Diyorsun ki yakıp yıkıyorlar. Otobüsleri, arabaları yakıyorlar, işyerlerini tahrip ediyorlar. Büstleri bayrakları yakıyorlar. Hatta benim arkadaşlarımın oturduğu kahvehaneye saldırdılar. Mahalledeki arkadaşın kafası yarıldı. Kişisel olarak zarar görsen de görmesen de kızıyorsun. Zira kamu malları zarar görüyor. Fışkiyeleri kim kırdı? Zaten Gezi sırasında penguen belgeseli yayınlayan medya da goy-goya başlamış durumda. Sınırda öldürülüp tellere atılan çocuklardan bahsetmeyen medya, vatandaşın yanmamış bankamatik hakkının sonuna kadar peşinde. (burada çok istediğim halde bankaların hırsızlığın kurumsallaşmış hali olması meselesine hiç girmiyorum… İsteyen kredi kartlarının kalkan aidatlarını ödememek için çevirdikleri dolaplara bir baksın.) üstüne üstlük, bir de politik olarak sıkışmalarını “Gezi ile bunların ne alakası var kardeşiim” diyerek araya duvar örmeye niyetli, iyi ihtimalle “Kobane tamam da, PKK yanlılarına ne oluyor?” diyenler var.Kendilerinin iktidar ortaklığından kovulmadığı günlerin nostaljisi ile ayrımcılıkları hortlamış durumda. İşte bütün bunların yarattığı o eski gerçeklik hissiyle hareket ediyorsun. Kişisel olarak gündelik hayatının değişmesine yol açmamış olabilir bütün olanlar. Ama zaten bu ihtimal bile seni sinirlendirmeye yetiyor. Ateş püskürüyorsun bütün bunlardan ötürü.Bİ’ DÜŞÜN!Peki! Şimdi bunun birkaç on mislinin 30 yıl kadar sürdüğünü düşün! Arabaların, kaldırımlarının, otobüslerinin değil, bir gece vakti evinin, köyünün yakıldığını, neyin var neyin yoksa toplayıp kaçtığını düşün. Kahvehanede oturanın arkadaşın değil kardeşin olduğunu ve gözaltına alınıp vurulup bir dere kenarına atıldığını düşün. Ananın babanın işkenceden geçtiğini perişan olduğunu düşün, 12 yaşındaki oğlunun 13 kurşun yediğini düşün. Yoksulluğun, işsizliğin dibinde yaşarken bütün bunların sana niye yapıldığını düşündüğünde “Türk” olman dışında bir sebep bulamadığını düşün.Üstelik bunu bir yurttaş olarak senin hukukunu, insan haklarını korumakla yükümlü devletin yaptığını düşün. Kimi kime şikâyet edeceksin? Gelip sana “Türkçe diye bir dil yok, siz dağ bi şeyisiniz” desinler mesela. Tark, turk, türk… etrak. Sonra “Aaa! Varmışsınız ama en iyiniz ölü olanınız” desinler. Hadi barış yapalım bakalım desinler. Gelip köyünün ortasına bir tel örgü örüp ötede kalanlar artık buralı değil demişlerdi bir vakit. Şimdi bütün bunları yapan vatandaşı olduğun devletin beslemesi katiller senin öte yandaki akrabalarını öldürmek için kafa kese kese ilerlesinler… Barış yapıyoruz ya… Senin gündelik hayatın diye bir şeyin kalır mı güzel kardeşim? Hayatın bir varolma mücadelesine dönüşmez mi? Her şeyi göze almaz mısın? Bir de üstüne misliyle karşılık vereceğiz demezler mi?Yoksa otobüslere, büstlere, fışkiyelere, kamu mallarına, arabana, tahrip olmuş işyerine, kahvehaneye bu kadar öfkelenip sokaktakilere ateş püsküren, hatta öfkeden ölen yirmiyi aşkın kişiyi gözü görmeyen sen, dönüp “Kanunlar çerçevesinde bir hak arayayım bari” mi diyeceksin? Peki! “Misliyle karşılık verecek” olanlar izin verirse basın açıklaması yapar, “Yaşasın IŞİD” diye, eli satırlılarla üzerine saldırana “bizim polisimiz” diye çiçek uzatırsın!Hah tam burada “Gürcü istihbarat servisi-CIA, IŞİD-YPG-PKK-PYD, bunlar hep emperyalizmin oyunları, büyük planın parçası” diye biz cahillere istihbaratçı kesilenler. İki kaynak açıklayın da biz de bakalım. Hem bence bunu IŞİD’e anlatın siz. O pek karşı olduğunuz AKP’nin lojistik ve silah sağlayarak destek olduğu IŞİD’e. Zira gelip size de soracak gibi.MEDENİYETYüz yılı aşkın süredir Ortadoğu’yu etnik köken, din, mezhep ve cinsiyet ayrımcılığı ile yöneten emperyalistler kantonlardan pek mi hoşnut? Etnik kökeni, mezhebi, dini, cinsiyet ayrımcılığını temel almayan, seküler bir alternatifin ortaya çıkması pek mi hoş onlar açısından? IŞİD dönüp dolaşıp neden küçücük Kobane şehrini buluyor saldıracak? ABD başta olmak üzere tüm emperyalistler, Türkiye, KDP, Esad, hepsi IŞİD’le sessiz bir mutabakat içinde Kobane’nin düşmesini bekliyor.Böylelikle, tüm bölge IŞİD in dehşeti altında kurtarıcı koalisyona sarılacak, hegemonya yara almayacak. Değerli hegemonyaya zarar vermemek kurtarıcı imajını zedelememek için yapıyorlar o bombardımanı. Kent açısından bu bombardımanların yakın ve açık tehlikeyi ortadan kaldırmadığını çok az etkilediğini IŞİD in ilerleyişinden de anlarsın.İstersen… Kantoların tanınarak, Kobane’nin kendini savunmasını sağlayacak adımların atılması konusunda IŞİD’e “barbar” diyen “medeni” dünya Obama, Juncker, Cameron, Birleşmiş Milletler, Putin, Hollande, Merkel, Mariano Rajoy Brey, Matteo Renzi, Elio Du Rupo, Li Keqian göğe bakıp ıslık çalıyorlar. John Kerry Kobane’nin korunmasının stratejik hedefleri olmadığını söyledi bile. Onlar Özgür Suriye Ordusu’nu güçlendirip yönetebilecekleri bir süreç peşindeler.Çağımızın “medeniyet”i bu işte.BANA NE!“Bütün bunlardan bana ne!” diyor olabilirsin. O zaman Bilal’e anlatır gibi anlatayım: IŞİD Kobane’de zafer kazanırsa dünyanın her yerinde ve Türkiye’de de daha büyük bir cüretle davranacak. Mevcut hükümetin bu konudaki engin hoşgörüsünü, polislerinin “yaşasın IŞİD” diye göstericilere saldırmasını, bakanlarımızın “IŞİD öldürüyor, ama işkence etmiyor” tesellisini bir düşün istersen. Üstüne şimdiden, kendini IŞİD ile bir görüp üniversitelerde öğrencilere saldıranları, polisle birlikte silahlanıp sokağa çıkanları koy. Şimdi “Kürtler” hedef diye sesin çıkmıyor olabilir. Ama IŞİD’e “ne biçim Müslüman bunlar” derken, onun da seni Müslüman saymadığını saymayacağını bil. Demem o ki, o papazı dövdürmeyelim.
PKK
