Geçtiğimiz günlerde Yunanistan’daki duruma dair memleketin pek çok akademisyenin altına imza attığı bir bildiri yayınlandı. Vangelis Kechriotis sayesinde yayınlandığını öğrendiğimiz bildiri kadar yayınlandığı gazetenin macerası da kendi gazetecilik geleneğimiz açısından ilginç ve öğrenmeye değer. Bildiri ilk olarak Eleftherotypia Gazetesi’nde yayınlandı. Ve bu tarih merkez sol çizgideki bu gazetenin tekrar “gazetecilerin kendine ait bir gazete” olarak yayına başlamasının ilk gününe denk geldi. Eleftherotypia 1975 yılında gazeteciler tarafından kurulmuş bir gazete olarak yayın hayatına başlamış, Tegopoulos ailesi tarafından satın alınmış, 2011 Aralık’ında da iflas etmişti.Buradan çıkan netice ne pek kendi açımızdan? Yunanistan’da Türkiye’dekinin aksine basın sektöründe gayet güçlü bir sendika var ve grevci gazetecilerin kendi gazetelerini çıkarmaları pek de olağanüstü bir durum değil. Bu bir. İkincisi Yunanistan memleketi mevzu bahis olduğunda gazetecilerin kendilerini “sol” da tanımlama ölçütleri bizimkilerden biraz farklı. Hayrettir ki(!) orada gazeteciler sendikalı olmayı, örgütlenmeyi solculuğun alamet-i farikalarından sayıyorlar. Köşemizden “politik doğruları” ilan etmek önemli bu devirde, bu koşullar altında, Türkiye’de. Ana akım medyada kendi doğrularını söylemekte ısrar edenleri kapı önüne koyuyorlar, o da doğru. Kartel medyası ve politika söz konusu olduğunda “farklı görüşlere” kenar süsü muamelesi bile gereksiz, hukukmuş ifade hürriyetiymiş berhava. Biliyorduk. Yahut bilmiyorsak yaşayarak öğrendik. Öğrenmediysek kim bize ne etsin bu saatten sonra? Hepsine tamam. Ama insan düşünmeden edemiyor işte, işlerimizi kaybetmeyi çok daha önce göze alsaydık, örgütlenseydik, bu kadar kolay mı olurdu bu gün sepet havasını çalmaları iktidar borazanlarının arkamızdan. Lafı uzattık Yunanlı akademisyenlerin bildirisine pek az yer kaldı. Ancak merak edenler orijinal metne ve İngilizcesine aşağıdaki linklerden ulaşabilir.“Toplumu ve demokrasiyi savunmak için… Yunanistan ve Avrupa, birbirini besleyen bir krize gömülmektedirler. Öyle bir kriz ki bu; Birliğin kurumsal zaaflarını açığa çıkarmakla kalmıyor, muhafazakar iktidarların neoliberal tarifler uygulayarak bu krizi nasıl kabul edilemez bir şekilde işlettiğini de gösteriyor. Ne kadar zor görünüyor olsa da, küreselleşmeye yeni bir anlam kazandıracak, tarihsel, ahlaki ve siyasal değerleri sunacak olan sosyal ve demokratik bir Avrupa için çalışmak zorundayız. Çünkü çözüm, ulusal ölçekte olamayacaktır, kıtamıza -hatta daha da ötesine- hitap etmek durumundadır. Bugün Yunanları küçümsüyorlar, yarın, güvensizlik ve kin duygularını besleyerek başka halkları küçümseyecekler. Avrupa tarihinde yıkıcı bir andır söz konusu olan. Böylelikle Yunanistan’la dayanışma, ilerici Avrupa’nın tamamı için siyasal bir mücadele alanıdır. Bu kaba ve sınıf odaklı söylem karşısında, yurttaşların -özellikle de şu an kriz dolayısıyla zarar görmüş olanların- ihtiyaçlarını ve deneyimlerini merkeze alan bir eleştirel düşünceyi önermek durumundayız. Bu metni imzalayanlar olarak, toplumun ve demokrasinin müdafaası için güçlü bir cephenin inşa edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Adalet, dayanışma ve demokrasinin temel ilkelerinde, yani liberal ve demokratik bir yönetimde yurttaşın