Bir cins olarak sınanmaya mı geldik bu dünyaya? Dünyanın bütün zulmünü üzerimize yığıp bizi test ediyorlar? Nevin’e müebbet vermişler. Müebbet. “Tecavüzcümü öldürdüm” dedi kadın. Önce haber yapan medya sonra ağız değiştirdi. “Ama ilişkileri varmış” dedi. İlişkileri olunca adamın tecavüzü normal, kadının buna itirazı anormal, bu durumu izleyip kadına “orospu” damgası vuran ahali zaten “millet iradesi”. Diyelim var. Erkeğe evli olduğu ya da sevgilisi olan kadına tüfek zoruyla tecavüz etme hakkı mı veriyor “ilişki”? Ama “pardon” tabii. Kadınlar bu dünyada erkeklerin arzularını isteklerini hizmetlerini yerine getirmek için varlar. Kadının bir “ilişki”si olmayagörsün. Kendine ait bir hayatı, bu hayata dair istekleri olamaz. İradesi olamaz. Kadınların iradesini yok saymak onları neredeyse boş bir kutuya indirgemek her sınıftan her siyasi görüşten her kültürel arka plandan erkekliğin olmazsa olmazı. Adeta onları tek bir amaçta birleştiriyor. Kadınları köle pazarlarında satan IŞID ile etek boyuna ruj rengine karışan, hamileliği kürtajı kadının değil kendi kararı olarak gören hükümete, kadınların mitingine gelmekte ısrar eden erkeklere kadar erkeklerin alayında bu kadın iradesini tanımama hali var. Kadın iradesini çiğneyerek erkekliklerini inşa etme hali var. Erkeklik bu.Kadın değil erkek öldürmüş olsaydı bu “ilişki” öldürmek için bir bahane olarak öne sürülecekti. Erkek “kıskandığı” “ağır tahrik” olduğu, “namusunu temizlemek” için öldürmüş sayılacaktı. Zira bir erkekle “ilişki” içinde olmak bir kadının onun malı haline gelmesi demek oluyor. Bir erkekle ilişkisi varsa kadının, ondan sonra artık onun arzu ve istekleri halefine yaptığı her şeyde kadını cezalandırma hakkı erkeğin elinde. Yani kendi malı üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahip erkek. O yüzden “karıyla koca arasına girilmez!” misal. Ev içi şiddet “özel hayata” ilişki bir mevzudur tam bu yüzden. Bir mal nasıl itiraz edemezse kadından da öyle itiraz etmemesi bekleniyor. İşte bu yüzden kocalar, sevgililer, babalar, abiler, kardeşler kadınları kendi isteklerini yerine getirmedikleri, itiraz ettikleri, boyun eğmedikleri için dövebiliyor, öldürebiliyorlar. Boşanmak istedikleri için, ayrılmak istedikleri için, alıştıkları maddi manevi konforu artık erkeklere sağlamadıkları için. Ve erkekler komşularını öldürseler alacakları cezaları almıyorlar “ilişki”de bulundukları kadınları öldürdüklerinde.Erkekler, işte bu yüzden öldürebildikleri için öldürüyor tecavüz edebildikleri için tecavüz ediyorlar….”kanun” ve “uygulayıcıları” da bunun yolunu açıyor. Nevin’e müebbet vererek bizi ispat yükünden kurtardılar. Bir kez daha “hukuk”un kanununun cins ayrımcılığı üzerinden uygulandığını açıkça görmemizi sağladılar. Özgecan’ın katlinden sonra tecavüzcüleri “ascaz kescez” diye atıp tutanlar yaptı bunu. Herhangi bir kadın katili erkeğe bir kere bile mevcut bir cezayı tam olarak uygulamayan erkekler ve onların adaleti. Öldüren kadın olunca “kızgın-kıskanç-öfkeli”,”çıldıran sevgili” tanımlarını hiç duymadık misal. “Cinnet geçirdi kafasını kesti” demedi kimse. Halbuki ailesi, köy ahalisi, dedikodu arasından pekala cinnet geçirmiş olabilir kadın. Karakola-jandarmaya gitse “sen nasıl kuyruk salladın” diye soracaklarını bilmemesi mümkün mü? Hiçbir vakit adaletin sağlanmayacağını bildiğimizden, bu kıstırılmışlıkta hepimizin içinde durup duran o cinnet yok mu? Ama ceza verilirken “cinnet” hali bir indirime