Bağlama siyaset tarihimizin önemli bir enstrümanı olagelmiştir. Etkisi ve kullanımı ayrı bir yazıya hatta araştırmaya konu olacak kadar geniş. Çalma çalmama meselesinin bağlama ile de gündemimize girdiği şu seçim gündeminde bağlama ile bağlantılı bir fıkra anlatmak isterim: Nasrettin Hoca almış sazı eline. Bir notaya basmış başlamış dıngırtmaya. Dıngırtı dayanılmaz bir hal almış olacak ki ahali “Hoca sen bi notaya basıp dıngırtatıyorsun, bak başka saz çalanlar ellerini sazın sapında gezdirip duruyorlar başka başka notalara basıyorlar” demiş. Hoca da cevabı cebinden çıkarıp yapıştırmış “Onlar arıyor ben onların aradıkları yeri çoktan buldum.”Seçim sürecine girdik gireli yapılan sandık –sokak tartışması bana biraz bu fıkrayı hatırlatıyor. Asgari düzeyde sol bir terbiyeden geçmiş kim varsa en son ve nihai çözüm olarak parlamentoyu görmez. Ancak parlamento, seçimler, hatta hukuk da kendini soldan tanımlayanlar açısından mücadele mevzileri olagelmiştir. Dahası bu tartışmayı, “parlamentarizm çözüm mü?” tartışmasını Syriza’nın iktidar olmasının ardından yapmıyoruz. Ne zaman yapıyoruz? 30 küsur senedir sokağa en radikal biçimlerde çıkmış, hatta şu an Ortadoğu’da yıllardır var olmayı beceren bir silahlı hareket ile bağları tartışılmaz bir hareketin siyasi temsilcisi olan partinin üzerinden yapıyoruz. Üstelik memleket sathında seçimlere katılım örneğin Batı “demokrasileri”nin aksine bir hayli yoğunken. Yani demem o ki biz o notayı bulduk diyoruz. Evet doğrudur biz o notayı geçmiş yüzyılın kitlesel mücadelelerinden damıtarak bulmuş olabiliriz. Yalnız sorun şu ki neoliberalizmin saldırısı altında dünyanın her yerinde kendi hayatlarını savunmak, nefes almak için ayağa kalkan kitlelerin bizim notayı bulduğumuzdan haberi yok. Onlar arıyorlar. Peki çağırdığımız sokak nedir? Sokak bulduğumuz notayı bildiriye yazıp herkese dağıtarak onları bu çözüme davet etmemiz değildir. Bizim ilahi bir doğrunun sahibi olarak arayan kitlelere doğruları tevdi etmemiz de değildir. Şükür ki siyaset bundan daha karmaşık ve eğlenceli bir haldir. Sokakta olmak bugün için söylersek siyasetin asli öznesi olan ezilenler kendilerini savunurken onların içinde var olabilmek, savunmayı sonuç alıcı planlı hedefli saldırılara dönüştürme kabiliyetidir. Bunun için önce saldırganı durdurmak gerekir. Bu seçim ortamı için bunun yolu açıktır. Burada hiç seçim matematiğine, saldırılar karşısında dayanışmanın önemine yahut program tartışmasına girmeden söyleyeyim: AKP’nin en genel başkanı ve stajyerinin eliyle, bir puan bile yukarıya çıkmayan ibresini tam 10 puan atlatma hesabında olduğu açık. Bunu seçim propagandasını HDP üzerine kurarak, zaman zaman da provokasyona başvurarak yapmaya yelteniyor. Bu seçimin iktidarda bulunan ve düşme korkusunu dibine kadar hissedenler açısından vahametini bu bağlamda açıklamayı okuyucunun zekâsına hakaret sayarım.Seçim sonrası HDP’nin barajı geçmesi durumunda ise koalisyon tartışıyor olacağız. RTE’nin başkan olduğu bir ülkede yaşamayı içine sindiremeyecek pek çok insan HDP’nin aksi açıklamalarına rağmen “bu seçim siyaseti şimdi tabii böyle diyecekler oy almak için” “seçim sonrası başka odaklar devreye girer de HDP AKP ile koalisyon yapar” endişesi içinde. Benim kafamı karıştıran soru ise şu. Diyelim HDP’nin tüm açıklamalarına rağmen, böyle bir koalisyon oldu. Sizce HDP’ye hangi bakanlıkları verecekler? Milli Eğitim Bakanlığı mı?! İçişleri Bakanlığı mı?! Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı mı?! Halbuki bakanlık emanet edilecek kadar devletlü iki partimiz de koalisyon kuyruğunda. Mevcut politikaları sürdüreceklerine dair zerre kadar da şüphe olsun istemiyorlar. Müstakbel CHP’li ekonomi bakanımız Kemal Derviş bu çizginin sürdürücüsü olmak dışında mimarı: “son üç yıldır bu çizgiden saptı AKP” diyor. CHP’li olup ekoloji ve emek mücadelesine katkı verenlere yazık. Ne diyelim kendisinin bakanlığını Soma’daki insanlara anlatacak şahıs ben olmak istemem. Tütünü bitiren bizzat kendisi. Tütün bitince açlıkla terbiye eder yerin yedi kat dibine yollarsınız insanları. Soma’da katledilen 301 işçinin kaçının çiftçi ailelerinden geldiğine baksanız katili bulursunuz kanaatimce. Amasra’da sekiz senedir binlerce insanın yerinden edilmesini dünyanın en güzel yerinin cehenneme çevrilmesini umursamayan ve bundan üç beş kişinin kâr etmesini hesaplayan devasa bir şirkete ve hükümete direnerek termik yaptırmayan arkadaşlardan ikisi bilgelikle ifade ettiler aslında durumu. Dediler ki “CHP ya da MHP, ellerinde güç olsun en önce onlar yapar bu termiği buraya, hiçbir şey değişmez.”Velhasıl HDP-AKP koalisyonu/dışarıdan destek verirler endişelileri için hazır bir reçetemiz yok. Birey olarak bir partiye teminat imzalatamayız. Politik ve örgütlü bir grup olarak böyle bir teminat meselesi pekâlâ mümkündü. Ama hepimizi aşan başka bir belirleyen daha var. HDP şu an söylemini belirlerken (ya da günü geldiğinde karar verirken de) başka bir değişkeni göz önüne alıyor, alacak: Dışarıdan destek de koalisyon da iktidara aday bir ana muhalefet partisi olma fırsatının tepilmesi demektir. Bölgesel ve küresel gelişmelerin de, Akdeniz havzasındaki havanın da farkında hatta bu dengeler üzerinde yıllardır var olmayı başarmış bir hareketin üzerinden yükselen bir siyasi partinin de en az bizim kadar bu olanağın farkında olduğu ortada. Her şeyin ötesinde bu ihtimal HDP’nin desteklenmesini önemli kılıyor.Kısaca biz bastığımız notanın doğruluğuna ne kadar inanırsak inanalım saldırı altında olanlar, ister içinde olalım ister olmayalım, İspanya’da, Türkiye’de ya da Yunanistan’da, o yolla ya da bu yolla, doğru ya da yanlış kendi deneyimlerini yaratmak üzere kendi notalarını aramaya devam edecekler. İster parlamentoda ister sokakta.