özelliklerini oluşturan unsurlarda ortaklaşan, kelimelere yeni bir anlam vermeyi, farklı bağlılıkları olan yurttaşları ve toplumsal alanlar arasında bir yaratıcı iletişim sağlamayı hedefleyen, farklı alanlardan insanları bir araya getirecek olan büyük bir ittifak… “Çıkmaz yol” mantığını, kolektif gururumuzu altüst ederek Yunan toplumunu itham eden temelsiz önyargıları reddederek, Yunanistan içinde ve dışında krizin sonuçlarını göstermeyi amaçlıyoruz. Yunanistan krizi, içinde yaşadığımız tarihsel dönemi temelden sarsan daha genel bir krizin parçasıdır. Böyle bir geçiş döneminde, toplumun gerçek anlamı kadar demokrasi ve yurttaşlık kavramlarının da zedelenme tehlikesi altında olduğunun farkına varılması ayrıca önemlidir.Orijinal metin Yunanca:http://koindim.wordpress.com/Mısır Gazetesi Jadaliyya’da yayınlanmış İngilizce versiyonu: http://www.jadaliyya.com/pages/index/4381/from-greece_declaration-for-the-defense-of-society
kriz
Tarih, kimlerinin düşündüğü gibi çizginin başında bir ok, dümdüz, ileriye doğru gitmez. Yani toplumlar kaçınılmaz olarak bir noktadan başlayıp daha iyi, daha güzel, daha ileri bir noktaya ulaşmazlar yıllar geçtikçe. Velhasıl ilerleme ve kalkınma topyekun bir havuçtur habire elinizi uzattığınızda elinizden kayıp duran. İlle de bir ok varsa helezonlar yapar, geriye döner, fasit daireler oluşturur, şaka gibi fiyonklar çizer. Velhasıl bir ip yumağı halinde durur tarih, ille de somut bir şeye benzeteceksek. Siz de artık siyasi meşrebinize göre bir ipin ucundan tutup çekersiniz. Siyasi meşrebi olmadığını iddia edecek kadar siyasiler de bulunur tarihçiler arasında. Bu arkadaşlar o nebze siyasidirler ki müesses nizamın statükosunu savunmak uğruna kendi yaptıkları tarihin tarafsız ve bilimsel olduğunu savunurlar en bildik ezberlerle. Velhasıl tarafsızlık adı altında, kendi gizli taraflarının adı olur “bilimsel, tarafsız tarih.” Bu tarihçi galip gelenle duygudaştır1 Bu duygudaşlık hep galip gelenin o çağda galip olanın işine yaramıştır. İşte böylelikle tarih en az herhangi bir bilim dalı kadar politiktir. Ve bugüne dair yapıp ettiklerimizi meşrulaştırmanın bir aracı olduğu kadar geleceğe dair tasavvurlarımızın da geçmişte bir dip taramasıdır. Dün mümkün olan bugün ve yarın da mümkündür demenin entrikalı bir yoludur velhasıl. Geçmişten bir anı alır, parlatır, üstüne ışık düşürür işte! dersiniz. Seçtiğiniz an sizin tarafgirliğinizin sebebi ve sonucudur bir çeşit.“Geçmişi tarihsel olarak kurmak” der Benjamin “onu gerçekten olmuş olduğu gibi” tanımak değil, “tehlike anında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir.”2Yaşanacak Bir Tek Hayat mı Var?Kendileri olabilmek cesaretini göstermek için bile en ufak konforlarında vazgeçemeyen “Romantik bir macera” arayışındaki köşe yazarlarının bizim tarihimizi anlamalarını beklemek beyhudedir bu yüzden. Onlar orada en çok “boşu boşuna ölmüş bir grup romantik genç” görürler “bir avuç terörist” görmüyorlarsa eğer. Kendi yaşamlarını da meşrulaştırmanın, kendilerine bir yaşam sebebi bulmalarının yolu budur. Geleneğimizle habire uğraşıp onu ele geçirmeye çalışırlar durmadan. Zira yaşanacak bir hayat varsa, yapılacak bir tercih varsa o yalnız ve ancak onlarınkidir. Sebep? Bugün galip olanın, bugün kazanmış olanın onların işvereni olması, kendilerinin onun yanında saf tutmasıdır. Sonuçtan sebebe varırlar bir çeşit. “Madem biz kazandık, ya da kazananın yalakasıyız o zaman biz haklıyız” diye tuhaf bir mantık işletirler. “Düşman kazanacak olursa ölülerimiz bile payını alacaktır bundan” ama “hakim sınıfın aleti durumuna düşmek tehdidi altındaki”3 geleneğimiz bal gibi de tersini söyler.