yol açmıyor erkeklerde olduğu gibi. Kadın cinnet geçiremez. Belli ki geçirse de “gitsin kadın gibi köşesinde ağlasın, cinnetini içine atsın, tecavüze katlansın, çizmeyi aşmasın adam öldüremez!” deniyor. Daha da vahimi “haksız tahrik” indirimi, “sanığın duruşmada sergilediği tavırlar” nedeniyle iyi hal indiriminden yararlandırılmamasına karar veriliyor. Nevin takım elbise giymemiş belli, boynunu bükmemiş, en vahimi erkek olmamış. Zira mahkeme kendini kadının yerine koyamıyor. Kendini tecavüzcünün yerine kadın katillerinin yerine daha doğrusu erkeklerin yerine koyuyor hep. “Ben olsaydım ya?” diye düşünüyor onlar adına. Halbuki Nevin pişmanım diyor. Diyor ki “Ben hiçbir şeyi gönüllü yaşamadım. Eğer gönüllü ilişki olsaydı öldürmez, onunla çeker giderdim. 2 yıldır çocuklarıma hasret yaşamazdım. Kimse ne böyle ölmek ne de öldürmek ister, pişmanım” ama mahkeme basıyor müebbeti. İbreti alem için. Diğer kadınlara bir ders olsun tecavüzlere katlansınlar seslerini çıkaramasınlar diye. Kaçırdıkları ufak bir husus var. Yalnız o müebbet değil ibreti alem olan. Bir de Nevin’in yaptığı var ibreti alem olan. Adaletin erkek olduğu yerde, biz o cinnetin kenarındayız.
millet
Düz ovalardan geçiyoruz. Adeta güneşi içine çekmiş ve rengi bu sebeple kırmızıya dönmüş topraklardan. Üzerindeki her varlık kıpırdadıkça bir toz bulutu yükseliyor ve gözünüzün önünde akıp giden manzarayı adeta sepya bir fotoğrafa dönüştürüyor. Bu sepya fotoğrafın hemen arkasında ise savaş var.Türkiyeli çeşitli partilerin siyasi gruplarının temsilcilerinin oluşturduğu kalabalık bir heyetiz. 25 kilometrelik bir sınır boyunu kat ediyoruz. Sınır aslında binlerce yıldır aynı yerde yaşayan o toprakların yerli halkının arasına bıçakla keser gibi bir çizgi çekmiş. Demiş ki bundan sonra siz ayrısınız. Öyle ki kimi köyler ikiye bölünmüş, aileler akrabalar iki sınırın iki yanında kalmış. İki yanda iki kesik. İki yanda iki sızlayan yara. İşte bu anlamsız sınır boyunca oluşturulmuş beş ya da altı nöbet noktasından bahsediyoruz. Tüm nöbet noktalarının karşısında YPG’nin elinde olan köyler var. Biri hariç. Yalnız Alizer köyünün karşısındaki köy IŞİD’in (oradakilerin deyişiyle DAİŞ) elinde. Bölgenin diğer kentlerinden, köylerinden ve İstanbul’dan, İzmir’den gelen binlerce insan bu noktalara dağılmış nöbet tutuyorlar. Bu nöbet IŞİD’cilerin buralardan sızmasını engellemeye yönelik. Zira, tanıkların ifadelerine göre devlet, sınırı her iki yakada da yaşayan buranın yerli halkına karşı gazla, zorla, şiddetle ‘korurken’, IŞİD katilleri karşısında aynı tutumu sürdürmüyor; adeta şefkatle davranıyor. Bu nöbet noktalarını ziyaret ediyoruz. Arkasından Mürşitpınar sınır kapısına doğru gidiyoruz. Dikenli teller ve mayınlı bölgenin ardında Kobane’yi görüyoruz. Üç tarafından katil sürülerince sarılmış, dördüncü tarafı Türkiye sınırı olan ve bizim orada olduğumuz sırada iki haftadır direnmekte bulunan kent. Ortadoğu’da mezhep, din, cinsiyet, millet, ırk üzerinden yürütülegelmiş, yönetilegelmiş egemenlerin düzenine bir meydan okumanın kısa bir özeti. Uzun sayılmayacak bekleyişin ardından Kobane’ye geçiyoruz sınır kapısından. Kapının diğer yanında güler yüzlü, kadınlı erkekli, ellerinde silahlarla bizi karşılayan genç yaşlı insanlar var. Genç kadınlar morlu allı yazmalarını takmışlar, yahut saçlarını yukarıda toplamışlar. Tüfeklerini omuzlarından çaprazlamışlar, az sonra gireceğimiz binayı koruyorlar. Enver Müslim, bakanlar