Bugün basit bir bilimsel gerçek olarak kabul edilen dünya ve gezegenlerin güneşin etrafında dönme hadisesi tarihsel olarak netameli bir konudur. Bunu iddia eden biri: Bruno yakılmış, bir diğeri: Galileo “görmedim duymadım bilmiyorum” diyerek idamdan son anda kurtulmuştur. O esnada dişlerinin arasından “siz ne derseniz deyin dünya dönmeye devam ediyor” diye fısıldadığı rivayet olunur.Geçtiğimiz haftaki yazım içerisinde memlekette yüzde birlik bir azınlığa mensup olduğumu belirtmiştim. İşte dünya ve güneş bizim etrafımızda dönmediğinden kast ettiğimin bir parti olmadığını açıklamak zorunda hissediyorum kendimi. Maalesef daha da vahimi kast ettiğim soldur.Yüzde bire gelelim. Bugün yüzde bire ulaşmak için alınması gereken oy beş yüz yirmi altı bin dokuz yüz elli sekizdir. Moral olsun 1999 yerel seçimlerinden başlayalım. Oy oranımız parti olarak %0,84. Üzerine SİP/TKP çizgisi (%0.07) ile EMEP (%0.09) oylarını ekleyelim. 300 bin çok kıymetli oy. Nerdeyse %1. “Amblemi koysak %3 alırız” beklentisi içinde boğulup gitti. 2009 toplam oy: %0,5. 2014 de ise %0.21 (EMEP hariç). HDP içine kaçmış ya da kaçmamış sol da bu rakamların içindedir ve bu ilişki ayrı bir tartışma konusudur. Kaçmamış olanlar doğrudan CHP seçmeni değilse eğer.Peki, “devrimciler ve sosyalistlerin seçimle parlamentarizmle ne işi olur? Bizim işimiz sokak” diyorsak? Hem de sokak deyince parlamento içindekilerle bir pazarlık vasıtası “yüksek siyasete” dahil olma malzemesini kastetmiyorsak? Dünyanın neresinden baksanız asıl mesele budur. Yunanistan’da Syriza, radikal sol bir parti olarak yerel seçimlerden ikinci parti olarak çıktı. Ancak toplumsal mücadelenin aktörleri hala toplum içerisindeki örgütlülük düzeyi konusunda son derece karamsarlar. Syriza’nın kitleselleşme ve oy uğruna zaman zaman sağa bükmesi ise bu huzursuzluğu arttırıyor. Bu, parlamentarizmin çıkmaz sokakları konusunda ciddi bir uyarı. İktidar değil, toplumu dönüştürmek istiyoruz neticede. Örgütlülüğümüz güçlenmedikçe, ne sistem, ne de onun her daim piyasaya sürülen köpekleri faşistler karşısında şansımız var.Bizim sokaklara bakalım. Seçimler deyince demokratik değil, barajlar, hazine yardımı vs. Peki biz hangi eylemimizle-tüm sol olarak- 500 bin değil 200 bin kişiyi sokağa dökebiliyoruz? Biliyorum şiddet, zor, zulüm ve ölümle cezalandırılıyoruz sokağa çıkınca. Haydi sokağa dökemiyoruz, en azından bu kadar insanla canlı siyasal bir ilişki, hatta sadece sürekli bir ilişki yürütebiliyoruz? “Gezi” diyecekseniz söyleyeyim. Gezi’yi sol olarak -yaratmış olmayı canı gönülden isterdim ama- biz yaratmadık. Bütün şaşkınlığımızla, -zor, zulüm ve ölüme rağmen- sokağa çıkan o devasa dalganın içinde yer aldık. Neyse ki sağa kaymasının önüne set çekebildik. Milyonlar dert ve öfkelerini sol bir çerçeveden ifade ettiler. Şimdi kendimize sorup durmamız gereken şu; bunca öfke bunca cesaret oradaydı, sol olarak bizim örgütlerimiz o ana kadar bu öfkeyi ve cesareti nasıl ve niye kapsayamadılar? Bu soruyu sormak ve cevapları doğrultusunda adım atmak zorundayız. Durumumuzun yalnız baskı, baraj, yasal ve fiili engellemeler ile açıklarsak yanılırız. Durumumuz senelerdir barajlardan yakınan sendikaların kimi vakalarda çeşitli uluslararası düzenlemeler sayesinde atılan işçiler geri alındırıldığında