Okul sütü, akıl küpü projesini duydum duyalı dehşet içindeyim. Hayır yanlış! Dehşetim “The China Study”(Türkçeye Çin Mucizesi olarak çevrilmiş) adlı kitabı okuyunca başladı, “okul sütü” projesi endişemi üçe katladı yalnız. Kitap işlenmiş ve rafine gıdaların yanında hayvansal protein tüketimi ile kanser, diyabet, kalp ve damar hastalıkları ve diğer pek çok hastalık arasındaki ilişkiyi analiz eden bilimsel araştırmalardan oluşuyor. Süt ürünleri dahil. “hadi canım!” dediğinizi duyar gibiyim, “hayvansal protein beslenmemizde çok önemlidir.” “Nereden biliyorsunuz?” diyeyim ben de. Ve ekleyeyim: “durum gerçekten ciddi!” Zira bu kitabı yazan kişi sizin benim gibi ana akım medya tarafından kolayca yabana atılabilecek solcu, fenimik, ekolojik, vegan/ vejetaryen potansiyel bir terörist değil. Yazar Colin Campbell, ABD’nin en saygın ve ana akım üniversitelerinde ve araştırma kurumlarında çalışmış, doktora sahibi bir araştırmacı. Kitabın temelini oluşturan araştırma Cornell Üniversitesi ve Oxford Üniversitesi ile Çin Hükümeti işbirliği ile gerçekleştirilmiş. Alanının neredeyse en büyük çaplı araştırması.Bildiklerinizin tam tersi!Bugüne dek beslenme konusunda ne kadar “bilimsel” denen ne varsa tam tersi. Örneğin “kemikleri geliştirmek için süt içmek gerekir, kalsiyum ondan alırız! Yoksa kemik erimesi olur çocuklar da gelişemez “ mi dediniz. “Tümüyle yanlış!” diyor Campbell. Kitaba göre sürekli sütten kalsiyum alıp durmak vücudun d vitamini üretimini olumsuz etkiliyor. Üstelik vücudunuz süt yüzünden kanda artan asitliği dengelemek için ha bire kemiklerden aldığı kalsiyumu kana püskürtüyor. Yani diğer bir değişle kemiklerinizi zayıflatıyor. Buyurun buradan yakın.”Peki neden biz bugüne dek bu bilgilere ulaşamadık ve ulaşamıyoruz?” diyor yazar. Ve tam burada bizim gıda egemenliği dediğimiz hususa geliyor. Diyor ki “ABD deki ve global gıda ve sağlık endüstrisindeki şirketler dünyanın en etkili organizasyonlarıdır”. Güçleri hakkında bir fikir verelim: Danone’nin 2009 cirosu 15 milyar Euro. Kraft’ın ki 30 milyar dolar. Velhasıl bu devasa şirketler, gerek kendi kurdukları bilim kurumlarını, gerek üniversitelerin araştırmalarını fonlayarak,(işte size üniversite sanayi işbirliği), gerek bilim insanları ile “danışmanlık” ilişkileri kurarak, gerek “ulusal konsey”lerde etkin çalışarak, gerek hükümet politikalarını kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirerek “bilgi” ürettiriyorlar. Geniş çıkar ağları kuruyorlar. Alın size “bilimsellik”! Bir kez daha tekrarlayayım. Bunları ben söylemiyorum. Söyleyen kişi bu mekanizmalar içerisinde yer almış ve bu çıkarları tehdit eden herhangi alternatif bir bilimsel bilgi karşısında nasıl bir direnç ve dışlama ile karşılaşılacağına tanık olmuş bir şahıs. Ayrıntılarını siz kendiniz bu kitaptan okuyun.Çaremiz var mı?Gelelim memleketin süt meselesine. AKP’nin ne menem bir batı mukallidi olduğunu bildiğimizden öncelikle ABD indeki “National Dairy Council” li Türkçeye çevirip, gugıllıyoruz! Ulusal Süt Konseyi! Var mı böyle bir kurum? Var. Hatta “ulusal” konseyin Araştırma ve Danışma kurulu adına Prof. Dr. İbrahim Ak çocuklarımızın başına gelenler hakkında açıklama yapmış. Neden? Çünkü “Ulusal Süt Konseyimiz bünyesinde yer alan ve tamamen kendi alanında yetkin akademisyenlerden ve uzmanlardan oluşan Araştırma ve Danışma kurulumuz kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi, öğrencilerin rahatsızlıklarında bazı hususların açıklığa kavuşturulması ve programın başarı ile sürdürülmesine yönelik …açıklamayı bir görev bilmiş.” “İntolerans” olabilir diyorlar. Aralarında gıda ve sağlık ilişkisi üzerine çalışma yapan bu konuda uzman olan var mı? Yok! Ama biliyorlar! Nereden biliyorlar? Mesela Araştırma ve Danışma Kurulu başkanının aynı zamanda 2009 itibarıyla Sütaş’ın eğitim koordinatörlüğünü yaptığını bilmek fikir verici olabilir. Yahut Türkiye Süt Üreticileri Merkez Birliğinin Başkanı Ali Koyuncu’nun AKP Bursa Milletvekili olduğunu bilmek. Okul sütü ihalesini kazanan şirketlerin Sütaş’tan Danone’ye, Tat’a, Pınar’dan, Dimes’e sektörün en büyüklerinin işin içinde olduklarını bilmek de işe yarayabilir mesela.(diğer ihaleciler: Gülsan -Mamsan-Bakraç Süt,Yavuz, Ak Gıda, Yörükler, Yörükoğlu,Güney Süt, Oğuz Gıda, Akbel Süt, Balkan ilişkilerine hiç girmedik) Okul sütü eğitimlerinde süt arzı fazlasının eritilmesinden açık açık dem vurulduğunu bilmek de önemli mesela. Cebimizden ödenen paranın üç kuruşa sütünü satmak zorunda kalan köylünün de cebine gitmeyeceğini bilmek de.Özetle, çocuğunuzun kalsiyum almasını mı istiyorsunuz. Roka yedirin kardeşim, tere yedirin, yeşillik yedirin. Sonra yanakları kızarana kadar güneşte kalsın. Yoksa süt endüstrisinin ve AKP milletvekillerinin cebini dolduracağız arz fazlasını alacağız diye çocuklarımızı telef etmenin hiçbir mantığı yok.