ve PYD Eş Başkanı Asya Abdullah. Sanki yıllardır görüşmemiş yakın arkadaşlar gibiyiz. Asya Abdullah’ın gözlerinin içi gülüyor. Türkiye’nin batı yakasından gelen heyetin üyelerini memnuniyet ve coşkuyla kucaklıyor. Enver Müslim de Asya Abdullah da silahlarını bırakıp bizi karşılamaya gelmiş bakanlar da, hepsi olağanüstü bir mütevazilikle adete bir görevi yerine getirmenin iç huzuruyla anlatıyorlar direnişlerini. Ne eksik ne fazla. Onları meşgul etmekten adeta utanıyoruz. Talepleri çok net. Kendini savunabilmeleri için gerekli olanı istiyorlar. Ellerindeki hafif silahlarla, IŞİD’in Irak ordusundan ele geçirdiği tank ve toplara karşı koymak çok zor. Öz savunmalarını gerçekleştirmek için bu ağır silahları alt edecek silahlara ihtiyaçları var. Bunun gerçek hayatta ne anlama geldiğini şöyle anlatayım: Şu durumda, Kobane’ye doğru yaklaşan bir tankı alt etmek için, birliklerinden bir ekip ayrılıyor. Tanka patlayıcı yerleştirecek kadar yaklaşıyor. Ve hepsi ölüyor. Feda eylemi diyorlar. Her biri bir annenin babanın oğlu kızı olan bu çocuklar, ölüme gidiyorlar. Bile bile. Bu çocukların o tankları topları durdurması, kendini savunması için silaha ihtiyaçları var. Bunun için Rojava’nın tanınması, silah satın almalarına yönelik blokajın kalkması gerekiyor. Kobane’ye gelecek olanlar? Benim cevaplardan anladığım bayrak sallamaktan ziyade kendini savunma, orada bulunanları savunma konusunda en azından temel eğitimleri olsa iyi olacak. Zira cephedekilerin bir de onları korumak için cepheyi bırakıp kente gelmeleri pek akıl kârı değil.Hava bombardımanı? Orada olduğumuz süre içinde yapılan bombardımanın YPG’ye bir faydası olmadığını söylüyorlar. Vurulan yerler ya buraya çok uzak ya da IŞİD hedefleri değil. Ve Kobane’ye doğru yaklaşan açık ve görünür tehlikeye bir etkisi yok. Gece IŞİD’in elinde bulunan köyün karşısında, Alizer’de sabahlıyoruz. Beş yüz metre ilerimizde saat on gibi top ve tank atışı başlıyor IŞİD tarafından. YPG hafif silahlarla cevap veriyor. Sabaha doğru top seslerinin hafifleyip uzaklaşmasından, hafif silah seslerinin onların yerini almasından YPG’nin köyü aldığına hükmediyoruz. Ancak, onlarca otobüsle çeşitli köylerden kasabalardan buraya sabaha karşı ulaşmış bulunan yüzlerce kişinin oluşturduğu topluluktan biri önce Kürtçe açıklıyor olup biteni. Kürtçe bilmediğimi Kürtçe söylememe epey güldükten sonra, bu kez Türkçe olarak gündüzleri ağır silahları olduğu için üstünlüğün IŞİD›in eline geçeceğini söylüyor. Çatışma sırasında yaralanan 3 savaşçı hastaneye kaldırılmış. Kadın yoldaşın kolu gitmiş diyorlar (daha sonra üçünün de hayatını kaybettiğini duyacağız). Yıldızlı bir gökyüzünün altındayız. Adeta güneşin ve toprağın arasında kalmaktan yüzlerinin çizgileri derinleşmiş, yüzleri toprak yerine çatlamış, kavrulmuş, kararmış, sadece gözden ibaret kalmış bu insanları dinliyorum. O insanlar ki başka yerlerdeki insanların hayal edemeyeceği bir yoksulluk içinde yaşıyorlar. Onları gecenin bir yarısı evlerinden kaldırıp buraya getiren iradeyi, sebebi buluyorum söz aralarında. Sonra hep birlikte buraya isabet edecek bir top mermisiyle ölmenin o kadar da kötü olmayacağına karar veriyoruz. En kötüsü IŞİD’in eline geçmek diye tekrarlıyoruz hepimiz. En kötüsü. Birbirimizin yüzüne bakıyoruz. “Serkeftin!” diyoruz. Bildiğimiz tüm duaları okur, bir dilek diler gibi tekrarlıyoruz:“Kobane düşmeyecek!”