bile örgütlenemeyişine benziyor. Yapısal.Hazır söz sendikalara gelmişken, sendikalar solun geleneksel olarak kitlelerle temas alanları. CHP görüşmesinde Kılıçdaroğlu’ndan da uzun bir yakınma dinledik solu inşa etmek bahsini açtığımızda. Sol sendikalardan “temizlenince” ezilen sınıfların çıkarlarını savunmak yerine kendileri için çıkar örgütlerine dönüştüler. Yönetici pozisyonlarının her şeyin üzerinde tutulduğu örgütler. İşveren ve hükümetlerle ezilenlerin hak ve çıkarlarını temsil ederek mücadele etmelerinin tek garantisi siyasi bel kemiği kırıldı zira . Bu yüzden de hızla güç ve itibar kaybettiler. Bunun diğer ucu ise örgütlerinin sorun ve çıkarlarını işçilerinkinin önüne koyan ve kendini dayatan bir sendikasız sendikacılık olageldi.Peki bütün bunlar “sol’un Allah belasını versin! Mahvolsun bitsin gitsin!” mi demek?… Peki bunlar “canım bu çağda sendikanın modası geçmiştir artık sendikaya ne gerek var !” mı demek? Senelerdir bu tür sendika ve sol düşmanı söylemlerle başımızı yiyen liberal sol anlayış avcunu yalasın. Ama her eleştiriyi “aha! Liberal buldum” konforu ile savuşturanlar da aynısını yapsın. Bugün her gün yıkmak üzere inşa edeceğimiz, bürokrasiden çok işverenle uğraşabileceğimiz, gerçek mücadele ve sınıf örgütü olacak sendikalara ihtiyacımız var. Ve evet, bu sendikaları politik kılacak özgünlüklerini tanıyarak onları toplumu değiştirip dönüştürecek temas noktası olarak işlevlendirebilecek kendisi ile değil sistem ve onun temsilcileri ile uğraşacak gerçek örgütlere ihtiyacımız var. En çok onlara ihtiyacımız var.Bu halimizle mutlak bir azınlığı oluşturuyoruz. Çok küçük . Çok önemli. Cirminden fazla yer yakan, başımızı döndüren bir önem. Ancak mutlak azınlık olmanın en kötü tarafı sizi bir kimlik siyasetine hapsetmesidir. Yani ancak azınlık kimliğinizle bir temsil bulabilmeniz. Bu kimliğe hapsedilmeniz. Bizim durumumuzda diyebiliriz ki “devrimci, sosyalist, sol” kimlikleri “korumak” önceliği, onların gereğini yapmaya vermekten bizi alıkoyacak kadar yakıcı olabiliyor. Yani devrimciliğin sosyalistliğin ve sol olmanın gereği ezilenlerin örgütlenmelerini inşa etmektir. Onları neye örgütleyeceğimiz ise tabii ki solun teorik pratik inşasını içeriyor.Bu ise ne sihirli birlik formülleri ne de “bağlamına oturtularak” çözülebilecek bir problem.İşte tam bu noktada bu “başımıza gelenler” hiçbir şey. Ezilenlerin ana kütlesini oluşturan gün be gün bir cins katliamına uğrayan kadınların yanında, İstanbul’da ya da Batman’da kayıtsız ve atölyelerde her gün ter dökenler, Suriye’den sürüklenip sadece ve sadece hayatta kalabilmek için her şeye razı edilmiş göçmenler, suları toprakları çalınanların, Sivas’ta yakılan, Roboski’de bombalanan, Rojava’da dövüşenlerin başına gelenlerin yanında, Soma’da ölenler, geride kalanların başına gelenler yanında, hiçbir şey. Üstelik kendimizi onların başına gelenlerden de sorumlu hissederken derdimiz bu inşa olmalıdır. Bugün işçi tulumu ile meclise sokulmayanların o gün kazmaları ile belki hepimizi de yıkarak meclise girişlerini hala hayal edebiliyorsak eğer.
kimlik