okul
O mahkemenin etrafındakiler. Orayı bir miting alanına çevirenler. Muhataplar, muarızlar, mağdurlar, müdahiller. Yaşayanlar. O günden bu güne 12 Eylül’e rağmen hayatta kalanlar, 12 Eylül’ün yarattığı toplumun içersinde insan kalma gayretini elden bırakmayanlar. Hem talih, hem talihsizlik. Ve ölülerimiz. Mezarları belli, mezarları belirsiz, işkencehanelerde hayatları işkencecilerin elinde, elimizden kayıp gidenler. Sokak ortasında vurulanlar. Beslenmeyip asılanlarımız. Cezaevlerinde taammüden öldürülenler. Sanki mezarlardan, kaybedildikleri yerlerden kayıp birer eko gibi geri gelenler fotoğrafları ile oradalar. Keşke kalbimizin derinde hesaplarının bugün ve orada sorulacağına dair en ufak bir ümit olaydı.Dün o darbenin işkencecileri, bu ülkenin kadınlarını askıya aldılar, onları soydular, tecavüz ettiler. Bugün, başka bir davada 13 yaşındaki bir kız çocuğuna “rızasıyla” tecavüz eden 24 sanık en alt sınırdan yaklaşık 4 yıl ceza öngörülüyor. Ama mahkemeden karar çıkmazsa bugün bu sanıklar zaman aşımından dolayı ceza almayacaklar ve bu suçlar sicillerine işlenmeyecek. Yaptıkları, yanlarına kalacak, hayatlarına devam edecekler. Tıpkı 12 Eylül cezaevlerinin işkenceci tecavüzcüleri gibi ellerini kollarını sallayarak geçip gidecekler yanımızdan her gün.Dün o darbe bu memlekette sendikaları kapattı, malvarlıklarına el koydu, sendikacılarını sokaklarda öldürttü, cezaevlerine tıktı işkenceden geçirdi. Bu sayede istediği gibi at oynattı. Şimdi yeni sendika yasası? Şahane! Taşeronsuz çalışan var mı? Yok! Sendika? Gaz toz cop ceza! İşçi sağlığı iş güvenliği? İş güvenliği öldü! İşçi sağlığı berhava! Sınıf eksenli bir katliam hüküm sürmekte. Esenyurt’ta bir çadırın içinde can veriyor işçiler. Yahut buzların içine sıkışıp yardım isteye isteye, haykıra haykıra ölüyorlar. Tersanelerde maden ocaklarında iş cinayetlerine patlamalara kurban gidiyorlar. Ama şükür ki “Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat, 18 saatte çözerse 18 saat çalışır” yahut “kader” diyen bakanlara sahibiz bugün!Dün o darbenin üniversitelere gördüğü muamele malum. 12 Eylül’ün Yök’ü mü kalkmış bugün? Yok! Üniversite özerk mi olmuş? Hayır! Rektörleri kim atıyor? Cumhurbaşkanı! Akademik özgürlükler? Yerle yeksan. Tutuklu öğrenci var mı? Denizde kum! 12 Eylül de bile yapılmayan uygulamalarla okuldan atılıyorlar hem de, sınavlarına sokulmuyorlar. Ama neyse ki, Samanyolu kontenjanından, akademisyenlerin yazışmalarını takip edip soruşturan teknoloji ile barışık iletişim fakültesi okul müdürleri var.Okul müdürü demişken, 12 Eylül Erdal Eren’i astı on yedisinde, dün. Bugün on yedisinde gençler lisesinde aç kalmamak için evden yemek getirmeye, yetersiz ve pahalı kantini boykot etmeye çalıştıkları, arkadaşlarına bir de bildiri dağıtıp, birlikte kahvaltı etmeye kalktıkları için On bir sivil polis ve bir de müdür sayesinde okuldan atılıyor. Zira bugün on yedisinde olan “boykotçu” Abdülmelik “Hrant yürüyüşüne de katılan bir terörist”.Dün bu medya şakı şakır alkışlamış idi darbeyi. Ama bugün o darbenin “yargılanmasını” da şakı şakır alkışlıyor. Neyse ki! Ne güzel! Başbakan Erdoğan “12 Eylül referandumunda kendilerine muhalefet edenlerin bugün mahkeme kapısında sıraya girdiğini” buyurmuşlar. AKP hükümeti “devletin devamlılığını” öne sürerek bu davaya müdahil olacakmış ya. O darbenin olduğu günler de şak şakçılar arasında olduğunu, en iyi ihtimalle deliklerine kaçıştıklarını bildiklerimiz. Darbede hesap sormak için her ayağa kalktığımızda her nedense(!) hesabımızı görmeye kalkanlar! Yazın yeniden tarihi, o tarihte siz o darbenin mağdurları olun. Neyse ki mahkemeyi kurdunuz. Bir de hapse koyun iki kokuşmuş ihtiyarı ki tam olsun! “Kendi hapiste fikri iktidarda!”