Hükümetimiz “PKK ile mücadele ve Kürt sorununa” bundan sonra yepyeni “yeni strateji” ile yaklaşacakmış. Bu yeni stratejinin ana ayaklarını neler oluşturuyormuş? Bir kere mealen İmralı›da Abdullah Öcalan, Kandil›de veya Avrupa›da PKK muhatap alınmayacak, devre dışı bırakılacak. Güneydoğu›da ve diğer bölgelerde yaşayan Kürt vatandaşlar, PKK ve KCK›nın baskısından kurtarılacak. Bu amaçla doğrudan halk muhatap alınacak ve sivil siyaset kanalıyla çözüm aranacak, ipleri İmralı ve Kandil›in elinde olmayan, demokratik yollarla seçilerek Meclis›e gelmiş, siyasi inisiyatif kullanabilecek parti veya partilerle muhatap olunacak.Bu strateji için çok mu uğraşmış acaba AKP’li stratejistler? Son otuz senedir bu “sorunu” çözmek için uygulana gelen politikalara baksalardı pek gerek kalmazdı “yeni” sini bulmaya. Ha bunun farkı ne derseniz, o da AKP’nin “ben yaptım, oldu” stratejisinde gizli. Şimdi AKP bir kere kuvvetle inanıyor ki “ergenekonu” tasfiye ederek asker, polis, istihbarat ve ABD ile kurduğu milli birlik ve beraberlik ve iman birliği, PKK ile mücadelesinde sihirli bir değnek olarak “sivil siyaset” eliyle bölgede yapacağı operasyon, yağdıracağı bomba, öldüreceği insan dolayımında kendisine “çözüm” olarak dönecek. Yani otuz senelik strateji değil onu icra edenler yanlıştı(!) Yoksa şimdi bütün bunları icra eden AKP ve malum şekilde örgütlenmiş bulunan güvenlik güçleri olunca netice farklı olacak. Ha bire sivil siyasetle çözüm aranacak denmesi bu noktada daha da tüyler ürpertici. AKP’nin genel icraat çizgisine bakarak bu “sivil siyaset” vurgusunun ne menem bir manipülasyon olacağını tahmin etmek zor değil. Bu vurgu muhtemelen ve öncelikle daha fazla askeri operasyon demek. Aynı anda şunu da hatırlayalım. AKP ve cemaat, bölgede Kürt siyasi hareketinin rakibi olacağına da kuvvetle inanıyordu bir vakitler. Kürt halkının seçimlerdeki yanıtı AKP ve hempalarının beklentisinden biraz(!) farklı oldu. “Yetkililerin” 18 ve 22 yaşında iki kızı Newroz’da kendini ateşe veren ve AKP ile Saadet Partisi binasını işgal eden Saliha Hanım’a gelip bizden barış değil “bizden iş aş isteyin” rüşvetini önerme cüreti bu inançtan kaynaklanıyordu. Saliha Hanım “senin evladın yansa sen ne istersin, iş mi?”dedi o yetkiliye. “biz barış istiyoruz!” diye çarptı cevabı suratına. Seçimler bu talebin yalnız Saliha Hanım’ın talebi olmadığını gösterdi. BDP tüm gayretlere yasaklama ve baskılara rağmen bölgede “Kürt sorununun” asıl temsil hakkını elinde tutmaya devam etti. Satın alınamayan, AKP politikalarına, ve networklerine dahil edilemeyen Kürtlerin “sorun”unu çözmek için hala asıl aktörleri muhatap almayarak, “çakma” aktörler, partiler icat etme peşinde mi olacak bundan sonra AKP?Bu yeni stratejiye ve Newroz saldırısına bakarak, evet! Hükümetin gazeteleri, istihbarat kaynaklı provokasyon “haber”lerine 18 Mart’ın çok öncesinden başladılar. Her yıl 21 Mart’a en yakın pazar günü kutlamalar yapılmasına, hatta bu kutlamalar bir haftaya yayılmasına rağmen, bu yıl AKP “Newroz sadece gününde kutlanır” diye tutturdu. Sonuç, İstanbul›da Hacı Zengin başta olmak üzere ölüler, yaralılar, gözaltılar, tutuklamalar, milletvekillerinin yumruklanması, yaralanması hastaneye kaldırılması. “Geleneksel