Ey okur! Beni bakan aradı. Evet, geçen haftalarda yazdığım Allah korusun yazısı sebebiyle Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar kendisi beni aradı! “Seni bakan aramış tasası bizi mi tutsun?” diyorsan söyleyeyim. Söz söyleyene kadar bana ait. Söyledikten sonra senin. Yani demem o ki “ne yaptı isem yarıdan fazlası senin sorumluluğunda” der çıkarım işin içinden. Diğer yandan bu bayağı haberdir yahu, adamın köpeği ısırması bağlamında. “efendim cumhurbaşkanının uçağında iken şu konuşuldu” ve yahut “kaldırdım telefonu bakana sordum” benzeri köşe yazarlarından olmadığımızdan, devlet ricali ile çemkirmekle sınırlı bir ilişkimiz olmasından kaynaklı önce bir şaşkınlık hâsıl oldu. Çemkirtenler utansın! Diğer yazarlar kıskandığımız sonucunu çıkarmasınlar bu arada. Bizim de kendi çapımızda “bastım tuşa aradım M şehrinden emekli Fadıl Abi’yi” türünden hava atmalarımız var. Hem Fadıl Abi gözümüzde bilumum bakanlardan da daha muteber. Ama durum açık ki ligimiz farklı. Gururla söyleyelim; biz gazoz ligindeyiz. Kısa kes sadede gel mi dediniz? Peki! Saat sabah on-on bir civarı, Cuma sabahı ev hali. Cebim çalmakta. Üç yüz on iki ile başlayan bir numara. Sinirli bir kadın sesi “Çevre ve şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar sizinle görüşecekler bağlıyorum” diyor. Höö? Ankara’da yaşayıp beni işletebilecek arkadaşların isim listesi elimde olaydı şu an! Diğer yandan “ulan hayırlı bi iş olsa aramazlar bakanlıktan beni. Birgün’ün başına yeni bir tazminat belası açmış olmayayım? “Evet, sepet, hayır, neden” demeye kalmadan “efendim ben açıklamayı yirmi dokuzunda değil yirmi yedisinde yaptım” diye başladı bakan bey, “siz herhalde beni televizyonda izlememişsiniz” diyor. “Yok, televizyondan değil youtube’dan izledim diyorum. “Nereden nereden?” diyor. “Yuu tub yuu tuub” diyorum. He he he! Allah allah koskoca bakan asrın mucizesi youtube’u bilmiyor mu? “Hassasiyet gösterip yazmışsınız!”. Ne yazmıştım? Hala kimlik tespiti derdindeyim. Hımm! Evet, ses bakanın sesi! Lütfen liberal arkadaşlar “on yıl önce olsa böyle bir şey olmazdı, bakın ne kadar demokratikleştik” diye başlamasınlar. “adamlar ne kadar iyi çalışıyor” geyiğine de girmeyelim. Yemezler. Bakan beyin özetle söyledikleri, yani benim anladıklarım diyelim şunlar: Bir, malum açıklamayı gazetelerde yer aldığı şekli ile yirmi dokuzunda değil yirmi yedisinde yapmış. Açıklama kendi fikri değilmiş, bilim insanlarının fikirlerine dayanıyormuş. İki, Van çok parçalı ve büyük bir depremmiş, şu kadar sayıda konut varmış. Hasar tespiti bakanlığın sorumluluğunda değilmiş. Zaten 23 bina boşaltılmış. En nihayetinde deprem Allahın bir afeti imiş. Araya girip yazıda soruduğum iki soruyu tekrarlıyorum: siz depreme hazırlanıyordunuz da bu esnada mı oldu deprem? Deprem olan yerde tekrar deprem olmaz açıklamasını hangi bilimsel kimseler yaptırdı size? El cevap Türkiye enkaz kaldırmada çok başarılıdır!Sonuç olarak son günlerde bakan aradığından mıdır nedir başbakanla pek bir hemfikirim(!) Mesela ikinci depremde oturulabilir raporları ile ilgili kimler için “yasal süreci çalıştıracaklar” merakla bekliyoruz. Sonra bir de “depremden rant sağlamaya çalışan çevreler var” demişler bölgedeki protestolar için. Protesto ile rantın ilişkisini tam olarak kuramadım ben ama, cümleye tam olarak katılıyorum. Hele Çalışma ve Sosyal güvenlik bakanı Faruk Çelik’in açıklamalarından sonra daha bir pekişti katılmam. Kendisi “Öncelik deprem de bir kişiyi bile kaybetmemek” diyor da