Ortadoğu
AKP yeni kutlama, anma, ritüeller icat ederek, iktidarını zihniyetler dünyasında iyice pekiştirmek peşinde. Bu gayet sistemli bir şekilde yapıyor ve tarihi kendi politik tutumlarına uygun olarak yeniden ve yeniden yazıyor. Bunu sadece düşünsel düzeyde yapmakla kalmıyor yanlış anlaşılmasın. Kendi siyasi ihtiyaçlarına uygun icat ettiği ritüelleri popüler hale getiriyor, ticarileştiriyor. Aynı zamanda kitleleri, kendi kitlesi ve bu kitlenin etrafında zaten resmi ideoloji ile hali hazırda milliyetçileşmiş bulunan kitleleri mobilize ediyor. Harekete geçiriyor. Bunun bir örneği Sarıkamış törenleri ise, bir diğer örneği “18 Mart Deniz Zaferi” nin 100. Yıl kutlamaları oldu. Ve aslında bu kutlamalar buzdağının sadece görünen yüzü. AKP iktidarda bulunduğu belediyelerden başlayarak yıllardır Çanakkale şehitliklerine “yerli turist” taşıyor. Tur rehberi adı altında görev yapanların anlattıkları saçmalıklara girmiyorum bile. Ama “yerli turist” taşıma üzerinden yerel siyasete ettiği hamlelerin bir işe yaramadığı ortada. Şimdi bunu yazarken sırtım ürpermedi değil. “Güzelim memleketi malum ve çılgın şahsın hırsına hedef mi ederiz acaba?” diye. Maazallah şimdi şehitlik diye iki sap ağacımız duruyor, oraya da girişip iki alışveriş merkezi, sekiz HES, dokuz altın madeni, iki köprü, 4 sıra otoyol, lojistik üssü falan….Biliyorum planları bunlar. Neyse konumuza dönersek, devletlüler bir taraflarını yayarak tören yapsınlar diye, protokol var diye yüzüncü yıl münasebetiyle harekete geçirdikleri insanları saatlerce rezil ettiklerini yazmadık. Diyelim yazmadık. Diyelim ki stadyumdaki abuklukları çiğlikleri de yazmadık. Ama bu eski söylemleri yeni paketinde yutturmaya kalkmak biraz ayıp oluyor. Bunun yazalım Milliyetçi kafa Çanakkale’deki savaşa bakıp Türklerin, Akp kafası Çanakkale’ye bakıp Müslümanların ölüm ve kahramanlıklarını görür. İkisinde de kahramanlık hikayeleri dolayımıyla ölümün kutsanması, ulus ya da din birliğinin, varlığının mutlaklaştırılması vardır. Savaşların gerçek hikayeleri bu yüzden anlatılmaz işte. Gerçeği anlatma iddiasındaki “belgesel”lerin arka planına saklanır politik tutumlar. Propaganda amacıyla seçme yapılmasına rağmen kimi zaman anıların, geçmişin gölgeleri arasından gerçek çıkagelir. Savaşın soğuk gerçeği oturma odamıza kadar sızar. Orada savaşanların gerçek seslerini duyabilir dinleyen bir kulak. Orada anlatılan Türk Kürt Ermeni Rum Arap Anzac…köylüler, zanaatkarlar ve işçiler, babalar, kardeşler, çocuklar, sevgililer. Savaşın, yokluğun, hastalığının acının, kanın, şiddetin, dehşet ve ölümün içerisinde insan kalmaya insanlığını korumaya çalışan binler. Kimi zaman yanık bir Anadolu türküsü, kimi zaman bir siperden diğer sipere atılan bir çakmak, kim zaman bir “düşmana” uzanan el…Çanakkale savaşları yalnız bir boğazlaşmanın değil bunların da hikayesidir. Aslına bakarsanız Çanakkale halkı bu dehşetengiz savaştan çıkartılabilecek en doğru sonucu çıkarmış ve kentin girişine “Barış Kentine Hoş geldiniz!” diye yazmıştır. Bu ülkede hüküm süren aptallığın aksine insanın içini ümitle dolduran bir ifade. Birinin acısını diğeriyle örtmek yerine, onu acıtmak, küçümsemek, tepesinde tepinmeye kalkmak yerine bu toprağın altına giren tüm geç ölüleri aynı şefkatle kucaklamak. Bizim insanlarımız olarak.Demem o ki iktidar hazretleri 24 Nisan gününü bu savaşı kullanarak örtmeye çalışmayın. Sakın! Yıllardır “1. Dünya Savaşı’nda pek çok katliam oldu bu da onlardan biri” demeye hazırlanıyorsunuz Ermeni Soykırımı için. En azından Çanakkale’de ölenleri buna alet etmeyin. Diyoruz ama yapacaksınız. Ey! Biz kime neyi anlatıyoruz!Bu arada savaştan çıkarılacak en önemli sonucun barış olduğunu bilerek, Newroz piroz be! Tüm Ortadoğu halklarının ama en çok direnerek bu bayramı bir simgeye dönüştüren Kürt halkının bayramı şimdiden kutlu olsun.
