Seçime bir gün kala bile sokaklarda bizim alıştığımız anlamda bir seçim tantanası yok. Ne binlerce bayrak ne insanı yıldıran, bezdiren anonslar. Kaderini belirlemeye bir gün kala, politik yarılmalar içindeki bir toplum, neredeyse sükûnet içerisinde oy vermeye hazırlanıyor. Atina’nın merkezine doğru ilerledikçe daha fazla SYRIZA afişine, pankartına ve seçim bürosuna rastlıyoruz. Nea Demokratia, PASOK ve KKE’nin (Yunan Komünist Partisi) afişleri, pankartları seçim büroları deyim yerindeyse seyrek. Sokağı SYRIZA tutmuş diyoruz. Zaman zaman Altın Şafak’ın afişleri de görülebiliyor gerçi. Ertesi gün oy verme sırasında Çipras’a gösterilen yoğun ilgi aynı ilginin diğer sandığa giden liderlere gösterilmemesi adeta seçim sonuçları için bir barometre vazifesi görüyor. İlk seçim sonuçları geldiğinde SYRIZA’nın Klathmonos Meydanı’ndaki seçim merkezindeyiz. Çadırı dolduran binlerce insan, Avrupa’nın başka yerlerinden gelmiş ve umutlarını “SYRIZA’dan sonra biz!”e bağlamış sol partilerden yoldaşlar da içlerinde hep bir ağızdan haykırıyor: “Bandiera rossa!” “Kızıl bayrağımız sınırlar aşıyor.” Ağlayanlar gülenler, durmadan birbirine sarılan insanlar. Yine de sükûnet içinde üniversite meydanına akıyorlar. Ne bir itişme ne bir bağrışma. Çipras kürsüden anlatıyor.Hükümet içi dengelerErtesi gün kesin sonuçlar neredeyse ortaya çıkıyor: Tek başına iktidar için gerekli olan 151 yerine SYRIZA 149 milletvekili kazanmış. Çipras neredeyse saatler içerisinde kendisini siyaseten sağda konumlandıran ancak kemer sıkma politikalarına karşı örneğin Potami’den de PASOK’tan da daha tutarlı ve karşıt bir tutum sergileyen ANEL ile koalisyonu kuruveriyor. Hükümette ise dağılım şöyle: Başbakan, başbakan yardımcısı ve hükümet sözcüsü SYRIZA’dan. 10 bakanın yedisi SYRIZA’dan. Bir bakanlık -Savunma Bakanlığı- ANEL’in başkanı olan Kammenos tarafından yürütülecek, iki bakan ise meclis dışından geliyor. Bakanların altında çalışan “alternate” bakanlar ise toplam yirmi adet. Bunlardan 14’ünü SYRIZA, 4’ünü meclis dışından atananlar, birini ANEL, birini de seçimde SYRIZA lehine çekilen yeşiller vermiş durumda. Bunun dışında “deputy” bakanlıklar 6 adet ve ANEL ile SYRIZA arasında eşit olarak paylaşılmış. Üç devlet bakanlığı ise SYRIZA 2 ve ANEL 1 olarak paylaşılmış.ANEL’in tavrı ılımlıBu aceleci tutum ve ANEL ile koalisyon başlangıçta solcular arasında bir hayal kırıklığı yaratıyor. Özellikle ANEL’in bugüne kadar göçmen hakları, dış politika, Makedonya sorunu gibi konularda neredeyse faşist tutumlar alması solcularda derin bir endişeye sebep oluyor. Diğer yandan Çipras’ın parti mekanizmalarını çalıştırmadan kendi başına bu kararı alması eleştiriliyor. Ama bir yandan en büyük sorunun AB ile yapılacak borç pazarlıkları olduğu göz önüne alınıp diğer partilerin bu en önemli konuda sağlam durmayacaklarının açık olduğu tartışılıyor. Yine de AB ile masada hükümetin elinin serbest olmaması, ortağının iktisadi meselelerde neoliberal bir tutum belirlemesi en kötü sonuçları doğurabilir kanaati hâkim.Peki bundan sonra ne olacak? Bu herhalde burada, Atina’da, en çok sorulan soru. Ancak ilk