bile bile ta içinde “gazetecilikten alınmadılar” da diyebilirsen bir de. İşte o an sen tam olmuşsundur. Tam oldun mu iyi olur. Gelsin programlar paralar, evler, arabalar.Böyle Gazetecilik Olmaz Ahmet Şık!Hah bak şimdi tam aydınlandım. Ah Ahmet ah, sen bu gazeteciliği becerememişsin. Ondan bu başına gelenler. Sen git Manisa’da işkence gören çocukların davasını izle. Sen git 96’da öldürülen arkadaşın Metin Göktepe’nin davasının peşini bırakma. Gazetecilik yap, tanıklık yap bir de. Cumartesi Anneleri’nin önünden ayrılma. Üstüne bir de çalışma saatlerine falan itiraz et o en büyük medya patronlarının karşısında. Sendika, hak, hukuk gibi laflar et. Baş eğmeyi reddet. Güzelce atıl ve bir daha bu sektörde iş bulamamakla tehdit edil. Bir nevi açlıkla terbiye etmekle tehdit etsinler seni yani gazetecilikten başka yapacak bir işin olmadığından. Sonra çık yine haber yap. Kendin olmakta, kendi kafana göre gazeteci ve insan olmakta ısrar et. Hasan Ocak’ın annesinin yanında dur. Bir de darbe günlükleri felan yayınla. Üstüne kitaplarla tüy dik “kırk satır mı kırk katır mı?.”İş mi şimdi bunlar? Hrant Dink›e kafayı takmış ötekiyle birlikte alınırsın iste. Hooop Metin›in, Hasan›nın, Hrant›ın katilleri ile, katil emrini verenlerle, katillerin sırtlarını yasladıkları ile aynı kefeye. İşte böyle. Elde yok avuçta yok bir ömür. Ekranlardan gördüğümüz mütevazi evinde. Ne en büyük gazetelerde bir köşe ne en büyük ekranlarda bir program ne şatafat iltifat devletli ağızlardan. Birkaç gazetecilik ödülü almışsın gerçi.“Ananı” ve Bizi de Al da Git!Ama böyleysen suçun büyüğü annenin. Belli dik başlılığını da ondan almışsın. Annen Fatma Şık konuşuyor dik dik: “son 10 yılda Başbakanın bilgisi olmadan hiçbir emniyet müdürü ve görevlisi veya özel görevlileri tavuk bile kesemez…..Oğullarımı başkalarının paralarıyla Amerika’da okutmadım, başkalarının paralarıyla iş kurmadım. Hediye gemiler almadım. Ben çocuklarımı okutmak için yeri geldi nikah yüzüğümü, yeri geldi çeyizimi sattım, ama onları Türkiye’ye dürüst, onurlu bir miras vererek yetiştirdim. Savcı ilk defa açıklama yaptı. Neymiş, “Devlet sırrıymış söyleyemem.” “Devlet sırrı dediğin belgenin 3-5 gün sonra düzmece olmayacağı ne malum?” diyor. Fadime Göktepe, Emine Ocak da sana oğlum diyorlar. İsyankar annelerden yana zenginsin. Ahmet, sen en iyisi bu kez başbakanın sözünü dinle. Bir yolunu bul “ananı da al git” Fatma Şık’ı, Fadime Göktepe’yi, Emine Ocak’ı Hrant’ın ailesini al, başka bir yere git. Sana, senin gazeteciliğine inanlar, bizler de ardından gelelim. Zira buranın cehennemden farkı kalmadı. Zira senin kalemin kırılmış, sen parmaklıklar ardına konulmuşken mücadele etme iyimserliği bile kayıp gidiyor elimizden. Bir tek “Ahmet Şık olsa peşini bırakmazdı” düşüncesi kalıyor geriye bir umut olarak. Bir de öğrenci eylemlerinde seni fotoğraf makinen ile orada görünce içimizin rahatlamasının sıcak hatırası.
polis
Bunlar hep oluyordu diyenlere kadın cinayetleri yüzde 1400 arttı diyor istatistikler. Yüzde diyor bin dört yüz. Resmi rakamlar geçiyor gözümüzün önünden. Binlerce yıllık katlimizin son halinin vahametini rakamlar ve resmi rakamlar, o soğuk sayılar yani yaşadığımız zulmü anlatmaktan aciz sayılar bile haykırıyor suratımıza. Her gün ortalama beş kadın “hayatlarındaki” erkekler tarafından her gün göz göre göre, körü körüne katlediliyor. Katlediliyoruz. Üzerine bedenen sakatlananları koyun, ruhen sakatlananları koyun, tokat yiyen azar işitenlerimizi koyun. Tecavüze tacize uğrayanlarımızı koyun. Bugün aklımızı nasıl yitirmediğimize şaşalım hep birlikte. Bu dünyada yaşayıp kadın cinsi olarak katledildiğimiz dünyada ayakta kalabildiğimize ve acıyla haykırabildiğimize şaşalım hep birlikte. Hukuk mu? Mahkeme mi? Adalet mi? Kadınlar mevzu bahis olduğunda tüm bunların laftan ibaret olduğunu çoktan öğrendik.Hepimiz GibiAyşe, Arzu, Saliha, Funda, Şehri, Hatice. Bakıyorum fotoğraflarına. Ayşe’nin yüzü gözleri mor. Yaşadığı cehennemden ne olursa olsun kurtulmaya karar vermiş bir kadın gözümüzün içine bakıyor dosdoğru. Bu karar kolay alınmamış belli. Cehennemin şiddetin ilk işaretleri geldiğinde kendinde aramış hataları hepimiz gibi. Düzelir demiş hepimiz gibi. Yıllar geçip gün be gün yandıkça canı düzelmeyeceği apaçık çıkınca ortaya ama çocuklar ne olacak demiş. Çocuklar büyüsün kendilerini kurtarsınlar demiş. Hepimiz gibi.Vatandaş Ayşe, Vatandaş AhmetOndan sonra ondan sonra. Dayak ve tecavüz. Canına tak ettiği yerde tam da çocuklar büyümüşken bir akraba düğününde bir akrabasıyla dans eden Ayşe’yi dövdü koca. Tecavüz etti arkasından. Cinsel saldırı suçuyla çıktığı mahkemede pişmanım dedi koca. Karımı dövdüm, tecavüz ettim pişmanım. Bir sözü yetti dayakçı ve tecavüzcü kocanın serbest kalmasına. Tutuksuz yargılanmasına. Zira “kocası” bu diye düşünmüş olmalılar kocayı serbest bırakan erkek kardeşlik kurumunun adalet sistemindeki üyeleri, “döver de sever de”. Kendine hukukları da uygun nasıl olsa. Her şeye rağmen inat etti kendi hayatında ve boşanmayı başardı Ayşe. Issız bir yere bıçak zoruyla kaçırıp ölümle tehdit etti koca. Ardından kapısına dayandı Ayşe’nin. Ayşe savcılığa başvurdu. Bilin bakalım ne oldu? Savcıdan devletin bıçak zoruyla kaçılmış