Dindar nesil yetiştireceklermiş. Hah! Recep Bey’e bakarsanız AKP’yi eleştiren kim varsa, işçi Ahmet Amca’nın çocuğunun hukuk fakültesine gitmesinden, avukat, hakim, savcı olmasından, temizliğe giden Ayşe Teyze’nin çocuğunun siyasal bilgilere gitmesinden rahatsız olmuşmuş. Gecekondu semtlerinin çocukları öğretmen olsun çocuk yetiştirsin, bunu istememişiz. Marangozun oğlu, terzinin kızı, kapıcının çocuğu bürokrat, teknokrat, sanatçı olmasın, gazeteci olmasın, torna tesviyecilikle yetinsin, demişiz de buna isyan ediyormuş hazret. Köşelerinde yazanlara da soruyor bir de “bu gençliğin tinerci olmasını mı istiyorsunuz” diye. Recep Bey toplumu ikiye bölüyor kendine göre. Bir yanda yoksul halk ve onu savunan kendileri diğer yanda dinsiz imansız halk düşmanları var. Kendi açısından siyaseten en iyi bölünme şüphesiz. Ama kendi tarafgirliği yalan olmayaydı! Dindar nesil yetiştirecekmişsiniz ya sormadan duramıyor insan. Bugüne dek ne yapılıyordu bu memlekette acaba? Müfredatında çatır çatır evrim mi okutuluyordu? Yoksa tüm dinlere mezheplere inançlara aynı eşitlikte duran bir dinler tarihi falan mı okuduk ilkokul, ortaokul, liseler ve şimdi her ne şekle sokulduysa öğretim sistemimiz içinde? Okul kitaplarımız da milliyetçilik, ırkçılık, cinsiyetçilik kol gezmiyordu da insan hakları, emek, hak, hukuk, adalet mi öğretiliyordu? Ailesi inançlı olsun ya da olmasın, hangi mezhebe ait olursa olsun, hangi dinden bulunursa bulunsun, zorunlu din derslerine maruz bırakılmadık mı? Resmen «yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bu ülkede” hangi aile kim cesaret edebilirdi itiraz etmeye, bunun sosyal bedelini ödemeye? Bu ayrımcılıklar karşısında hangi “laik devlet” koruyacaktı bizi? Mesela “alevi yahut ateist yahut sırf muhalif” olanları Sivas’ta koruyan(!) “laik” devlet mi? Fatihalar, sübanekeler ezberledik bu yüzden, okul sıralarının üzerinde namaz kıldırılmadık mı? Pardon! kız öğrenciler etekli olduklarından sıra üstüne çıkamazlardı tabii. Bacakları tahrike neden olabilirdi. Etekle futbol da oynanamazdı misal. Çok soru sormanın tehlikeli olduğunu, fikrini söylemenin dayak sebebi olduğunu kadınların ve cinsel tercihi farklı olanların her zaman ve daima erkeklerden daha aşağıda bir yerde olduğunu o okul sıraları bir kez daha belletmedi mi bize? Bizler değil miyiz o okullara başlayamayan, kayıt parası, forma parası, yol parası bulamayan, yani paramız olmadığından. Temizlikçi Ayşe Teyze’nin gecekondu semtlerinin yoksul çocukları olduğumuzdan, zaten az olan üniversite şansınız sizin politikalarınızla imkânsıza dönüşmedi mi? Emekli öğretmenlerin, memurların çocukları değil miyiz kardeşimizi üniversiteye hazırlık dershanesine burslu yazdırmak için müdürün önünde gözyaşı döken? Siz tam bu yoksulluğumuzdan, yoksunluğumuzdan faydalanıp örmediniz mi ağlarınızı, yatılı kuran kurslarınızı, sevgi evlerinizi, cemaatlerinizi? Hadi koyalım bütün bunları bir yana. Memleketin bunca yıldır ne çok imam ve hatibe ihtiyaç varmış misal onu konuşalım. Eğer bu kadar genç imam ve hatip olarak istihdam edilemediyse ne oldu bu arkadaşlarımıza? Mesela bizim mahalledeki o kıza ne oldu? Yaşıtları kız ve oğlanlarla ortaokula başlamayı isterken aile zoruyla imam hatibe başlatılan o güzel gözlü kıza? Evden çıkarken başını bağlayan pardösüsünü giyen, sokağın başında başörtüsünü ve pardösüyü atan ve saçlarını savuran o kıza? Sırf bu yüzden baba dayağı yiyen o kıza? O kız ki on sekizine geldiğinde “milli görüşçü” olmuş idi. Seçme şansı var mıydı dersiniz? Seçme şansı var mıydı? Onun olmak istediği gibi olmak hürriyeti, kendini gerçekleştirme şansı var mıydı? Gölgeler üzeriden tepinip duran laikçiler onun hürriyetini koruyabilmek için ne yapmışlardı? Ki o kızlar aynı başörtüleri yüzünden üniversite kapıları yüzlerine kapandığında, sakallı hemcinsleri sakallarını kesip kapıdan geçerken biz bütün “ateistliğimizle” yanlarında durduk. Anlaşılan o ki bu zulüm size yetmiyor. Şimdi de dört artı dört artı dört istiyorsunuz. Mesleki eğitim, çıraklık kanunları getiriyorsunuz. Yani istiyorsunuz ki çocuk yaşımızda taze üzümler gibi sıkın suyumuzu, çırak ve stajyer deyin bize. Hayatın boşluğuna düşerken sarıldığımız tiner elimizde diye aşağılayın bizi. Dört artı ile evlere kapatın kız çocuklarını. Neyse ki “daha dindar”larını yetiştireceksiniz en kısa zamanda! Bu yüzden ya kafalarını kapayıp ilkokula yollayacak yahut eve kapatacaksınız bu kızları. Tecavüze uğradıklarında, çocuk gelinler olarak satıldıklarında sesleri daha az çıkacak sizin “dindar” terbiyeniz sayesinde. “Büyüklerine isyankar” olmayacaklar. Bunun içinde ne kadar “hayır” görüyorsanız o kadar hayırlı olsun, ama yazıklar olsun insanlığınıza yazıklar olsun!
