Diyorsun ki yakıp yıkıyorlar. Otobüsleri, arabaları yakıyorlar, işyerlerini tahrip ediyorlar. Büstleri bayrakları yakıyorlar. Hatta benim arkadaşlarımın oturduğu kahvehaneye saldırdılar. Mahalledeki arkadaşın kafası yarıldı. Kişisel olarak zarar görsen de görmesen de kızıyorsun. Zira kamu malları zarar görüyor. Fışkiyeleri kim kırdı? Zaten Gezi sırasında penguen belgeseli yayınlayan medya da goy-goya başlamış durumda. Sınırda öldürülüp tellere atılan çocuklardan bahsetmeyen medya, vatandaşın yanmamış bankamatik hakkının sonuna kadar peşinde. (burada çok istediğim halde bankaların hırsızlığın kurumsallaşmış hali olması meselesine hiç girmiyorum… İsteyen kredi kartlarının kalkan aidatlarını ödememek için çevirdikleri dolaplara bir baksın.) üstüne üstlük, bir de politik olarak sıkışmalarını “Gezi ile bunların ne alakası var kardeşiim” diyerek araya duvar örmeye niyetli, iyi ihtimalle “Kobane tamam da, PKK yanlılarına ne oluyor?” diyenler var.Kendilerinin iktidar ortaklığından kovulmadığı günlerin nostaljisi ile ayrımcılıkları hortlamış durumda. İşte bütün bunların yarattığı o eski gerçeklik hissiyle hareket ediyorsun. Kişisel olarak gündelik hayatının değişmesine yol açmamış olabilir bütün olanlar. Ama zaten bu ihtimal bile seni sinirlendirmeye yetiyor. Ateş püskürüyorsun bütün bunlardan ötürü.Bİ’ DÜŞÜN!Peki! Şimdi bunun birkaç on mislinin 30 yıl kadar sürdüğünü düşün! Arabaların, kaldırımlarının, otobüslerinin değil, bir gece vakti evinin, köyünün yakıldığını, neyin var neyin yoksa toplayıp kaçtığını düşün. Kahvehanede oturanın arkadaşın değil kardeşin olduğunu ve gözaltına alınıp vurulup bir dere kenarına atıldığını düşün. Ananın babanın işkenceden geçtiğini perişan olduğunu düşün, 12 yaşındaki oğlunun 13 kurşun yediğini düşün. Yoksulluğun, işsizliğin dibinde yaşarken bütün bunların sana niye yapıldığını düşündüğünde “Türk” olman dışında bir sebep bulamadığını düşün.Üstelik bunu bir yurttaş olarak senin hukukunu, insan haklarını korumakla yükümlü devletin yaptığını düşün. Kimi kime şikâyet edeceksin? Gelip sana “Türkçe diye bir dil yok, siz dağ bi şeyisiniz” desinler mesela. Tark, turk, türk… etrak. Sonra “Aaa! Varmışsınız ama en iyiniz ölü olanınız” desinler. Hadi barış yapalım bakalım desinler. Gelip köyünün ortasına bir tel örgü örüp ötede kalanlar artık buralı değil demişlerdi bir vakit. Şimdi bütün bunları yapan vatandaşı olduğun devletin beslemesi katiller senin öte yandaki akrabalarını öldürmek için kafa kese kese ilerlesinler… Barış yapıyoruz ya… Senin gündelik hayatın diye bir şeyin kalır mı güzel kardeşim? Hayatın bir varolma mücadelesine dönüşmez mi? Her şeyi göze almaz mısın? Bir de üstüne misliyle karşılık vereceğiz demezler mi?Yoksa otobüslere, büstlere, fışkiyelere, kamu mallarına, arabana, tahrip olmuş işyerine, kahvehaneye bu kadar öfkelenip sokaktakilere ateş püsküren, hatta öfkeden ölen yirmiyi aşkın kişiyi gözü görmeyen sen, dönüp “Kanunlar çerçevesinde bir hak arayayım bari” mi diyeceksin? Peki! “Misliyle karşılık