ölümle tehdit edilmiş kapısına dayanılmış “her vatandaşına” reva gördüğü muameleyi mi gördü? Bu adam yan komşusu Ahmet beye bunları yapsa ne olurdu? Yan komşusunu dövse ona tecavüz etse onu bıçak zoruyla kaçırsa ölümle tehdit etse sonra tekrar kapısına dayansa ne olurdu? İşte o zaman olacak olanlar Ayşe söz konusu olunca olmadı. Eski koca gözaltına alınmadı. Ayşe bir polis otosuna konulup eve gönderildi. Mahkemeye başvurdu Ayşe. Koruma talep etti. “Uygun” bulunmadı. Bir eksik etek bir saçı uzun aklı kısanın şikayetine uyup korumamı verecek devlet bir de.O FotoğrafO fotoğraftan bakıyor Ayşe. Hayatına arsızca el koyan, korunmak için mahkemeye başvurduğu adam tepesinde. Ölüm tehditleri için suç duyurusunda bulunduğu adam, tecavüzcü ve dayakçı koca o fotoğrafın içinde. Tüm kişisel alanını işgal etmiş. Ayşe dik. Tüm bedeni ile hayır diyor o fotoğrafta. Boyun eğmeyi reddediyor belli. Ayşe zulümden kurtulmaya çalışmanın bedelin 10 bıçak yarasıyla ödedi. Yeni TCK’nın suç aleti saymadığı bir bıçaktan alınmış 10 darbe. Bıçağı tutan el kocanınki şüphesiz. Cinayeti herkesin gözü önünde defalarca prova eden, tecavüz ve dayakla taçlandıran kocanın. Ama onun sırtını sıvazlayanlar öne öne itenler var arkasına Ayşe’yi eve gönderen polisler, kocanın gözaltına alınmasını talep etmeyen savcılar, ölüm tehdidi altında bulunan bir “vatandaşı” vatandaştan saymayıp koruma vermeyen hakimler. Hep bir ağızdan aynı şarkıyı söylüyorlar. Koca onların önde gideni yalnız.MesajBiz tüm kadınlara verdikleri mesaj net. “Sizin hayatınıza istediğimiz gibi el koyarız” diyorlar. “Sizin kendinize ait bir hayatınız olamaz. Aileniz, babanız erkek kardeşiniz sevgiliniz kocanız hatta yan kapı komşunuz hocanız bakanınız ve dahi tüm devletlüler. Biz erkekler ve onların hizmetkarları. Kimi seveceğinize, bedeninize kimin dokunacağına, ne giyeceğinize, nerde ne zaman çalışacağınıza, kaç paraya çalışacağınıza, kimle konuşacağınıza, kime saat soracağınıza biz karar veririz. Siz bize bakmak beslemek hoş tutmak zorundasınız. Bedeninize, maddi ve manevi emeğinize ve topyekün hayatınıza istediğimiz gibi el koyarız. Köleliğinizden kurtulmak ve kendinize ait bir hayat mı istiyorsunuz? İstediğiniz yerde çalışmak istediğinizi giymek istediğiniz adamla evlenmek mi istiyorsunuz? Malına zarar gelmiş ruh haliyle saldırırız üzerinize. Bakın işte Güldünya’ya bakın, Ayşe Paşa’lıya, Arzu Odabaş’a, Sakine Akkuş’a, Derya Demiral’a, Zübeyde Yıldız’a, Gülayşe Bilgi’ye, Seher Haşimoğlu’na, Saliha Erdem’e, Hatice Fırat’a. Her gün öldürülen 5 kadından birine bakın. Bakın ve ibret alın.” Hepsi cins temelli bir katliamımızın kurbanları.Aldığımız mesaj budur. Kadın olduğu için öldürülen, tecavüze tacize uğrayan her kadın dünyanın her yerindeki kadınlara başkaldırdıklarında hesaplarının nasıl görüleceğine dair politik birer derstir. Bu dersi alan her kadın isyankardır. Bu dersi alan her kadın feministtir. Kendi kurtuluşunun kendinin ve diğer kadınların elinde olduğunu, taa içinde bilir Nokta.
Tunus ve Mısır halkı ayakta. Hatta Arap halkları ayakta. İlk kıvılcım kenarda duran Tunus’tan geldi. Kim derdi ki Tunus uyuyan fili, Mısır’ı uyandıracak. Yemen’den protesto haberleri Ürdün’den aniden “gerekli” hale gelen hükümet değişiklikleri haberleri geliyor.Mısır halkı Cuma günü kendi sözünü bir kez daha söylemeye, sağır kulaklara duyurmaya ve muhtemelen gerekirse o sağır kulakları oturdukları o yerden alaşağı etmeye hazırlanıyor. Cuma günü ne olacak göreceğiz. Gözümüz kulağımız Hüsnü Mübarek’in üzerine “yeter be mübarek!” diye yürüyen ve sokaklarda artik milyonları bulan göstericilerin arasında olacak.Hazır KanaatlerAncak daha ilk günlerden başlayarak kamuoyumuzda yorumlar başladı. Aslında ilk günlerde kimsenin yeterince bilgi alabilmesi mümkün değildi oradan. Evet, onca facebook’a twitter’e, cep telefonuna, işte ne kadar teknolojik alet edevat varsa ona rağmen gelen bilgiler kırık dökük, genel resmi çizmekten uzaktı. Ama ne gam! Bizim zaten hazır kanaatlerimiz vardı. Bu kanaatler örneğin Mısır`daki durum hakkında değil ama kendimiz hakkında epey fikir verici idi. Daha sonra bilgi akışının artması, genel resmi daha fazla görmemiz, bu hazır kanaatleri pek de değiştirmedi.TemkinlilerBir kere bir “temkinliler” var. “Şimdi bu sokaklara dökülmeye devrim diyebilir miyiz bir kere!” Hapishaneler boşalmış, sokaklar kitlelerce ele geçirilmiş, iktidar partisinin ana binası yakılmış, polis ve ordu göstericilerle iktidar arasında gitmiş gitmiş gelmiş olabilir. Senelerin iktidarı zangır zangır sallanıyor olabilir. Mısırlılar için bir önceki hayattan eser kalmamış zaman algısı değişmiş, gece gündüze karışmış, kimse o gün işe gitmemiş olabilir. İşsizler, işçiler, fakir fukara, kara kafalıları dünyalarının ve hayatlarının kontrolünü ele almış ve daha da almak için sokakları temizliyor olabilir. Ama bu kitlelerin solcu olduğunu nerden bileceğiz canım(!). Ortada bir teşkilatta yok devrimi yöneten(!) (böyle yönetilen, bir teşkilatın yönettiği devrimi bilen varsa beri gelsin ayrı ama) haa bir de ya İslamcılarsa bunlar? Hem zaten Cuma’nın ardından camiden çıkıp gidiyorlar protestoya? Diğer yandan “şu Araplar bile isyan etti bizde bir şey yok” diye hayıflanma. Perhiz lahana turşusuna girmeyin. Böyle. Hem devrimden emin değiliz, hem de “Araplar kadar olamadık” hisleri içindeyiz. Zira kendimizin daha demokratik daha Batılı ve daha bilmem ne sayıyoruz. Eh az mı terbiyesinden geçtik ulus devletin. “Bizi arkamızdan bıçaklayan” ve “elleri ile pilav yiyen” “o geriiii Araplar” bizzat aynı elleri ile devrim yapınca bu kafa biraz karışıyor. Hem bu devrimin arkasında ABD, AB ve yahut Soros da olabilir.