“Söylediğini Yapacaksın!”Halbuki “bu dünya da bekleniyorduk biz ….eskileri kuşatmış olan havanın soluğu bize deyip geçmez mi? Kulak verdiğimiz seslerde artık susmuş olanların yankısı yok mudur?”4Onların genç omuzlarına vurmuştur yükünü, “zayıf bir Mesiyanik (kurtarıcı) güçle” donatılmışlardır hepimiz gibi. “Geçmişin üzerinde hak iddia ettiği bir güç. Bu iddianın karşılığını vermek kolay değildir”5. Hayır kimse kafalarına silah dayamamıştır bu yola çıksınlar diye. Kimse onları yataklarından kaldırmamıştır zorla. Kimse amfilerinden, evlerinden kapı dışarı etmemiştir. Yalnız kafalarına ve yüreklerine düşen ihtimal, ihtilale sürüklemiştir onları. Ölümden korkmuşlardır evet! Psikopat olmadıklarından sonrasında bir vaat olmayan o büyük ve kara boşluğa düşmekten korkmuşlardır hepimiz gibi. Ama kafalarına ve yüreklerine düşen ihtimalle tartmışlardır korkularını. Tarihin fırtınasında yitip gitmekle ölçmüşlerdir ölümlülüğü. Ölçmüşler tartmışlar ve aydınlanmıştır yüzleri geleneğin gereğini yapmanın, hatta geleneğe mütevazı bir katkı yapmanın hazzı ile. Bundan sonra düşünecek çok şey yoktur: “söylediğini yapacaksın!”6 O an On’lar “yaşamanız gerek!” diyenlerin göremediği bir ana bakmaktadırlar.Tarihin yenilenlerinin hafızasından silinir ve yeniden yazılır anılar. Resmi tarih makinesi kimi anları alır parlatır ve durmadan tekrarlayarak bir ayrı gerçeklik yaratır. Galiplerin ve avcıların gerçekliğini. Hiç yokmuş gibi olur geride kalanlar. Taa ki ona derin bir acıyla ihtiyaç duyana dek. İşte o kriz anında ezilenlerin vefası çıkar açığa.Çamurdan Korkumuz Yoktur!Kendi kaderlerini galiplerin kaderine bağlayanlarınsa esamisi okunmaz tarihin kitabında. “aaa o ölmemiş miydi zaten” diye anılırlar. Bir hayır söz eden bulunmaz arkalarından. Kendi kişisel tarihlerini yeniden ve yeniden yazarlar, kendi darbeciliklerinin tarihlerini solculuk diye yutturmaya çalışırlar, darbeciliği sola mal etmek hevesiyle. Oysa bizim ezenlerle öyle keskindir ki çelişkimiz ve onların gizli açık zor aygıtları, derin ve sığ devletleri ile öyle göğüs göğüse gelmişizdir ki kimi anlarda, baş edemedikleri yerde bedenlerimizi fiziken ortadan kaldırmakta bulmuşlardır çareyi. Kanımızı dökmüşler, canımızı almışlardır. O yüzden üzerimize yapıştırmaya çalıştıkları çamurun içinde durmadan debelenmektedirler galiplerin borazanları. Velhasıl çamurdan bir korkumuz yoktur.“O” AnSon sözü, son sözü söyleyecek olanlara bırakalım: tarihin öznelerine, ezilenlere, On’lara: “Onlar ki toprakta karınca suda balık havada kuş kadar çokturlar: korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar…Uyup hainin iğvasına sancakları elden yere düşürürler ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine ve onlar ki bir nice mürtede hançer üşürürler ..ve kederli nehir yollarının, sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş olur, bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman.”7Ve On’lar kaderlerini bağlayıp “onların” kaderine “aşkın, özgürlüğün ve devrimin ölümsüz tohumları olarak düştüler toprağa”8. Yer Kızıldere, bizi geleneğimize bağlayan o an 30 Mart 1972’dir.1 Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, Metis Yayınları, s.422 Ibid. s.413 Ibid. s.414 Ibid. s.405 Ibid. s. 406 Mahir Çayan’dan aktaran, Bitmeyen Yolculuk.7 Nazım Hikmet Ran8 90’lı yılların ortasında, İstanbul Üniversitesi Merkez Kampüsü’nde açılan bir pankart.