UmutYalnız topla tüfekle bıçakla gazla, copla kafasına vurularak öldürülmez insan. Umutsuzlukla da öldürülür. Bu hayatta insan sayılmamanın adıdır umutsuzluk. Başkalarının hayatının figüranı olmaktır. Köşe sıkıştırılırız. Başkalarına ait hayatın içinde figüran olarak yer bulduğumuz da bile sevinecek hale getiriliriz. Oyunun sahiplerine ve başrolüne hizmet etmek tek şansımızdır hayatta kalmak için. İş buluruz. Sanki hayatımıza hükmedebilmenin yolu budur. Milyonlarca sönmüş umudun içinden sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen yırtma hikayeleri gözümüze sokulur durur çocukluğumuzdan beri. Bir sonrası için, daha iyi bir rol için, bu hayat sahnesinde şans varmış gibidir. Yoktur. Belki için için biliriz. Olmadı ilk adımı attığımızda anlarız. Acı bir tokatla kendimize geliriz. Ama yaşamak için bilmezden gelir devam ederiz o tatlı oyuna.CinayetFigüran bile olamıyorsak ama? İşsizlik denen illet yapışmışsa boğazımıza. Parasızlıktan sokağa çıkamıyorsak. Senelerdir bizi okutan besleyen o fakir ama sonsuz kaynaktan, ana babamızdan, başımızı eğip haçlığımızı alıyorsak, mahçup ve otuzlu yaşlarımızda. Üstelik bir mesleğimiz de varsa en güzelinden. En cefakârından. Bir de ihtiyaç varsa bize ücra semtlerinde memleketin. Üstelik etkili ve yetkili ağızlar yüz elli binimizin ihtiyaç olduğundan ve elli bin kadarımızın atanacağından dem vuruyorsa. Bir umut KPSS diyorsak borç harç. 70 alıp ertesi sene daha çılgınca çalışıp 90 alıyor ve yine açıkta kalıyorsak. “Artık yoruldum ve canım çok acıyor. Deliyorum ve eminim benim durumumda olan binlerce öğretmen adayı var.Her yıl daha çok çalışıyorum öğretmen olayım ,atamam olsun diye ama; hep aynı durumla,umutsuzlukla,başbaşa kalıyorum” diyorsak. Atanamıyorsak, atanamıyorsak. Başlayamıyorsak sahibi olmadığımız bu hayata bile bir türlü. Kapı suratımıza çarpılıyorsa. İşte vekil öğretmenlik, işte sözleşmelilik, işte ücretli öğretmenlik deniliyorsa, ucuza getiriliyorsak. Kar yağmasın, okul tatil olmasın, paramız kesilmesin diye dua ediyor ve ayın yarısı kadar sigortalanıyorsa sefil hayatlarımız. Tüfeğe, füzeye, herona, predatora, ne bileyim sınır ötesi operasyon ve ziyaretlere, havai fişeklere, ne kadar fuzuli şeye para varsa da bize yoksa. Görüyorsak. İsyan ediyorsak. Kamu huzurunu bozmaktan yargılanıyorsak. “Hakkımı aramaya, eyleme” “üç saat uzaktaki Ankara’ya gidecek altmış lira param yok cebimde diyorsak.” İki yıldır işsiz geziyorsak, başvurmadığımız yer kalmamışsa, özel bir dershaneye gitmişsek, “üç yüz liraya çalış” demişlerse, sormuşsak “ben bunca yıl üç yüz lira için mi okudum” diye. Sonra ağır gelmişse her şey, bu hayat başkalarının olan, bu hayat figüran olduğumuz, bu hayat figüran bile olamadığımız, bu hayat yaşamaya değen. Sonra bırakmışsak kendimizi siyah bir boşluğa, hayat diye bize dayatılan bir boşlukta salınıp durmaktan bezmiş olduğumuzdan. Ama apartman boşluğu diye yazmışsa onu gazeteler. Adımız Cansu Ceyda Denker ise misal. Yirmi beş yaşında ve maktüle.Katiller!Sessiz ve sinsi bir cinayet değilse nedir bu. Katillerinin bakan başbakan sıfatları ile gezdiği. O katilleri “Burdan sözüm tüm genç öğretmen adaylarına siz merak etmeyin biz geldiğimizde üniversiteyi bitirdiğimde ne yapacağım, sınavı ya kazanamazsam korkun olmayacak çünkü sınav olmayacak…” diye nutuk atarken görmüş olabilirsiniz. Yahut “”özür dilerim”, “haklısınız”, “teşekkür ederim” gibi çok basit ama sonuçları bakımından etkili olan tutumların öğretmenler tarafından uygulamasını ve öğrencilere de kazandırılmasını” talep ederken. Hatta sınıfta demokrasi dersi verirken. Yemeyin. Umutlanmayın. Zira münasip bir yere tüy iliştirerek tavuk olunmaz. Ve ancak katillerimizden tüm umudumuzu kaybettiğimizde gerçekten özgür olabiliriz1.1 Tyler Durden, Dövüş Kulübü