Biz kadınlar bu dünyanın yarısıyız ama, dünyada yapılan ücretsiz işlerin üçte ikisini biz yapıyoruz. Bunun iktisadi karşılığı 11 trilyon dolar ve nerdeyse dünya gayri safi hasılasının yüzde ellisi. Buna karşılık dünyadaki gelirlerin yüzde onuna erişebiliyoruz. Düyadaki malın mülkün mülkiyetin yalnız yüzde biri bizim. ILO’nun 2006 raporuna göre biz kadınlar günde ancak bir dolar ve altını kazanan dünya çalışan yoksullarının % 60’ını, dünya ölçeğinde bir buçuk milyardan fazla yoksulun %70›ini oluşturuyoruz. Çok çalışıyoruz, ama çok yoksuluz.Dünyanın iş yükü üzerimizde ama mevzu yönetmek ve kazanmak olunca dışlanıyoruz. 2007 verileriyle dünyadaki tüm parlametolarda temsil oranımız sadece%17. 2010 verilerine göre şirketlerin yönetim kurullarında kadın yönetici bulundurma oranları burjuva kadın hayallerinizi biraz sükuta uğratacak. Avrupa2da bu oran %12, Ortadoğu ve Kuzey Afrikada % 3,2, Amerika Kıtasında %9,9, Asya Pasifikte % 6,5. Demek ki neymiş, emekçilerin canına okuyan şirketleri yönetenlerin iyimser bir tahminle %90’nı erkekmiş. Dünyada durum böyle iken memleketimizde kadınlar ezenler arasında cirit atıyor da farkında mı değiliz acaba? E bakalım: 338 İMKB şirketinin yönetim kurullarında yer alan toplam 2210 üyenin sadece %11,2 si kadın. Bu şirketlerin 179›unda hiç kadın yönetim kurulu üyesi yok. Türkiyede kadın millet vekillerinin seçimlere katıldığı 1935›den bu yana parlamentoya 9 bin 234 erkek ve yalnız 234 kadın girdi.Ama sorsanız cevap hazır «kadınlar istemiyorlar!» «biz yapmak istiyorduk da kadınlar istemedi!»Bunları neden yazıyoruz? «İlle de bizi ezenlerin arasında alın» diye değil herhalde. Amacımız bir nebze de olsa «cinsiyetin önemi yok hepimiz eziliyoruz»genellemesine karşın ezenleri ve ezilenleri cinsiyetlendirmek. Sonuç olarak diyebiliriz ki nereden hangi açıdan bakarsanız bakın cins temelli olarak sürekli bir ayrımcılığa ve dışlanmaya maruz kalıyoruz.Bu sınırları herhangi bir şekilde ihlal ettiğimiz düşünülürse cezamızı çok ağır kesiyorlar. Mesela Türkiye’de biz kadınların yüzde 41,9’u yaşamlarının herhangi bir döneminde eşi ya da birlikte olduğu kişi tarafından fiziksel ya da cinsel şiddete maruz bırakılıyoruz. Fiziksel şiddete maruz kalanlarımızın oranı yüzde 39,3. Fiziksel ya da cinsel şiddete uğrayan kadın oranı yüzde 41,9i2002 yılında 66 kadının öldürüldü, 2009 yılının sadece ilk yedi ayında öldürülen kadın sayısının 953. Son yedi yılda kadın cinayeti oranının yüzde 1.400 arttı. Yani bize diyorlar ki ya bize itaat edersiniz ya sizi öldürürüz.Peki hayatımızın bir alanında sorunlarımızı çözmek için örgütlenirsek? Evde koca, çocuklar, bakım bekleyen hastalar, ev işleri, işyerinde patron, erkek ustabaşı ile mücadele silsilesine sendikada erkek yönetici ekleniyor gibi görünüyor. Zannımca sendikaların kadın politikası olmadığına dair kadın arkadaşların yaptıkları eleştiri son derece yanlış! Zira çok açık bir politikları var: “Yönetimde sıfır kadın politikası” Disk’in Yönetim Kurulu, denetim kurulu, Disiplin Kurulu’nda kaç kadın var? Sıfır! On bölge temsilcisi arasında kaç kadın var? Sıfır!il temsilcilikleri? Sıfır! Başkanlar kurulunda kaç kadın var? Bir tek Dev-Sağlık-İş Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu aynı zamanda DİSK’e bağlı 17 sendika arasında tek kadın başkan o. Hani geçenlerde erkeklerin elbirliği ile numunelik olsun diye bile DİSK yönetimine sokulmayan kadın. DİSK genişletilmiş başkanlar kurulunda ise 116 üye arasında yalnız 11 kadın var. Şükürler olsun! Türk-İş’e bakalım: Yönetim ve Denetim Kurulunda kadın sayısı sıfır! Disiplin kurulunda 1 kadın üye var. 9 bölge temsilciliği ve 2 irtibat bürosunda sıfır kadın! 