verecek” olanlar izin verirse basın açıklaması yapar, “Yaşasın IŞİD” diye, eli satırlılarla üzerine saldırana “bizim polisimiz” diye çiçek uzatırsın!Hah tam burada “Gürcü istihbarat servisi-CIA, IŞİD-YPG-PKK-PYD, bunlar hep emperyalizmin oyunları, büyük planın parçası” diye biz cahillere istihbaratçı kesilenler. İki kaynak açıklayın da biz de bakalım. Hem bence bunu IŞİD’e anlatın siz. O pek karşı olduğunuz AKP’nin lojistik ve silah sağlayarak destek olduğu IŞİD’e. Zira gelip size de soracak gibi.MEDENİYETYüz yılı aşkın süredir Ortadoğu’yu etnik köken, din, mezhep ve cinsiyet ayrımcılığı ile yöneten emperyalistler kantonlardan pek mi hoşnut? Etnik kökeni, mezhebi, dini, cinsiyet ayrımcılığını temel almayan, seküler bir alternatifin ortaya çıkması pek mi hoş onlar açısından? IŞİD dönüp dolaşıp neden küçücük Kobane şehrini buluyor saldıracak? ABD başta olmak üzere tüm emperyalistler, Türkiye, KDP, Esad, hepsi IŞİD’le sessiz bir mutabakat içinde Kobane’nin düşmesini bekliyor.Böylelikle, tüm bölge IŞİD in dehşeti altında kurtarıcı koalisyona sarılacak, hegemonya yara almayacak. Değerli hegemonyaya zarar vermemek kurtarıcı imajını zedelememek için yapıyorlar o bombardımanı. Kent açısından bu bombardımanların yakın ve açık tehlikeyi ortadan kaldırmadığını çok az etkilediğini IŞİD in ilerleyişinden de anlarsın.İstersen… Kantoların tanınarak, Kobane’nin kendini savunmasını sağlayacak adımların atılması konusunda IŞİD’e “barbar” diyen “medeni” dünya Obama, Juncker, Cameron, Birleşmiş Milletler, Putin, Hollande, Merkel, Mariano Rajoy Brey, Matteo Renzi, Elio Du Rupo, Li Keqian göğe bakıp ıslık çalıyorlar. John Kerry Kobane’nin korunmasının stratejik hedefleri olmadığını söyledi bile. Onlar Özgür Suriye Ordusu’nu güçlendirip yönetebilecekleri bir süreç peşindeler.Çağımızın “medeniyet”i bu işte.BANA NE!“Bütün bunlardan bana ne!” diyor olabilirsin. O zaman Bilal’e anlatır gibi anlatayım: IŞİD Kobane’de zafer kazanırsa dünyanın her yerinde ve Türkiye’de de daha büyük bir cüretle davranacak. Mevcut hükümetin bu konudaki engin hoşgörüsünü, polislerinin “yaşasın IŞİD” diye göstericilere saldırmasını, bakanlarımızın “IŞİD öldürüyor, ama işkence etmiyor” tesellisini bir düşün istersen. Üstüne şimdiden, kendini IŞİD ile bir görüp üniversitelerde öğrencilere saldıranları, polisle birlikte silahlanıp sokağa çıkanları koy. Şimdi “Kürtler” hedef diye sesin çıkmıyor olabilir. Ama IŞİD’e “ne biçim Müslüman bunlar” derken, onun da seni Müslüman saymadığını saymayacağını bil. Demem o ki, o papazı dövdürmeyelim.
kredi
Yalılarından köşklerinden lütfedip kedili fareli hapishanelerde yatmışlar üç ay. Vay. Alay sanılmasın kendi ifadeleridir. Vay! bana aittir. Hayret ünlemidir. Zira meşrebimizce bir insan işkence gördüm, insan olmakla hak ettiğim onur ve saygıdan mahrum bırakıldım diyorsa, dönüp o insana “ama sen de…” demek yoktur. “Sen de terörist, sen de darbeci, sen de…olarak yargılandın, demek ki…” demeyiz! Bu toplumsal hafızamızın en derinindedir. İntikamın değil