Daha seçim havasını atlatamadan yeni ÖSYM skandalı patlayıverdi. “Artık bir ayı geçen süredir içimde saklayıp durduğum yaraları höykürmenin zamanı geldi” diyordum tam. “Sayın Cumhurbaşkanı”, “Sayın Başbakan”a yüklenecektim.”Ben size satır arasında demiştim” diyecektim. “Bu Ali’nin başınıza dert olacağı daha o günden belliydi”. “Şimdi yine bir yol ayrımındasınız; ya beni ÖSYM başkanı yapın, ya Ali Demir’i yılın elemanı seçin diyecektim.” “Yani kendisini bir türlü tasfiye edemiyorum süreçten, kendisi istifa etmiyorsa yok mudur bi kaset?” Benim akıl hocası diğer “köşe” yazarlarından neyim eksik akıl verme hususunda? Sonra baktım “köşe” yazarlarının haline.Vazgeçtim. Hem zaten Yusuf Ziya Özcan meseleyi diyalogla çözecekmiş.Her derde deva biber gazıAz kafam karıştı gerçi. “Hata”lı gördüğümüze “ıslah” maksadıyla gaz sıkmıyor muyduk? Sizi proveke etmiş, Ali Demir’i nihai amacım için tasfiye etmeye çalışmış gibi olmayayım ama. Şimdi ben olsam yani sizin yerinizde, alır gazı elime, gider Ali Demir’i bir güzel ıslah ederdim. Zaten “Biber gazı orantısız gücün ifadesi değil” ki. “Şu anda dünyanın en modern manada, yani bu tür şeyleri yatıştırmada kullandığı biber gazıdır.” “Ben bunu ortaya atanın yalancısıyım Aliciğim” derdim. Gerçi ben “neyi nerede kullanacağını en iyi bilen bir emniyet mensubu”değilim. Yani bileceksin işte! Ne zaman biber gazı sıkacaan, ne zaman copu çakacaan kafaya, ne zaman kalça kemiği kıracaan, ne zaman öldüreceen ne zaman çiğneyeceen. Ne zaman, hangi kamerayı, kime kuracan. Kimi ne zaman dinleyeceen…Yanıma Kalır!Sıktım gazı diyelim Ali Demir’in kafaya. Ama ya Ali Bey taş atarsa? “Yani o taşları atanlara karşı, herhalde biber gazı ondan daha tesirli değil” deyip yırtarım yahu!Ama ya gazeteci kontenjanından beni hale yola sokarsa Ali’nin ağabeyi; “Bunlarla ilgili programlarınızda(pardon köşenizde) Ruşen Bey (pardon Bilge Hanım) ne yaptınız? Acaba ne gibi bir kınama yaptınız? diye münasebetsiz bir tehdit gelirse. Benim tehdite hassas bünyemin eller arkada horoz misali açılmış, kafa öne çıkmış “uleeeyn! Ben efenin harman olduğu yerden geldim başbakan, sen beni tehdit mi ediyon?!!” formunu almasını nasıl önleyecem? Neyse ya, nasıl olsa herşey yanıma kalır. Yanılıyor muyum?Çılgın Projelerim, hadi bi daha!Karadeniz’de iki bin değil dört bin baraj yapsam, Sinop’a bir değil iki nükleer kondursam, Kütahya’ya gümüşün yanına bir de altın madeni açsam. Versem siyanürü içme suyuna. Sabotaj desem. Kazdağını dümdüz etsem. Helalinden ikiyüz değil dörtyüz termik santral. Daha çok taşeron, daha çok iş kazası, daha çok katliam. Sendikaları süründür, insanları öldür.Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır zira. Tüm Ege’yi Kütahya’ya çevireceeez! Hopa’daki gibi girişiceez her yerde itirazı olana.Hizmet canım bunlar. Biz size efendi olmaya değil hizmet etmeye geldik.Ayyy kafam çok karışık. Zaten bitmedi şu “haydi bi daha!” Ben kafamda çalıyor sanıyordum.Baktım ekranda çalıyormuş. Seçim sonrası seçim şarkısı çalınmaz diye bi seçim yasağı yok mudur erenler?Kirli sarı ve diğer renklerO kirli sarı renk, daha da ayrıntıya girmeyeyim renk konusunda, bastı da bastı. Halimin sebeb-i hikmeti budur. Toptan delirmedim yani. Sadece renk basması oldum. Yani ben bu ton sarıyı sevmem de o yüzden. Başka bi kastım yok. Adı “kırmızı” olan