bir Türk bayramı” hali olarak “nevruz” yani(!). Bir de geleneksel takım elbise ile, elele sönmüş ateşlerin üzerinden atlama rezilliği var, pardon! Son olarak da tüy kabilinden sivil olarak da şehit olabileceğimize dair bir kanun tasarısın hazırlamış hükümetimiz. Bölgede “iş, aş” rüşveti ile satın alamadığı özgürlük ve barış talebini bastırmak için kullanacağı ve muhtemelen ölecek olan çocukların ailelerine ne güzel bir teselli düşünmüşler hep birlikte(!) İçiniz rahat olsun sizin de sevgili okuyucu(!) Eğer bu yepyeni stratejiler sonucu otuz senedir olageldiği gibi şehirde patlayan bir bomba sonucu can verirsek şehit olarak ölebileceğiz. AKP ile çözüme doğru yaklaşıyoruz işte! Her canlı bir gün ölümü tadacaktır nitekim!Fakat tabii yine AKP’nin bütün bu meselelerde hesaba katmadığı bir şey var. O da Newroz’un isyan ateşinin onların istediği yerde değil, kendi istediği yerde yanması daima. Kimi zaman bir Diyarbekir zindanında, kimi zaman Kadifekale’de kimi zaman İstanbul’da. Kendini ateşe vereni mi, başkasını mı yakacağı hiç belli olmuyor ama!Pınar Öğünç, Bu Ateşin Üstünden Nasıl Atlayacaksınız? 19.03.2012, Radikal,
A.B, B.C, C.D ve alfabenin bütün harflerini adlarının başında taşıyan çocuklar. O isimleri ben uydurdum. Siz kendi harflerinizi yazın. Zira, o harfler mutlaka 2010 yılında tecavüze uğrayan yedi bin çocuktan birini söylüyorlar. Memlekette geçen yıl yaklaşık 7 bin çocuğa tecavüz edilmiş. Son 10 yılda cinsel istismara uğrayan çocuk sayısı en iyimser ihtimalle 250 bin.1 Binlercesi sokaklarda, evlerde, okullarda. Hele yetiştirme yurtlarında kimsesiz yapayalnız olanlar. Tehlikeliler. Yazı işleri müdürlerini, ordu mensuplarını, memurları, zabıtaları, müdürleri, oda başkanlarını, veznedarları, şefleri, işçileri, üniversite öğrencileri, muhtarları, esnafları, korucuları-hepsi de erkek- tuzağa düşürmek için bekliyorlar. Bu çocuklar bunca saçlı sakallı, kelli ferli, aile sahibi, karısı çocuğu olan erkek adamı “kendi rızaları” dâhilinde kendilerine tecavüz etmeye zorluyorlar. Ki bazı tecavüzcüler memleketi yönetmeye aday. İktidar partisi AKP için yaptıkları yoğun siyasi faaliyetleri ile tanınıyorlar çevrelerinde. Az zorlasanız buradan Ergenekon’a yol çıkar. Ancak adli tıp raporuna da bakmak lazım tabii. Bakalım bu tecavüzcüler “Ruhen” bu tuzağa “karşı koymaya muktedir, karşı koyabilir” durumda mıdırlar? Kemik yaşları kaçtır? Neden böyle diyorum çünkü 78 yaşındaki Hüseyin Üzmez adlı muhterem gazozuna ilaç katılarak bir kız çocuğu tarafından tacize zorlanmıştı. Bunlar, analarını da alıp gidip bir terör örgütüne üye olmuş olabilirler. Baksanıza hep benzer yöntemler uyguluyorlar. Uluslar arası bağlantıları da var üstelik. Katolik kilisesini ne zor duruma düşürdüler misal. Adalet devreye girsin operasyon yapılsın acilen. Üzmez’i üzmeyen TC’nin adaleti, diğer tecavüzcüleri mağdur etmesin. Muhafaza edelim değerlerimizi. Değerlerimiz flörtü fahişelik