Charlie Hebdo’nun binasına girdiler ellerinde silahlarla. Yazarları, çizerleri, çalışanları soğukkanlılıkla katlettiler. Sağ kalanlar çatıya kadar kaçıp saklandılar, öyle kurtuldular ellerinden. Şu ana kadar on iki kişinin öldüğünü öğrendik.Dergi ne yapıyor? Mizah dergisi. Yazı, çizi, mizah. Beğenmiyorsan daha iyisini, daha popüler olanını yap: Yaz, çiz, boya, alay et. Buna bununla karşılık verilir. Bu saldırıyı haklı çıkarmak için illa emperyalizm falan diyeceksen, git onun daha büyük kurumları var, oraya saldır. Ne savaş bakanlıkları, ne NATO, ne silahlı bir üs. Altı ucu bir dergi. Buraya saldırmak siyasi ve düşünsel zavallılığın dibidir.Bundan başka, daha saldırı yapılalı saatler geçmeden ‘Müslümanlık’ adına açıklama yapıp ‘İslamafobi’den, bu olaydan sonra Avrupa’daki Müslümanların başına geleceklerden endişe ile bahsedenler var. Allah belanızı versin! İzin verin önce insanlar bu acıyı sindirsin. Daha yerdeki kan soğumadan ‘Müslümanlığın’, kendi çıkarınızın peşine düşüyorsunuz. Avrupa’da sizin karşılığınız olanlar, muhafazakârlar, ırkçılar, faşistler, radikal dinciler, en aşağılık göçmen karşıtı politikaları savundular. Burada yakmaya kalktığınız dinsizler, solcular, ateistler bu ayrımcı politikaların karşısında oldu. Şimdi konuşabilecek olanlar yalnız onlar.“Müslümanlık bu değil” diyenler. Müslümanlık, siz nasıl Müslümanlık ediyorsanız o. Sizinle meleklerin kanatlarını tartışacak değiliz. Maalesef on iki insanın ölümüne gerçekten üzülemeyen, bu durumda bile kendini mağdur gören Müslümanlık da, silahla dergiye giren Müslümanlık da bu dünya için. Bunun patronun karşısında boynu bükük Ahmet abimin tevekkülüyle hiçbir alakası yok. Ama neyle alakası var? Ortadoğu’da insanların kafalarını kesenlerle, Ezidileri topraklarından edenlerle, Paris’te yazar-çizerleri katledenlerin, kadınların bedenine müdahale edenlerin, iktidarın çamuruyla sıvanmışların bir alakası var. Aynı baskının farklı yüzleri.Bir de buradaki mizah dergilerine ibret alın falan diyen reziller var. Mizah dergilerini tehdit etmenin getirdiği sonuçlardan ibret alması gereken kendileri değil mi acaba? Bu ettikleri laflarla bundan sonraki her saldırının sorumluluğunu mu alıyorlar? Ama niye almasınlar ki değil mi? Bu memlekette yazarları, çizerleri, sanatçıları yakanlar ne ceza aldı ki ödülden başka? Neden çekinsinler!Bu gözü dönmüş şiddet yalnız Charlie Hebdo’ya, onun yazarları ve çalışanlarına yönelmiş değil. Bu saldırı hepimizin aynı tehdit altında olduğumuzun bir kanıtı. Katliama neden olan ortamı yaratanlar, bahsettiğimiz rezillerin Fransa’daki karşılıkları, bu saldırıyı yine kullanmak peşindeler. Avrupa’da yükselmekte olan yabancı karşıtı faşist hareketler ve resmi faşizan uygulamalar özellikle göçmenleri hedef alıyor. Düşman faşizan hareketler birbirlerini besleyerek bu ortamda büyütüyor. Nitekim yabancı düşmanı, ırkçı, göçmen düşmanı politikacılar milliyetçi yasa ve düzenlemeleri uygulamaya koymak için bu olaydan faydalanmaya kalkma niyetindeler. Unutulmamalıdır ki; bu saldırıları mümkün kılan atmosferi bu politik tercihler yaratmaktadır. İki taraf da; bu atmosferi yaratanlar da, saldırıyı gerçekleştirenler de demokrasinin; fikir, ifade, basın özgürlüğü başta olmak üzere her türlü özgürlüğün ve dayanışmanın düşmanıdırlar. Dünyanın ezilenlerinin, halklarının, emekçilerinin düşmanıdırlar. Dünyanın her yerinde karşılarında olacağız.