günün şokunu atlatan solcuların yüzleri tekrar gülmeye başladı. Zira İçişleri Bakanlığı’na gelen Nikos Voutis gibi solculuğuna güvendikleri isimlerin açıklamaları yüreklerine su serpmiş durumda. Zira SYRIZA’lı hükümet üyeleri en temel politikalarında herhangi bir değişiklik olmadığını, hemen bu andan başlayarak bugüne kadar söyledikleri ne varsa yapmaya başlayacaklarını açıkça ifade etmeye başladılar. Üstelik hükümetin sağ kanadı ANEL, bizim belki de sağdan yana hiç alışık olmadığımız bir açıklama yaptı. Dediler ki “Sol bu ülkenin şansıdır. Eğer SYRIZA başarısız olursa sol bu ülkede bir daha asla kendini toparlayamaz. Halbuki bu ülkenin sola ihtiyacı var. Bu yüzden SYRIZA’ya destek olacağız. Anlaşamadığımız konulardan başlamamıza gerek yok. Makedonya sorunu yıllardır var ve biraz daha bekleyebilir. Önce acil olan ve üzerinde uzlaştığımız konuları çözelim.”Gerek SYRIZA’nın içerisinde olan, gerek dışında olan ama ona destek vermiş olan solcuların ise tartışma konusu toplumsal muhalefetin, sosyal hareketlerin şimdi nasıl ilerleyeceği. “Kimi zaman siyaseten, kimi zaman toplumsal örgütlülük olarak hükümet olmak iktidar olmak anlamına gelmeyebiliyor”, Podemos lideri Pablo Iglesias’ın uyardığı gibi. Bu yüzden sol, SYRIZA’nın parti olarak, partinin kadroları olarak, devlet ve hükümetle tamamen bütünleşmemesini, kendini ayrı tutmasını, partinin kendi mekanizmalarının çalışır durumda olmasını savunuyor. SYRIZA’nın bir iktidar partisi gibi davranmaması ihtimalini mekanizmaları ve kadroları ile sosyal hareketlerle, toplumla bağlarını sürdürüp geliştirmesini ve sol hükümete soldan baskının sürdürülmesinin ihtimallerini araştırıyorlar. ERT’nin tekrar açılması, eski havaalanı arazisinin özel şirketlere mi satılacağı, park mı yapılacağı üzerindeki tartışma, asgari ücretin yükseltilmesi, özel cezaevlerinin kapatılması, göçmenlerin kayıt altına alınması gibi konular bu muhalefet ve soldan baskının odak noktaları olarak öne çıkıyor.Mücadeleye devam!SYRIZA, Sinan Birdal’ın Evrensel’deki yazısında isabetle analiz ettiği gibi iktisadi genişlemeyi savunan ABD, İngiltere ekseni ile kemer sıkmayı savunan Almanya ekseni arasında emekçi sınıfların en azından nefes almasını sağlayacak bir yol açmaya çalışacak, böyle umuyoruz. Bugün SYRIZA’nın radikal görünmesi ve “radikal” görünen tüm taleplerimiz, aslında toplum olma, haysiyetimizle yaşama, hatta hayatta kalma mücadelemiz olmaktan öteye gitmiyor. Velhasıl Yunanistan’daki solcuların tartışmalarından anladığımız SYRIZA’nın hükümete gelmesi bir son değil, Gezi Parkı’ndaki gençlerin dediği gibi hâlâ “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!”
Meclis
