O mahkemenin etrafındakiler. Orayı bir miting alanına çevirenler. Muhataplar, muarızlar, mağdurlar, müdahiller. Yaşayanlar. O günden bu güne 12 Eylül’e rağmen hayatta kalanlar, 12 Eylül’ün yarattığı toplumun içersinde insan kalma gayretini elden bırakmayanlar. Hem talih, hem talihsizlik. Ve ölülerimiz. Mezarları belli, mezarları belirsiz, işkencehanelerde hayatları işkencecilerin elinde, elimizden kayıp gidenler. Sokak ortasında vurulanlar. Beslenmeyip asılanlarımız. Cezaevlerinde taammüden öldürülenler. Sanki mezarlardan, kaybedildikleri yerlerden kayıp birer eko gibi geri gelenler fotoğrafları ile oradalar. Keşke kalbimizin derinde hesaplarının bugün ve orada sorulacağına dair en ufak bir ümit olaydı.Dün o darbenin işkencecileri, bu ülkenin kadınlarını askıya aldılar, onları soydular, tecavüz ettiler. Bugün, başka bir davada 13 yaşındaki bir kız çocuğuna “rızasıyla” tecavüz eden 24 sanık en alt sınırdan yaklaşık 4 yıl ceza öngörülüyor. Ama mahkemeden karar çıkmazsa bugün bu sanıklar zaman aşımından dolayı ceza almayacaklar ve bu suçlar sicillerine işlenmeyecek. Yaptıkları, yanlarına kalacak, hayatlarına devam edecekler. Tıpkı 12 Eylül cezaevlerinin işkenceci tecavüzcüleri gibi ellerini kollarını sallayarak geçip gidecekler yanımızdan her gün.Dün o darbe bu memlekette sendikaları kapattı, malvarlıklarına el koydu, sendikacılarını sokaklarda öldürttü, cezaevlerine tıktı işkenceden geçirdi. Bu sayede istediği gibi at oynattı. Şimdi yeni sendika yasası? Şahane! Taşeronsuz çalışan var mı? Yok! Sendika? Gaz toz cop ceza! İşçi sağlığı iş güvenliği? İş güvenliği öldü! İşçi sağlığı berhava! Sınıf eksenli bir katliam hüküm sürmekte. Esenyurt’ta bir çadırın içinde can veriyor işçiler. Yahut buzların içine sıkışıp yardım isteye isteye, haykıra haykıra ölüyorlar. Tersanelerde maden ocaklarında iş cinayetlerine patlamalara kurban gidiyorlar. Ama şükür ki “Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat, 18 saatte çözerse 18 saat çalışır” yahut “kader” diyen bakanlara sahibiz bugün!Dün o darbenin üniversitelere gördüğü muamele malum. 12 Eylül’ün Yök’ü mü kalkmış bugün? Yok! Üniversite özerk mi olmuş? Hayır! Rektörleri kim atıyor? Cumhurbaşkanı! Akademik özgürlükler? Yerle yeksan. Tutuklu öğrenci var mı? Denizde kum! 12 Eylül de bile yapılmayan uygulamalarla okuldan atılıyorlar hem de, sınavlarına sokulmuyorlar. Ama neyse ki, Samanyolu kontenjanından, akademisyenlerin yazışmalarını takip edip soruşturan teknoloji ile barışık iletişim fakültesi okul müdürleri var.Okul müdürü demişken, 12 Eylül Erdal Eren’i astı on yedisinde, dün. Bugün on yedisinde gençler lisesinde aç kalmamak için evden yemek getirmeye, yetersiz ve pahalı kantini boykot etmeye çalıştıkları, arkadaşlarına bir de bildiri dağıtıp, birlikte kahvaltı etmeye kalktıkları için On bir sivil polis ve bir de müdür sayesinde okuldan atılıyor. Zira bugün on yedisinde olan “boykotçu” Abdülmelik “Hrant yürüyüşüne de katılan bir terörist”.Dün bu medya şakı şakır alkışlamış idi darbeyi. Ama bugün o darbenin “yargılanmasını” da şakı şakır alkışlıyor. Neyse ki! Ne güzel! Başbakan Erdoğan “12 Eylül referandumunda kendilerine muhalefet edenlerin bugün mahkeme kapısında sıraya girdiğini” buyurmuşlar. AKP hükümeti “devletin devamlılığını” öne sürerek bu davaya müdahil olacakmış ya. O darbenin olduğu günler de şak şakçılar arasında olduğunu, en iyi ihtimalle deliklerine kaçıştıklarını bildiklerimiz. Darbede hesap sormak için her ayağa kalktığımızda her nedense(!) hesabımızı görmeye kalkanlar! Yazın yeniden tarihi, o tarihte siz o darbenin mağdurları olun. Neyse ki mahkemeyi kurdunuz. Bir de hapse koyun iki kokuşmuş ihtiyarı ki tam olsun! “Kendi hapiste fikri iktidarda!”