Diyorsun ki yakıp yıkıyorlar. Otobüsleri, arabaları yakıyorlar, işyerlerini tahrip ediyorlar. Büstleri bayrakları yakıyorlar. Hatta benim arkadaşlarımın oturduğu kahvehaneye saldırdılar. Mahalledeki arkadaşın kafası yarıldı. Kişisel olarak zarar görsen de görmesen de kızıyorsun. Zira kamu malları zarar görüyor. Fışkiyeleri kim kırdı? Zaten Gezi sırasında penguen belgeseli yayınlayan medya da goy-goya başlamış durumda. Sınırda öldürülüp tellere atılan çocuklardan bahsetmeyen medya, vatandaşın yanmamış bankamatik hakkının sonuna kadar peşinde. (burada çok istediğim halde bankaların hırsızlığın kurumsallaşmış hali olması meselesine hiç girmiyorum… İsteyen kredi kartlarının kalkan aidatlarını ödememek için çevirdikleri dolaplara bir baksın.) üstüne üstlük, bir de politik olarak sıkışmalarını “Gezi ile bunların ne alakası var kardeşiim” diyerek araya duvar örmeye niyetli, iyi ihtimalle “Kobane tamam da, PKK yanlılarına ne oluyor?” diyenler var.Kendilerinin iktidar ortaklığından kovulmadığı günlerin nostaljisi ile ayrımcılıkları hortlamış durumda. İşte bütün bunların yarattığı o eski gerçeklik hissiyle hareket ediyorsun. Kişisel olarak gündelik hayatının değişmesine yol açmamış olabilir bütün olanlar. Ama zaten bu ihtimal bile seni sinirlendirmeye yetiyor. Ateş püskürüyorsun bütün bunlardan ötürü.Bİ’ DÜŞÜN!Peki! Şimdi bunun birkaç on mislinin 30 yıl kadar sürdüğünü düşün! Arabaların, kaldırımlarının, otobüslerinin değil, bir gece vakti evinin, köyünün yakıldığını, neyin var neyin yoksa toplayıp kaçtığını düşün. Kahvehanede oturanın arkadaşın değil kardeşin olduğunu ve gözaltına alınıp vurulup bir dere kenarına atıldığını düşün. Ananın babanın işkenceden geçtiğini perişan olduğunu düşün, 12 yaşındaki oğlunun 13 kurşun yediğini düşün. Yoksulluğun, işsizliğin dibinde yaşarken bütün bunların sana niye yapıldığını düşündüğünde “Türk” olman dışında bir sebep bulamadığını düşün.Üstelik bunu bir yurttaş olarak senin hukukunu, insan haklarını korumakla yükümlü devletin yaptığını düşün. Kimi kime şikâyet edeceksin? Gelip sana “Türkçe diye bir dil yok, siz dağ bi şeyisiniz” desinler mesela. Tark, turk, türk… etrak. Sonra “Aaa! Varmışsınız ama en iyiniz ölü olanınız” desinler. Hadi barış yapalım bakalım desinler. Gelip köyünün ortasına bir tel örgü örüp ötede kalanlar artık buralı değil demişlerdi bir vakit. Şimdi bütün bunları yapan vatandaşı olduğun devletin beslemesi katiller senin öte yandaki akrabalarını öldürmek için kafa kese kese ilerlesinler… Barış yapıyoruz ya… Senin gündelik hayatın diye bir şeyin kalır mı güzel kardeşim? Hayatın bir varolma mücadelesine dönüşmez mi? Her şeyi göze almaz mısın? Bir de üstüne misliyle karşılık vereceğiz demezler mi?Yoksa otobüslere, büstlere, fışkiyelere, kamu mallarına, arabana, tahrip olmuş işyerine, kahvehaneye bu kadar öfkelenip sokaktakilere ateş püsküren, hatta öfkeden ölen yirmiyi aşkın kişiyi gözü görmeyen sen, dönüp “Kanunlar çerçevesinde bir hak arayayım bari” mi diyeceksin? Peki! “Misliyle karşılık verecek” olanlar izin verirse basın açıklaması yapar, “Yaşasın IŞİD” diye, eli satırlılarla üzerine saldırana “bizim polisimiz” diye çiçek uzatırsın!Hah tam burada “Gürcü istihbarat servisi-CIA, IŞİD-YPG-PKK-PYD, bunlar hep emperyalizmin oyunları, büyük planın parçası” diye biz cahillere istihbaratçı kesilenler. İki kaynak açıklayın da biz de bakalım. Hem bence bunu IŞİD’e anlatın siz. O pek karşı olduğunuz AKP’nin lojistik ve silah sağlayarak destek olduğu IŞİD’e. Zira gelip size de soracak gibi.MEDENİYETYüz yılı aşkın süredir Ortadoğu’yu etnik köken, din, mezhep ve cinsiyet ayrımcılığı ile yöneten emperyalistler kantonlardan pek mi hoşnut? Etnik kökeni, mezhebi, dini, cinsiyet ayrımcılığını temel almayan, seküler bir alternatifin ortaya çıkması pek mi hoş onlar açısından? IŞİD dönüp dolaşıp neden küçücük Kobane şehrini buluyor saldıracak? ABD başta olmak üzere tüm emperyalistler, Türkiye, KDP, Esad, hepsi IŞİD’le sessiz bir mutabakat içinde Kobane’nin düşmesini bekliyor.Böylelikle, tüm bölge IŞİD in dehşeti altında kurtarıcı koalisyona sarılacak, hegemonya yara almayacak. Değerli hegemonyaya zarar vermemek kurtarıcı imajını zedelememek için yapıyorlar o bombardımanı. Kent açısından bu bombardımanların yakın ve açık tehlikeyi ortadan kaldırmadığını çok az etkilediğini IŞİD in ilerleyişinden de anlarsın.İstersen… Kantoların tanınarak, Kobane’nin kendini savunmasını sağlayacak adımların atılması konusunda IŞİD’e “barbar” diyen “medeni” dünya Obama, Juncker, Cameron, Birleşmiş Milletler, Putin, Hollande, Merkel, Mariano Rajoy Brey, Matteo Renzi, Elio Du Rupo, Li Keqian göğe bakıp ıslık çalıyorlar. John Kerry Kobane’nin korunmasının stratejik hedefleri olmadığını söyledi bile. Onlar Özgür Suriye Ordusu’nu güçlendirip yönetebilecekleri bir süreç peşindeler.Çağımızın “medeniyet”i bu işte.BANA NE!“Bütün bunlardan bana ne!” diyor olabilirsin. O zaman Bilal’e anlatır gibi anlatayım: IŞİD Kobane’de zafer kazanırsa dünyanın her yerinde ve Türkiye’de de daha büyük bir cüretle davranacak. Mevcut hükümetin bu konudaki engin hoşgörüsünü, polislerinin “yaşasın IŞİD” diye göstericilere saldırmasını, bakanlarımızın “IŞİD öldürüyor, ama işkence etmiyor” tesellisini bir düşün istersen. Üstüne şimdiden, kendini IŞİD ile bir görüp üniversitelerde öğrencilere saldıranları, polisle birlikte silahlanıp sokağa çıkanları koy. Şimdi “Kürtler” hedef diye sesin çıkmıyor olabilir. Ama IŞİD’e “ne biçim Müslüman bunlar” derken, onun da seni Müslüman saymadığını saymayacağını bil. Demem o ki, o papazı dövdürmeyelim.