Hükümetimiz “PKK ile mücadele ve Kürt sorununa” bundan sonra yepyeni “yeni strateji” ile yaklaşacakmış. Bu yeni stratejinin ana ayaklarını neler oluşturuyormuş? Bir kere mealen İmralı›da Abdullah Öcalan, Kandil›de veya Avrupa›da PKK muhatap alınmayacak, devre dışı bırakılacak. Güneydoğu›da ve diğer bölgelerde yaşayan Kürt vatandaşlar, PKK ve KCK›nın baskısından kurtarılacak. Bu amaçla doğrudan halk muhatap alınacak ve sivil siyaset kanalıyla çözüm aranacak, ipleri İmralı ve Kandil›in elinde olmayan, demokratik yollarla seçilerek Meclis›e gelmiş, siyasi inisiyatif kullanabilecek parti veya partilerle muhatap olunacak.Bu strateji için çok mu uğraşmış acaba AKP’li stratejistler? Son otuz senedir bu “sorunu” çözmek için uygulana gelen politikalara baksalardı pek gerek kalmazdı “yeni” sini bulmaya. Ha bunun farkı ne derseniz, o da AKP’nin “ben yaptım, oldu” stratejisinde gizli. Şimdi AKP bir kere kuvvetle inanıyor ki “ergenekonu” tasfiye ederek asker, polis, istihbarat ve ABD ile kurduğu milli birlik ve beraberlik ve iman birliği, PKK ile mücadelesinde sihirli bir değnek olarak “sivil siyaset” eliyle bölgede yapacağı operasyon, yağdıracağı bomba, öldüreceği insan dolayımında kendisine “çözüm” olarak dönecek. Yani otuz senelik strateji değil onu icra edenler yanlıştı(!) Yoksa şimdi bütün bunları icra eden AKP ve malum şekilde örgütlenmiş bulunan güvenlik güçleri olunca netice farklı olacak. Ha bire sivil siyasetle çözüm aranacak denmesi bu noktada daha da tüyler ürpertici. AKP’nin genel icraat çizgisine bakarak bu “sivil siyaset” vurgusunun ne menem bir manipülasyon olacağını tahmin etmek zor değil. Bu vurgu muhtemelen ve öncelikle daha fazla askeri operasyon demek. Aynı anda şunu da hatırlayalım. AKP ve cemaat, bölgede Kürt siyasi hareketinin rakibi olacağına da kuvvetle inanıyordu bir vakitler. Kürt halkının seçimlerdeki yanıtı AKP ve hempalarının beklentisinden biraz(!) farklı oldu. “Yetkililerin” 18 ve 22 yaşında iki kızı Newroz’da kendini ateşe veren ve AKP ile Saadet Partisi binasını işgal eden Saliha Hanım’a gelip bizden barış değil “bizden iş aş isteyin” rüşvetini önerme cüreti bu inançtan kaynaklanıyordu. Saliha Hanım “senin evladın yansa sen ne istersin, iş mi?”dedi o yetkiliye. “biz barış istiyoruz!” diye çarptı cevabı suratına. Seçimler bu talebin yalnız Saliha Hanım’ın talebi olmadığını gösterdi. BDP tüm gayretlere yasaklama ve baskılara rağmen bölgede “Kürt sorununun” asıl temsil hakkını elinde tutmaya devam etti. Satın alınamayan, AKP politikalarına, ve networklerine dahil edilemeyen Kürtlerin “sorun”unu çözmek için hala asıl aktörleri muhatap almayarak, “çakma” aktörler, partiler icat etme peşinde mi olacak bundan sonra AKP?Bu yeni stratejiye ve Newroz saldırısına bakarak, evet! Hükümetin gazeteleri, istihbarat kaynaklı provokasyon “haber”lerine 18 Mart’ın çok öncesinden başladılar. Her yıl 21 Mart’a en yakın pazar günü kutlamalar yapılmasına, hatta bu kutlamalar bir haftaya yayılmasına rağmen, bu yıl AKP “Newroz sadece gününde kutlanır” diye tutturdu. Sonuç, İstanbul›da Hacı Zengin başta olmak üzere ölüler, yaralılar, gözaltılar, tutuklamalar, milletvekillerinin yumruklanması, yaralanması hastaneye kaldırılması. “Geleneksel bir Türk bayramı” hali olarak “nevruz” yani(!). Bir de geleneksel takım elbise ile, elele sönmüş ateşlerin üzerinden atlama rezilliği var, pardon! Son olarak da tüy kabilinden sivil olarak da şehit olabileceğimize dair bir kanun tasarısın hazırlamış hükümetimiz. Bölgede “iş, aş” rüşveti ile satın alamadığı özgürlük ve barış talebini bastırmak