Bulgur DövücüBen size dedimdi. Öyle yanılıp da tecavüzcüleri tecavüzcü, hakimler ve savcıları hukuk insanı, köşe yazarlarını entel sanmayın dedimdi geçen hafta. Şimdi bambaşka bir şey söyleyeceğim(!) “Çevre ve Şehircilik Bakanı” için söylüyorum. Kendisi tam olarak bir “bakan”dır. Bakıyor öyle terminatör gibi! Erdoğan Bayraktar. İlk depremin ardından 29 Ekim 2011 tarihinde “Büyük depremin olduğu yerde bir daha deprem olmaz. Dünyada bunun bir örneği görülmemiştir. Bugün Van merkez ve Erciş en güvenilir bölgedir. Ağır hasarlı binalar girilmesin, yıkık binalara yaklaşılmasın. Bunun dışındaki binalara girilebilir’ demişti. Demişti. Sonra ne oldu? Tekrar deprem oldu. “bakandır” deyip, “o kadar da sorumsuz olamaz” diye onun aklına uyup evlerine giren insanlar canlarından oldu.Hınk DeyiciBir de bulgur dövücünün hınk deyicisi var. Gerçi Van Valisi Münir Karaoğlu “bakan” ından önce davranıp 26 Ekim’de televizyona telefonla bağlanıp “hınk” ını önceden demiş. Ne demişti? “Bakın şehirde bütün oteller şu an dolu. Yer bulamıyoruz. Şehir dışından gelen, genellikle deprem dolayısıyla gelen basın yayın mensupları, araştırma kurtarma ekipleri kalıyor. Onların hiçbir endişesi yok. Binalara giriyorlar ve 7-8 katlı otellerde kalıyorlar.” Eh zaten kendisi zaten 1 milyon dolar harcanan onarım(!) sonrası otelin odalarını gezmiş, mobilyalarını ve konforunu beğenmiş, duvarlarına Van’ın tarihi ve turistik fotoğraflarının asılmasını istemiş, terasından şehri izlemiş ve lobisinde oturmuş idi. Anlaşılan o ki otelin işletmecileri ile enseye tokat. Valilerin olması lazım geldiği gibi. Deprem oldu. Kırk kişi otele gömüldü.Teröristler“Bakan” önce söylediklerinin ne kadar bilimsel olduğunu savundu. Efendim profesörlerin söylediklerini tekrar etmişmiş. Bilirsiniz bilimi kendilerine bayrak edinmişlerdir. Sonra istifa et çağrılarına “istifa edeyim ne olacak?” diye cevap verdi. Tabii ya ne lüzumsuz bir fikir istifa! Sonra baklayı ağzından çıkardı: “teröristleri destekleyeceğinize bize destek verin.” İnsanlar binaların altında kalırken ve soğuktan can verirken oraya yapılacak her yardımı siyasetin konusu yapan ve kendi siyasi kontrolü altına almaya çalışan zihniyet işte bu. Tercüme edelim:”Ya bize yardım edersiniz yahut teröristsiniz!” Zaten “istifa çağrılarına gülüp geçiyor” bakan. Van valisi ise işin içinden çıktı “bu şehri ben yapmadım!”deyiverdi. Biz de “Afet, doğanın gücü diye geçiştirilemez. Hazırlıklı olunabilirdi” diyoruz kendisinin Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nde çalıştığı dönemde, bir yerel gazetede 17 Ağustos depremiyle ilgili yazdığı yazıdan alıntılayıp. Ha bir de kendilerine makam mevki önerildiğinde edinecekleri ve de çevre çeperlerine sağlayacakları rantla gözleri dönerken unuttuklarını-unuttularsa eğer-bir soralım istiyoruz.Allah KorkusuBunca senedir iktidar olan bir partinin bakanı ve de şu kadar senelik bir devletin valisisiniz. Siz depreme bunca yıldır hazırlık yapıyordunuz Van’da da, tam bu hazırlığın ortasında mı yakaladı sizi deprem? Yoksa depreme hazırlık yapmak yerine kent yoksullarını evlerinden edip mülklerine konmakla, Karadeniz’in derelerini HES’çi şirketlere peşkeş çekmekle, otel teraslarından şehri izlemek ve de «işte bilmem kimin fotoğraflarını otel duvarına assanız iyi olur» demek ile mi meşgul idiniz? Örtmek için olsa gerek ettiğinizi «Tir tir titreyen çocukların ayağına nasıl çorap buluruz diye gece gündüz çalışıyoruz.» hamasetini de yapıştırdınız. Fırsat bu fırsat deprem sayesinde bir de buradan rantın gözüne vuralım derdindesiniz. Devlet sizin, siz devletsiniz ne diyelim? Devletin yurttaşlarına yaşama hakkı, parasız eğitim ve sağlık hizmeti, konut hakkı, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, adil yargılanma hakkı falan sağlayacak hali yok ya! Hele deprem ve felaket durumunda organize olup yurttaşını koruması? Lüzumsuz! Yalnız isyanımızı bastırsın yeter. Yeterince polis istihdam edin cemaatten. İş bulanmayana cemaatten başka gidecek yolu da kalmasın. Sıkıverin gazı. Ucuz, etkili, garantili. Ama aklıma takılıp duran şu, bu sizin Allah korkusu ile yapıp ettikleriniz, ya bi de, Allah korusun, Allah korkunuz olmayaydı?