acıları dindirecek bir adaletin peşine düşmeyi vazife sayarız. Adalet acıları dindirmeyecekse de bir daha asla hiçbir insan evladının başına gelmesin diyedir bu yapılanlar. Kimse bu kadar aşağılık ve zalim olmasındır. Kimse bu kadar…daha kötü sıfatları bulamayız. Hayalini kurmakla yargılandığımız, işkenceden geçirildiğimiz, asıldığımız zor ve her şeye rağmen yaşamakta ısrar ettiğimiz o başka hayat için yaratmaya hiç üşenmemişizdir halbuki. Belki bu yüzden insan olarak kendilerini gerçekleştirme ihtimallerini bize yapılacak eziyetleri icat etme ameliyesi ile heba etmişler öfkelerini bizden çıkarırlar. Daha acıklı durumdakiler ise onların hınk deyicileridir. Bu zulüm icat ameliyesini takdir ve tezyin ile beyhude harcanmış hayatlarının boşluğunu, yüz elli dört bin sanal izleyicinin varlığı ile doldurma gayretindedirler. İşte bunların körleşmiş beyinlerini için bir aritmetik önerimiz var. Herhangi bir ilden “birgüncük” gazetesinin, on okurunu alalım sevgili okur. Nazlı Hanım saysın soldan. On. Eğer 12 Eylül’de, birimize reva görülen zulüm, kendi yattıkları üç ayı en azından üçe katlamıyorsa ben de masamın üstüne çıkıp “Nazlı Ilıcak darbeci değildir” diye bağıracağım. Kendisi gibi saat başı gezecek tvlerim yok. O yüzden masamın üstü ile yetinin. TV lerden saatlerce “ben darbeci değilim, onlar darbeci” diye çemkirirken, “ama onlar örgüt üyeliği ile yargılandılar” diye de tepinin emi! İsnat edilen suçları işlemişler gibi bir kanaat oluşturuverin. İşte tam burada Nazlı Hanım. Yani tam sizi darbe karşıtı olarak yutacakken. Nagehan Alçı sağa, sola eşit mesafede tavır alarak demokrat olacakken. Siz tam ellerinizi yıkamış baş köşede ömrünüzün en mesut günlerinizi yaşar, botokslanır, hükümete kredi açarken.”Fikri iktidarda” paşalar alkışlarınızla “yargılanırken”. Siz de artık soylulaşmanın keyfini sürecekken. Nereden çıktı Ziverbey, bu eski Fatsa hikayesi, Faik Türün? Nereden?Asla döneminizde olup bitenleri bilemezdiniz. Bir mahalle kahvehanesine gidip sorsanız söylerlerdi size ama siz yine de bilmezdiniz. Elinizin altında muhabirler, kaynaklar, bir gazete vardı, ama bir şey yapamazdınız. O “cahil cühela” işçiler, “okumaz yazmaz” köylüler, gencecik “kandırılmış isyankar” öğrenciler, “anarşit” öğretmenler yapardı. Yaptıklarının bedelini ödediler. “Oh olsun teröristlere” dediniz. Onların gösterdiği insanlığın onda birini gösterse idiniz, şimdi o ekranda olmazdınız. İkbal kapıları kapanırdı. “İlle de oraya girecem” diye tutturduğunuz anti komünist hayal gücünüzün “kurtarılmış bölgesi” Fatsa’ya sanki siz girmiş gibi sevindiniz Nokta Operasyonu başlayınca. Nagehan Alçı, o sıralar minik bir bebekti. Ve siz o bebeklerden böyle bir karanlık yaratılsın diye elinizden geleni ardınıza koymadınız. Toplumsal eserinizin yüzeysellik ve vicdansızlığı sizi bile aşıyor öyle değil mi? 12 Eylül istatistiklerine varsa eğer insafınızla bakın. Onların yalnız rakam değil, insanlar olduklarını bakalım hatırlayabilecek misiniz? Siz işkence yapmadınız, haşa! Yalnız gözlerinizi kapadınız ve var gücünüzle alkışladınız. Ve darbeciler güçlerini ve cesaretlerini sizin kaypaklığınıza duydukları güvenden ve alkışlardan aldılar. 