İkinci Dünya Savaşı›nın kasıp kavurduğu günlerde dünyayı, Çanakkale›nin Çan ilçesinin, Doğancılar köyünde bir rençper ailesinin evine altı kardeşin biri olarak doğmaktır. Beş kızın tek erkeği. El bebek gül bebek büyümek diye bir şey var mıdır o günlerde. Belki. Köy Enstitü’lü Şevket Taşkın Öğretmen’in öğrencisi olmaktır o köyde. Öğretmen odasının penceresinin dibinde Savaştepe Zeybeğini, Harmandalı’nı dinlemektir onun mandolininden. Müziğe merak sarmaktır. Bulduğu her şeyden bir icat çıkarmak, kütükleri oyup bağlama yapmak, söğüt gölgelerinde tıngırtmaktır. Ve bundan böyle her vakit gittiği yere müziği ve bir müzik aletini taşımak, eğer yoksa o müzik aletini yapmak ve çalmaktır. Müziğe ve sanata iman etmektir o vakitten bu yana.“İmam olsun, hoca olsun” diye köy imamının Kuran kursuna gönderilmek, ilk haksız tokadını yemektir orada. Ve ömür boyu bir daha güvenmemektir hacının hocanın adaletine. Din ile araya konan derin bir mesafedir. Adaletsiz olana derin bir nefret. «Okuyacağım» diye tutturmaktır, evden kaçmak, ama en sonunda ikna etmektir aileyi. Annenin sepette, samanın içinde pazara taşıdığı yumurtanın parasıdır. Ev kirasıdır. Aileden uzak fukara evlerinde üç beş genç çocuğun, dört yanından yel esen evlerde sobalarını yakma gayreti, gaz lambasının altında ders çalışmasıdır. Uzayan boy, kolu kısalıveren cekettir. Paçası kısalan pantolonu saklamaya gayret eden genç delikanlıların incinmeye hazır gururudur. Çok ders çalışmadan sınıf geçmektir zekâsına güvenip. Meydan okumadır sınıf kanunlarına. Okul birincisi olmak, coşkuyla eve götürmektir takdir belgesini. Hayatın en değerli takdirini, ana babanın onayını almak için. Onun yerine hayatı boyunca unutamayacağı cevabı almaktır fukara babadan. “Bir daha birinci olma, üst baş almak üstü düzgün olmak gerekir törenlerde”Yatılı okulların, biteviye patates yemekleridir ömür boyu nefret edilen. Kazanılan okullar, gidilemeyen üniversiteler, derin bunalımlar, çok müzik, çok edebiyat ve yine fukaralıktır. Çareyi öğretmen olmakta bulmaktır. İyi ki de bulmaktır. Adana’nın Mağra kazasına tayin olmaktır, yolu olmayan kazaya eşek sırtında seyahattir. Memleketine, köyüne dönmektir, kendi köyünde yaşamak yan köyde öğretmenlik yapmaktır. Motosiklet sevdasıdır hem, hem yan köydeki okula gitmek için motosiklet almaktır. Evlenmek boşanmaktır. Sonra güzel gözlü bir genç kadına gönlünü kaptırmaktır. Yeniden evlenmek ve bu kadını hep ve ölesiye kıskanmaktır. Yatılı okullarda biriktirilen çilenin şeker hastalığı halinde dönmesidir geriye. Yıllar karların yolları kapatacak kadar çok yağdığı yıllardır. Şeker hastalığına meydan okuyup 10 kilometre yürüyüp karda okula gitmek öğretmenlik yapmaktır. Elde keser çekiç eski köy okulunun dökülen neyi varsa tamiri tadilatıdır, kravat takmaktan nefrettir. Yalnız müzik aletlerini değil, evde ve okulda hiçbir şeyi satın almadan baştan yapabilme becerisidir. İnsanın bütünlüğüne aklına ve yeteneğine inançtır. Matematiği beceremeyen öğrenciye mandolin çalıp, onu oynatmak gönlünü hoş etmek, kendine yeteneğine inanmasını sağlamaktır. Yüzlerce öğrenciyi tanımaya zahmet etmek, yeteneklerini, karakterlerini bilmek, onlara saygı duymak, onları yetiştirmektir. Müziği, resmi, edebiyatı, insanlığın büyük mirasını sevdirmektir onlara.Öğretmen odasında, küçük tüpün üstünde tıkırdayan çaydanlıktır. Meslektaş rekabetinden yorgun düşmektir kimi zaman, üzülmek ve şeker komalarına teslim olmaktır. Derin bir yalnızlık duygusu da olsa derinde yaşama dört elle sarılmaktır. Kendi hayatını bir kenara koyup, çocuklarının önüne bir yaşam sermeye çalışmaktır. Ömür boyu gün yüzü görmemek, fukaralık ve politik olarak hep yenilen tarafında olmaktır. Yine de haksızlığa sıfır tahammül, adaletsizliğe derin öfke, eşitliğe derin inançtır. Binlerce mülayim yüzden biri olmaktır, aynı kaderi paylaşan kalabalıklar içinde. Yüz binlerin hayat hikâyesinden yalnız biri olmaktır. Tös’tür, Töb-Der’dir, Şahsında tüm eğitim emekçilerine gönül borcudur, her açtığımızda kapısını Eğitim-Sen’in. Başının belası ne olursa olsun sana açık kapıdır. İç huzuru ile sırtımı yasladığım benim sarsılmaz çınarımdır, gölgesinde hayatın zorluğunu unuttuğum. Babamdır. Geçmiş Babalar günün kutlu olsun İsmail Hakkı Seçgin.