ekliyor: “Tabii ki bu çalışmaları Sayın Başbakanımızın çizdiği perspektifte ele aldığımız zaman sektörde çok yoğun bir canlılığın olacağını ve çok ciddi bir istihdamın gerçekleşeceğini söyleyebiliriz’’ diyor. Neden diyor? Sapır sapır inşaatlardan düşen işçiler için, aynı sektörde olamayan sendikalar için bir yasa çalışması yapılmış da onun için demiyor. Deprem yasası çıkacak onun üzerine diyor. Deprem yasasını bizden fazla, ellerini ovuşturarak, “inşaat ya resulullah!” diye bekleyenler de var biliyoruz. Çıksın bakalım. Çıksın ki “Van depreminin hükümetimiz için ne kadar başarılı bir sınav olduğunu” görelim kendi çaplarında. Başbakanın yine pek katıldığımız bir başka öz deyişiyle bitirelim: “Zulüm ile abad olunmaz, mazlumun kanı üzerine gelecek inşa edilmez. Aksi takdirde tarih bu tür liderleri kanla beslenen liderler olarak anar.” Ancak bunu görmek için Suriye’ye değil cemaati ve hükümetiyle, beceriksizlik ve organizasyonsuzlukla enkaz altında kalınan Suriye’nin kuzey doğusunda kalan bir yere dikkatle bakmak gerekir.
Ben bir bilgisayar firmasında çalışmaktayım. Sosyal güvencem yok ve asgari ücrete çalışıyorum. Alanım bilgisayar teknikerliği ve çalıştığım yerde teknik serviste görev yapıyorum. Sabah 9’da iş alıp, akşam 8’de bırakıyoruz. Cumartesi ise tam gün çalışıyoruz.. Elinden gelse patron pazar günüde çalıştıracak bizi ve tabi parasız. Çalıştığım yerde birde çırak var. 16 yaşında, okul harçlığını çıkarmak için ve bir şeyler öğrenmek için çalışıyor. bu çırak arkadaşım ise haftalık 20 TL almaktadır. Kanuna göre 400 ya da 450 tl arasında alması gerekmekte ve çıraklık sigortası olması lazım ama ne yazık ki ne çırak arkadaşımın ne de benim sigortam vardır. Aylık mavi akbil kullanıyorum ama 115 TL olan akbil parasının sadece 50 tl sini veriyor patron. Sebep olarak ise param yok diyor. Ama çok iyi biliyorum ki firmanın aylık geliri 5 ile 6 milyar arasında. Bu gelire sahip bir işveren sigorta yapmıyor, parayı zamanında vermiyor, yoldan kısıyor, yemekten kısıyor. Yemek paramızda 3 TL. Patronumuz bir de günde 5 vakit namaz kılan dindar bir insan. Sözde Müslümanlıkta hak geçmez, ama bunlar alışkın ne de olsa hocaları Fettullah ABD’de yaşıyor. Cami yardımı toplamak için, hayır kurumları ofise gelir. Patron 50 tl-100 tl gibi bağış yapar din adına ama çalıştırdığı elemanların teknik servisine bir klima almaz param yok diye ve biz o sıcaklarda çok zahmet çektik. Sadece aspiratörle yetindik. Zaten 2 bilgisayar çalıştığı zaman teknik servis hamam gibi oluyor. Ayrıca ben işe başlayalı 3 ay oldu, sadece 1 aylık maaşımı alabildim. Üniversite bitirdim bu alanda. Ama sözde teknoloji çağındayız. Ama iş sıkıntısı var.Ramazan ayında, ben oruç tutmadığım için ilk 2 hafta yemek parası vermedi patron. Tabiî ki bu süreçte Alevi olduğumu ve sol görüşlü olduğumu az çok demeyim, ama tam anlamıyla anladı. Yanımda da tabii solu, emeği kötüleyerek yanına gelen cemaatçilerle konuşuyor. Referandum sürencinde hayır diyenler vatan hainiymiş, demokrasi istemiyormuş, din düşmanıymış, İsrail uşaklarıymışız hayır diyenler. Nazım der ya; vatan sizin çeklerinizse polis copuysa, çiftliklerinizse diye siz vatanseverseniz ben vatan hainiyim der ya o zaman emeği savunmak, barış istemek, özgür, demokratik bir ülke istemek vatan hainliği