72 il temsilciliği? Sıfır! Türk işe bağlı 35 sendika içinde kadın başkan yok. Bu sendikaların 192 yöneticisi arasında yalnız ikisi kadın. Hak-İş: bağlı 12 sendikanın 63 yöneticisi içinde yalnız ikisi kadın. Hiç kadın başkan yok. Yönetim kurulunda sıfır kadın politikasına devam. 81 il temsilciliği, 160 temsilci içinde yalnız iki kadın var. Sendikalardaki taciz vemobbing davalarının lafını bile açmıyorum. Keşke sendikalar çıkıp bütün bu veriler yanlış deseler! Sorsak şimdi “kadınlar örgütlenmek ve yönetici olmak istemiyorlar!” “biz yapmak istiyorduk da kadınlar istemedi!” cevabını almayacak mıyız?Bu rasyonel ve kara tabloya rağmen umut taşımaktan vazgeçmiyoruz. Zira iki yüz yıl kadar önce kendi hayatları için ayağa kalkan ve yalnız insanlık dışı çalışma koşullarına karşı değil kendilerini sendikalar almayan erkeklere karşı, erkek egemenliğine karşı mücadele eden kadınları anıyoruz. Onları unutmayışımız iki yüz yıl önce direnerek can veren kız kardeşlerimizin anısı, aklımızın da cesaretimizin de gücümüzün de bunları değiştirmeye yeteceğini söylüyor.Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün yaptığı 2008 tarihli Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması’na göre
Bugün, dün “biz gelmeseydik Fatsa’dakiler gelecekti” diyenleri yargılayacağız palavrasını sıkanlar, Trabzon’dan memleketin başbakanı sıfatıyla “Hopa’ya eşkıya indiğini bilmiyordum” diye buyurmaktalar. Ağzından düşürmediği edeb, haya, din, iman meselelerini bir kenara atıvermiş belli. Atmaya idi en azından bir ölümün ardınan hevesle, ağzı köpürerek utanmazca ve hayasızca bu lafı edemezdi. Tek bayrak, tek millet diye gözü dönerek höykürmekte. Anlaşılan o ki, AKP nin demokrasi meselesinde olduğu kadar, üzerinde durduğunu iddia ettiği din-iman meselelerinde de ipi bu kadar kısa, edep-haya anlayışı o nebze derinlikten yoksun. Hatta yoksunluğun ötesinde, kafasını iki bacağının arasına sokup oradan baktığından, edep, utanma, haya dediğinizde anlayabildiği tek ve yegane şey porno.Demokrasi ise manipulasyon zemini olarak işlev görmekte. Bir insanın hayatını kaybetmiş olmasına sebebiyet vermenin bir nebze utancı yok meymenetsiz suratında Hayati Yazıcı’nın. Mağduriyet içinde(!), yine ve yeniden(!) Seyahat özgürlüğü illegal örgütlerce engellenmiş(!) Hayatını kaybetmiş olan kişinin adına anmak söyle dursun, kendini bir şekilde seçim otobüsünün tepesine atmış, rambo pozundaki polisi bir piyon gibi öne sürmekte. O polis o otobüsün tepesinden düşmüş. Atılan taşlardan güya. Hareket eden aracın tepesinde dikilmek hangi koruma tekniğinde varmış? Muhtemelen yenik düştüğü siper olma hırsı ve aptallığından düşmüş olmasın? Onun aptallığının bedelini Hopa’lıya ödetmek hevesinde bakan. Bakanın zihin haritasında kendilerinden olanlar var. Kıymetli olanlar. Kıymetli bir piyon olarak öne sürülenler. Bir de “onlardan” olanlar. Ölseler bile adları anılmayanlar. AKP’den hoşnut olmayan ve bunu açıkça ifade etme cüreti gösteren herkes.Açıktır ki Hopa’ya eşkiya inmiştir panzeri, copu ve helikopteri ile. Mitingin yapılacağı alanda değil ama yakınındaki alanda toplanan, pankart asan ve AKP’nin yapacağı mitinge hoşnutsuzluğunu dile getiren topluluğun üzerinden helikopterle alçaktan geçmek eşkiyalık değil de nedir? Eşkiyalık değilse açıktır ki