Yarış atına çevrilmiş evlatlarımız oğullarımız kızlarımız dörtnala girdiler son düzlüğe. O düzlükte dörtnala koştururlarken son ipi göğüsleyecekleri anda bir duvar çekildi önlerine. Tüm hızlarıyla o duvara çarptılar. Biz bu duvara YGS şifresi diyoruz. Zaten hem içerik hem şekil olarak bu küçük insanların kendi potansiyellerini, yeteneklerin keşfetmesine değil, bastırılmasına yönelik eğitim sistemimizin son halkasında işler iyice çığırından çıkmış durumda. Bu ölümlü dünyada yaşamamızın tek sebeb-i hikmeti olan kendini gerçekleştirme arzumuzu törpüleme makinesine dönüşen eğitim sistemi bize “Orada kal! Orada kal” diye sesleniyor. “Nerdeysen orada kal. Bir makine parçasına dönüş ve ömrünü bize hizmet ederek tüket. Sevmek gibi, yaratıcılık gibi, tüm bu dünyayı değiştirmek gibi potansiyellerini bir penyeye dikiş atarak, bir vida sıkarak, bir çantanın sapında hata var mı? diye bakarak harca!” Eğitim sistemi buna göre dizayn ediliyor. Yani altta olanları altta tutmak, emekçinin kızını oğlunu yine emekçi yapmak için.Tahsilde Müsavat YolsuzluğuBir önceki yazımızda da dedik, tarih ucunda bir ok illa ileri gitmez diye. Bakınız Doğu Anadolu Vilayetleri Umum müfettişi Müşir Şakir Paşa “nihilizm anarşizm sosyalizm gibi yıkıcı hareketler eğitimin sınırsız boyutlarda genişlediği Avrupa ülkelerinden çıkmıştır” buyurmuş 1896 tarihinde. Ne isabetli bir tahlil 1968’e bakınca. “Yoksul köylü çocukları idadilerde-eski ortaokullar- okurlarsa” demiş “bu onlara yüksek öğrenim yolunu açar. Orada zengin çocukları ile birlikte okurlar. Ama onların aksine doğru dürüst bir iş bulamazlar. Bu memnuniyetsizlik içinde devlete muhalif olur bunlar” demiş. “Sosyal mevkilerine uygun bir eğitim verilsin bunlara” demiş. Mealen öyle sağa sola yukarı tırmanmasınlar sosyal olarak yerlerinde tutalım demiş. “tahsilde müsavat yolsuzluğunun (eğitimde eşitsizlik uygunsuzluğunun)önüne geçilsin” diye önermiş. Yöntem olarak da demiş ki “bu okullara sıradan halkın ödeyemeyeceği yükseklikte bir öğrenim ücreti getirelim”. Tanıdık geldi mi? “Mesleki eğitimin bir memleket meselesi olması, çıraklık eğitimi” gibi meseleleri tartışırken paşanın açık sözlülüğü daha faydalı olurdu şüphesiz. Kabaca geçtiğimiz yüzyılın başından sonuna bir parantez olan “sosyal devlet” tarihe gömülmüşken, okul müdüründen girişimci, öğretmenden tezgâhtar, öğrenciden müşteri yaratmaya çalışanlara müjdeler olsun ki bu yol da ilerlemekteyiz! “Tahsilde müsavat yolsuzluğunun” önü alındı alınacak. Üniversiteye girebilmesi için çocuğumuzun, daha eğitimin ilk kademesine adım attığı andan itibaren dikkatli olmalı ve eğer varsa paranız, para dökmelisiniz. Senelerce süren dershane çilesi saymıyorum bile. Eğitimin içeriği mi? Ondan bahsetmeye bile değmez! Yeter ki çocuk o sınavlarda doğru şıkkı işaretlesin. Paranız yoksa hiç yanaşmayın eğitim sistemine. Asgari ücrete çalışmanızı engellemeyecek, “bu işyerinde asgari ücret uygulanmaktadır” yazısını okuyabilecek kadar eğitim neyinize yetmiyor?Hızlandırılmış KursKoştura koştura, kan ter içinde köpüklere boğulmuş, gözleri büyümüş ve ağızlarında gem son düzlüğe giren o yağız atlarımız, milyonların içinde eğitime ulaşabilmiş, o ana dek gelebilmiş en şanslılarımız, çocuklarımız son yarıştalar. Daha doğrusu bu yarıştaydılar. Ama bu berbat yarışların sonuncusunun, daha da berbat olma ihtimali varmış. Bu adaletsizlik daha da adaletsiz olabilirmiş. Bizi kendimiz olmaktan, bu çocukları çocuk ve genç olmaktan alıkoyan bu zulmün daha da katmerlisi icat edilebilirmiş. Öğrendik. ÖSYM’ye operasyon yapan AKP zihniyeti her adaya özel birer soru kitapçığı saçmalığına girişmiş. Buna eğitim bilimciler kabalığımı affetsin, işgüzarlık demekten başka bir söz bulamıyorum. Böylesi sıkıştırılmış bir sınavda soruların nasıl dizildiği öğrencinin başarısını etkiler. Bunu tüm eğitimciler bilir. Bunu benim gibi sınavlara girmiş herhangi bir öğrenciye sorsanız o da bilir. O zaman ÖSYM’ye ilk sorumuz budur. Neden illa da her öğrenciye bir soru kitapçığı diye tutturdunuz? Pedagoji ilmi açısından bunu bize bir açıklayın. Sınav salonlarında estirdiğiniz polisiye havasını da ekleyerek, güvenlik falan mı diyeceksiniz? Salonlarda göstermelik tedbirler, tek tek soru kitapçığı derken, kopya zembille ÖSYM’nin kendisinden inmedi mi? Belli ki ÖSYM’deki işgüzar-siyasi irade de diyebilirsiniz- tek kitapçıklar icat etmekle kalmamış bir takım şifreler de