“Renkli Devrim” ve Balık HafızaÖzellikle Soros olabilir. Zira devir “renkli devrimler” devridir. Hangi devrimin altını kazısanız o adam çıkıyor. Öyle devrimci öyle devrimci ki o coğrafyadan buna koşup duruyor. O elini şıklattı fabrikasyon devrimlerden biri daha sahne aldı dünya tarihinde. Bu Mısır’ın genç ve yetenekli işsizleri, işçileri, köylüleri, küçük memurları, fukara seyyar satıcıları ve bunların arasında ille de kadınları, ille de kadınları bu işlerden anlamaz çünkü. Üç sene evvel 2008’de tekstil işçileri, işsiz ve gençleri direnmediler miydi Mahalla El-Kubra’da? Acımasızca bastırılmadılar mı genel grev ilan edip? Balık hafıza, unuttuk hemen. Aval aval bakıp “nereden çıktı?” diyoruz. Facebook ve Twitter’dan dünyaya duyurmadılar mı hem eylemlerini hem kendilerine reva görülen ezaları o zaman da.Facebook ve Twitter Devrimi!!!Ahh tabii bu bir devrimse de facebook ve twitter devrimi. Böyle söyleyince o kalabalıkların karanlık gölgesinden nasıl da kurtuluyoruz. Kurtuluyoruz ve bizlerin orta sınıf konforuna dokunmadan, gayet şık bir sosyal hareket oluyor devrim. Hem de tam bizim yapabileceğimiz türden. Geç klavyenin başına bir devrim döktür bakalım. (yanlış anlaşılacaksa bunun facebook, twitter, skype olsun hepsinin ezilenlerin mücadelesi için kullanılmasının elzem olduğunu düşündüğümü ve de hatta bizzat kullanmaya kalktığımı da ekleyivereyim). Ama facebook ve twitter devrim yapmaz. Devrimi işsiz Ali, işçi Aişe, öğrenci Fatıma, sendikalı Amina, umutsuz Mehmet, seyyar satıcı Muhammet Bouzzi, kardeşim Alex, feminist Tina, küçük memur David, güvencesiz asistan Erhan, köylü Nurhan Teyze yapar. Yapmak için de facebook twitter iphone cep telefonu fax taş sopa silah işine ne yarıyorsa onu alır ve kullanır. Kullanmayı bilmiyorsa öğrenir, ya da kullananı bulur klavyenin başına da oturtur, başına da dikilir.Kapkara Bir Kütle Sokaklara bakıp bir kütle görüyor kimileri. Kapkara bir kütle. Korkuyorlar o kütlelerin Mısır’da ve burada yapabileceklerinden. Bir türlü onların kendi hayatları hakkında, başkalarının hayatları hakkında, memleketleri hakkında fikirleri olabileceğine, karar alabileceklerine ve kaderlerini değiştirebileceklerine bir türlü inanamıyorlar. Halbuki o denizin içinde bizim gibi insanlar var. Sıradan insanlar. Şimdiden bir devrim yaptılar. Devrimlerini kaptırırlar mı, devrimleri “büyük güçler” tarafından, bir takım “demokrasi oyunları” ile ellerinden alınır mı yakın gelecekte bilinmez. Ama şimdi yine oradalar, kendi meydanları günlerdir evleri haline gelen Tahrir meydanında. Bir kez daha tarih yazmak için. Devrimlerin bittiğine kanaat getiren ve rahat bir nefes alanların nefeslerini dar ediyorlar kendi bölgelerinde ve dünyanın dört bir yanında.
Bu hafta diyorum yılın bir muhasebesini yapayım. Ama iki “günaydın!” haberi ile günün nasıl geçeceği ve dahi yeni yıla nasıl gireceğimiz belli oluyor. Vazgeçiyorum muhasebeden. Nasıl olsa bakiye belli. Haberlerden ilki Fatih İlçe Emniyet Müdürlüğünün talebiyle 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin aldığı karar. Bu karar sayesinde İstanbul Üniversitesi ve de çevresinde(!) polisin ellerindesiniz. Bir yıl boyunca polis kişileri, çanta, paket, poşet, araç ve özel kâğıtları arayabilecek. İsterse tüm fakülte, yüksekokul ve idari binalarının girişinde, hatta binalarının çevrelerinde, rektörlük talep ettiğinde de bina içlerinde arama yapabilecek. Ne güzel artık emniyettesiniz! Hani sizi gözaltına alıp karakola götürmelerine gerek kalmadı. Bir daimi gözaltı. Öğrenci iseniz zaten olağan şüphelisinizdir bu civarda. Kapıdan girerken iç çamaşırınıza kadar arar sizi özel güvenlik. Hangi yetkiye dayanıyorsun diye soramazsınız, tartaklar. Polisi sataşır. Bir sabah ritüelidir kapıda. Güne böyle başlarsınız. Gün böyle gider. Her gün. Sonra derslere vermeye çalış kafanı. Sabah yediğin hakaretlerin üzerine. Veremezsin. Gel de terörist(!) olma. Ama bunu bir de karara bağlamışlar ne hoş. Daha da genel bir karar alabilirlerdi buna da şükür(!). Mesela”İstanbul civarındaki tüm öğrencilerin..” diyebilirlerdi süre sınırı da koymazlardı bu hukuk devletinde. Hadi bakalım aç çantanı evin kapısında. “Ah evet bunlar pedlerin, özel günündesin herhalde, bu ay biraz gecikti mi ne?..bu ne? Haaa kitap! Makro iktisat. Hımm! Bu ne cüzdanının içinde? O annenin resmi mi? Güvenlik kamerasına da el salla. Tamam. Şimdi okuluna doğru yola çıkabilirsin.”