olarak tanımlayan duayenden el almış bulunan altın nesillere emanet. Allah utandırmasın. Hadi bakalım. Alışık olunduğu üzere soru cevap yöntemi ile gidelim: Tecavüze uğrayan çocuklar? Onların rızaları dahilinde olmuş her şey. Fethiye? Bir kadın 8 adamı tecavüze zorlamış. Sonra haliyle Baro başkanı savunmak zorunda kalmış tecavüzcüleri. Zavallı tecavüzcülerden biri mağduriyeti giderilsin diye dava günü terfi almış. Ha bire öldürülüp duran kadınlar? Öfkelendirmişler kocalarını. Sokak ortasında dayak yiyen kadın ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın “sessiz kalmayın, göz yummayın” çağrılarına icabet edip onu korumaya kalkınca ağzı burnu kırılan genç adamlar? Kadın azmettirici, gençler haksız tahrikçi, Koca? “iyi halden” serbest. Ama bakınız, bir kez daha bakınız hep bu kadınların suçu. Solaklı? İlle de bizim buraya HES yapın diye şirketleri tahrik eden sonra da jandarmaya kafalarını yardıran kadınlar. Hopa? Kendisini biber gazı ile boğdurtan, kendine kalp krizi geçirttiren o adam var, adını bile öğrenmek istemediğimiz. 301 mi? Beni öldürsünler diye yazı yazan gazeteciler var memlekette. O duayene emanet. “301’den içeride olan kim var gösterin” bakalım? Ölen? Bir Ermeni. Öldüren çocukcağız tahrik olmuş haliyle. Kimyasalla yakılan bedenler? Onlar Kürt! Pek mi kaba geldi? İncesinden verelim. Köşeden köşeden. İmamın ordusu diye kitap yazan gazeteci? Vardır bir hikmeti, hele savcı hazırlasın bakalım iddianameyi. Bunca insan, daha niye suçlandıklarını bilmiyorlar? Öğrenciler? Onlar Ergenkoncu! Tepemize binen savaş? “rahat battığından” “Böyle bir bataklığa sürüklendik sonunda. Her taraftan kuşatıldık; hızla daralıyor, özgür entellektüel faaliyetin, bağımsız eleştirelliğin zemini. Şahsen beni çok etkiliyor» Vah! «Devletin ve AKP›nin de hatâları var tabii. Ama ben bu sonuçtan, gayet açık, hiç lâfımı sakınmaksızın, esas olarak PKK›yı ve PKK/KCK›nın vesayetinden sıyrılıp ayrı bir şahsiyet gösteremeyen, gösterebileceğini de artık ummadığım BDP›yi sorumlu tutuyorum.»2 Dolayısıyla KCK operasyonlarının, kara hava harekâtlarının sorumlusu kim? BDP! Büşra Ersanlı›nın Deniz ve ve Ragıp Zarakolu›nun tutuklanması? Soru cevap tamam da sonu yok, sonu yok. Bunlar büyük bir tarikat. Türk sıkritçıları. Yani başınıza ne geliyorsa siz istediğiniz için karmadan bu siparişi verdiğiniz için geliyor diyor tarikat. Her zulüm siz aslında için için istediğinizden başınıza geliyor diyor o büyük iman. Velhasıl demem o ki çook değişti memleket. İyi bir dönemdeyiz. Siz yine de yanılıp tecavüzcüleri tecavüzcü, hakimler ve savcıları hukuk insanı, köşe yazarlarını entel sanmayın zira hepsi bize malum olmayan bir sıkritla birbirlerine bağlı. Ama artık adalete güvenimiz tam.1 – Araştırmacı-yazar Tuncer Günay’ın yaptığı çocuklara yönelik cinsel istismar araştırmasına göre2 – Halil Berktay’ın 05.11.2011 tarihli Taraf gazetesindeki yazısı