SORU: Merhaba;Ben 13 yıldan beri ilaç sektöründe çalışmaktayım. Sadık bir BirGün okuruyum aynı zamanda. Size danışmak istediğim konu; yaklaşık 15.000 kişinin çalıştığı sektörde maalesef sendikalaşma yok. Bu konuda firmalar çok katı. Bunu aşmak için ne gibi yollar izleyebilirim yardımcı olursanız sevinirim.Sevgi ve saygılarımla. Bir OkuyucuKALİFİYE İŞGÜCÜÖncelikle hem sendikalaşmak konusundaki niyetiniz hem de gazetemizin sadık bir okuyucusu olmanız bizi son derece mutlu etti. Sizin de uzun süredir çalıştığınız ve muhtemelen çok iyi bildiğiniz gibi ilaç sektörü de pek çok diğer sektörde olduğu gibi öncelikle örgütlenmek, ardından bu örgütlenmenin sonunda örgütlenilen işyerinde/fabrikada sendikalı olarak kalabilmek zorlu bir mücadele ile mümkündür. Sektörde çalışanlar genellikle pek çok sektörden daha kalifiye bir işgücünü oluştururlar ve ücret düzeyi genelin daha üzerindedir. Ancak bunun dışındaki örnekler de mevcuttur. Bu kalifiye işgücüne rağmen asgari ücret düzeyinde ya da biraz üzerinde işçi çalıştıran ilaç fabrikasının sayısı da az değildir. İşçilerin sık karşılaştıkları diğer bir sorun ise otomasyona geçilmesi sonucu işten çıkarılmalar ve genel olarak sendikanın bulunmadığı işyerlerindeki iş güvencesizliğidir.BEYAZ VE MAVİ YAKALILAR SENDİKAYA!İlaçların üretildiği fabrikalarda çalışanlar dışında bu sektörün çalışanlarının önemli bir bölümünü ilaçların pazarlanmasında çalışan reprezantlar/ilaç mümessilleri oluşturmaktadır. Bu iki açıdan önemlidir. Öncelikle bu reprezantlar çoğunlukla prim üzerinden sattıkları ilaçlar üzerinden çalışmaktalar ve ekonomik şartların iyi olduğu dönemlerde iyi kazançlar elde etmektedirler. Ama bunun yanında iş tanımlarının ve çalışma saatlerinin esnekliği, iş güvencesizliği, mobbing gibi sorunlar bu çalışanlar için de geçerlidir. Özellikle kriz dönemlerinde çok sayıda reprezant işsizlik tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Diğer bir sorun ise reprezantların doktorları mesai saatleri içinde ziyaretleri ve bu ziyaretlerin sağlık hizmetinde yarattığı aksama hasta ve hasta yakınları ile girmek zorunda kaldıkları tartışmalardır. Dolayısıyla çalışma koşullarının düzeltilmesi için reprezantların da sendikalaşma mücadelesi içerisinde olmaları gerekiyor.İŞVERENİN REPREZANT KOZUDiğer yandan özellikle fabrikada çalışanlar örgütlenmeye karar verdiklerinde çalışanların yüzde 50+1›ini örgütlemek zorundalar. Bu durumda çalışan sayısının ne olduğu kritik bir öneme sahip. İşveren sendikal örgütlenmeyi engellemek ve sendikanın temsil yetkisini almasının önüne geçmek amacıyla reprezantları da fabrikada çalışan işçiler olarak göstermektedir. Bu şekilde fiilen fabrikada bulunmayan ciddi sayıda çalışan temsil hesabına katılmak durumundadır. Sektörde örgütlü bulunan sendikalar her ne kadar reprezantların örgütlenmesini tartışsalar da bu konuda henüz bir örnek görülmüş değildir. Reprezantların hem coğrafi olarak geniş alanlarda çalışmaları hem de sosyal konumları bunun önündeki en ciddi engellerdir.UMUTLU OLMAK İÇİN NEDENLERİMİZ VAR!