için kullanacağı ve muhtemelen ölecek olan çocukların ailelerine ne güzel bir teselli düşünmüşler hep birlikte(!) İçiniz rahat olsun sizin de sevgili okuyucu(!) Eğer bu yepyeni stratejiler sonucu otuz senedir olageldiği gibi şehirde patlayan bir bomba sonucu can verirsek şehit olarak ölebileceğiz. AKP ile çözüme doğru yaklaşıyoruz işte! Her canlı bir gün ölümü tadacaktır nitekim!Fakat tabii yine AKP’nin bütün bu meselelerde hesaba katmadığı bir şey var. O da Newroz’un isyan ateşinin onların istediği yerde değil, kendi istediği yerde yanması daima. Kimi zaman bir Diyarbekir zindanında, kimi zaman Kadifekale’de kimi zaman İstanbul’da. Kendini ateşe vereni mi, başkasını mı yakacağı hiç belli olmuyor ama!Pınar Öğünç, Bu Ateşin Üstünden Nasıl Atlayacaksınız? 19.03.2012, Radikal,
Onur için!Bu memleketin insanlarını düşünmeyenler ayılarını düşünürler mi? Hesabınızı şuradan biçin: Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun başına gelenleri hatırlayın.peki ben hatırlatayım; Onur Hoca, üç diğer araştırmacı ile birlikte “The causes of deaths in an industry-dense area: example of Dilovası (Kocaeli)” başlıklı bir araştırma yapmıştı. Mealen; Endüstri yoğun bölgede yaşayanlarda ölüm nedenleri: Dilovası örneği (Kocaeli). Araştırma sonuçları bir hayli vahimdi. Onur Hoca da onurlu bir şekilde hem kamuoyuyla, hem de etkili ve yetkili kimselerle paylaşmıştı bu sonuçları. Demiş ki: “Kan ve dışkıları bırakın, doğum yapıp çocuk emziren annelerin sütünde bile çinko, demir, alüminyum, kurşun, kadmiyum tespit ettik, tehlike büyük” Hatta TBMM’ndekilere kadar uzanmıştı. Hatta bir “meclis araştırma komisyonu” bile kurulmuştu. Noolmuştu peki bunca araştırma ve bilgilenmenin sonunda? Bu zatı muhteremler ne yapmıştı bu hususta? Hiç! Hiç birşey olmamıştı. Yani “siz ölün kardeşim, ister iş kazasından ölün, ister işsizlikten, yoksulluktan, açlıktan, iş güvencesizliğinin yolaçtıklarından ölün, ister prostat ve mide kanserinden ölün Dilovası’nda havada ve tozda memleket limitinin 30 kat ve AB limitinin tam tamına 240 katı üstünde rastlanan Kadmiyum yüzünden. “ demişlerdi muhteremler. Öyle demeseler, ölün demeseler gereğini yaparlardı. Tabii kendilerince gereğini yaptılar. Haksızlık etmeyelim. O günden bu güne Onur Hamzaoğlu’nu mahkeme kapılarında süründürmek peşindeler. Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu -ki kendisi AKP’nin kuruluşunda Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte aktif olarak görev almışmış-ve Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman elbirliği ile “haberin geniş halk kitlelerine ulaşmasını sağladığı, araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak amacıyla kullandığı” iddiasıyla yargılanması için savcılığa şikayette bulunmuşlardı. Prof. Dr. A. Murat Tuncer’in başkanı bulunduğu Kanserle Savaş Dairesi ise “amman işimizi elimizden alıyor!” diye olsa gerek yememiş içmemiş YÖK’e şikayetlenmiş, YÖK de, Kocaeli Üniversitesi’ne yazmış. Üniversite de Hoca hakkında disiplin soruşturması açmıştı. Rektörlüğü izin verirse TCK’nin 213. maddesi uyarınca 2 ila 4 yıl arasında hapis istemiyle