Düz ovalardan geçiyoruz. Adeta güneşi içine çekmiş ve rengi bu sebeple kırmızıya dönmüş topraklardan. Üzerindeki her varlık kıpırdadıkça bir toz bulutu yükseliyor ve gözünüzün önünde akıp giden manzarayı adeta sepya bir fotoğrafa dönüştürüyor. Bu sepya fotoğrafın hemen arkasında ise savaş var.Türkiyeli çeşitli partilerin siyasi gruplarının temsilcilerinin oluşturduğu kalabalık bir heyetiz. 25 kilometrelik bir sınır boyunu kat ediyoruz. Sınır aslında binlerce yıldır aynı yerde yaşayan o toprakların yerli halkının arasına bıçakla keser gibi bir çizgi çekmiş. Demiş ki bundan sonra siz ayrısınız. Öyle ki kimi köyler ikiye bölünmüş, aileler akrabalar iki sınırın iki yanında kalmış. İki yanda iki kesik. İki yanda iki sızlayan yara. İşte bu anlamsız sınır boyunca oluşturulmuş beş ya da altı nöbet noktasından bahsediyoruz. Tüm nöbet noktalarının karşısında YPG’nin elinde olan köyler var. Biri hariç. Yalnız Alizer köyünün karşısındaki köy IŞİD’in (oradakilerin deyişiyle DAİŞ) elinde. Bölgenin diğer kentlerinden, köylerinden ve İstanbul’dan, İzmir’den gelen binlerce insan bu noktalara dağılmış nöbet tutuyorlar. Bu nöbet IŞİD’cilerin buralardan sızmasını engellemeye yönelik. Zira, tanıkların ifadelerine göre devlet, sınırı her iki yakada da yaşayan buranın yerli halkına karşı gazla, zorla, şiddetle ‘korurken’, IŞİD katilleri karşısında aynı tutumu sürdürmüyor; adeta şefkatle davranıyor. Bu nöbet noktalarını ziyaret ediyoruz. Arkasından Mürşitpınar sınır kapısına doğru gidiyoruz. Dikenli teller ve mayınlı bölgenin ardında Kobane’yi görüyoruz. Üç tarafından katil sürülerince sarılmış, dördüncü tarafı Türkiye sınırı olan ve bizim orada olduğumuz sırada iki haftadır direnmekte bulunan kent. Ortadoğu’da mezhep, din, cinsiyet, millet, ırk üzerinden yürütülegelmiş, yönetilegelmiş egemenlerin düzenine bir meydan okumanın kısa bir özeti. Uzun sayılmayacak bekleyişin ardından Kobane’ye geçiyoruz sınır kapısından. Kapının diğer yanında güler yüzlü, kadınlı erkekli, ellerinde silahlarla bizi karşılayan genç yaşlı insanlar var. Genç kadınlar morlu allı yazmalarını takmışlar, yahut saçlarını yukarıda toplamışlar. Tüfeklerini omuzlarından çaprazlamışlar, az sonra gireceğimiz binayı koruyorlar. Enver Müslim, bakanlar ve PYD Eş Başkanı Asya Abdullah. Sanki yıllardır görüşmemiş yakın arkadaşlar gibiyiz. Asya Abdullah’ın gözlerinin içi gülüyor. Türkiye’nin batı yakasından gelen heyetin üyelerini memnuniyet ve coşkuyla kucaklıyor. Enver Müslim de Asya Abdullah da silahlarını bırakıp bizi karşılamaya gelmiş bakanlar da, hepsi olağanüstü bir mütevazilikle adete bir görevi yerine getirmenin iç huzuruyla anlatıyorlar direnişlerini. Ne eksik ne fazla. Onları meşgul etmekten adeta utanıyoruz. Talepleri çok net. Kendini savunabilmeleri için gerekli olanı istiyorlar. Ellerindeki hafif silahlarla, IŞİD’in Irak ordusundan ele geçirdiği tank ve toplara karşı koymak çok zor. Öz savunmalarını gerçekleştirmek için bu ağır silahları alt edecek silahlara ihtiyaçları var. Bunun gerçek hayatta ne anlama geldiğini şöyle anlatayım: Şu durumda, Kobane’ye doğru yaklaşan bir tankı alt etmek için, birliklerinden bir ekip ayrılıyor. Tanka patlayıcı yerleştirecek kadar yaklaşıyor. Ve hepsi ölüyor. Feda eylemi diyorlar. Her biri bir annenin babanın oğlu kızı olan bu çocuklar, ölüme gidiyorlar. Bile bile. Bu çocukların o tankları topları durdurması, kendini savunması için silaha ihtiyaçları var. Bunun için Rojava’nın tanınması, silah satın almalarına yönelik blokajın kalkması gerekiyor. Kobane’ye gelecek olanlar? Benim cevaplardan anladığım bayrak sallamaktan ziyade kendini savunma, orada bulunanları savunma konusunda en azından temel eğitimleri olsa iyi olacak. Zira cephedekilerin bir de onları korumak için cepheyi bırakıp kente gelmeleri