miting
Taksim meydanında bir miting organize etmişsiniz “Ermeni yalanına sessiz kalma” diye kocaman ilan verip panolara. Anladık para gani, devlet desteği sonsuz. Zira “Ermeni soykırımı” meselesinin üzeri “Hocalı Katliamı” ile örtülecek. Ermeni, Kürt, Türk yurttaşların esenliğinden sorumlu İçişleri Bakanı kürsüden “O kan o gün akmıştır, ama hesabı daha bitmemiştir” diye kan davası peşinde olduğunu höykürüyor. Hocalı bir vesile olmuş size. Orada katledilmiş kadına çocuğa insanın hatırasına ayıp. O yüzden o pankartlar da asıl derdinizi anlatıyor ne yazık: “Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz” diye buyurmuşsunuz. “Ermenisiniz, işgalcisiniz katilsiniz” demişsiniz. “Bugün Taksim, yarın Erivan; Sonra bir gece ansızın gelebilirmişsiniz!”Buraya itirafımı yazıyorum. Üzerimde ve vicdanımda ölüm karşısından geç kalmışlığın ürpertisi tüylerim diken diken. Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz, hepimiz Kürd’üz diye avaz avaz bağırdım ben o cenazede. Orada bir ömür yoksulluk çekmiş, ayakkabısı su alan kocaman adam için. Katlettiğiniz insanlar listesine eklediğiniz o tedirgin güvercin için. Senelerdir üzerine bomba yağdırdığınız zulmettiğiniz Kürtler için. Bu memlekette bütün bunlar olurken gözü ve vicdanı köreltilen herkes için. Bunları yaparak yaşanamaz hale getirdiğiniz bu memleket ve mahvettiğiniz ömürlerimiz için.“Hepiniz piçsiniz” faslına gelince. Evet piçiz biz! Annesi fuhuşa zorlanmış masum bir çocuğuz. Siz karşımıza geçip “piç” diye bizimle alay eden zalim ve hallice çocuklarısınız mahallenin. Sizin babalarınız o kadını bedenini satmaya zorlayanlar, siz namusunuzla tırım tırım gezen, kadınları bu namusa dayanıp öldürebilen, ama sokak aralarında o kadının ve devletinizin vergilendirilmiş genelevlerinin daimi müşterilerisiniz. Her şeyin metalaştırılmasıyla bir sorununuz yok sizin. Ama hayatta başka bir şeyi olmadığından tek sahip olduğu şeyi vücudunu metalaştırıp satan güçsüz ve hayat yorgunu kadın, vücudunu sattığından, sırf bu yüzden aşağılanabilir size göre. Bize sorarsanız iktidarın ve gücün yalakası olarak, fikirlerini duruma uydurup ruhunu satarak yaşamaktansa, bir “hayat kadını” olarak anılmanın ağırlığını alnımızın tam ortasına taşımayı yeğleriz. Sizin gözünüze görünen o damgayı taşımayı sizin durumunuzdan daha onurlu buluruz.İşgalcisiniz meselesine gelince. O pankartlarda belirttiğiniz üzere memleket coğrafyası size “dar geliyor” işgal hayallerini siz kuruyorsunuz. İşgal tecavüzsüz, katliamsız olmaz tabii. Zira “(Hocalı)size sizden başka dost olmadığını öğretmiştir”. “Bugün Türk milletinin sadece ve öncelikle tek dostunun kendisi olduğun öğrenmişiniz.” Bu durum da dünyanın Türk olmayan kalanı düşman. Öldürülmeye müstahak.“Katilsiniz” diyorsunuz da bu sizin uzmanlık alanınız. Bu işte son derece organizesiniz. Dünyanın her yerinde sizden farklı olanları ayırt etmekte üstünüze yok. Mesela siz, “tehcirler”, sarı yıldızlar, pembe üçgenler, krematoryumlar, toplama kampları icad edersiniz, büfeleri evleri kundaklarsınız, yahut Maraş’ta evlerin üzerine işaretler koyar dünyanın her yerinde gerçeğin peşine düşen gazetecileri katledersiniz. Sivas’ta otel yakarsınız. Azerbaycan’da gazeteci Eynulla Fatullayevi sokak ortasında öldüresiye dövebilirsiniz misal. Sırf yolsuzluklarınızı ortaya döktüğünden vermediği röportajları vermiş gibi gösterip iktidarın