yargılayacaklardı. Bu soruşturma hala sonuçlanmış değil. Ama Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun yerel basında Onur Hamzaoğlu ile ilgili epey atıp tutmuş işi hakarete vardırmıştı. Onur Hamzaoğlu’nun Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı aleyhinde açtığı hakaret davasının ilk duruşması 31 Mayıs 2011 günü Kocaeli Adliyesinde gerçekleşmişti. Duruşma sonrasında kalabalık bir katılımla Kocaeli’nde “Akademik Özgürlük ve Toplumsal Sorumluluk» Forumu yapılmıştı.Davanın ikinci duruşması, 15 Eylül Perşembe günü saat 11›de aynı mahkemede yapılacak. Onur›una sahip çıkmak isteyenlere duyurulur.Farkımız ne ola ki?Ayılara ve bizlere gelince. Direniyoruz. Ergenenin yaşayamayan balıklarıyız. Dördüncü derece atık suyuna dönüşen o güzel nehirden zehirlenen bitkiler hayvanlar ve insanlarız. İspir bölgesinde inşa edilen HES ve barajlar yaşam alanlarımızı parçalıyor. Soyak tarafından inşa edilen Gülbağ Hidroelektrik Santrali’nin (HES) inşası sırasında su yataklarımız dinamitlendi. Çoruh ve tüm kolları HES ve baraj nedeniyle şantiye ve dinamit yatağına döndüğü için sığınacak yer kalmadı. Sığınacak yer kalmayınca birimiz tutmuş bir köyün yolunu. İki kişiyi öldürmüş. Bu bozayı için vur emri çıkarılmış. Savaş çığlıkları atan katiller alkışlanırken,yeri yurdu tahrip edilmiş ve deliye dönmüş “bilinçsiz” bir bozayı için vur emri çıkarılmış. İşte intikam ve katliam duygularının en somut hali. Ama biz öte yanda kalanlar, ayıların safında kalanlar savunuyoruz kendimizi. Erzurum’un Tortum İlçesi’ne bağlı Bağbaşı Beldesi’nde köylüleriz tam bin beşyüz kişiyiz birinci köprü üstünde duran, iş makinelerinin önünü kesen. Sinop’un gerzesinde, Yaykıl Köyü Çakıroğlu Mahallesi’nde gaz altındayız termik santrallere karşı. Yahut nükleer, yahut bu ekolojik talan. Ayılarla aramızda bir fark var mı? Varsa bile bu umutsuzca yaşam alanını savunan gariban ayıların lehine şüphesiz. Zira bizim türümüzün en az yüzde ellisi bunların nedeni. Bizim türümüzün-boz ayının aksine oy kullanabilen- yüzde ellisi bağıra bağıra gelen bu ekolojik talana, üzerinde yaşadığımız toprağın, hayatımızın kaynağı havanın ve suyun talanına yani AKP’ye onun politikalarına evet dedi bile isteye.
Bu memleket siyasetçilerinin, bir şekilde bir koltuğa kavuşmuş, iktidarın tadını almış olanlarının psikolojisini ayrı bir inceleme konusu yapmayı bu işin erbabı psikolog arkadaşlara havale ediyorum. Fakat bugün itibarıyla aydınlatılmasını istediğim bir husus var. Hani bazı çocuklar geç bir yaşta, ne bileyim üç yaşında falan, ortaya çıkardıkları haltın üzerine oturup, kokusu yedi düveli tutmuşken,” Bişey yok! Bişey yok! Ben hiç birşey yapmadım “ diye tuttururlar. “Evladım, kalk oradan da temizleyelim, pişik olacaksın” yollu sağduyulu anne önerileri bir işe yaramaz. Hatta çocuğu daha da saldırganlaştırır. O anda ana babalara özgü anlayış ve şefkat devreye girer. Neticede çocuktur. Bu hali bile sevimlidir. Benim sorum şu yönde psikolog arkadaşlara; acaba bu evrede bir kitlenip kalma mevzubahis olabilir mi bir travma neticesinde? Yani seneler seneler sonra, bu çocuklar artık bıyıklı birer yetişkinken, özellikle de iktidar ve koltuk sahibi olmuşlarsa, bu tür davranışları tekrarlamalarının esbab-ı mucibesi nedir?Neden bahsediyor, niye sapıtmış bu yine diye boşuna aranmayın. Ben doğrudan söyleyeyim. Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun başına gelenleri anlamaya çalışıyorum. Onur Hoca, üç diğer araştırmacı ile birlikte “The causes of deaths in an industry-dense area: example of Dilovası (Kocaeli)” başlıklı bir araştırma yapmış. Mealen; Endüstri yoğun bölgede yaşayanlarda ölüm nedenleri: Dilovası örneği (Kocaeli). Araştırmayı Tübitak da desteklemiş. Araştırma sonuçları vahim tabii. (“Vahim olmaması konusunda bir umudu olan var mıydı?” “Ankara’ya giderken arabanın penceresi açık bu bölgeden geçen var mı?” gibi soruları bir kenara bırakıp devam edelim). Onur Hoca araştırma sonuçlarını “Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı”( tekrarlıyorum HALK sağlığı, Girişimcileri Ruh Sağlığını Koruma Anabilim Dalı değil!) konumuna uygun şekilde hem kamuoyuyla, hem de etkili ve yetkili kimselerle paylaşmış. Demiş ki: “Kan ve dışkıları bırakın, doğum yapıp çocuk emziren annelerin sütünde bile çinko, demir, alüminyum, kurşun, kadmiyum tespit ettik, tehlike büyük”. Bu arada bilgileri paylaştığı bu etkili ve yetkili kişilere TBMM’ndekiler dahil. Hatta bir “meclis araştırma komisyonu” bile kurulmuş.” Ee noolmuş?” diyeceksiniz. Çok şaşıracaksınız(!). Hiç! Hiç birşey olmamış. Yani “siz ölün kardeşim, ister iş kazasından ölün, ister işsizlikten, yoksulluktan, açlıktan, iş güvencesizliğinin yolaçtıklarından ölün, ister kanserden ölün” demişler etkili ve yetkililer. Ölmekte hürsünüz. Mesela prostat ve mide kanserinden ölebilirsiniz ihtimal. Dilovasında havada ve tozda memleket limitinin 30 kat ve AB limitinin tam tamına 240 katı üstünde rastlanan Kadmiyum yüzünden. Öyle demeseler, ölün demeseler gereğini yaparlardı.Pardon haksızlık ettim gereğini yapmışlar tabii. Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu -ki kendisi Ak Parti’nin kuruluşunda Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte aktif olarak görev almışmış-ve Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman elbirliği ile “haberin geniş halk kitlelerine ulaşmasını sağladığı, araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak amacıyla kullandığı” iddiasıyla yargılanması için savcılığa şikayette bulunmuşlar. Söylemeye ne hacet her ikisi de AKP’li. Amman bu gayretkeşlikte bunlarla yarışan diğerini unutmayalım. Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı. Bu daire ne güzel “mankafalar, sigara içip kanser oluyorsunuz, biz naapalım?” a bağlamıştı. Ah Onur Hocam! Nerden çıktı şimdi bu rapor? Kimyasallar, devletin denetleme sorumluluğu falan. İşte bu başkanlık YÖK’e yazmış. YÖK Kocaeli Üniversitesi’ne yazmış. Üniversite de Hoca hakkında disiplin soruşturması açmış. Yani gayet disiplinli bir şekilde çalışıp bilimsel bilgi üretmenin ve bunu muhatabıyla paylaşmanın bedelini ödemesi gerekiyor Onur Hoca’nın. Rektörlüğü izin verirse TCK’nin 213. maddesi uyarınca 2 ila 4 yıl arasında hapis istemiyle yargılayacaklar. Şimdi