pek akıl kârı değil.Hava bombardımanı? Orada olduğumuz süre içinde yapılan bombardımanın YPG’ye bir faydası olmadığını söylüyorlar. Vurulan yerler ya buraya çok uzak ya da IŞİD hedefleri değil. Ve Kobane’ye doğru yaklaşan açık ve görünür tehlikeye bir etkisi yok. Gece IŞİD’in elinde bulunan köyün karşısında, Alizer’de sabahlıyoruz. Beş yüz metre ilerimizde saat on gibi top ve tank atışı başlıyor IŞİD tarafından. YPG hafif silahlarla cevap veriyor. Sabaha doğru top seslerinin hafifleyip uzaklaşmasından, hafif silah seslerinin onların yerini almasından YPG’nin köyü aldığına hükmediyoruz. Ancak, onlarca otobüsle çeşitli köylerden kasabalardan buraya sabaha karşı ulaşmış bulunan yüzlerce kişinin oluşturduğu topluluktan biri önce Kürtçe açıklıyor olup biteni. Kürtçe bilmediğimi Kürtçe söylememe epey güldükten sonra, bu kez Türkçe olarak gündüzleri ağır silahları olduğu için üstünlüğün IŞİD›in eline geçeceğini söylüyor. Çatışma sırasında yaralanan 3 savaşçı hastaneye kaldırılmış. Kadın yoldaşın kolu gitmiş diyorlar (daha sonra üçünün de hayatını kaybettiğini duyacağız). Yıldızlı bir gökyüzünün altındayız. Adeta güneşin ve toprağın arasında kalmaktan yüzlerinin çizgileri derinleşmiş, yüzleri toprak yerine çatlamış, kavrulmuş, kararmış, sadece gözden ibaret kalmış bu insanları dinliyorum. O insanlar ki başka yerlerdeki insanların hayal edemeyeceği bir yoksulluk içinde yaşıyorlar. Onları gecenin bir yarısı evlerinden kaldırıp buraya getiren iradeyi, sebebi buluyorum söz aralarında. Sonra hep birlikte buraya isabet edecek bir top mermisiyle ölmenin o kadar da kötü olmayacağına karar veriyoruz. En kötüsü IŞİD’in eline geçmek diye tekrarlıyoruz hepimiz. En kötüsü. Birbirimizin yüzüne bakıyoruz. “Serkeftin!” diyoruz. Bildiğimiz tüm duaları okur, bir dilek diler gibi tekrarlıyoruz:“Kobane düşmeyecek!”
İrlandalı topraksız köylüler, işledikleri topraklara ödedikleri kiraları azaltmak ve bu topraklar üzerindeki haklarını arttırmak için ortada olmayan toprak sahipleri yerine başlarında bulunan yönetici Charles Boycott›u çaresiz bırakacak eylemlere giriştiler. Bu eylemler Charles Boycott›un hasat dahil herhangi bir şekilde gündelik işlerini gerçekleştirmesini imkansız kılıyordu. Neticede bu siyasi iktidarın bir egemenlik sorunu haline geldi. 500 poundluk ürün, Birleşik Krallık hükümetine yaklaşık olarak 10.000 pounda mal olarak hasat edildi. Ve şüphesiz bu eylemleri örgütleyen İrlanda köylüleri ve İrlanda Toprak Ligi bu yapıp ettiklerinin daha sonra “boykot etmek” olarak adlandırılacak etkin bir eylem biçimi olacağını öngörmediler.Memleketimiz kamuoyunun bir güç olarak ortaya çıktığı ilk günlerden bu yana boykot hareketlerini pek yakından takip etti ve o günden bu güne geniş bir boykot geleneği oluşturdu. Sol kamuoyunda boykotun sık sık seçimlerden-işçi ve öğrenci mücadelelerine dek çeşitli bağlamlarda telaffuz edildiğine tanık olduk oluyoruz. Ancak çoğunlukla bu telaffuz geleneğin hakkını vermekten epey uzak. Boykot gibi etkin bir silahı kullanma arzusunu anlamak mümkün. Fakat aynı silahı masaya koyduğunuzda size de vurabileceğini bilerek yapılmalı bu. Zira yapamadığınızda kendi iflasınızı da bizzat kendiniz ilan etmiş oluyorsunuz.Evet sözü cumhurbaşkanlığındaki boykot tavrına getirmek istiyorum. Boykotu telaffuz edenler çoğunlukla seçimin gayri meşruluğu ve anti demokratikliğine dayandırıyorlar tavırlarını. Ancak bu noktada birkaç soru açıkta kalmıyor mu? Gayri meşruluk ve anti-demokratiklik son bir ayda karşımıza çıkan bir durum değil. Diğer seçimlerde gösterilmeyen tavır neden bu seçimde gösterilsin? Hele ki seçimlerin anti-demokratikliğini ve gayri meşruluğunu ortaya serecek etkili bir faaliyet yürütememişken. Doğrudan demokrasi pratiklerinin ortaya serildiği, halkın kendi adaylarının çıkarıldığı