ÖdülÖzel hayatın ve kişisel bütünlüğün güvenlik altında. Çünkü öğrenciler güvenlikten yoksun, polis yetkisi yokken pek çaresizdi. Geçen yıl mesela polis çaresizlikten 24 Mayıs günü İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’nde rektörlüğün arkasındaki Havuzlu Bahçe’de , yalnız öldürülmüş, evet öldürülmüş, arkadaşları Şerzan Kurt’un resmini içeren pankart asan öğrencilere, ve bundan başka herhangi bir eylem yokken saldırdı. Yalnız bir ucu açık ve üç tarafı Hukuk Fakültesi, ve rektörlük binaları ile kapalı olan bu alanda öğrencileri plastik mermilerle avladı. Üstelik tüm binaların kapıları öğrencilerin “kaçmasını” engellemek için kapatılmış üzerine kilitlenmişti. Bir “kapanın” içinde can pazarı yaşandı. Çenesinden plastik mermi yedi bir öğrenci, davası hala devam ediyor. Rektörlük bu konuda ne yaptı? Emniyet bu konuda ne yaptı? Hiiiiç! Ahh pardon hiç olur mu? Şimdi polisin elinde kapı gibi izin var. Hukuk fakültesindeki pratiğini diğer yerlere taşısın diye.Direkler ve Bakanlarİkinci haber, ister inanın ister inanmayın Enerji Bakanı Taner Yıldız, yeni yıla, Zonguldak Türkiye Taşkömürü Genel Müdürlüğü’ne bağlı Karadon Madeni’nde girecekmiş. İncelemelerde bulunacakmış oraya gidip. Hatırladınız mı Karadon madenini? Hayatta kalabilmek için, hayatını riske atanları, eve 960 lira götürebilmek için yerin 540 metre altına inenleri, yerin 540 metre altına inenleri ve orada kalanları. Bir daha güneş yüzü göremeyenleri. Orada ölen 30 işçi. İkisi hala toprak altında. Ailelerinin gidecek bir mezarı yok. Aylardır bir mezara bile hasret bırakılan gözü yaşlı kadınlar var orada. Enerji bakanı oraya gidiyor. Utanmaz bir populizm inadı. Bir “sizden biriyim” yalanı. AKP’ye has “üste çıkma” zihniyeti. “Bizler gelişmekte olan Türkiye olarak mutlaka yeri gelecek 16-18 saat çalışabileceğiz.” diyordu geçenlerde aynı bakan,”Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat, 18 saatte çözerse 18 saat çalışır.” 18 saat çalışır, o yorgunlukla, o direkten düşer ve ölür. Sonra bakan önümüzdeki yılbaşını da o direğin altında geçirir herhalde. Daha fazlasını söylemeye terbiyem izin vermeyecek ama şu kadarını söylemekten kendimi alamayacağım: Bir bakan olarak üzerine düşeni yapmıştır. Bakmıştır aval aval. Değil çalışma koşullarını insan onuruna yakışır bir hale getirmek, tersine tersine demeçler vermiş, konuşmalar yapmış, kanunlar çıkarmıştır hükümetiyle beraber.Ümit etmek içinÖzetle, memleketin hali pür melali budur. Gençlerine geleceksizlik ve çaresizlik reva görür. Yoksulluk ve yoksunluk içinde geçecek bir öğrencilik reva görür. Yüzlerce anlamsız sınavla sınar sabırlarını. Eler onları hayattan. Üstelik bu sınavları sınav gibi yapmayı beceremez, elene elene en üstte kalmışlarını bile çıldırtmayı başarır sonunda. Bir TUS sınavı uydurur. Eylülde yapacağım der Aralıkta yapar. Yanlış sorular sorar üstüne. Yanlış hesaplar puanları. Sesini çıkarmaya kalkanı copla gazla soruşturma ile canından bezdirir. İşçisini taşeronlaştırma ile fazla mesai ile kot kumlatıp öldürtür. Olmadı öldüremedi ise meydanlarda, devlet kapılarında süründürür üç kuruş maaş bağlamak için. Analar zulümden eksik kalmasın. Cumartesi Anneleri 300 üncü kez oturur Galatasaray Meydanında. 300. kez sorarlar güya “darbecilerden hesap soracak” olanlardan hesabın bakiyesini. İlle de umutlu olmak için hala sebebimiz var mı yeni bir yıldan? Evet var yine de. Evet yine de var diyor her sabah bizi yaşama bağlayan sol memenin altındaki cevahir.
Ben bir bilgisayar firmasında çalışmaktayım. Sosyal güvencem yok ve asgari ücrete çalışıyorum. Alanım bilgisayar teknikerliği ve çalıştığım yerde teknik serviste görev yapıyorum. Sabah 9’da iş alıp, akşam 8’de bırakıyoruz. Cumartesi ise tam gün çalışıyoruz.. Elinden gelse patron pazar günüde çalıştıracak bizi ve tabi parasız. Çalıştığım yerde birde çırak var. 16 yaşında, okul harçlığını çıkarmak için ve bir şeyler öğrenmek için çalışıyor. bu çırak arkadaşım ise haftalık 20 TL almaktadır. Kanuna göre 400 ya da 450 tl arasında alması gerekmekte ve çıraklık sigortası olması lazım ama ne yazık ki ne çırak arkadaşımın ne de benim sigortam vardır. Aylık mavi akbil kullanıyorum ama 115 TL olan akbil parasının sadece 50 tl sini veriyor patron. Sebep olarak ise param yok diyor. Ama çok iyi biliyorum ki firmanın aylık geliri 5 ile 6 milyar arasında. Bu gelire sahip bir işveren sigorta yapmıyor, parayı zamanında vermiyor, yoldan kısıyor, yemekten kısıyor. Yemek paramızda 3 TL. Patronumuz bir de günde 5 vakit namaz kılan dindar bir insan. Sözde Müslümanlıkta hak geçmez, ama bunlar alışkın ne de olsa hocaları Fettullah ABD’de yaşıyor. Cami yardımı toplamak için, hayır kurumları ofise gelir. Patron 50 tl-100 tl gibi bağış yapar din adına ama çalıştırdığı elemanların teknik servisine bir klima almaz param yok diye ve biz o sıcaklarda çok zahmet çektik. Sadece aspiratörle yetindik. Zaten 2 bilgisayar çalıştığı zaman teknik servis hamam gibi oluyor. Ayrıca ben işe başlayalı 3 ay oldu, sadece 1 aylık maaşımı alabildim. Üniversite bitirdim bu alanda. Ama sözde teknoloji çağındayız. Ama iş sıkıntısı var.Ramazan ayında, ben oruç tutmadığım için ilk 2 hafta yemek parası vermedi patron. Tabiî ki bu süreçte Alevi olduğumu ve sol görüşlü olduğumu az çok demeyim, ama tam anlamıyla anladı. Yanımda da tabii solu, emeği kötüleyerek yanına gelen cemaatçilerle konuşuyor. Referandum sürencinde hayır diyenler vatan hainiymiş, demokrasi istemiyormuş, din düşmanıymış, İsrail uşaklarıymışız hayır diyenler. Nazım der ya; vatan sizin çeklerinizse polis copuysa, çiftliklerinizse diye siz vatanseverseniz ben vatan hainiyim der ya o zaman emeği savunmak, barış istemek, özgür, demokratik bir ülke istemek vatan hainliği ise kabul ediyoruz. Ama inanıyoruz ki, güneş bir gün emekçi halk için doğacaktır.Kirve, ben böyle yazdım iş yerindeki sıkıntılarımı. Eğer uygun olursa derleyip toparlarsan yayınlarsın. Eğer olmazsa da cevap verdiğin için sağ olasın. Ben her gün Birgün Gazetesi alamıyorum, eğer yayınladığın zaman mail atarsan şu gün çıkacak diye, ben de alırım. Dinlediğin için sağ olasın. Ben de gazeteci olmayı çok istedim, ama olmadı. Bilgisayar teknikeri olduk. Eğer bilgisayarında bir sorun filan olursa çözeriz seve. Hoşça kal.