ise kabul ediyoruz. Ama inanıyoruz ki, güneş bir gün emekçi halk için doğacaktır.Kirve, ben böyle yazdım iş yerindeki sıkıntılarımı. Eğer uygun olursa derleyip toparlarsan yayınlarsın. Eğer olmazsa da cevap verdiğin için sağ olasın. Ben her gün Birgün Gazetesi alamıyorum, eğer yayınladığın zaman mail atarsan şu gün çıkacak diye, ben de alırım. Dinlediğin için sağ olasın. Ben de gazeteci olmayı çok istedim, ama olmadı. Bilgisayar teknikeri olduk. Eğer bilgisayarında bir sorun filan olursa çözeriz seve. Hoşça kal.İş Kanunu Orada da Geçerlidir.Sorularınız ve sorunlarınız aslında önemli bir gerçeğe işaret ediyor. Türkiye’deki pek çok işyeri, işçi sayısı olarak 10 ya da 3 işçinin altında işçi çalıştırmakta bu işyerlerinin çoğu ya kendisi kayıt dışı, yahut kendisi kayıtlı ancak çalışanları kayıt dışı olarak çalıştırılmaktadır. Bu işyerleri sizin de anlattığınız gibi neresinden tutsanız elinizde kalmaktadır. Örneğin bu işletmeler kendilerini düzenlemelerde yer alan 50 ve üzeri işçi çalıştıran işyerleri için var olan zorunluluklara tabii olmamaları nedeniyle -örneğin işyeri hekimi bulundurma zorunluluğu gibi- adeta iş kanunun dışında kabul etmektedirler. Ancak bu işyerlerinin işverenleri için kötü bir haberimiz var. Kendileri de iş kanunun içerisinde yer almaktadırlar.Haftalık Çalışma Saatleri ve Fazla MesaiÖncelikle sizin durumunuz için şunu hatırlatmakta fayda var. Haftalık çalışma süresi 45 saattir ve bunu aşan süreler fazla mesai olarak değerlendirilir. Günlük olarak fazla mesai dahil çalışma süresinin en üst gelebileceği nokta ise 11 saattir. Günlük çalışma süresi 7.5 saati geçiyorsa en az 1 saat olma üzere ara dinlenmesi yapılır. Ara dinlenmeleri yani molalar çalışma saatinden sayılmaz. Gün içerisinde yemek yahut çay molası verip veremediğinizi tam olarak anlamak mümkün olmasa da, günde toplam 11 saat çalıştığınızı söylemek mümkün. Genel olarak, günde 8 saatlik çalışmanın üzerindeki çalışma fazla mesai olarak kabul edilmeli ve saat ücretinizin %50 fazlası olarak ödenmeli. Bu durumda hafta içi beş gün haftalık 45 saat çalışma saatlerinizi doldurduğunuzdan cumartesi günleri de fazla mesai olarak ödenmeli.Çalışmanın Karşılığını Almak!Ancak fazla mesai ücretlerinden önce anladığım kadarıyla, siz zaten almanız gereken aylık ücreti almakta güçlük yaşamaktasınız. Bu konuda eğer aynı işyerinde 1 ya da daha fazla yıldır çalışıyorsanız alacaklarınızı hesaplayarak(ödenmemiş bulunan haftalıklarınız, yapmış olduğunuz fazla mesailer, yemek ve yol paralarınız) , öncelikle noter aracılığı ile bu alacakların ödenmesi için işvereninize bir ihtar gönderebilirsiniz. Bu ihtar içerisinde işverene belirli bir süre tanıyarak alacaklarınızın bu süre içersinde ödenmesini isteyebilirsiniz. Bu alacaklar ödenmediği takdirde sizin tek taraflı olarak iş akdinizi haklı olarak feshedebilirsiniz. Bu ihtar daha sonra işverene açacağınız alacak ve hizmet tespiti davası için bir delil de oluşturabilir. Buradan sigorta meselesine girebiliriz. İş akdinizin feshinin ardından hizmet tespit davası açabilirsiniz. Bu dava sırasında sizinle aynı işyerinde çalışmış kişilerin tanıklığına ve az önce bahsettiğimiz türde o işyerinde çalıştığınıza dair kanıtlara ihtiyaç duyacaksınız. Eğer herhangi bir bordronuz varsa bu da işe yarayabilir. Tüm