bir süreç işleterek bir seçenek oluşturulmuş değil. Böyle bir süreçten geçerek gelen bir adayın, gerçek bir adayın, aday gösterilemediği süreçte boykot gerçek bir seçenek olabilirdi. Ya da seçim sandıklarını yakabilecek ve bunun sonuçlarını kaldırabilecek bir güçte olduğumuzda. Kısaca demem o ki, boykot zor bir tavırdır. Ben sandığa gitmiyorum «ilk turda bu ikinci turda şu beldedeyim» ciddiyetsizliği ile yürütülemeyecek kadar ciddi. Mevzubahis olan bir mal, bir marka ise serbest piyasa ekonomisi içinde bir şey almaya ikna etmek kadar almamaya ikna etmek de gereklidir. Üstelik bunu bir politik tutum olarak inşa etmek zorunluluğu da cabası. Seçim mevzu bahisse de aynı zorluk ortada durmaktadır. Oy vereceklere oy vermemek için etkin bir neden yaratmak gerekir. Bu nedeni yaratmak da yetmez üstelik. Bu nedeni başkalarını ikna etmek noktasında harekete geçirebilecek kadar güçlü hale getirmek gerekir. Bu en az bir adaya çalışmak kadar zordur. İşte bu yüzden aynı sebepler senelerdir ortada dururken seçime otuz gün kala aklın başa gelmesinde bir sıkıntı var. “Adaylar ve süreç şu ana kadar belli olmamıştı ki” ise bu sıkıntıyı açıklayacak bir bahane değildir. Zira iki adayın da uzun süredir adı ortalıkta telaffuz edilmektedir. Buradaki sürpriz isim CHP-MHP adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’dur. Sorun CHP’nin adayının bugüne dek belli olmayışı ise, halkın yüzde 90’lık katılım oranları ile sandığa koştuğu şu durumda, adeta bir plebisite yürür, rejim bu yolla değişirken, boykot diyerek en sistem dışı, en “radikal” tutumu aldıkları kanaatinde olanların, bu parlamentarizm eleştirisinin CHP’den beklentilerini sorgulamak herhalde haktır.Açıktır ki seçilenlerin arasında bir seçim yapacağız. RTE’nin de, İhsanoğlu’nun da adaylığının bırakınız toplumu, kendi partileri açısından bile demokratik bir yanı yoktur. Böyle bir arayışa ihtiyaçları da yoktur. Dolayısıyla bunun çok fazla tartışılacak yanı yok.Kürt hareketi ise bu iki adayın temsil ettiği politik tutumlar ile kıyaslama götüremez bir noktada durmaktadır. Ancak aday belirlerken Kürt hareketinin de öncelikli kısıtı seçmenini konsolide etme ihtiyacı olmuştur. Kürt hareketi açısından HDP’nin Türkiye’nin partisi olmadan önce kendi seçmenine benimsetilmesi en büyük sorun olarak karşısında durmaktaydı. Bu seçmenin ikinci tercihinin de CHP, hele ki MHP ile ittifak halindeki bir CHP, olmayacağı da ortadaydı. Dolayısıyla Kürt hareketi hem büyük şehirlerde AKP’ye yönelmiş Kürt oylarını geri çağıracak (ki bu noktada seçmen memnuniyeti en yüksek kesimden bahsediyoruz) hem de bölgedeki oylarında gerileme değil ilerleme getirecek bir adayda ısrar etti. Bu adayı belirlerken CHP’nin adayının ortaya çıkmasıyla umutsuzluğa düşmüş kesimlerden sosyalistlere kadar pek çok kesim ile ortak bir adaya belirleme konusunda toplantılar gerçekleştirdi. Bu toplantılarda ortak bir adayda, yahut aday belirleme yönteminde ortaklaşılamadı. Ne de HDP kendi adayının gerekçesini bu kesimlerle etkili bir şekilde paylaşılabildi. Kaçırılmış bir fırsat.Son olarak, HDP ikinci turda boykot pazarlığı yapacak mıdır? Yapabilir. Ancak bu pazarlığın yalnız bu seçimlerde alınan oyun değil, 30 yılı aşkın çok ağır bir mücadelenin de sonucu olduğunu görelim. Hem memleketin hem de Ortadoğu’nun şekillenmesi açısından önemli olacak başka bir adım atmasını isteriz elbette. Ancak tüm bunlar hala Demirtaş’ın adaylığının RTE’nin ilk turda kazanmasının önündeki en önemli engel olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İşte bütün bunlar yüzünden, HDP ye olan eleştirilerimiz saklı kalmak üzere, çok önemi var mı bilmiyorum ama, memlekette yüzde biri bile bulmayan azınlığın bir ferdi olarak benim oyum da, tıpkı eşbaşkanımız Alper Taş gibi ilk turda Selahattin Demirtaş’a.