İş Kanunu Orada da Geçerlidir.Sorularınız ve sorunlarınız aslında önemli bir gerçeğe işaret ediyor. Türkiye’deki pek çok işyeri, işçi sayısı olarak 10 ya da 3 işçinin altında işçi çalıştırmakta bu işyerlerinin çoğu ya kendisi kayıt dışı, yahut kendisi kayıtlı ancak çalışanları kayıt dışı olarak çalıştırılmaktadır. Bu işyerleri sizin de anlattığınız gibi neresinden tutsanız elinizde kalmaktadır. Örneğin bu işletmeler kendilerini düzenlemelerde yer alan 50 ve üzeri işçi çalıştıran işyerleri için var olan zorunluluklara tabii olmamaları nedeniyle -örneğin işyeri hekimi bulundurma zorunluluğu gibi- adeta iş kanunun dışında kabul etmektedirler. Ancak bu işyerlerinin işverenleri için kötü bir haberimiz var. Kendileri de iş kanunun içerisinde yer almaktadırlar.Haftalık Çalışma Saatleri ve Fazla MesaiÖncelikle sizin durumunuz için şunu hatırlatmakta fayda var. Haftalık çalışma süresi 45 saattir ve bunu aşan süreler fazla mesai olarak değerlendirilir. Günlük olarak fazla mesai dahil çalışma süresinin en üst gelebileceği nokta ise 11 saattir. Günlük çalışma süresi 7.5 saati geçiyorsa en az 1 saat olma üzere ara dinlenmesi yapılır. Ara dinlenmeleri yani molalar çalışma saatinden sayılmaz. Gün içerisinde yemek yahut çay molası verip veremediğinizi tam olarak anlamak mümkün olmasa da, günde toplam 11 saat çalıştığınızı söylemek mümkün. Genel olarak, günde 8 saatlik çalışmanın üzerindeki çalışma fazla mesai olarak kabul edilmeli ve saat ücretinizin %50 fazlası olarak ödenmeli. Bu durumda hafta içi beş gün haftalık 45 saat çalışma saatlerinizi doldurduğunuzdan cumartesi günleri de fazla mesai olarak ödenmeli.Çalışmanın Karşılığını Almak!Ancak fazla mesai ücretlerinden önce anladığım kadarıyla, siz zaten almanız gereken aylık ücreti almakta güçlük yaşamaktasınız. Bu konuda eğer aynı işyerinde 1 ya da daha fazla yıldır çalışıyorsanız alacaklarınızı hesaplayarak(ödenmemiş bulunan haftalıklarınız, yapmış olduğunuz fazla mesailer, yemek ve yol paralarınız) , öncelikle noter aracılığı ile bu alacakların ödenmesi için işvereninize bir ihtar gönderebilirsiniz. Bu ihtar içerisinde işverene belirli bir süre tanıyarak alacaklarınızın bu süre içersinde ödenmesini isteyebilirsiniz. Bu alacaklar ödenmediği takdirde sizin tek taraflı olarak iş akdinizi haklı olarak feshedebilirsiniz. Bu ihtar daha sonra işverene açacağınız alacak ve hizmet tespiti davası için bir delil de oluşturabilir. Buradan sigorta meselesine girebiliriz. İş akdinizin feshinin ardından hizmet tespit davası açabilirsiniz. Bu dava sırasında sizinle aynı işyerinde çalışmış kişilerin tanıklığına ve az önce bahsettiğimiz türde o işyerinde çalıştığınıza dair kanıtlara ihtiyaç duyacaksınız. Eğer herhangi bir bordronuz varsa bu da işe yarayabilir. Tüm bunlarla aynı anda SGK İstanbul il müdürlüğüne veya İstanbul 1 veya 2 no’lu Rehberlik ve Teftiş Grup başkanlığına bir dilekçe ile müracaat ederek sigortasız çalıştırıldığınıza dair şikâyette bulunabilirsiniz. Bu dilekçede ad adres TC kimlik no varsa SGK no, işverenin unvanı, adresi işyeri no’su yer almalı, konu da sigortasız çalıştırılmama dair şikayet dilekçesi biçiminde olmalıdır. Dilekçenin içeriğinde ne kadardır o işyerinde çalıştığınızı, ne kadar ücret aldığınızı belirterek işyerinde hizmet akdi kapsamında çalışmanızın olduğunun işyeri defter ve kayıtlarının tetkiki ile tespitinin yapılmasını, işveren hakkında yasal işlem uygulanmasını talep edebilirsiniz.Hukuksal Yolları Zorlamak!Bunun dışında işyerinde çırak olarak çalıştırılan arkadaşınız aslında “çırak” statüsü taşımıyor. Ancak kendisi 16 yaşını doldurmuş ise, 16-18 yaş arası genç işçi statüsü olarak adlandırılır. Genç işçilerin çalışma koşulları yetişkin işçilerden farklıdır. Örneğin haftalık normal çalışma saatleri 40’tır ve fazla mesaiye bırakılamazlar. Alınan ücretlerin asgari ücretin altında olması, politik görüşünüz ve dini inancınız sebebiyle ayrımcılığa uğramanız, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin olmayışı her biri ayrı bir yazıyı hak ediyor. İşverenler işçilerine yasal haklarını sağlamak yerine “sosyal sorumluluk” adı altında sadakacılık yaparak, yahut sizin örneğinizdeki gibi bağışlarla durumlarını “kurtarıyorlar.”Ancak bu tür işyerlerinde de tıpkı diğer işyerlerinde olduğu gibi kendi haklarımızı savunacak bir örgütlenmemizin olmayışı, biz ezilenlerin birlikte saf tutmamamız en temel sorunumuz. Kendi gücümüzle yakın zamanda haklarımızı elde edemediğimiz durumlarda hukuksal yolları sonuna kadar zorlamakta fayda var.