YÖK başkanı öğrenci konseylerinin başkanları ile buluşuyor. Öğrencilerin dertlerini dinleyecek öğrencilerin “temsilci”lerinden. “Bu temsilciler nereden çıktı, neyin temsilcisi, kimin temsilcisi bunlar” demeyin şimdi. Ne zamandan beri YÖK toplanıyor mesela bu temsilcilerle; “toplanıp ne yapıyor?” diye de sormayın mümkünse. Bu bir ileri demokrasi uygulamasıdır zira. İleri demokrasi uygulamaları böyle olur. Karşınızda gerçek bir muhalefet varsa ve sizin pek de hoşnut olmayacağınız şeyleri söylüyor ve yapıyorsa karşınızdakileri suçlamak en önemli ilkedir. Bu suçlama faşistlik! olabilir, derin devletin her eyleminden mağdur da olsa karşınızdakiler, Ergenekonculuk! olabilir, PKK’lılık olabilir, teröristlik olabilir, beyinsizlik olabilir. Bu makbul olmayan öznelerin karşısına bir makbul özne öne sürersiniz. Mümkünse her dediğinize kafa sallayan. Mevcut değilse icat edersiniz. Destekler, kamu kaynaklarını bu öznenin inşasına ayırırsınız. El altından haber salarsınız: “Bu oluşumun içinde yer alın, ikbal kapıları açılacak” diye. Sonra bu özneler çıkar “sessiz çoğunluğun sesi olduklarını asıl ve en bi temsil yeteneğine kendilerinin sahip olduğunu, kalanların marjinaller olduklarını olay çıkardıklarını ileri sürerler. Zira kendileri meşru seçimlerle gelmişlerdir. Atanmamışlardır. Tam istediğiniz gibi, tam demokratik yani. Her şey süt liman. Ne güzel. İster Kürt açılımına uygulayın formülü ister öğrenciler meselesine, ister sendikalara. Durum tam olarak budur.Öğrenciler arasında siyasi ayrımcılıkÖğrenciler defalarca ve defalarca basın açıklamaları ile başka türlü eylemleri ile olsun dertlerini anlatmaya çalıştıkça biber gazına copa ve dayağa tabi tutuldular. Bir de üzerlerine eli satırlıları salmak gibi daha eski bir yöntem de var bu arada. Daha da kötüsü dayak yedikleri yetmezmiş gibi bu şiddete maruz kaldıkları olaylardan soruşturuldular, okullarından uzaklaştırıldılar, atıldılar. Kendilerini ne zaman ifade etmeye kalksalar bir afiş, bir şarkı, bir bildiri, bir slogan hayatlarını mahvetmeye çalışmanın bir aracı olarak geri çevrildi suratlarına bu girişimler. Öğrenciler arasında siyasi ayrımcılık yapmakta el birliği etti pek çok üniversitenin yönetimi. Bu öğrenciler “solcu” olduklarından söyledikleri, dertleri ciddiye alınmadı, kendileri yok sayıldı, küçümsendiler kılık kıyafetlerine laf söylendi.. Sırf “solcu” olduklarından tüm bu muamelelere müstahak görüldüler. “Ayrımcılık” literatüründe ne varsa geldi başlarına.Ellerine yumurtaları alıp “artık yeter!” demeleri meseleyi kamuoyunun gündemine taşıdı. Tam bu sırada bir öğrenci temsilcileri konseyi olduğu keşfedildi nedense.Nerden çıktı bu konseyler?Bu konseylerin icadı da böyledir aslında. 