12 Eylül’de bebek olan ben gariban, görmüş geçirmiş siz gazeteci hanımefendiye bir nasihat yumurtlayayım. Nagehan Alçı kendi girdabında boğulsun. Siz bir kez gerçekten bakın hayat-ı umumiyenize. Yaş kemale erdiyse hesaplaşma vaktidir. Bunlar tabii ki sizi, sizin pek sevdiğiniz tabirlerle söyleyelim darbenin basındaki uzantısı yapar. Yapar. İlla masamıza çıkıp bağıralım mı?
Bankalarla üniversitelerin ilişkileri bir garip. Yani onlara göre garip olan bir şey yok da sizin benim gibi eski kafalara göre durum biraz garip. Bir üniversitenin kampüsü içindeki bir banka şubesinde oturmuş üniversite harcını yatırmak için bekliyorsun misal. Orada sıra beklerken senelerce”ferman devletin…” diye bas bas bağırdığına mı yanarsın, harçlara karşı bin senedir eylem yaptığına mı yanarsın, “bütün bunları niye daha iyi beceremedik de burada sıra bekliyorum şimdi” diye düşünür kahır olur derdine mi yanarsın, seç beğen yan. Sen yanarken diğer yandan sol omuzdaki melek “ulan bu banka şubesinin ne işi var kampüsün içinde?” diye celallenecek. Korkma! Sağ omzundaki üşengeç melek “hizmet canııım, ne sakıncası var? Şimdi taa bilmem nerelere harç yatırmaya mı gideceksin?” diye uysallaştıracak seni. Tam “sıram geldi yatırayım” diye ayağa kalkacaksın. Caaart! O ne? Önüne biri geçti! Muhtemel ki ana babasının bu bankadaki parası seninkilerin gariban emekli maaşını milföy hamuru gibi kat kat katlayıp fırında açtıracak başka bir öğrenci o. “Golden, platinium” ve “bilmem ne kart”ını sokup çıkarttı ve de senin önüne geçti. Ehöööyt! Şahsen olay çıkartmam kaçınılmaz! Zira burada sizin müşteriniz değil üniversiteyi bileğimin hakkı ile kazanmış bir öğrenci olarak duruyorum! “Bu üniversite Allahın belası harçlarını buraya yatırayım diye zorladığı için saatlerdir sıra bekliyorum. Müşterilerinizi benim önüme geçiremezsiniz!” Gözümün döndüğünü anlayıp en öne geçiriyorlar! Heyhat! Sistem işlemeye devam ediyor! Hem de nasıl! Ben saftirik üç kuruşluk harcıma yanarken bankalar üniversitelerdeki çalışanların maaşlarının kendilerine yatırılması için promosyon üstüne promosyon veriyorlar. Geçtiğimiz yıllarda Eğitim-Sen duruma gücü oranında müdahale etti de bu promosyonların çalışanlar lehine kullanılması ve çalışanlara pay dağıtılması konusunda bir yönerge yayınlandı. Ancak anlaşılan o ki öğrenci kitlesinin yaptığı parasal işlemler pastasından pay kapma yarışı bankaların gözünü döndürmüş durumda. Son uygulama Ordu Üniversitesinden. Efendim uygulamanın adı “zorunlu kredi kartı” yahut “kampuskart”. Ordu Üniversitesi Vakıfbank’a küçük bir iyilik yapmış. Tüm öğrenci ve çalışanlarının cep telefonlarına kadar tüm kişisel bilgilerini bankaya verivermiş! Banka da kredi kartlarını basıvermiş. Eh madem bu kartlar basılmış, bu kartı almayan öğrenci senelerce çalışıp didinip kazandığı üniversitede öğrenci olma hakkı kullanamayacak haliyle(!). Banka