Belki ondan öncesi de vardır ama biz belki; yalnız ve ilk onu hatırlıyoruz. Sefaköy Desa Fabrikası’nın önünde kararlılıkla direnen, insan onurunun satılık olmadığını işverenin her türlü dalaveresine rağmen yüzüne çarpan, sınıfın medar-ı iftiharı Emine Arslan.Ama öncesi de vardı. Bursa’da Aralık 2005’te bir fabrikada çıkan bir yangında 5 kadın işçi hayatını kaybetti. Feministler, kadın grupları 2006 8 Mart’ını burada ölen kadın işçilere adadılar, hem 8 Mart’ın dünya kadınlar günü olarak ortaya çıkışına, hem Bursa da hayatın zulmünü birlikte çekmiş Ermeni, Rum, Müslüman kadın işçilerin direnişlerinin geleneğine atıfla. Ardından Novamed direnişi geldi. Kadınların başını çektiği ve kadınların yek vücud olduğu bir direniş. Ve ardından Emine Arslan’nın hikâyesi. İşçi dediğimizde çok büyük ihtimalle bir kadından bahsettiğimizi ispatlar gibi. Pek çok erkek işçinin cesaret edemediğine yeltenip sendikaya üye oldu, yetmedi diğer işçileri de örgütlemeye kalktı. İşten atıldı. Bir de kadın başına kapının önünde beklemeye başlamaz mı? Kapının önünde “bir cahil kadın”, patronun tabiriyle. Polisin “git evinde otur dediği” patronun parayla, tehditle üzerine yürüdüğü, çocuğu kaçırılmaya çalışılan ama orada ısrarla duran kadın. Derken bu kadının “eğitimli ve medeni” patronunun müşterilerinin önüne kadar uzanan hikayesi. Dünyanın her yerinden gelen destek.Şimdi kapıların önünde daha fazla kadın var. Bir örnek olmaya görsün: Entes’in önünde Gülistan Kobatan, Tübitak’ın önünde Aynur Çamalan, Paşabahçe Devlet Hastanesi’nin önünde Türkan Albayrak.TÜRKAN ALBAYRAK NİYE KAPININ ÖNÜNDE OTURUYOR?Çünkü devlet hastanesinin temizlik işleri Piramit diye bir taşerona verildi. Türkan Albayrak ve diğer işçiler tam tamına 585 lira ve 26 günlük yol parası alıyorlardı. Önceden 110 liraya mavi kart dolduruluyordu, ama taşeron şirket bunun biraz gereksiz bir “maliyet” olduğuna karar verdi. Hem de önceki aydan kullanmadığınız yol parası kalırsa 26 güne tamamlanıyor sonraki ay. Aman işçilere üç kuruşluk hak geçmesin. Sonra? Sonra bir de bir anlaşma var altında çapanoğlu olan. Altına imzayı basıp vazgeçiyorsunuz haklarınızdan, kaç yıldır bu işte çalıştığınız mühim değil. Bir nevi sıfırlıyorlar yani sizi. Her daim taze işçisiniz. Ne güzel, ne güzel! Tabii işvereniniz Piramit açısından. Bu durumda işçilerin 96 temizlik işçisi “doğal olarak” sendikaya gidip bu “yenilenme” işine bir son vermek istiyor. Ama işte çapanoğlu burada ortaya çıkıyor. Sağlık-İş Sendikası sürece dahil oluyor, olanlar da oluyor.ÇAPANOĞLUYani sendika geldi ya, her şey iyiye gitmeli diye düşünmeyin burada. Bu sendika ayrıcalıklı sendika. İşveren bu sendikaya hastanenin toplantı salonunda toplantı yapmaya bile izin veriyor. Hatta anons bile ediliyor toplantının yeri saati. Tabii belki biz yanlış anladık da durumu öküz altında buzağı arıyoruz. Aslında hem taşeron hem de hastane yönetimi çalışanlarının örgütlenme özgürlüğüne saygılarından yaptılar bütün bunları. Neyse biz kafamızı bulandırmayalım. Derken toplantı yapılıyor. “elebaşı” 46 yaşında, eski tekstil işçisi, evli ve bir oğlan annesi, namlı “terörist” Türkan Albayrak bu toplantıda sendika “yetkilisi” tarafından alaşağı ediliyor. Sebep? Sebep sendika hakkında bir araştırma yapıp sendikanın sektörün kendi faaliyet alanı dışında olduğuna ve bu hastanede örgütlenemeyeceğine dair başvurduğunu öğrenmesi. Evet, işveren değil sendika burada örgütlenmeyeceğine dair mahkemeye başvurmuş! Sendikaya sorarsanız işçiler için en iyi çözüm anlaşmayı imzalamak!‘DENSİZ İŞÇİ’Bir de “bi densiz işçi” çıkıp sendikayı sorgulamaz mı?. Ne haddine bir işçinin sendikanın ne yaptığını sorgulamak. Sümme haşa! Velhasıl alavere dalavere, işçiler bölünüyor, sopadır havuçtur derken Türkan hanım nöbete dikiliyor kapının önünde. Efendim gelsin polis, Beykoz Belediyesinin zabıtası, sürüklesinler Türkan hanımı, söksünler çadırını, suyunu da döksünler. En çok koyanı bu Türkan’a. Saklamıyor şaşkınlığını. “Sürüklediler beni, direndik” diyor. Ama en çok koyanı su meselesi olmuş. İndiriyor gözlerini. Belki insan onurunu sürüklendiği yerde arıyor. En azından sürükleyenlerin onuru oralarda bir yerlerde olmalı değil mi? Zaten erkek çalışanlarla aynı masa da oturmak da bir ahlaksızlık belirtisi, ah bu ahlaksız kadınlar. Ne var direnecek, evinize gitseniz ya! Hastane yönetimi, “kimseye selam bile vermeyen” başhekim Yavuz Baştuğ, Başhekim yardımcısı Yaşar Çelik, Piramit Şirketinin vazifelisi “proje şefi” Şerif Gürsoy, Beykoz’un AKP’li Belediye Başkanı Yücel Çelikbilek, onlar gökyüzüne bakıp ıslık çalıyorlar yavuz hırsız hesabı. Ve dahi polis teşkilatı, zabıta sürüklüyor bir kadını yerde, yetmez ama evet, yükleniyorlar “ahlaksız” Türkan’a olanca “ahlak”larıyla. Bu yetmeyen kısmında da Sağlık-iş giriyor devreye ki yetmeyen kısmını tamamlasınlar erkek kardeşler birliği.ONLAR TEMİZLİK İŞÇİSİ AMA!Ha bir de daha derine bakınca göreceğiniz bir yüzü var bu işin. Hani bu devlet hastanesi temizlik hizmetlerini daha ucuza ve daha kaliteli alacak ya taşerona verince. Hah işte tam orası zurnanın zırt dediği yer. Bu temizlik işçileri temizlikten başka her şeyi yapıyorlar, zira hastane de hastanenin asli işlerini gerçekleştirecek personel bir hayli eksik. Temizlik işçileri hasta taşıyorlar, ultrasona, tuvalete götürüyorlar hastaları, lavman yapıyorlar, traş ediyor, gece serum değiştiriyorlar, ameliyathaneden çıkarıyorlar. Bir de üstüne azar işitiyorlar bu işleri yapıp temizlik işlerini yetiştirmedikleri için. “çöpçü” diye hakarete uğramak da “bonus” tan. Gözlerinizi açıp “eğitim alıyorlar herhalde hastalara müdahale etmek için?” diye sormayın. Hastane hijyeni hakkında kapsamlı(!) 15 dakikalık eğitim aldıkları oluyor. Bu eğitim sonucu tuvalette kullandığı bezi masa silmekte kullananlara rastlanıyor. Kişisel korunma ekipmanları maske, eldiven vs kullanılmıyor çoğunlukla. Hem hastalar hem de çalışanlar ciddi hastalık riskleri ile karşı karşıyalar. Örneğin çalışanlardan birinin eline iğne batmış ve bunun sonucu olarak çok ciddi kronik hastalıklara yakalanmış. Bu olayın ardından sorumlular hiçbir ceza görmemiş, işten atılma korkusu kurbanı harekete geçmekten de alıkoymuş. Ama en azından şimdi iğne batarsa teste yollanıyor çalışan. Ama tedbir? O hak getire! İşte bu da bizim payımıza düşen devlet hastanesinden hizmet almaya çalışan bir vatandaş olarak. İşte Türkan’ın direnişinin öteki yüzü. Onu desteklememiz için bir sebep daha.NETİCE?Patrona da, onun patronuna da, hepsinin siyasi bağlantılarına da, ve dahi sendikaya da başkaldırmak yalnız zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanların işi. Biz kadınlar tüm yoksulluğumuz ve kaybedecek hiçbir şeyimizin olmayışı ile o çadırdayız. Belki başkalarına da yer açmak için. Ve siz karşımız da duranlar Emine Arslan’a bakın ve siz de ibret alın!