tatlı olanaklarından yararlanır Aliyev uzantısı tuzaklar kurabilir, yumurta atabilir, tehdit edebilir, yakınlarını kaçırmaya kalkabilir, kendisini senelerce hapsedebilirsiniz. Ne kadar tanıdık! On yıllarla geriye yahut başka yerlere gitmeye bile gerek yok. Diyarbakır cezaevinde icat ettiğiniz zulümleri gören insanlar hayatta, Pozantı’da hapse tıkıp tacizle tecavüzle hayatını karattığınız çocuklar burada. Yahut Adıyaman’da yeni ev işaretlemeleri. Çocukların yaptığını söylüyorsunuz da, çocuklarımıza evleri “işaretlemenin” bu memlekette nasıl utanılası bir tarihi olduğunu öğretemediğimizi anlayıp utanmak aklınıza gelmiyor. Nedense tam burada aklıma soykırımı inkara etmeye teşebbüsü cezalandırmayı öngören yasa tasarısına karşı açıklama yapan Ermeni bir bilim adamı geliyor. Katliam ve soykırımların inkârı ile mücadele etmenin en iyi yolunun cezalandırma değil araştırma olanaklarının sonuna kadar açılması ve eğitim olduğunu söylüyor. Ama sizin taife herhangi bir yolla yüzleşmekten ve acıyı paylaşmaktansa, kendisine ve dünyaya yalan söylemeyi tercih eder biliriz. Bakanınızdan belli. AB bakanı Egemen Bağış BBC World’ün Hard Talk’una konuk olmuş geçende. Tutuklu gazetecilerden bahis açılınca da “mesleği yüzünden tutuklanan gazeteci olmadığını, basın kartı olan ama tecavüze yeltendiği için tutuklanan gazeteciler olduğunu” söylemiş. Bildiğimiz “yalan atma” moduna girmedi de Hüseyin Üzmez’i kastediyorsa kendisini bilgilendirelim. Taifenizin gayretkeşliği ile tecavüzcü Hüseyin Üzmez çoktan tahliye edildi sayın bakan! Sakın üzülmeyin!Son sözümüz de şudur; Adresimiz belli! Korkunçsunuz ve yalancısınız biliyoruz ama, biz ne zaman sizin zulmünüze boyun eğdik? Kökümüzü kazımak için ettiğiniz onca zulüm yetmedi, yine buradayız ve bildiğimiz okuyoruz! Bir gece ansızın gelebilirmişsiniz ya! E hadi gelin.
Yumurtalar uçuyor. Bu kez yumurtlar tam hedefini buluyor. Önce muhalefet olamayan muhalefet partisi alıyor nasibini protestolardan. Sonra gerçekten Burhan Kuzu’nun üzerinde patlıyor yumurtalar hem gerçek manada hem de politik olarak doğru hedeflerini buluyorlar. Hem iktidar hem muhalefet nasipleniyor gençlerin öfkesinden. Geleceksizliğinden.DeneyimBurhan Kuzu, kuzu kuzu şemsiyelerin altında. Aslında öğrenciler kendisine iyilik yapmış vaziyetteler. Hayır, yumurta sonrası saçı çıktı diye değil. Öğrencilerin, yani karşısında duranların kendisine bu memleketin çoğunluğunu oluşturan gençlerin hissiyatlarını üç saniyeliğine de olsa yaşayarak öğrenme şansı verdikleri için. Geleceksizleştirilen, geleceğe dair bir ümidi olmayan ama bu konuda ne zaman ağızlarını açsalar karga tulumba salondan çıkarılan, ağızları kapatılan, coplanan, gazlanan, yasadışı örgüt üyesi ilan edilen öğrencilerin bastırılma duygularını yalnız ve yalnız üç saniyeliğine ve gazla copla dayakla değil yumurta ile yaşadı Burhan Kuzu. O şemsiyelerin altından büyük bir öfkeyle, konuşturulmamış bastırılmış insanların öfkesiyle homurdanıyor. Bu durumda nasıl da saldırganlaşıyor hemen. “Dekan istifa etsin, babam da yönetir, beyinsizler”.ne aklına gelirse söylüyor. Bana çarpıcı gelen bir karşıtlık bu. Yalnız bu kez konuşamamış, üç saniyeliğine “şiddete” maruz kalmış. İfademi bağışlayın ağzından köpükler saçıldı saçılacak. Kahır ve çaresizlik.Akıl öğretmekBu memleketin ekseriyeti için sürekli bir ruh durumudur kahır ve çaresizlik her söyleyeceğinin