Biz kadınlar bu dünyanın yarısıyız ama, dünyada yapılan ücretsiz işlerin üçte ikisini biz yapıyoruz. Bunun iktisadi karşılığı 11 trilyon dolar ve nerdeyse dünya gayri safi hasılasının yüzde ellisi. Buna karşılık dünyadaki gelirlerin yüzde onuna erişebiliyoruz. Düyadaki malın mülkün mülkiyetin yalnız yüzde biri bizim. ILO’nun 2006 raporuna göre biz kadınlar günde ancak bir dolar ve altını kazanan dünya çalışan yoksullarının % 60’ını, dünya ölçeğinde bir buçuk milyardan fazla yoksulun %70›ini oluşturuyoruz. Çok çalışıyoruz, ama çok yoksuluz.Dünyanın iş yükü üzerimizde ama mevzu yönetmek ve kazanmak olunca dışlanıyoruz. 2007 verileriyle dünyadaki tüm parlametolarda temsil oranımız sadece%17. 2010 verilerine göre şirketlerin yönetim kurullarında kadın yönetici bulundurma oranları burjuva kadın hayallerinizi biraz sükuta uğratacak. Avrupa2da bu oran %12, Ortadoğu ve Kuzey Afrikada % 3,2, Amerika Kıtasında %9,9, Asya Pasifikte % 6,5. Demek ki neymiş, emekçilerin canına okuyan şirketleri yönetenlerin iyimser bir tahminle %90’nı erkekmiş. Dünyada durum böyle iken memleketimizde kadınlar ezenler arasında cirit atıyor da farkında mı değiliz acaba? E bakalım: 338 İMKB şirketinin yönetim kurullarında yer alan toplam 2210 üyenin sadece %11,2 si kadın. Bu şirketlerin 179›unda hiç kadın yönetim kurulu üyesi yok. Türkiyede kadın millet vekillerinin seçimlere katıldığı 1935›den bu yana parlamentoya 9 bin 234 erkek ve yalnız 234 kadın girdi.Ama sorsanız cevap hazır «kadınlar istemiyorlar!» «biz yapmak istiyorduk da kadınlar istemedi!»Bunları neden yazıyoruz? «İlle de bizi ezenlerin arasında alın» diye değil herhalde. Amacımız bir nebze de olsa «cinsiyetin önemi yok hepimiz eziliyoruz»genellemesine karşın ezenleri ve ezilenleri cinsiyetlendirmek. Sonuç olarak diyebiliriz ki nereden hangi açıdan bakarsanız bakın cins temelli olarak sürekli bir ayrımcılığa ve dışlanmaya maruz kalıyoruz.Bu sınırları herhangi bir şekilde ihlal ettiğimiz düşünülürse cezamızı çok ağır kesiyorlar. Mesela Türkiye’de biz kadınların yüzde 41,9’u yaşamlarının herhangi bir döneminde eşi ya da birlikte olduğu kişi tarafından fiziksel ya da cinsel şiddete maruz bırakılıyoruz. Fiziksel şiddete maruz kalanlarımızın oranı yüzde 39,3. Fiziksel ya da cinsel şiddete uğrayan kadın oranı yüzde 41,9i2002 yılında 66 kadının öldürüldü, 2009 yılının sadece ilk yedi ayında öldürülen kadın sayısının 953. Son yedi yılda kadın cinayeti oranının yüzde 1.400 arttı. Yani bize diyorlar ki ya bize itaat edersiniz ya sizi öldürürüz.Peki hayatımızın bir alanında sorunlarımızı çözmek için örgütlenirsek? Evde koca, çocuklar, bakım bekleyen hastalar, ev işleri, işyerinde patron, erkek ustabaşı ile mücadele silsilesine sendikada erkek yönetici ekleniyor gibi görünüyor. Zannımca sendikaların kadın politikası olmadığına dair kadın arkadaşların yaptıkları eleştiri son derece yanlış! Zira çok açık bir politikları var: “Yönetimde sıfır kadın politikası” Disk’in Yönetim Kurulu, denetim kurulu, Disiplin Kurulu’nda kaç kadın var? Sıfır! On bölge temsilcisi arasında kaç kadın var? Sıfır!il temsilcilikleri? Sıfır! Başkanlar kurulunda kaç kadın var? Bir tek Dev-Sağlık-İş Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu aynı zamanda DİSK’e bağlı 17 sendika arasında tek kadın başkan o. Hani geçenlerde erkeklerin elbirliği ile numunelik olsun diye bile DİSK yönetimine sokulmayan kadın. DİSK genişletilmiş başkanlar kurulunda ise 116 üye arasında yalnız 11 kadın var. Şükürler olsun! Türk-İş’e bakalım: Yönetim ve Denetim Kurulunda kadın sayısı sıfır! Disiplin kurulunda 1 kadın üye var. 9 bölge temsilciliği ve 2 irtibat bürosunda sıfır kadın! 72 il temsilciliği? Sıfır! Türk işe bağlı 35 sendika içinde kadın başkan yok. Bu sendikaların 192 yöneticisi arasında yalnız ikisi kadın. Hak-İş: bağlı 12 sendikanın 63 yöneticisi içinde yalnız ikisi kadın. Hiç kadın başkan yok. Yönetim kurulunda sıfır kadın politikasına devam. 81 il temsilciliği, 160 temsilci içinde yalnız iki kadın var. Sendikalardaki taciz vemobbing davalarının lafını bile açmıyorum. Keşke sendikalar çıkıp bütün bu veriler yanlış deseler! Sorsak şimdi “kadınlar örgütlenmek ve yönetici olmak istemiyorlar!” “biz yapmak istiyorduk da kadınlar istemedi!” cevabını almayacak mıyız?Bu rasyonel ve kara tabloya rağmen umut taşımaktan vazgeçmiyoruz. Zira iki yüz yıl kadar önce kendi hayatları için ayağa kalkan ve yalnız insanlık dışı çalışma koşullarına karşı değil kendilerini sendikalar almayan erkeklere karşı, erkek egemenliğine karşı mücadele eden kadınları anıyoruz. Onları unutmayışımız iki yüz yıl önce direnerek can veren kız kardeşlerimizin anısı, aklımızın da cesaretimizin de gücümüzün de bunları değiştirmeye yeteceğini söylüyor.Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün yaptığı 2008 tarihli Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması’na göre