Şu ana dek ne yazık ki olumlu bir tablo çizemedik ancak umutvar olmamız için de nedenler var. Öncelikle sektörde örgütlü olan işyerleri, hem kendi sektörlerinde hem de genel olarak diğer işyerleri ile karşılaştığında başta iş güvencesi olmak üzere çok daha iyi sosyal şartlara ve ücretlere sahipler. İlaç sektörü belki yeterince örgütlü değil ama tümüyle de örgütsüz değil. Sektörün önemli firmalarında sendikal örgütlülük mevcut. Örneğin Türk-İş’e bağlı Petrol-İş, Bayer, Deva, Gripin, Novartis, Santa Farma, Deva, Sandoz gibi firmalarda ve DİSK’e bağlı Lastik İş, Pfizer, Atamis gibi firmalarda örgütlü. Böylelikle sektörde örgütlü iki sendikanın da adını vermiş olduk. Özetlersek ilaç sektöründe örgütlenme çalışması sizin bu sektör içerisinde çalıştığınız konuma, çalışma koşullarınıza, ilişkiye geçmek istediğiniz sendikaya göre biçimlenecektir.ÇUŞ’LARDA ÇALIŞMAK FIRSAT OLABİLİR Mİ?Diğer önemli bir etken de çalışmakta olduğunuz firmanın kendi ticari bağlantıları ve yapısıdır. Çokuluslu ilaç firmalarının Türkiye’deki bölümlerinde çalışıyor olmak bazı koşullarda bir avantaja dönüşebilir. Eğer bu firmaların özellikle merkez ülkelerinde güçlü bir sendikal yapı varsa sendikal hakların ihlali durumlarında bu sendikalar devreye girerek bir destek oluşturabilir. Diğer yandan bu şirketler bazı uluslararası anlaşmaların altına imza atarak dünyanın her yerindeki çalışanların hem yerel hem uluslararası hukuktan kaynaklı haklarını garanti altına aldıklarını ve tüm işyerlerinde bu kurallara uyacaklarını beyan etmektedirler. Bu kurallar “Davranış Kuralları”(Code of Conduct) olarak adlandırılmaktadır ve şirketlerin üyesi olduğu bazı kurumlarca da bu kurallara uyup uymadıkları denetlenmektedir.KURTULUŞ KENDİ ELİMİZDE!Bu noktada unutulmaması gereken yukarıda saydığımız hususların birer “destek”ten ve ihtimalden öteye geçemeyeceğidir. İşyerinde herhangi bir örgütlenme olmaksızın yani destekleyecek bir mücadele olmaksızın “destekler” havada kalacaktır. Asıl olan çalışanların örgütlenme istekleri ve mücadele azimleridir. Şüphesiz bunun en önemli öznesi de çalışanların örgütlü gücü, kendi öz örgütleri olan sendikadır. Bir sendikanın müdahalesi olmaksızın ne uluslararası anlaşmalar ne de denetimler herhangi bir şekilde yarar sağlamaktadır. Kendi öz örgütlerinizle temasa geçmekte tereddüt etmeyin: sendikalar hem örgütlü oldukları yerlerdeki koşulları, hem mücadelenin zorluklarını, hem de bu zorlukları aşmanın yollarını daha detaylı olarak sizle paylaşacaklardır. Genel merkezler sizi kendi bölgenizdeki temsilcilere ulaştıracaktır. Eğer iletişimde bir problem yaşarsanız bu iletişimi sağlamakta elimizden geleni yapacağımızdan emin olabilirsiniz.Petrol-İşhttp://www.petrol-is.org.tr/Altunizade Mah. Kuşbakışı Cad. No:23Üsküdar- İSTANBULmerkez@petrol-is.org.trTel:0216 474 98 70Lastik-İşhttp://www.lastik-is.org.tr/turkce/index.asplastik-is@lastik-is.org.trAdres: Bulgurlu Mahallesi, Üçpınarlar Caddesi, Enver Sokak, No: 1RIZA KUAS Genel Merkez Binası 34696 Üsküdar İSTANBULTel: (0216) 339 04 00BİZE YAZINÇalışma hayatınızdaki tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