provakasyondur. Kendilerini “güvenlik gücü” adını yakıştıranlar en azından biçimsel olarak bu sıfatlarını korumaya gayret ederler. Yoksa eşkiya gibi elimde ne varsa havasını basayım, “şu helikopterle üzerlerinden geçeyim de korkutayım” derdine düşmek eşkiyalık işidir. Ama polisin ne oldum delisi olduğu açık. Senelerdir hasreti çekilen iktidarın sarhoşluğu içinde. Bastırdıkları ne varsa ellerindeki gücü hayasızca kullanmak biçiminde tecelli ediyor gözümüzün önünde.Malum bu sistem küçük hırsızların ve gariban eşkiyaların hikayelerini pek sever. Bu hikayeleri allar pullar, “aha öcüler, teröristler, aha eşkiyalar, canınızı alacaklar, malınızı kapacaklar, ben sizi bunlardan koruyorum” diye koyar önümüze. Koyar ki, en büyük hırsızların marifetlerine katlanalım. Deniz Feneri gibi tezgahlar kursak mesela, bin yıllık toprakları maden şirketlerine peşkeş çeksek, bin yıllık derelere el koyup şirketlere satsak, kitabına uydursak, eşimizi dostumuzu nemalandırsak, eşkiya olmayız başbakanın gözünde. Makbul oluruz. Kılımıza zarar gelse, seyahat özgürlüğümüz engellense misal başbakan yüreğinde hisseder acımızı, ihtimal ki Arınç da ağlayıverir halimize. Ama değiliz onlardan.Biz fakiriz, sevmediği cinsinden Tayyip hazretlerinin. Kara kafalıyız bir kere. Ayak diriyoruz. Hem ne verseler lütfedip sadaka niyetine, bir türlü memnun olmuyoruz. Ellerindeki panzer, cop, tazyikli su ve gazla üzerimize yürütülmekteler. Üniformaların içine tıkılmış aptallaştırılmış senelerce işlenmiş beyinleri, çıkar güdüsüyle taşlaşmış yürekleri ile genç adamlar. Olabilecek en kötü şeye kiralık katillere dönüşmüşler. Yazık. İnsanlıktan çıkmışlar. Ayak direyenlerden Metin Lokumcu önde gidenimiz. Öğretmenimiz. Horona duruyoruz. Tutmuş diğer ucundan “Su haktır, satılamaz” pankartının. Sonra Metin Abi bu genç insanların içine düştükleri hale, onların utanmazlığına isyan etmekte, onlardan gelen darbelere, suratına sıkılan gaza topyekün üzerimize çöken bunaltıya isyan etmekte. Onu öldürdünüz mü şimdi? Alıp götürüp kurtardınız mı memleketi? Sizin darbecilerden neyiniz eksik? Hadi Nokta Operasyonu yapın, durmayın! Eşini dostunu yoldaşını toplayın Metin Abi’nin. Dereleri, havayı, suyu, tarihi ve hayvanları da katledin, onların katline karşı çıkanları da öldürün. Geriye katledilecek birşey, memlekette eşkiya kalmasın. “Dağların çocuklarının” katliamına “denizin çocuklarını” ekleyin. Onların ardından bizi de. “Hadi alın götürün hepimizi, kurtarın memleketi”. Topunuz, tüfeğiniz, yüreğiniz yeterse.
İnsan, ayaklarının üzerinde doğrulduğundan bu yana elinde de bir bitki tutmaktadır şüphesiz. Anadolu topraklarında buğday olabilir bunun adı Asya›da pirinç, Latin Amerika›da mısır. Ve binlerce değişik tür bitki ardından gelir bunların. Tarım dediğimiz de yalnız bunları belirli alanlara hapsetme işi değildir şüphesiz.Bitkilerle kurulan daha uzun vadeli, yaşamsal, daha derin bir ilişkiden bahsetmek gerekir. Ve belki kadınların doğayla giriştikleri en stratejik işbirliğidir bitkileri ehlileştirme, geliştirme işi. Hangilerinin tohumluk olduğunu seçme, uygun zamanı beklemek tohumu almak için onu yeni mevsim için bozmadan saklamak, sonra toprağa tam zamanında geri verme, toprağın üzerine çıkması için gerekli ortamı sağlama, boy atması, meyve vermesi için destekleme… Ve sonunda yeniden aynı döngü. Tabii bir de tohum olmayanlarla besleme ev nüfusunu. Elde edilen ürünü işleyip yenebilecek, saklanabilecek hale getirme. Uzun serüveni kadınların buğday tohumundan ekmeğe uzanan süreç misal kendi coğrafyamızda. Hem gerçek hem mecazi anlamları ile ekmek kavgası yani!