Kocaeli
Onur için!Bu memleketin insanlarını düşünmeyenler ayılarını düşünürler mi? Hesabınızı şuradan biçin: Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun başına gelenleri hatırlayın.peki ben hatırlatayım; Onur Hoca, üç diğer araştırmacı ile birlikte “The causes of deaths in an industry-dense area: example of Dilovası (Kocaeli)” başlıklı bir araştırma yapmıştı. Mealen; Endüstri yoğun bölgede yaşayanlarda ölüm nedenleri: Dilovası örneği (Kocaeli). Araştırma sonuçları bir hayli vahimdi. Onur Hoca da onurlu bir şekilde hem kamuoyuyla, hem de etkili ve yetkili kimselerle paylaşmıştı bu sonuçları. Demiş ki: “Kan ve dışkıları bırakın, doğum yapıp çocuk emziren annelerin sütünde bile çinko, demir, alüminyum, kurşun, kadmiyum tespit ettik, tehlike büyük” Hatta TBMM’ndekilere kadar uzanmıştı. Hatta bir “meclis araştırma komisyonu” bile kurulmuştu. Noolmuştu peki bunca araştırma ve bilgilenmenin sonunda? Bu zatı muhteremler ne yapmıştı bu hususta? Hiç! Hiç birşey olmamıştı. Yani “siz ölün kardeşim, ister iş kazasından ölün, ister işsizlikten, yoksulluktan, açlıktan, iş güvencesizliğinin yolaçtıklarından ölün, ister prostat ve mide kanserinden ölün Dilovası’nda havada ve tozda memleket limitinin 30 kat ve AB limitinin tam tamına 240 katı üstünde rastlanan Kadmiyum yüzünden. “ demişlerdi muhteremler. Öyle demeseler, ölün demeseler gereğini yaparlardı. Tabii kendilerince gereğini yaptılar. Haksızlık etmeyelim. O günden bu güne Onur Hamzaoğlu’nu mahkeme kapılarında süründürmek peşindeler. Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu -ki kendisi AKP’nin kuruluşunda Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte aktif olarak görev almışmış-ve Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman elbirliği ile “haberin geniş halk kitlelerine ulaşmasını sağladığı, araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak amacıyla kullandığı” iddiasıyla yargılanması için savcılığa şikayette bulunmuşlardı. Prof. Dr. A. Murat Tuncer’in başkanı bulunduğu Kanserle Savaş Dairesi ise “amman işimizi elimizden alıyor!” diye olsa gerek yememiş içmemiş YÖK’e şikayetlenmiş, YÖK de, Kocaeli Üniversitesi’ne yazmış. Üniversite de Hoca hakkında disiplin soruşturması açmıştı. Rektörlüğü izin verirse TCK’nin 213. maddesi uyarınca 2 ila 4 yıl arasında hapis istemiyle yargılayacaklardı. Bu soruşturma hala sonuçlanmış değil. Ama Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun yerel basında Onur Hamzaoğlu ile ilgili epey atıp tutmuş işi hakarete vardırmıştı. Onur Hamzaoğlu’nun Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı aleyhinde açtığı hakaret davasının ilk duruşması 31 Mayıs 2011 günü Kocaeli Adliyesinde gerçekleşmişti. Duruşma sonrasında kalabalık bir katılımla Kocaeli’nde “Akademik Özgürlük ve Toplumsal Sorumluluk» Forumu yapılmıştı.Davanın ikinci duruşması, 15 Eylül Perşembe günü saat 11›de aynı mahkemede yapılacak. Onur›una sahip çıkmak isteyenlere duyurulur.Farkımız ne ola ki?Ayılara ve bizlere gelince. Direniyoruz. Ergenenin yaşayamayan balıklarıyız. Dördüncü