Kocaeli üniversitesinden insanlığın ölmediğine, iktidar koltukları arasına sıkışmadığına dair bir ses bekliyoruz. Bekliyoruz. O vakte kadar www. onurumuzusavunuyoruz. org’a a gidip, Onur’umuza sahip çıkabiliriz. Olmadı, biz de Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’na, Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman’a, Kanserle Savaş Dairesi Başkan’ı Prof. Dr. A. Murat Tuncer’e raporun gereğini ve görevlerini yapıp yapmadıklarını sorarız Türkiye ve dünya kamuoyu önünde. “Körsün zaten sana iş verdik” gibi, “solcusun zaten yaşamana izin verdik” gibi yanıtları alacağımızı bile bile.
Sabahat Tuncel bir komiserin suratına bir tokat atmış. Bir milletvekili Bengi Yıldız elinde taşla görüntülenmiş. Memleketimin beyaz gazetecileri televizyoncuları “ama, ama” diyorlar, “siz de şiddet kullanmış oldunuz.” Bundan öncesi zaten yoktur. Bundan önce fotoğraf makineler ve kameralar “nedense” orada değildir. Ya da basın emekçilerine haksızlık etmeyelim oradadırlar, ama gönderdikleri fotoğraf ve görüntüler bir türlü giremez görüş sahamıza. Nedense bayramını kutlamak için meydanlara çıkmış bir halka gaz, tazyikli su, copla müdahale ederken, durumu sakinleştirip bayram gibi bir bayram kutlama çabasındaki milletvekilleri polise arkalarını dönüp kalabalığa dert anlatmaya çalışırken arkalarından sıkılan suyun görüntüleri de yoktur. Ya da vardır ama ulaşmaz, ulaşamaz.Adalet DuygusuAh ama bu bir nevi gelenektir. Tek bir kişi soruşturulmaz ve yargılanmaz ya da görevden el çektirilmez orada yaptıkları için. Sanki tüm olanlar için, tüm yapıp edilenler hak edilmiş gibi davranılır. Oranın halkının belediye başkanlarının ellerini kelepçelenmezler yalnız. Bir de milletvekilleri yumruklanır, üzerine gaz ve su sıkılır, coplanırlar, meclis önlerinden gözaltına alınırlar, hapis yatarlar. Bu milletvekillerine gaz bombaları atılabilir, geçen yıl mesela Silopide bacağı kırılabilir Sevahir Bayındır’ın, Hasip Kaplan hastaneye kaldırılabilir. Sevahir Bayırdır’ın bacağını kıranlar Hasip Kaplan’ı hastanelik edenler hakkında bir soruşturma bir işlem? Yok! Böyle oldu diye bir kıyamet kopması? O da yok! Silopi Cumhuriyet Savcılığı ilgili komiserin suç duyurusuyla Sabahat Tuncel hakkında, “halkı suç işlemeye teşvik etmek”, “terör örgütü propagandası”, “güvenlik güçlerine mukavemet ve hakaret”, “gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet”le suçlamaları ile soruşturma başlatır. Yalnız bu iki olayı karşılaştırmak bile adalet duygumuzu yeterince zedeler. Yalnız bunlara bakmak bile “niye isyan ediyorsunuz?” sorusuna, bir yanıttır.Niye isyan ediyorsunuz?Diyarbakır cezaevinde b.k çukurlarına mı sokuldunuz, b.k mu yedirildiniz, insanlıktan mı çıkarılmaya çalışıldınız, askılara mı alındınız, sıra dayaklarından mı geçirildiniz? Elleriniz arkadan bağlanıp diz mi çöktürüldünüz, tecavüze mi uğradınız, Elektrik mi verildiniz, Adınız diliniz yok mu sayıldı. İnsanlık onuruna inanmak için canınızı mı verdiniz Mazlum Doğan misali bir yeni günün sabahında. Ve belki o kadar karanlıktı ki Diyarbakır zindanı ve öyle derindi ve ağırdı ki karanlık, insan kalabilmenin yolu hafiflemekti, bir ışığa mı dönüşmekti bir başka newroz sabahı, Ferhat mı, Necmi mi, Eşref mi, Mahmut mu adınız? 