bunlarla aynı anda SGK İstanbul il müdürlüğüne veya İstanbul 1 veya 2 no’lu Rehberlik ve Teftiş Grup başkanlığına bir dilekçe ile müracaat ederek sigortasız çalıştırıldığınıza dair şikâyette bulunabilirsiniz. Bu dilekçede ad adres TC kimlik no varsa SGK no, işverenin unvanı, adresi işyeri no’su yer almalı, konu da sigortasız çalıştırılmama dair şikayet dilekçesi biçiminde olmalıdır. Dilekçenin içeriğinde ne kadardır o işyerinde çalıştığınızı, ne kadar ücret aldığınızı belirterek işyerinde hizmet akdi kapsamında çalışmanızın olduğunun işyeri defter ve kayıtlarının tetkiki ile tespitinin yapılmasını, işveren hakkında yasal işlem uygulanmasını talep edebilirsiniz.Hukuksal Yolları Zorlamak!Bunun dışında işyerinde çırak olarak çalıştırılan arkadaşınız aslında “çırak” statüsü taşımıyor. Ancak kendisi 16 yaşını doldurmuş ise, 16-18 yaş arası genç işçi statüsü olarak adlandırılır. Genç işçilerin çalışma koşulları yetişkin işçilerden farklıdır. Örneğin haftalık normal çalışma saatleri 40’tır ve fazla mesaiye bırakılamazlar. Alınan ücretlerin asgari ücretin altında olması, politik görüşünüz ve dini inancınız sebebiyle ayrımcılığa uğramanız, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin olmayışı her biri ayrı bir yazıyı hak ediyor. İşverenler işçilerine yasal haklarını sağlamak yerine “sosyal sorumluluk” adı altında sadakacılık yaparak, yahut sizin örneğinizdeki gibi bağışlarla durumlarını “kurtarıyorlar.”Ancak bu tür işyerlerinde de tıpkı diğer işyerlerinde olduğu gibi kendi haklarımızı savunacak bir örgütlenmemizin olmayışı, biz ezilenlerin birlikte saf tutmamamız en temel sorunumuz. Kendi gücümüzle yakın zamanda haklarımızı elde edemediğimiz durumlarda hukuksal yolları sonuna kadar zorlamakta fayda var.
SORU:Annem yaklaşık 40 yıldır ev temizliğine gidiyor ve şu an emekli olabilmeyi çok istiyor. Çalıştığı iş günübirlik yerler olduğu için sigortalı olabilme şansı yoktu. Bir süre sonra bunun önemini bizler anlatmış olsak da kendince zamanın geçtiğini söyleyip üzerinde çok durmak istemedi. Ama şimdilerde harcadığı emekleri düşünerek kendine fazla dert etmeye başladı bu emeklilik durumunu. Çünkü kısa bir dönem Mersin’de nakliyat işi yapan bir firmada SSK’lı olarak çalıştı. Nüfus bilgilerini, SSK numarasını ve diğer ayrıntılarını iletiyorum, 4 kardeşiz (Yeni bir yasa duydum, ilk iki çocuk için geçmişe dönük borçlandırma yapabiliyormuş). A. Bozkurt/AntalyaDünyanIn İŞİ omzumuzda amaçalIŞmIyor görülüyoruzBiz kadınların en temel dertlerinden biri yaptığımız işlerin iş olarak görülmemesi. Bu nedenle işçi olarak da görülmüyoruz çoğu kez. Ve ne asgari ücrete ne de herhangi bir sosyal güvenceye ne de sendikaya layık görülüyoruz. Bizim her gün evde yaptığımız işler mesela yemek erkekler tarafından yapıldığında ciddi paralar kazanmak mümkün iken, örneğin bizler evlerde temizlik işlerinde çalıştığımızda sanki evimizdeki işin bir devamı imiş gibi bir tavırla karşılaşıyoruz. Birden değersizleşiyor bize verilen işler. En düşük ücretler bize ödeniyor. Zaten evdeki iş, hiç bitmeyen o ömür törpüsü işten sayılmıyor! Gece gündüz çalışıyoruz evde ve bize sorduklarında “hayır çalışmıyorum” diyoruz bir şaka gibi. Emeklilik? Sigorta ve eşit ücret gibi o da bir hayal çoğu kez. Sizin durumunuz nerdeyse bunun bir özeti. Ama