Diğer yanda kendi Gazze’miz var. Kendi memleketinin dağını taşını bombalamak, kendi insanlarımızı gözaltında kaybetmek, işçilerimizi madenlere gömmek, tersanelerde göz göre göre öldürmek, Yeşil Kundura’nın önünde, Assan Gıda’nın önünde kendi anayasal haklarını kullanmak için günlerce aylarca cefa çekmeye mahkûm etmek, kendi gençlerini eğitimi paralılaştırarak geleceksizleştirmek, kazara üniversiteye kadar ulaşabilmiş kendi gençlerini kendi üniversitelerinde kurşunlamak mesela. Önce Şerzan Kurt katledildi Muğla’da. Sonra diğer üniversitelerde her türlü şiddeti içeren müdahaleler geldi öğrencilere. Uzun süredir soruşturmalar, uzaklaştırmalar, ideolojik halay çekme, gitar/bağlama gibi “gayet makul” suçlamalarla zaten parasızlık nedeniyle zor eriştikleri eğitim hakları elinden alınıyordu. Ancak son günlerde yaşadığımız bir diğer olay bunların üzerine tüy dikti. 24 Mayıs günü İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsünde rektörlüğün arkasındaki Havuzlu Bahçe’de polis, yalnız öldürülmüş arkadaşları Şerzan Kurt’un resmini içeren pankart asan öğrencilere, ve bundan başka herhangi bir eylem yokken var güçleri ile saldırdı. Yalnız bir ucu açık ve üç tarafı Hukuk Fakültesi, ve rektörlük binaları ile kapalı olan bu alanda öğrenciler plastik mermilerle avlandılar. Üstelik tüm binaların kapıları öğrencilerin “kaçmasını” engellemek için kapatılmış üzerine kilitlenmişti. Bir “kapanın” içinde can pazarı yaşandı. Evet, şöyle aptalca bir cümle kuracağım: “şans eseri herhangi bir can kaybı olmadı”. Ama öğrenciler beden ve ruhen yaralandılar. Çenesinden yaralanmış bir öğrenci “herhangi bir öğrencinin başına gelebilirdi benim başıma gelen” diyor “ illa solcu olmanız gerekmez, zaten orada sadece solcular yoktu”. Sözü dinlememiş, kendini ifade yolları kapatılmış, bastırılmış, kişiliğine de saldırılmış, başka bir hapishaneye kapatılmış bir insanın kahrı içinde. Kimi kime şikayet edecek? Eğer mağduru olduğu bu polis saldırısı sebebiyle bir de soruşturma açılmazsa, okuldan uzaklaştırılmazsa, ya da atılmazsa şanslı olacak. Bir küçük Gazze modeli yani. Onları korumakla görevli olanlar, mevkilerini bu sebeple işgal ettiklerini düşündüklerimiz, hatta çocuklarımızı onlara emanet ettiklerimiz, rektör mesela, dekanlar mesela, onlar ne yapıyorlar peki? Onlar kendi ellerine verilmiş iktidarla meşguller. Gelsin soruşturmalar, uzaklaştırmalar, atmalar. “seçilmiş” özel güvenlik var zaten üniversitede; o yetmezse polis sokarlar üniversiteye. Ne gerek var canım bu solcu öğrencileri insan yerine koymaya, dinlemeye, anlamaya? Bir tuzağa sokar, plastik kurşunlarla telef edersiniz gider. İsrail devletinden ne eksiğimiz var? İ.Ü Rektörü Yunus Söylet’e sözümüz şudur: o çocuklar bizim çocuklarımızdır. Onlar solcu öğrencilerdir tamam, ama “öğrenciler” dir. En az her öğrenci kadar kendilerini ifade etmeye hakları vardır. Hatta tüm öğrencilerin üniversitelerde belki de toplumun kalanından bile daha özgür tartışmaya, sözlerini daha özgürce söylemeye hakları vardır. Bunu inkâr için hukuksuz 12 Eylül yönetmeliklerinin ardına sığınmayın. Siz yöneticiler olarak öğrencilerinizin sağlığından, esenliğinden sorumlusunuz. Görevinizi yapmazsanız, çocuklarımızı parçalayıp çiğneyip ardından timsah gözyaşı dökmenize müsaade etmeyeceğiz, iki elimiz iki yakanızdadır. Zira siyasi eğiliminizin Gazze için döktüğü gözyaşlarının tek inandırıcılık kıstası kendi iktidarı altındakilere reva gördüğü muameledir.Akıl tutulmasıSokaĞa çıkıp, yeter! Aklınızı başınıza devşirin! diye bağırmak geliyor içimizden.Yalnız memleket sathında değil dünyanın başka yerlerinde akıl tutulmaları yaşanıyor karşısında çaresiz kaldığımız. Hatta bu akıl tutulması yalnız yönetenleri değil birtoplumun çoğunluğunu teslim alabiliyor.Gazze’ye insani yardım konvoyu İsrail devletinin saldırısına uğradı açık denizde. Bahaneleri de gemilerin aramaya izin vermemesi imiş. İsrail devleti hiçbir yetkisinin olmadığı açık sularda arama yapmak istiyor. Beğenmediniz mi? İşte o fena. O zaman yollar üzerinize komandolarını. Bakmaz gözünüzün yaşına; çocuk yaşlı genç, ihtiyar, Müslüman Hıristiyan, Türk, Yunan, canınıza okur. Kendinden olmayanı yok eder. (bu tanım size de tanıdık geldi mi bir yerlerden). İsrail kendi karasularında arama yapmak isteseydi ne mi olurdu; Uluslararası hukuka göre gemi bunu kabul etmezse kendi karasularından çıkmasını talep edebilirdi yalnız. Ama uluslararası hukukun uluslararası guguk olduğunu öğrendik bir kez daha. Güçlü olanın öttürdüğü bir guguk kuşu. Burada ABD’nin işgaline sebep(!) olan ve de Irak’ta arayıp arayıp (!) bulamadığı kitle imha silahlarından bahsetmeyeyim diyorum. Can kaybının sayısı hala belirsiz şu saatlerde. İsrail zorla kendi sınırları içerisinde olmadan müdahale ettiği, hatta kendi istekleri dışında yaralıları bile kelepçeleyerek sınırlarından soktuğu insanları şimdi sınır dışı etmeye yelteniyor. Türkiye’ye geri dönen gönüllüler vahşi müdahalenin kurşun sıkma yanında elektrik şoku uygulama gibi işkence yöntemlerinden, aç ve susuz bırakılmaktan bahsediyorlar. Bu yardıma gidenlere reva görülen muamele. Siz bir de yardıma ihtiyacı olanların halini düşünün. Geçtiğimiz yıl Gazze de İsrail’in katliamına ve şiddetine dünyanın gözü önünde kurban gidenleri. Yalnız bir saldırıda sönen, sayıları bin beş yüzü bulan çoğunluğu kadın ve çocuk, ömürleri. İsrail bunu tüm dünyanın gözü önünde yaptı ve gördüğü herhangi ciddi bir yaptırımı araştırıp bulmayı size bırakıyorum. Bir de sürekli kol gezen ölüm var Gazze sokaklarında: yiyeceksizlik, ilaçsızlık, geleceksizlik adı. Yani İsrail ablukası. Kendi topraklarınız üzerinde bir hapishane yaşamı. Daha da beteri var fakat. Filoya müdahaleyi kutlayan İsrailliler! Haber yayınını engellemeye çalışan, sağdan soldan İsrail bayrakları sallayan meczupluk! Ancak biz umudumuzu, amasız, fakatsız dünyanın her yerinden gelip kuşatmayı aşmaya çalışanlara, dünyanın her yerinde İsrail dahil sokaklara bu insanlık dışı eylemi kınamak için çıkanlara bağladık.