görevlileri derslere dalaraktan kredi kartı almayan öğrencilerin ümüğüne yapışmakta, öğrencilerin disiplin yönetmelikleri ile gözleri korkutulmakta, hatta dersten kalma baskısı kol geziyor. Neden kredi kartı yüzünden! “kişisel bilgilerimi üçüncü taraflarla iznim olmadan nasıl paylaşırsınız?” falan diye dilekçe vermeye kalkışmayın başka haklardan da olursunuz! Hem anayasal “kişisel bilgilerinizin korunma hakkı” hem anayasal “dilekçe hakkınız” gasp edilir Ordu Üniversitesi sınırları içindeyseniz. “Hadi canım!” demeyin! Durum hayal gücümüzün üstünde, Ünye iktisadi İdari Bilimler Fakültesi idaresi 25 Ekim 2011 tarihinde tam olarak bunu yapmış! Dilekçe vermeye kalkanların dilekçeleri ellerinde kalmış.Şimdi Ordu Üniversitesi yepisyeni Rektörü Prof. Dr. Tarık Yarılgaç’a küçük bir uyarımız olacak. Olacak! Efendim bu öğrenci ve de çalışanlar sizin uzmanlık alanınız olan bahçe bitkilerine benzemezler, konuşurlar bi kere, hatta soru sorarlar. Mesela, bu Vakıfbank ile yapılan anlaşmanın detaylarını bi verseniz? Nedir durum? “Efendim eski rektör imzaladı biz uyguluyoruz” diye bir bahane olabilir mi? Siz eski rektörün tüm kararlarını olduğu gibi uyguluyor musunuz? Yoksa bi bakalım mı yeni uygulamalara illa?Saksıda durduğumuz gibi durmayıp diğer bir soruyu da Vakıfbank’a soralım. Efendim, temel hedefiniz “kurumsaldan bireysele çeşitlilik gösteren müşterilerin(izin) toplam finansal ihtiyaçlarını özel bir yaklaşım ile karşılayabilmek”miş. “Özel yaklaşım” denince bilgi hırsızlığı ve şantajı mı anlamalıyız? Kurumsaldan bireysele böyle mi çeşitleniyor müşteriler? Hiç talep etmeyen insanların, rızaları hilafına bilgilerine erişmek ve kredi kartı basıp, madem bastık alacaksınız diye zorlamak. Bravooo! İşte vakıf kavramı işte sosyal sorumluluk! Biz bankaları bedliğini bilirdik ama siz hakikaten su kaçırdınız! “Topunuza saygılarımızı sunarız!”
İlk DemirHey Allam! Nedir bu “Demir”lerden çektiğimiz? Bir idiler iki oldular. İlk Demir’i hatırlayacaksınız. Hani o demirbaş listesinin başında duran. ÖSYM’nin şifreler ve skandallar şampiyonu, efsanesi, hacıyatmaz başkanı Ali Demir. Çok pardon! Ben di’li geçmiş zaman mı kullandım? Adam hala aynı makamı işgal etmeye devam ediyor yahu! Yani şu an, şu sırada, şimdi soruyoruz ÖSYM Başkanınız kim? Ali Demiiir! ÖSYM’nin milli ve ebedi şefi olarak vazifesini sürdürmekte. Vardı, var, var olacak gibi de görünmekte. Bize de kendisini Türkiye’nin “en güvenceli işinde çalışan, en şanslı insanı” ilan etmek düşmekte. Zaten öyle bir makam ki istifa etmez ise kimsecikler kıpırdatamıyor yerinden. E zaten kimsenin de ona git dediği falan da yok anladığımız. Duyarlı Cumhurbaşkanımızın, Abdullah Gül’ün gözlerinin yaşla dolmasını ve Ali Demir’e git demesini boşuna bekliyoruz. Bizim fesatlığımız. Bu meseleyi ısıtıp ısıtıp getirmemiz kıskançlığımızdan canım. O değilse Ergenekoncuyuz kesin! Tez yazacağım diye ömür tüketip, o esnada cumhurbaşkanlığı makamından rektör arayacak bir çevre edinemedik ona hayıflanıyoruz. Gerçi biz de hepten “çevre”siz sayılmayız Fakat bu zat-ı muhteremler ikbal basamaklarını tırmanır paşa eteği öperken bizim edindiğimiz çevre o paşaların zindanlarından çıkabilenler oldu ancak. O zindanlardan geçenlerin kimi darağacında can verdi, kimi öldü işkenceden, kimi hayatta ama maddi ya da manevi sakat kaldı. Kimi kovuldu üniversitelerden o vakit, kimi üzerine kabus gibi çöken “darbe”den ufalandı gitti. Kim ölmekten beter oldu söylemeye dilim varmıyor. Neyse herkesin 12 Eylül ile hesaplaştığı şu günlerde herkese böyle network, herkese böyle iş güvencesi ya rabbi! Amiiiiin!İkinci DemirGelelim nev-zuhur Demir’e. Evet sözü harç zamlarına getirmek istiyorum. Bu demir Ömer Demir. Bu da en az ilki kadar şuursuz. Artık makam mevki dağıtımında “bir garip kıstas”ın işlediğinden kesin olarak emininiz. Zira YÖK başkan vekili kendileri. O günlerde asıl başkan tatilde olduğundan yerine bakmakta. Temmuz sonu itibariyle başına geleceklerden haberdar bulunan ve kendisi ile görüşmeye gelen öğrenci heyetine tamı tamına şöyle diyor: “Bu zamları biz yapmadı ki hükümet yaptı.” Pardon? Siz hangi makamı işgal ediyordunuz acaba? Daha bitmedi! “Biz fakir öğrencilerin bu harçları nasıl ödeyeceklerini hiç düşünmemiştik.” Bir pardon daha. Ha o günden bu güne aynı şahsın hükümetle harç zamları konusunda polemiğe girdiğini falan zannedebilirsiniz YÖK üyesi olarak. Yani “o günden sonra düşünmüştür bu konuyu” falan diye hayal kurabilirsiniz, adamın isminin başındaki Prof. Dr. sıfatını ciddiye alıp. Havanızı alırsınız.DisütopyaŞu an öğrenciler alttan aldıkları dersin kredisi başına para ödemekteler. Yüzde yüz, yüzde iki yüz, üç yüz, dört yüz, beş yüz zam demek bu yerine göre. Böylece Nokta otoma(ma)syon filan gibi sistemlerin en sonunda ne işe yarayacağı ortaya çıktı. Memurun, araştırma görevlisinin, herhangi bir insanın insafına bırakmayalım tahsilâtı diye icat edilmiş meğer bu programlar. Biz de “yahu çalışmayan programı kullanmakta niye ısrar ediyorlar” diye saf saf sormaktaydık. Yıllar önce biz öğrenciyken anlattığımız disütopya, AKP’nin becerikli elleri ile gerçekleştirilmiş durumda. Kredi başına, saat başına para: buyurun buradan bilim bilgi üniversite. İşte benim şimdiki disütopyam; -AKP’ye akıl vermek gibi olmasın ama- “Hocalar falan yeterince çalışmıyorlar zaten, ders alma sistemini hallettik de şu ders verme sistemi de pek verimsiz” kanaatinden yola çıkarak- Onları da taşerona versek mesela. Yani şöyle; ana bilim dalı başına ihale açsak misal. Gelse teklifler: “efendim bizim elimizde 3 prof, 5 doc. 6 yard.doc. 8 asistan var. Şu, şu derslerden şu kadar saat veririz. Şu kadara da olur dönemlik” diye? Açık eksiltmede kazanan verir dersi. Olmayacak şey mi? Olur olur. İhale kurulunun başına da Demir’lerden birini geçirdik mi sırtımız bir daha yere gelmez. Yemekhaneden giren özelleştirme benim hayal edebildiğim şahikasını da bulur böylece üniversitede. Daha da endişelenecek hiç bir şey kalmaz, AKP’nin ve neoliberalizmin benim hayal gücümü de aşabilecek aç gözlülüğünden gayrı.