derece atık suyuna dönüşen o güzel nehirden zehirlenen bitkiler hayvanlar ve insanlarız. İspir bölgesinde inşa edilen HES ve barajlar yaşam alanlarımızı parçalıyor. Soyak tarafından inşa edilen Gülbağ Hidroelektrik Santrali’nin (HES) inşası sırasında su yataklarımız dinamitlendi. Çoruh ve tüm kolları HES ve baraj nedeniyle şantiye ve dinamit yatağına döndüğü için sığınacak yer kalmadı. Sığınacak yer kalmayınca birimiz tutmuş bir köyün yolunu. İki kişiyi öldürmüş. Bu bozayı için vur emri çıkarılmış. Savaş çığlıkları atan katiller alkışlanırken,yeri yurdu tahrip edilmiş ve deliye dönmüş “bilinçsiz” bir bozayı için vur emri çıkarılmış. İşte intikam ve katliam duygularının en somut hali. Ama biz öte yanda kalanlar, ayıların safında kalanlar savunuyoruz kendimizi. Erzurum’un Tortum İlçesi’ne bağlı Bağbaşı Beldesi’nde köylüleriz tam bin beşyüz kişiyiz birinci köprü üstünde duran, iş makinelerinin önünü kesen. Sinop’un gerzesinde, Yaykıl Köyü Çakıroğlu Mahallesi’nde gaz altındayız termik santrallere karşı. Yahut nükleer, yahut bu ekolojik talan. Ayılarla aramızda bir fark var mı? Varsa bile bu umutsuzca yaşam alanını savunan gariban ayıların lehine şüphesiz. Zira bizim türümüzün en az yüzde ellisi bunların nedeni. Bizim türümüzün-boz ayının aksine oy kullanabilen- yüzde ellisi bağıra bağıra gelen bu ekolojik talana, üzerinde yaşadığımız toprağın, hayatımızın kaynağı havanın ve suyun talanına yani AKP’ye onun politikalarına evet dedi bile isteye.
Bu memleket siyasetçilerinin, bir şekilde bir koltuğa kavuşmuş, iktidarın tadını almış olanlarının psikolojisini ayrı bir inceleme konusu yapmayı bu işin erbabı psikolog arkadaşlara havale ediyorum. Fakat bugün itibarıyla aydınlatılmasını istediğim bir husus var. Hani bazı çocuklar geç bir yaşta, ne bileyim üç yaşında falan, ortaya çıkardıkları haltın üzerine oturup, kokusu yedi düveli tutmuşken,” Bişey yok! Bişey yok! Ben hiç birşey yapmadım “ diye tuttururlar. “Evladım, kalk oradan da temizleyelim, pişik olacaksın” yollu sağduyulu anne önerileri bir işe yaramaz. Hatta çocuğu daha da saldırganlaştırır. O anda ana babalara özgü anlayış ve şefkat devreye girer. Neticede çocuktur. Bu hali bile sevimlidir. Benim sorum şu yönde psikolog arkadaşlara; acaba bu evrede bir kitlenip kalma mevzubahis olabilir mi bir travma neticesinde? Yani seneler seneler sonra, bu çocuklar artık bıyıklı birer yetişkinken, özellikle de iktidar ve koltuk sahibi olmuşlarsa, bu tür davranışları tekrarlamalarının esbab-ı mucibesi nedir?Neden bahsediyor, niye sapıtmış bu yine diye boşuna aranmayın. Ben doğrudan söyleyeyim. Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun başına gelenleri anlamaya çalışıyorum. Onur Hoca, üç diğer araştırmacı ile birlikte “The causes of deaths in an industry-dense area: example of Dilovası (Kocaeli)” başlıklı bir araştırma yapmış. Mealen; Endüstri yoğun bölgede yaşayanlarda ölüm nedenleri: Dilovası örneği (Kocaeli). Araştırmayı Tübitak da desteklemiş. Araştırma sonuçları vahim tabii. (“Vahim olmaması konusunda bir umudu olan var mıydı?” “Ankara’ya giderken arabanın penceresi açık bu bölgeden geçen var mı?” gibi soruları bir kenara bırakıp devam edelim). Onur Hoca araştırma sonuçlarını “Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı”( tekrarlıyorum HALK sağlığı, Girişimcileri Ruh Sağlığını Koruma Anabilim Dalı değil!) konumuna uygun şekilde hem kamuoyuyla, hem de etkili ve yetkili kimselerle paylaşmış. Demiş ki: “Kan ve dışkıları bırakın, doğum yapıp çocuk emziren annelerin sütünde bile çinko, demir, alüminyum, kurşun, kadmiyum tespit ettik, tehlike büyük”. Bu arada bilgileri paylaştığı bu etkili ve yetkili kişilere TBMM’ndekiler dahil. Hatta bir “meclis araştırma komisyonu” bile kurulmuş.” Ee noolmuş?” diyeceksiniz. Çok şaşıracaksınız(!). Hiç! Hiç birşey olmamış. Yani “siz ölün kardeşim, ister iş kazasından ölün, ister işsizlikten, yoksulluktan, açlıktan, iş güvencesizliğinin yolaçtıklarından ölün, ister kanserden ölün” demişler etkili ve yetkililer. Ölmekte hürsünüz. Mesela prostat ve mide kanserinden ölebilirsiniz ihtimal. Dilovasında havada ve tozda memleket limitinin 30 kat ve AB limitinin tam tamına 240 katı üstünde rastlanan Kadmiyum yüzünden. Öyle demeseler, ölün demeseler gereğini yaparlardı.Pardon haksızlık ettim gereğini yapmışlar tabii. Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu -ki kendisi Ak Parti’nin kuruluşunda Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte aktif olarak görev almışmış-ve Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman elbirliği ile “haberin geniş halk kitlelerine ulaşmasını sağladığı, araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak amacıyla kullandığı” iddiasıyla yargılanması için savcılığa şikayette bulunmuşlar. Söylemeye ne hacet her ikisi de AKP’li. Amman bu gayretkeşlikte bunlarla yarışan diğerini unutmayalım. Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı. Bu daire ne güzel “mankafalar, sigara içip kanser oluyorsunuz, biz naapalım?” a bağlamıştı. Ah Onur Hocam! Nerden çıktı şimdi bu rapor? Kimyasallar, devletin denetleme sorumluluğu falan. İşte bu başkanlık YÖK’e yazmış. YÖK Kocaeli Üniversitesi’ne yazmış. Üniversite de Hoca hakkında disiplin soruşturması açmış. Yani gayet disiplinli bir şekilde çalışıp bilimsel bilgi üretmenin ve bunu muhatabıyla paylaşmanın bedelini ödemesi gerekiyor Onur Hoca’nın. Rektörlüğü izin verirse TCK’nin 213. maddesi uyarınca 2 ila 4 yıl arasında hapis istemiyle yargılayacaklar. Şimdi Kocaeli üniversitesinden insanlığın ölmediğine, iktidar koltukları arasına sıkışmadığına dair bir ses bekliyoruz. Bekliyoruz. O vakte kadar www. onurumuzusavunuyoruz. org’a a gidip, Onur’umuza sahip çıkabiliriz. Olmadı, biz de Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’na, Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman’a, Kanserle Savaş Dairesi Başkan’ı Prof. Dr. A. Murat Tuncer’e raporun gereğini ve görevlerini yapıp yapmadıklarını sorarız Türkiye ve dünya kamuoyu önünde. “Körsün zaten sana iş verdik” gibi, “solcusun zaten yaşamana izin verdik” gibi yanıtları alacağımızı bile bile.