icat etmiş. Ama tabii ÖSYM değil, bunu haber yapan medya suçlu bu durumdan. ÖSYM Başkanı Ali Demir çıkıp saçmalıyor gözümüzü önünde “şifre vardı yoktu” oyunu oynuyor. Bazıları tatmin oluyor. Sonra bir kamera şakası gibi ÖSYM kendini soruşturacağını söylüyor. Tamam. Kamera nerede? El sallayacağız topluca. “Efendim benim şu elimde görmüş olduğunuz altınları çaldığım söyleniyor. Ama çalmadığım konusunda bana güvenebilirsiniz. Bir soruşturayım bakayım çalmış mıyım? Soruşturdum çalmamışım. El cevap: Tamam evladım! Ben tatmin oldum!”yukarıya giden tüm yollar tıkanmışken gözümüzün önünde verilen mesaj şudur: bizdenseniz tırmanabilirsiniz, ip merdivenler atarız önünüze, şifreler indiririz zembille.Yağız AtlarProvokasyonun alası yapılmıştır. Kan ter içinde köpüklere boğulmuş, gözleri büyümüş ve ağızlarında gem son düzlüğe giren o yağız atlarımız çocuklarımız o duvara çarpmışlardır artık. Şimdiden öğrenmişlerdir adaletsizliği, emeklerinin karşılığını alamamanın, aldatılmanın, ayrımcılığa uğramanın acı tadını ve ne olduğunu, topluca hızlandırılmış bir kursla kavratılmışlardır. Ama uyaralım isterseniz iktidar sahiplerini: ne çıkarsa bu gençlerin başının altından çıkar. Onlar kendilerini gerçekleştirmek konusunda hepimizden daha gözü pek olabilirler. Yağız atlarımız ağızlarında gerilmekten kopacak hale gelmiş gemi fırlatıp atabilirler. Ve dörtnala üzerinize koşarlarsa aralarından bazılarını vurmaktan çekinmesiniz biliriz. Ama kimileri de menzile varır bunu da biliriz.
Ben bir bilgisayar firmasında çalışmaktayım. Sosyal güvencem yok ve asgari ücrete çalışıyorum. Alanım bilgisayar teknikerliği ve çalıştığım yerde teknik serviste görev yapıyorum. Sabah 9’da iş alıp, akşam 8’de bırakıyoruz. Cumartesi ise tam gün çalışıyoruz.. Elinden gelse patron pazar günüde çalıştıracak bizi ve tabi parasız. Çalıştığım yerde birde çırak var. 16 yaşında, okul harçlığını çıkarmak için ve bir şeyler öğrenmek için çalışıyor. bu çırak arkadaşım ise haftalık 20 TL almaktadır. Kanuna göre 400 ya da 450 tl arasında alması gerekmekte ve çıraklık sigortası olması lazım ama ne yazık ki ne çırak arkadaşımın ne de benim sigortam vardır. Aylık mavi akbil kullanıyorum ama 115 TL olan akbil parasının sadece 50 tl sini veriyor patron. Sebep olarak ise param yok diyor. Ama çok iyi biliyorum ki firmanın aylık geliri 5 ile 6 milyar arasında. Bu gelire sahip bir işveren sigorta yapmıyor, parayı zamanında vermiyor, yoldan kısıyor, yemekten kısıyor. Yemek paramızda 3 TL. Patronumuz bir de günde 5 vakit namaz kılan dindar bir insan. Sözde Müslümanlıkta hak geçmez, ama bunlar alışkın ne de olsa hocaları Fettullah ABD’de yaşıyor. Cami yardımı toplamak için, hayır kurumları ofise gelir. Patron 50 tl-100 tl gibi bağış yapar din adına ama çalıştırdığı elemanların teknik servisine bir klima almaz param yok diye ve biz o sıcaklarda çok zahmet çektik. Sadece aspiratörle yetindik. Zaten 2 bilgisayar çalıştığı zaman teknik servis hamam gibi oluyor. Ayrıca ben işe başlayalı 3 ay oldu, sadece 1 aylık maaşımı alabildim. Üniversite bitirdim bu alanda. Ama sözde teknoloji çağındayız. Ama iş sıkıntısı var.Ramazan ayında, ben oruç tutmadığım için ilk 2 hafta yemek parası vermedi patron. Tabiî ki bu süreçte Alevi olduğumu ve sol görüşlü olduğumu az çok demeyim, ama tam anlamıyla anladı. Yanımda da tabii solu, emeği kötüleyerek yanına gelen cemaatçilerle konuşuyor. Referandum sürencinde hayır diyenler vatan hainiymiş, demokrasi istemiyormuş, din düşmanıymış, İsrail uşaklarıymışız hayır diyenler. Nazım der ya; vatan sizin çeklerinizse polis copuysa, çiftliklerinizse diye siz vatanseverseniz ben vatan hainiyim der ya o zaman emeği savunmak, barış istemek, özgür, demokratik bir ülke istemek vatan hainliği ise kabul ediyoruz. Ama inanıyoruz ki, güneş bir gün emekçi halk için doğacaktır.Kirve, ben böyle yazdım iş yerindeki sıkıntılarımı. Eğer uygun olursa derleyip toparlarsan yayınlarsın. Eğer olmazsa da cevap verdiğin için sağ olasın. Ben her gün Birgün Gazetesi alamıyorum, eğer yayınladığın zaman mail atarsan şu gün çıkacak diye, ben de alırım. Dinlediğin için sağ olasın. Ben de gazeteci olmayı çok istedim, ama olmadı. Bilgisayar teknikeri olduk. Eğer bilgisayarında bir sorun filan olursa çözeriz seve. Hoşça kal.