diğeri iyice sıkıştı kuzeye ve kıyıya. Nerdeyse denize dökülecek İzmir›den. Felek vurdu zaten onlara bir de ben vurmayayım. Gidip tatil yapsınlar.Yaz malumunuz. Denizin ve tatilin zamanı. Ve denizin rengi mavi. Hayrettir o mavi denizin kenarından değil de taaa öte yandan çıktı. Mavi severim ben. Aslında kırmızıyı da severim ben. Dünyanın her yerinde sallanan o isyankar koyu kızıl bayrakları.O canlı sarıyı da severim, kirli olmayan ve bizi eşitleyen. O büyük ormanlarını, sonsuz çayırlarını da severim bu dünyanın, yemyeşil…Hepsini bir arada olursa ya? O daha da güzel bak!. Bu renkleri kuşanmış kadınlar, çocuklar, gençler, adamlar bir deniz gibi geldiler.O zulüm görmüş insanlar, evlatlarını yitirmiş insanlar, gözyaşları kurumamış analar, kararmış yüzleri ile ağlayamamış cefakar babalar. Koskoca kentlerin yükünü genç elleri ile taşıyan allı pullu kıyafetleri ile esmer kadınlar, mor gömlekli delikanlılar. Onlar zulüm görmüş diğerlerini, kendi derin acılarının en derininde bulmuşlardır. Bağırlarına basmışlardır. Memleketin hapishanelerinde yatmışlarını, zalimleri ile kanlı bıçaklı olmuşlarını, kanlı tuzaklarından Kızıldere’lerinden çıkıp gelenlerini, emekçilerini, soruşturmaların, gazın copun mağduru öğrencilerini, sosyalistlerini, hep yenilmiş, hem de tarihin yenilenlerinden yana olanlarını. Seçim gecesi ilk sonuçları görüp birayı bırakıp rakıya davranan efkar havası İstanbul’dan ve o masmavi susuz denizinden memleketin, ve sonunda Mersin’den gelen haberlerle dağılmıştır. O deniz bloğu taşırmış, barajı çökertmiş, On’lar, “devletin ve tabiatın ortak yanlış soru”larına tarihin sahnesine çıkıp “en arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığını” vermişlerdir. Kalbimizin nehirleri şimdi “solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine” dökülmektedir.
Mersin
SORU:Annem yaklaşık 40 yıldır ev temizliğine gidiyor ve şu an emekli olabilmeyi çok istiyor. Çalıştığı iş günübirlik yerler olduğu için sigortalı olabilme şansı yoktu. Bir süre sonra bunun önemini bizler anlatmış olsak da kendince zamanın geçtiğini söyleyip üzerinde çok durmak istemedi. Ama şimdilerde harcadığı emekleri düşünerek kendine fazla dert etmeye başladı bu emeklilik durumunu. Çünkü kısa bir dönem Mersin’de nakliyat işi yapan bir firmada SSK’lı olarak çalıştı. Nüfus bilgilerini, SSK numarasını ve diğer ayrıntılarını iletiyorum, 4 kardeşiz (Yeni bir yasa duydum, ilk iki çocuk için geçmişe dönük borçlandırma yapabiliyormuş). A. Bozkurt/AntalyaDünyanIn İŞİ omzumuzda amaçalIŞmIyor görülüyoruzBiz kadınların en temel dertlerinden biri yaptığımız işlerin iş olarak görülmemesi. Bu nedenle işçi olarak da görülmüyoruz çoğu kez. Ve ne asgari ücrete ne de herhangi bir sosyal güvenceye ne de sendikaya layık görülüyoruz. Bizim her gün evde yaptığımız işler mesela yemek erkekler tarafından yapıldığında ciddi paralar kazanmak mümkün iken, örneğin bizler evlerde temizlik işlerinde çalıştığımızda sanki evimizdeki işin bir devamı imiş gibi bir tavırla karşılaşıyoruz. Birden değersizleşiyor bize verilen işler. En düşük ücretler bize ödeniyor. Zaten evdeki iş, hiç bitmeyen o ömür törpüsü işten sayılmıyor! Gece gündüz çalışıyoruz evde ve bize sorduklarında “hayır çalışmıyorum” diyoruz bir şaka gibi. Emeklilik? Sigorta ve eşit ücret gibi o da bir hayal çoğu kez. Sizin