ağzına tıkılması, dinlenmemek. Halbuki sizin Burhan Kuzu, siyasetçilerin “gençler ve gelecek” konulu demagojilerine maruz kalmamak olası değildir. Siz ki bir politikacı olarak tüm dergilerde gazeteler televizyonlar da fikirlerinizi çarşaf çarşaf bildirirsiniz. Miting alanlarında bangır bangır konuşursunuz buna rağmen üç saniyeliğine susturulmaya ne büyük şiddet ve öfkeyle cevap verdiniz, kendinizi kaybettiniz. Kendinizden ölçü alın ve gençlerden ve emir eriniz pozisyonuna sokmaya çalıştığınız Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanında özür dileyin. Diyorum ama, benim işim değil size akıl öğretmek. Dinleyip dinlemeyeceğinizin zaten cevabı açık da, bunu vazife edinmiş birçok köşe yazarı var zaten sizin dinlemenizden bağımsız. Ben başbakanın tariflediği “kadrolu öğrenci” olarak içinden geldiklerime akıl vereyim.Kadrolu öğrenciden öğütler ve sorularMethiye yazmayacağım size. Yaptıklarınızın ne denli zor olduğundan da dem vurmayacağım.. 96 dan bu yana öğrencilerin kendi talepleri ve protestoları ile ülke gündemini belirledikleri olmamıştı. Yumurta ile yatıp yumurta ile kalkıyoruz son günlerde. Elinize sağlık. Miyadı dolan iktidar öğrenci hareketine sataşırmış hem. “demokrasi”lerinin sonuna geliverdik birden. Karşınızda bir kez daha çirkinleşti iktidar gösterdi gerçek yüzünü herkese. Bütün bunlar iyi güzel. Bütün bunların tadını çıkarın. Şimdi çalışmadığımız yerlerden soralım ama bir de kendimize.Soruşturmalar gelecek bunun ardından hazır mıyız? Başbakan elinde kanıtlar olduğunu söylüyor “terörist” olduğunuza dair. Olmadı tekel işçilerinin eylemlerinden, diğer yumurta eylemlerinden görüntü toplayacaklarmış. Plan belli, “şu eylemde de var, burada da yumurta atmış demek ki AKP’ye karşı demek ki Ergenekoncu” mantığı işleyecek. Belli ki bunca senedir faşistlerden çektiğimiz yetmezmiş gibi Ergenekon torbasına konup sallanacağız, onlarla aynı yerde anılacak adlarımız. Yeterince çok muyuz, yeterince bir arada mıyız bunu göğüslemek için?Medya ilgisi üç günlük. Bilemedin bir hafta. Sarhoş edici, doğru. İnsana cürümünden fazla yer yakma olanağı veriyor tamam. Ama sonra? “Öğrenci hareketi” sıfatını hak edecek durumda mıyız peki? Öğrenci olduğumuz yerlerde öğrencilerin kendi sözlerini söyleyebilecekleri kalıcı zeminler oluşturabildik mi? Kendi kuşağımızın sözünü oluşturabildik mi? “Yarın okuldan mezun oldum, ne olacağım belli mi” korkusuyla yatıp kalkan binlerin sözcüsü olabildik mi? Örgütlenebildik mi kendi öz örgütlerimizde öğrenciler olarak yeterince ve birlikte? Daha da ileri gideyim, öğrenci olduğumuz yerlerde Loç Vadisinde Hes’e direnen sarı yazmalıların, köylülerin, fabrika önlerinde örgütlenme özgürlüklerini kullanmak için direnen işçilerin ve sendikaların sesi ve destekçisi olabildik mi? Onlara somut olarak destek olanların sayısını arttırabildik mi kendi amfilerimizde sınıflarımızda. Onları mağdura eden şirketin mallarını kovabildik mi mesela kantinimizden? Gerçek ve uzun vadeli ilişkilerimiz oldu mu onlarla, başından sonuna birlikte durabildik mi? Yenilmeyi göze alıp, var gücümüzle tartışabildik mi hocalarımızla derslerde? Evet, şimdi oralara dönme zamanı. Çıktığımız amfilere gidip, “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” deme zamanı yanımızda oturan sıra arkadaşımıza. En zoru bu biliyorum. Bu ülkeyi sallayabilmek bile bazen bundan daha kolay.