İş Kanunu Orada da Geçerlidir.Sorularınız ve sorunlarınız aslında önemli bir gerçeğe işaret ediyor. Türkiye’deki pek çok işyeri, işçi sayısı olarak 10 ya da 3 işçinin altında işçi çalıştırmakta bu işyerlerinin çoğu ya kendisi kayıt dışı, yahut kendisi kayıtlı ancak çalışanları kayıt dışı olarak çalıştırılmaktadır. Bu işyerleri sizin de anlattığınız gibi neresinden tutsanız elinizde kalmaktadır. Örneğin bu işletmeler kendilerini düzenlemelerde yer alan 50 ve üzeri işçi çalıştıran işyerleri için var olan zorunluluklara tabii olmamaları nedeniyle -örneğin işyeri hekimi bulundurma zorunluluğu gibi- adeta iş kanunun dışında kabul etmektedirler. Ancak bu işyerlerinin işverenleri için kötü bir haberimiz var. Kendileri de iş kanunun içerisinde yer almaktadırlar.Haftalık Çalışma Saatleri ve Fazla MesaiÖncelikle sizin durumunuz için şunu hatırlatmakta fayda var. Haftalık çalışma süresi 45 saattir ve bunu aşan süreler fazla mesai olarak değerlendirilir. Günlük olarak fazla mesai dahil çalışma süresinin en üst gelebileceği nokta ise 11 saattir. Günlük çalışma süresi 7.5 saati geçiyorsa en az 1 saat olma üzere ara dinlenmesi yapılır. Ara dinlenmeleri yani molalar çalışma saatinden sayılmaz. Gün içerisinde yemek yahut çay molası verip veremediğinizi tam olarak anlamak mümkün olmasa da, günde toplam 11 saat çalıştığınızı söylemek mümkün. Genel olarak, günde 8 saatlik çalışmanın üzerindeki çalışma fazla mesai olarak kabul edilmeli ve saat ücretinizin %50 fazlası olarak ödenmeli. Bu durumda hafta içi beş gün haftalık 45 saat çalışma saatlerinizi doldurduğunuzdan cumartesi günleri de fazla mesai olarak ödenmeli.Çalışmanın Karşılığını Almak!Ancak fazla mesai ücretlerinden önce anladığım kadarıyla, siz zaten almanız gereken aylık ücreti almakta güçlük yaşamaktasınız. Bu konuda eğer aynı işyerinde 1 ya da daha fazla yıldır çalışıyorsanız alacaklarınızı hesaplayarak(ödenmemiş bulunan haftalıklarınız, yapmış olduğunuz fazla mesailer, yemek ve yol paralarınız) , öncelikle noter aracılığı ile bu alacakların ödenmesi için işvereninize bir ihtar gönderebilirsiniz. Bu ihtar içerisinde işverene belirli bir süre tanıyarak alacaklarınızın bu süre içersinde ödenmesini isteyebilirsiniz. Bu alacaklar ödenmediği takdirde sizin tek taraflı olarak iş akdinizi haklı olarak feshedebilirsiniz. Bu ihtar daha sonra işverene açacağınız alacak ve hizmet tespiti davası için bir delil de oluşturabilir. Buradan sigorta meselesine girebiliriz. İş akdinizin feshinin ardından hizmet tespit davası açabilirsiniz. Bu dava sırasında sizinle aynı işyerinde çalışmış kişilerin tanıklığına ve az önce bahsettiğimiz türde o işyerinde çalıştığınıza dair kanıtlara ihtiyaç duyacaksınız. Eğer herhangi bir bordronuz varsa bu da işe yarayabilir. Tüm bunlarla aynı anda SGK İstanbul il müdürlüğüne veya İstanbul 1 veya 2 no’lu Rehberlik ve Teftiş Grup başkanlığına bir dilekçe ile müracaat ederek sigortasız çalıştırıldığınıza dair şikâyette bulunabilirsiniz. Bu dilekçede ad adres TC kimlik no varsa SGK no, işverenin unvanı, adresi işyeri no’su yer almalı, konu da sigortasız çalıştırılmama dair şikayet dilekçesi biçiminde olmalıdır. Dilekçenin içeriğinde ne kadardır o işyerinde çalıştığınızı, ne kadar ücret aldığınızı belirterek işyerinde hizmet akdi kapsamında çalışmanızın olduğunun işyeri defter ve kayıtlarının tetkiki ile tespitinin yapılmasını, işveren hakkında yasal işlem uygulanmasını talep edebilirsiniz.Hukuksal Yolları Zorlamak!Bunun dışında işyerinde çırak olarak çalıştırılan arkadaşınız aslında “çırak” statüsü taşımıyor. Ancak kendisi 16 yaşını doldurmuş ise, 16-18 yaş arası genç işçi statüsü olarak adlandırılır. Genç işçilerin çalışma koşulları yetişkin işçilerden farklıdır. Örneğin haftalık normal çalışma saatleri 40’tır ve fazla mesaiye bırakılamazlar. Alınan ücretlerin asgari ücretin altında olması, politik görüşünüz ve dini inancınız sebebiyle ayrımcılığa uğramanız, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin olmayışı her biri ayrı bir yazıyı hak ediyor. İşverenler işçilerine yasal haklarını sağlamak yerine “sosyal sorumluluk” adı altında sadakacılık yaparak, yahut sizin örneğinizdeki gibi bağışlarla durumlarını “kurtarıyorlar.”Ancak bu tür işyerlerinde de tıpkı diğer işyerlerinde olduğu gibi kendi haklarımızı savunacak bir örgütlenmemizin olmayışı, biz ezilenlerin birlikte saf tutmamamız en temel sorunumuz. Kendi gücümüzle yakın zamanda haklarımızı elde edemediğimiz durumlarda hukuksal yolları sonuna kadar zorlamakta fayda var.