‘Mİllet yİyecek ekmek bulamIyor!’Oysa bir süredir bir genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) tartışmasıdır gidiyor. Bazıları bu tartışmada çok “solcu” bir tavır alıp, emekçilerin sözcülüğüne soyunuyor. “kardeşim millet yiyecek ekmek bulamıyor siz neyin peşindesiniz?” sorusuyla koskoca bir tartışmanın en azından bir tarafını “küçük burjuvalıkla” mahkûm edip bir köşeye fırlatıyor. Bu arada bir de “GDO meselesini kafaya takmış olanların” “teknoloji-gelişme düşmanlıkları da, gericilikleri de havalarda uçuşuyor. Sermayenin safındakilerin de benzer suçlamalarla saldırmaları ayrı saflarda olduklarını düşünenlerin ruh ikizlikleri ayrıca ironik. İroniyi bir kenara bırakıp, bir yerinden seziyoruz; bu da bu ekmek kavgasının bir parçası ama neresinden?Eşek Hıyarıİnsanın binlerce yıllık tarım serüveninde tohumların günden güne en iyilerinin seçilmesinden en verimlilerin tohuma ayrılmasından bahsetmek mümkün, ıslahtan bahsetmek mümkün, melezlerden bahsetmek mümkün. Ama genetiğini değiştirmenin bunlarla hiçbir ilgisi yok. Çünkü bu yöntemlerin hiçbirinde bir hayvandan gen alıp bitkiye aşılayamazsınız. Siz hiçbir eşekle bir bitkinin mesela hıyarın melezlendiğini gördünüz mü? Eşek hıyarı var! diyenler olur mu bilmem ama o eşeğin ve hıyarın genetik bir karması değil şüphesiz! Ama GDO’nun yaptığı tam olarak bu. Mesela en bilinen örneği olan domates. Domatese soğuk denizlerde yaşayan bir balığın genini aktarıyorsunuz alın size soğuğa dayanıklı domates. Neden? Domates sıcak iklimlerde yetişse ya, binlerce senedir olduğu gibi. Biz de kokusu ve tadı olan gerçek domates yemeye devam etsek? Yok bu soruyu sormayın zülfiyare dokunursunuz. Önce zaten biz iklimlerin canına okuduk, sıcak iklim soğuk iklim diye bir şey kalmadı. Bir de bu meselenin raf ömrü var. Rafa konan domatesler taş gibi tornadan çıkmış gibi olmalı yoksa üreticiden bire alıp bize ona çöp kakalayan ve gıda egemenliğini elinde tutan şirketler zarar ediyor. Hadi aklınızdaki tüm soruları savdınız, balıklı domatesi aldınız yediniz. Ne oluyor ondan sonra. Balığa alerjiniz varsa yandınız, artık bayılır mısınız kaşınır mısınız bilemem. Doktora gidince domates yedim de ondan oldu demeyin boşuna. O domatesin içinde balık vardı çünkü. Benim balık alerjim yok yiyeyim mi derseniz, GDO›lu mısırdır, domatestir, şeker şurubudur, soyadır bunların «küçük» sağlık risklerini kısaca hatırlatmak isteriz. GDO›lu şirket Monsanto›nun basına sızan iç raporuna göre GDO›lu gıda ile beslenen farelerin iç organları değişime uğruyormuş, başka araştırmalar da ilk nesillerde genetik bozukluklar, üçüncü nesilde açık ve net şekilde kısırlıktan bahsediyorlar. Daha acısız mı bilinmez ama daha kısa sürede öldüreni de var…BİR Hint HikâyesiHindistan’daki çiftçiler tarih öncesinden beri pamuk üretiyor. Derken Monsanto diye bir şirket çıkageliyor, zaten hali hazırda fakir olan Hindistanlı çiftçilerin karşısına. Bir dünya devi. Parası ile binlerce temsilcisi ile yayılıyor Hindistan kırsalına. “Sihirli tohumlar” getiriyor avucunda; Bt cotton. Monsanto temsilcileri köylülere, bu tohumların “kendilerinin eski, geleneksel, az gelişmiş ve de köylü” tohumlarından çok çok daha verimli olduğunu söylüyorlar. Hem “bu tohumlar ne ilaca ne gübreye ne suya ihtiyaç duyar diyorlar, pamuğu yemeye gelen kurtların