1992›nin 21 Mart sabahında o ışık mıydı aydınlatan yüzünü insanların. O insanlar ki otomatik silahlarla taranarak can verdiler. Sonra dün «kart kurt kürt» diyenler, Kürt diye bir şey yok diyenler, «bir Türk bayramı olan nevruz»u keşfettiler yine dün. «Sosyalizm lazımsa onu da biz getiririz zihniyeti, “nevruz kutlanacaksa onu da biz kutlarız” diye dirildi yeniden. Öyle pişkin. Ateşlerin üzerinden atladı devletlüler.Katilin GözyaşlarıŞimdilerde açılım konuşuyoruz, toplu mezarlar açıladururken “orada.”Eski “devlet görevlisi” yeni “katil” Ayhan Çarkın bile çark etti. “Güneydoğu’da ilk gönderilen 320 kişilik Özel Harekat grubundaydım. Korkunç şeyler yaşandı o bölgede. Hepimiz kana bulaşmıştık. Bir köye gittiğimizde baktık adamın biri gelmiş, çoluğunun çocuğunun içinde bir adamı çırılçıplak soyuyor, toplamış dayak atıyor” diyor. Yetinmeyip ekliyor; “Bu millete b.. yedirdiler. Kürtlerden özür dilenmeli. Hakikatleri araştırma komisyonu açılsın gider her şeyi anlatırım. Benimle birlikte olanları bu ülkeye ihanet edenleri söyleyeceğime yemin ediyorum.” Durmadan konuşuyor. “Mardin’in Pınarcık Köyü’nde bir katliam yaşandı. Katliamı provokasyon amaçlı, JİTEM’in oluşturduğu gruplar yaptı. Çoğu çocuk 30 insan (ağlıyor). O insanları örgüt öldürmedi. Başbağlar katliamı, Bilan kazası olayı, Jave köyleri, hepsini aynı ekip yaptı. Başbağlar, Ergenekon zihniyeti ürünüdür.” Namlı katil gözyaşlarına boğuluyor.Tarih ve UtanmaAçılıma, toplu mezarlara, işkencelerin belgesellerine, tanıklıklarına, katillerin bile itiraflarına rağmen. Değişmeyen bir şey var. Ben “Kürt olduğum için ezildim, eziliyorum” diyen bir yazara, travmatik Türkçe öğrenme anısını anlatan bir yazara hala, “hayır sen ezilmiyorsun” deyip uzun uzun neden ezilmediğini anlatıyor bir Türk ve beyaz gazeteci utanmadan. Aynı utanmazlıkla “efendim siz de şiddet uygulamış olmuyor musunuz?” diye soruyorlar Bengi Yıldız’a. İktidar seçim yatırımı demeçler geveliyor. “seçmen cezasını verecek” miş. Hiçbir hukuksuzluğu ve ayrımcılığın hesabını sormayanlar o tokadın “densizliğin” hesabının sorulmasını istiyorlarmış. Asıl densizlik işkence, ölüm ve imha cenderesinden geçmiş ve hala barış isteyen bir halkın ve o halkın temsilcileri karşısında o halka hala zulmetmeye kalkan bu cürettir. Diyarbakır Cezaevinden insan olarak çıkabilmiş ve hala barış diye direten Ahmet Türk karşısında mahcup olmadan insanlığından ve küçüklüğünden utanmadan siyasi hesaplarını sürdürebilmektir. Masaya oturmadan en azından özür dilemeniz beklenir iktidar sahibi olarak. Dünya tarihine Diyarbakır Cezaevini de geçirmiş bir devletin üniforması sırtınızda ya da adınızın önünde emniyet amiri/komiser sıfatları ile gidiyorsanız hele oraya açılım tantanaları eşliğinde, kat be kat mahcubiyet duymanız gerekir. Ama yok “devlet politikasını” uyguluyorsanız, ağzınızın ortasına tarihin tokadını yersiniz bir Kürt kadının eliyle. Ve bir şey daha söyleyeyim o yediğiniz tokat, tokat bile sayılmaz bugüne dek yaptıklarınız yanında.