Sizin sorduğunuz sorunun bir ayrıntısı önemli bir noktaya işaret ediyor: sizin de uluslar arası markaların tedarik zincirinin en sonunda yer almanız.. Bu markalar ya kendi bürolarını kurmaktalar ya da bir ajansla çalışmaktadırlar. Siparişleri öncelikle kendi “standartlar”ına uyan tedarik zincirinin en üstündeki fabrikalara dağılmaktadır.Ancak bu markaların bazıları kendi ülkelerindeki tüketici örgütleri ve sendikaların mücadelesi sonucu mal ürettirdikleri yerlerde en azından asgari ücret,insani sağlık güvenlik koşulları, sigortalı çalışma, örgütlenme özgürlüğü, bağlayıcı iş ilişkileri sağlayacaklarına dair uluslararası anlaşmaların altına imza atmış ve belirli denetim kurumları ile ilişki içerisine girmişlerdir.Ayrıca ILO 177 sayılı sözleşmesi ve ve 184 sayılı tavsiye kararı da ev eksenli çalışma ilişkisini düzenlemektedir. Eğer hangi markaya üretim yaptığınızı netleştirebilirseniz bu markaların Türkiye’deki bürolarının yada merkezlerinin “sosyal sorumluluk” departmanlarına başvurulabilir. Uzun vadeli olarak sorunlarınızın çözümü için tavsiyemiz ev eksenli kadınların oluşturduğu herhangi bir özörgüt(dernek, kooperatif, sendika) ile temasa geçmeniz ya da aynı durumda olan arkadaşlarınızla ortak hareket etmenizdir.Kıyafet dikiyorum ama parasını alamıyorum!SORU: 2 yıldır evde boncuk dantel işi ara sıra nikah şekeri yapıyorum. Genelde aylık gelirim 100-150 lira civarında oluyor boncuk işi yapınca. Genelde aracılardan iş alıyorum. Ya fiyatlar çok düşük oluyor bazen de paramı alamıyorum. Son yaptığım kadın bluzlarının birini geçen gün vitrinde gördüm. Benim bir ayda kazandığım paraya satılıyordu ama ben onu yapınca parasına alamadım. Simdi tam markasını veremeyeceğim ama malları aldığımız aracı ihracat yapan bir fabrika ile çalışıyor. Bu konuda yapacak bir şey yok mu? Ayşegül Derlenici / KocaeliYANIT: Ev eksenli çalışanları üç grupta incelemek mümkündür: kendi hesabına çalışanlar, sipariş üzerine çalışanlar ve bağımlı çalışanlar. Kendi hesabına çalışanlar, Sipariş üzerine çalışanlar ve Üçüncü tür olarak evde çalışma ise bir aracıdan, taşerondan, veya işverenden iş alma: İş verenin istediği zamanda ve nitelikte üretilir; ölçülebilir parametrelerle ücretlendirilir: parça başı, metre başı vs. ancak ev eksenli çalışmanın “iş” çalışanların işçi olarak tanımlanmasının önünde bazı engeller vardır. örneğin işçi bu üç çalışma biçimini aynı anda gerçekleştirebiliyor. Bu çalışma biçiminin ve kadın emeğinin görünmezliğinden bahsetmek mümkündür. bu biçimde çalışan işçilerin çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktadır(nerdeyse %90) ve kadınların çalışması toplumsal olarak gerçek bir iş olarak değil “ev bütçesine destek” ve /ya “ucuz ve niteliksiz işgücü” olarak algılanmaktadır.Ev eksenli çalışanlar kanunlarda işçi midir, sigortalı olmalı mıdırlar?İş Kanunu’nda iş sözleşmesinin kurulabilmesi için ‘bağımlı iş görme’ ve ‘ücret’ şartları dışında işverenin gösterdiği yerde çalışmış olma koşulu mevcut değildir. Bu durumda belirli bir ücret karşılığında başkası için ve ona bağımlı olarak mal veya hizmet üreten ev eksenli çalışanlar, ‘iş sözleşmesi’ kurduklarından ‘işçi’ statüsünde sayılacaklar, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kapsamında ‘sigortalı’ olmak durumundadırlar.Ancak gerçek durum tümüyle farklıdır: ev eksenli çalışanlar bugün Türkiye’de ne Sosyal Sigorta ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ne de İş Kanunu kapsamında değerlendirilmektedir. Ev eksenli çalışma genellikle kayıt dışıdır, asgari ücret gibi, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirleri gibi herhangi bir kriterin uygulanması söz konusu değildir, bir anlaşmazlık durumda işçinin hak iddia edilebilmesinin önünde ciddi engeller vardır.BİZE YAZINÇalışma yaşamınızdakitüm soru ve sorunlarınızıekmegimikazanirken@gmail.com