durumunuz nerdeyse bunun bir özeti. Ama galiba küçük br farkla.Doğum borçlanmasında eskiuygulama5510 sayılı Sosyal Sigortalılar Genel Sağlık Sigorta (SSGSS) kanunu belirli şartlar altında kadınlara doğum borçlanması olanağı sağlıyordu. Bu şartlar şunlardı; kadının doğum yaptığı dönemde A/4 hizmet akdine bağlı olarak çalışıyor olması, işten ayrılmışsa 300 gün içerisinde doğum yapmış olması, doğum nedeniyle işten ayrılmış olması ya da işe gelmemiş olması, doğum borçlanması yapılacak dönemde çocuğun yaşıyor olması, doğum borçlanması yapılacak sürede adına prim ödenmemiş olması. Yani bu düzenleme ile işe girmeden evvel doğum yapmış kadınlara bu doğum süresini 2 yıl (ve de ikinci çocuk için 2 yıl olmak üzere 4 yıl) olmak üzere borçlanma hakkından yoksun kalıyorlardı. Fakat diğer yandan askerlik borçlanmasında durum benzer olmasına rağmen uygulama farklı idi. Erkek işçiler sigortalı olarak çalışmaya başlamadan önce askerlik yapmış olsalar da bu süreyi borçlanabilmekte idiler. Yani işe başladıkları tarih 2 yıl geriye çekilmekte idi. Kısaca doğum borçlanmasındaki uygulama kadınlar aleyhine işlemekteydi.Yeni genelgeAncak son olarak temmuz ayında yayınlanan bir genelge ile bu durum değişti. Ancak bu değişikliğin kendiliğinden gerçekleşmediğini belirtmekte fayda var. Doğum borçlanması yapmak isteyen kadınların mahkemelere başvurularının ve Yargıtay kararlarının bu genelgenin çıkmasında ciddi etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Yeni tebliğle birlikte iki temel nokta değişti. İlki, “ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra” ifadesi yeni genelge ile ortadan kalktı. Yani kadınların 2 doğum için 2 şer yıl borçlanabilmesi için bu doğumları sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra yapması şartı artık yok. Diğer bir değişiklik de işten ayrılma söz konusu ise 300 gün içinde doğumu gerçekleştiren işçinin bu doğum için 2 yıl borçlanması uygulaması ortadan kalktı. Artık bu 300 gün sınırı da mevcut değil. Yani artık doğum borçlanması da askerlik borçlanması gibi hesaplanabilir.Sİzİn durumunuzdakİ bİrİ İçİN…Anneniz önceki durumda 48 yaşında ve 5225 prim gün sayısını doldurarak emekli olabilmekteydi ve kalan prim gün sayısı 4194 idi. Ancak iki çocuk olduğunu göz önüne alınır 4 yıl geriye gidersek, yani iki çocuk için doğum borçlanması yapılırsa, anneniz 45 yaşında ve 5000 gün doldurarak emekli olmaya hak kazanıyor. Ve bu durumda sigortalı olarak çalışmaya devam ederse ve herhangi bir başka engel söz konusu değilse 2021 de emekli olabilir. Bunun için SGK’ya doğum borçlanması yapmak üzere Sosyal Güvenlik İl ve Merkez müdürlüklerine bir dilekçe ile başvurmanız ve borçlanma matrahını belirlemeniz gerekiyor.Dilekçenizde TC kimlik numaranızı, iki ya da bir doğum için borçlanmak istediğinizi ve doğum tarihlerini, 5510 sayılı kanunun 41 inci maddesi ile tanınan doğum borçlanma hakkından faydalanmak istediğinizi belirtebilir ve borç miktarının hesaplanmasını talep edebilirsiniz. 11 bin lira civarında bir ödeme yapmanız muhtemel. Borçlanma matrahı taban (asgari ücret) tavan matrah arasında olabilir. Doğum borçlanmasının başvurunun kabulünün ardından 1 ay içerisinde peşin olarak ödenmesi gerekiyor. Umarız anneniz bunca yıllık çalışmanın ardından emekli olabilir.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