1990’ların ortasında aralarında bulunduğumuz öğrenciler har(a)çlara yapılan ve yüzde üç yüzü bulan zamlara karşı ayağa kalkmışlardı. Mesele yalnız haraç meselesi değildi şüphesiz. Yoksulluk, yoksunluk ve bastırılmışlığa isyan hepsi bir arada. Kendi hayatımız hakkında bize sorulmadan alınan kararlara kararlı bir itiraz. Bu itirazın ilk somut karşılığı üniversitelerde tüm muhalif öğrencileri bir araya getirmeye çalışan “cepheler” oldu. Ama belki de bundan daha önemlisi bu muhalif öğrencilerin örgütledikleri tüm öğrencilerin doğal üyesi olarak çağrılı bulunduğu konsey tipi örgütlenmelerdi.-”Öğrenci misin?-Evet.-Niye öğrenci meclisine gelmiyorsun o zaman?-Naapcaz ki orada?-Naapcaz, kendi sorunlarımızı tartışcaz, bu kadar harç ödemekten memnun musun mesela?Geç ilan edilen final tarihleri mesela. Yönetmeliğe bakarsan 2 hafta önce ilan etmeleri lazımdı!…-Egeleyim ben de o zaman.-Satırla gelmiiiceceksen, gel tabii tek sınırlama bu.sağa sola satırla saldıranlar arkadaşlarımızı bıçaklayanlar gelemiyor yalnız, zira onlarla pratik olarak tartışmak mümkün değil….”Temsili demokrasinin Hakkinen’iBu en geniş örgütlenmeler öğrenci olmaktan kaynaklı sorunlarını tartışıp kendi sorunlarını nasıl çözeceklerini tartıştıkları, karar aldıkları, aldıkları kararları uygulamaya çalıştıkları doğrudan demokrasinin işlediği inisiyatiflerdi. Adları her üniversitede farklı oldu belki: öğrenci konseyi, öğrenci inisiyatifi, öğrenci meclisi. Ama iktidar gelen tehlikeyi hızlıca fark etti, henüz bu inisiyatifler olgunlaşmadan. Bu sürecin sonu “biz kendimizi yönetiriz size ne gerek var”a kadar gider diye apar topar bir sandık koydu tüm öğrencilerin önüne. “İstediniz verdik işte! Öğrenci Temsilcileri Konseyi, hadi bakayım seçin temsilcileri temsil ettirin kendinizi kuzu kuzu”. Kimi muhalif öğrenciler bu tuzağa düşmeyelim dediler kimi seçimlere girelim dediler. En güzel yanıtlardan biri “sıradan öğrenci”lerinden geldi mesela İstanbul Siyasal’ın. Seçim sandığından en çok oy alan öğrencinin adı Mika Hakkinen olarak çıktı. Kim bu Hakkinen diye diye epey arandı seçimi yapmaktan sorumlu asistanlar. Öğrenciler epey gülmüştü “demokrasinin temsilisi mevzubahisse bizi ancak Formula 1 pilotu temsil eder” diye.Biber Gazı ve YumurtaBu konseyler 2002 de çıkartılan bir yönetmelikle daha bir “hale yola” konuldu. Başarılı öğrenci olmayan aday olamıyor mesela. Maliyet muhasebesinden çaktıysan, demokrasiden de çakıyorsun otomatikman. Başarı kriteri ne? O kriteri “üniversite belirler.” Temsilciler üniversite senatosuna ya da yönetim kurullarına çağrılabilir. Ne için, sıra gelirse konuşmak sonra da kafa sallamak için. O kadar. Seçildiniz, binlerce oy aldınız mesela. Bir de çağrıldınız üstüne. Ne olacak? Bir oy hakkınız bile yok yani binler adına onların hayatına dair kararların alındığı yerde.Hah şimdi YÖK bu “temsilciler”le toplanıyor. Masanın etrafında takım elbiseli erkekler. Evet her halleri ile örencileri temsil ediyorlar şüphesiz (!), tüm öğrenciler erkek ve takım elbiseli. Kapınızın önündeyiz. Kapının önünde kadın, erkek, fukara ve öğrenci bu demokrasiyi yemiyoruz. Evet biber gazı yediğimiz doğrudur. Ama oradan bakınca, sizin de epey daha yumurta yiyeceğiniz apaçık.