galiba küçük br farkla.Doğum borçlanmasında eskiuygulama5510 sayılı Sosyal Sigortalılar Genel Sağlık Sigorta (SSGSS) kanunu belirli şartlar altında kadınlara doğum borçlanması olanağı sağlıyordu. Bu şartlar şunlardı; kadının doğum yaptığı dönemde A/4 hizmet akdine bağlı olarak çalışıyor olması, işten ayrılmışsa 300 gün içerisinde doğum yapmış olması, doğum nedeniyle işten ayrılmış olması ya da işe gelmemiş olması, doğum borçlanması yapılacak dönemde çocuğun yaşıyor olması, doğum borçlanması yapılacak sürede adına prim ödenmemiş olması. Yani bu düzenleme ile işe girmeden evvel doğum yapmış kadınlara bu doğum süresini 2 yıl (ve de ikinci çocuk için 2 yıl olmak üzere 4 yıl) olmak üzere borçlanma hakkından yoksun kalıyorlardı. Fakat diğer yandan askerlik borçlanmasında durum benzer olmasına rağmen uygulama farklı idi. Erkek işçiler sigortalı olarak çalışmaya başlamadan önce askerlik yapmış olsalar da bu süreyi borçlanabilmekte idiler. Yani işe başladıkları tarih 2 yıl geriye çekilmekte idi. Kısaca doğum borçlanmasındaki uygulama kadınlar aleyhine işlemekteydi.Yeni genelgeAncak son olarak temmuz ayında yayınlanan bir genelge ile bu durum değişti. Ancak bu değişikliğin kendiliğinden gerçekleşmediğini belirtmekte fayda var. Doğum borçlanması yapmak isteyen kadınların mahkemelere başvurularının ve Yargıtay kararlarının bu genelgenin çıkmasında ciddi etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Yeni tebliğle birlikte iki temel nokta değişti. İlki, “ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra” ifadesi yeni genelge ile ortadan kalktı. Yani kadınların 2 doğum için 2 şer yıl borçlanabilmesi için bu doğumları sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra yapması şartı artık yok. Diğer bir değişiklik de işten ayrılma söz konusu ise 300 gün içinde doğumu gerçekleştiren işçinin bu doğum için 2 yıl borçlanması uygulaması ortadan kalktı. Artık bu 300 gün sınırı da mevcut değil. Yani artık doğum borçlanması da askerlik borçlanması gibi hesaplanabilir.Sİzİn durumunuzdakİ bİrİ İçİN…Anneniz önceki durumda 48 yaşında ve 5225 prim gün sayısını doldurarak emekli olabilmekteydi ve kalan prim gün sayısı 4194 idi. Ancak iki çocuk olduğunu göz önüne alınır 4 yıl geriye gidersek, yani iki çocuk için doğum borçlanması yapılırsa, anneniz 45 yaşında ve 5000 gün doldurarak emekli olmaya hak kazanıyor. Ve bu durumda sigortalı olarak çalışmaya devam ederse ve herhangi bir başka engel söz konusu değilse 2021 de emekli olabilir. Bunun için SGK’ya doğum borçlanması yapmak üzere Sosyal Güvenlik İl ve Merkez müdürlüklerine bir dilekçe ile başvurmanız ve borçlanma matrahını belirlemeniz gerekiyor.Dilekçenizde TC kimlik numaranızı, iki ya da bir doğum için borçlanmak istediğinizi ve doğum tarihlerini, 5510 sayılı kanunun 41 inci maddesi ile tanınan doğum borçlanma hakkından faydalanmak istediğinizi belirtebilir ve borç miktarının hesaplanmasını talep edebilirsiniz. 11 bin lira civarında bir ödeme yapmanız muhtemel. Borçlanma matrahı taban (asgari ücret) tavan matrah arasında olabilir. Doğum borçlanmasının başvurunun kabulünün ardından 1 ay içerisinde peşin olarak ödenmesi gerekiyor. Umarız anneniz bunca yıllık çalışmanın ardından emekli olabilir.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