Emeklerinden başka satacak bir şeyleri olmayanlar, yarattıklarının üzerinde söz sahibi olamayanların her gün daha az görünür oldukları bir dönem içerisinde olduğumuz. Bizim insanlarımızın hikâyeleri ancak ölümleri ile girebiliyor gündeme, ancak ölüm değerli kılıyor yoksul hayatlarımızı. O da eğer bu sesi duyan ve duyurmak için uzun ve acılı bir yüzleşmeyi göze alabilen birileri de varsa. Çünkü bu yüzleşme, «yırtmak»tan vazgeçip kaderini emekçilerin, yoksulların kaderine bağlamak demek: yani görülmeye bile tahammül edilemeyenlerin yanında durmak aslında kendi safında saf tutmak. Her gün hayatın her alanında uzmanlıklarını yahut uzmanlarını kullanan «egemenler» her türlü araçla hayatlarımıza el koymaya devam edecekler belli ki, belli ki bu böyle sürecek, ta ki “onlar” “bir şafak vakti karanlığın kenarından.. .ağır ellerini toprağa basıp doğrulana” dek.Zincirleme sözleşmede kıdem tazminatı ne olur?TÜİK’e göre enflasyon Aralık ayında bir önceki aya göre yüzde 0,53 arttı. Bu rakamlara göre kamu emekçilerine 1,4 TL enflasyon farkı verilecekSORU: Yaklaşık iki yıldır aynı fabrikada işçi olarak çalışmaktayım. Ancak ilk işe girdiğimde 11 ay sözleşmeli olarak çalıştım sonra yeniden bir sözleşme daha yapıldı. Yine 11 aylık bir sözleşmeyle işe devam ediyorum. Şimdi aynı yerde çalışıyorum yani. Bir işten çıkarma olursa kıdem tazminatı alabilir miyim? Aysel Akyel Kırklareli Genel kural olarak kıdeminiz bir yıldan azsa kıdem tazminatına hak kazanamazsınız. Yine genel kural olarak 11 aylık belirli süreli bir iş sözleşmesi yapmış olduğunuz için ve yine bu sözleşme gereği iş akdiniz 11 ay sonunda sona ereceği için herhangi bir ihbar ya da kıdem tazminatı söz konusu olmazdı. Ancak sizin durumunuz başka bir açıklamayı gerekli kılıyor: Öncelikle, anlaşıldığı kadarıyla siz doğası itibariyle geçici olmayan bir işte çalışmaktasınız ve 11 aylık sözleşmenizin bitmesinin hemen ardından tekrar aynı işi yapmak üzere tekrar 11 aylık bir sözleşme daha imzalamışsınız. Bu durumda zincirleme olarak ardı ardına yapılan iş sözleşmesi söz konusudur ve Yargıtay kararına göre bu durum “hakkın kötüye kullanılması”dır. Bu durumda sizin işverenle yapmış olduğunuz “belirli süreli iş sözleşmesi” belirsiz süreli iş sözleşmesine dönüşmektedir.Yine genel bir bilgi olarak yinelersek sizin de imzalamış bulunduğunuz “belirli süreli işi sözleşmesi” “esaslı bir neden olmadıkça” üst üste yapılamaz. Yine sizinki gibi yapıldığı durumlarda iş sözleşmesi baştan itibaren belirsiz süreli sayılır. Kısaca işe başladığınız andan itibaren orada çalışmaya devam ettiğiniz sürece her geçen tam yıl için 30 günlük ücretiniz tutarında kıdem tazminatı ödenir. Bir yıldan artan zamanlar için de aynı oran üzerinden ödeme yapılmak durumundadır. deki polis kamu emekçisi maaşında 2,22 lira, 1’in 4’ündeki uzman doktor maaşında 2,54 lira, 12’nin 3’ündeki lise mn de 1,40 lira artacak. Enflasyon farkıyla 1’in 4’ündeki öğretmen maaşında 1,94.SORU: Kıdem tazminatına hak kazanmanın koşulları nelerdir? Ercan Ürkek / İzmirYANIT: Kıdem tazminatına hak kazanmak için öncelikle işçi olmanız gerekir ki bu durumda siz bu niteliği taşımaktasınız. Kıdem tazminatına hak kazanmanın bir diğer koşulu sözleşmenizin kanunda öngörülen şekilde sona ermesidir. Mesela iş akdi işveren tarafından sonra erdirilebilir. Eğer işveren “sağlık sebepleri” ile haklı olarak derhal işe son veriyorsa kıdem tazminatı ödemek zorundadır. İşçi “haklı sebeplerle” (Zorlayıcı sebepler, sağlık sebepleri ahlak ve İyi niyet kurallarına Uymayan Haller) derhal işi bıraktığında yine kıdem tazminatına hak kazanır. İş sözleşmesi işveren tarafından “zorlayıcı sebeplerle”(İşçinin bir haftadan fazla süre ile işyerine devamını ve işini yapmasını engelleyen sebepler) sona erdirilmesi işle işçi kıdem tazminatına hak kazanır.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınızı ekmegimikazanirken@gmail.com