canına okur”. “Yalnız sizin eski tohumlardan birazcık pahalı!” şöyle ki 100 gramı 24 lira. Geleneksel tohumlar? Aynı para ile geleneksel tohumlardan Monsanto tohumunun- yanlış yazmadık- 1000 katını alabiliyorsunuz. Bir de nedendir bilinmez ya da nedeni malum şekilde aynı dönemde Hindistan hükümeti geleneksel tohumların kendi tohum bankalarından satılmasını yasaklıyor. Bu arada Hintli çiftçimiz devasa bir hasatla zengin olmanın en azından tüm borçlarını kapatmanın hayalini kuruyor. Sonuç? Hindistan’da GDO’lu pamuk ekili tarlalar bir yılda iki katına çıkıyor, 17 milyon dönümü buluyor. Ama “küçük bir sorun” oluyor: Monsanto’nun “sihirli” tohumlarının sihir kısmını bir pamuk kurdu yiyor, Monsanto’nun tüm iddialarının tersini kanıtlamak için belki. Minicik bir kurt işte. Sonra bu sihirli tohumlar iki kat su istiyor gariban çiftçilerden. Su ve kurt derken çiftçiler hiçbir ürün hasat edemiyorlar tarlalarından. Çareyi tefecilerden borç almakta buluyorlar hayatta kalmak için. Bir de üstüne bir sonraki sene ekecek tohumları yok bu kez ellerinde. Geçmişte olsa ellerinde bir miktar tohumlukları kalırdı. Ama GDO’lu pamuğu bir daha ekemezsiniz. Çünkü GDO’lu tohum kısır tohumdur, terminatör tohumdur. Ne yapacaksınız? Monsanto’dan yeniden tohum alın(!) Sonra Hintli çiftçilerin intiharları. “Biz bittik!” diyor intihar eden bir çiftçinin karısı. 38 yaşında. “Yalnız 100 gram bt cotton aldık, hasat iki kere çöktü. Kocam depresyona girdi. Tarlaya gitti, uzandı ve böcek ilacı içti.” Yalnız o mu? Yalnız Suresh Bhalasa mı? 1997 ile 2010 arası 200.000 köylü aynı Suresh gibi intihar etti. Yani Hindistan hükümetinin 1998’de Dünya Bankası’nın baskısıyla Hindistan hükümeti piyasalarını GDO’lu şirketlere açmasından ve GDO ile ilgili düzenlemesinin tarihinden başlayarak… Monsanto’ya sorarsanız köylülerin patlayan borçları “bu trajedideki faktörlerden biri,” diğer sosyal problemler mesela alkol bağımlılığı bu intiharların sebebi. Yani bu köylüler hem cahil, hem fakir, üstüne bir de sarhoş(!) Monsanto ne yapsın?!Bunu niye mİ anlattık?Çünkü hikâyenin her iki yanında biz varız; kurbanlar olarak. İster şehirlerde, fabrikalarda, işliklerde, dairelerde, ofislerde ömür tüketelim ve GDO›lu gıdaları satın almak zorunda kalalım, ister toprakta çalışıp bunları üretmeye zorlanalım. Ve dünyanın her yerinden anlatacak binlerce felaket öykümüz var GDO›ya dair. Peki, GDO›lu ürünlerin üretilmesi kararını kim veriyor? Bundan kazancı olanlar ve onların hizmetkârları. En son Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı bünyesinde, genetiği değiştirilmiş ürünlerin değerlendirilmesi için kurulan «Bilimsel Komite!» «30 GDO›lu ürünün değişik amaçlar için kullanılmasının uygun olacağı» yönünde fikrini bildirdi. «3 kolza, 1 şekerpancarı, 1 patates, 6 pamuk çeşidi ile 1 bakteri biokütlesi ve mayanın değişik amaçlarla kullanılmasına» izin veriyorlar yani. «Türkiye›de bu türlerin yabanileri bulunmadığından gen kaçışının önlenmesi için tedbirlerin alınması” önerisinde bulundular üstüne. Bu tedbirler işçiler için aldıkları işçi sağlığı-iş güvenliği tedbirlerine benzerse vay halimize!… Yani? Yıllardır bilmeden tükettiklerimizi saymazsak GDO “resmen” eşiğimize adımını attı ve eşikle kapının arasına ayağını koydu. Mesele, o ayağı oradan çektirip suratına kapıyı nasıl çarpacağımız sorusunun cevabında. Bu iş ciddi, bu hepimizin birden ekmek kavgası. Zira ekmeğimizi çalmanın bir tek yolu yok ne yazık ki…
