Memleketten iki gün ayrılmaya gelmiyor. İki gün ayrılıyorsun Hiçişleri ve Tuhaflıklar Bakanı İdris ve Naim ve Şahin beyler hep birlikte bir memleket gezisine çıkıveriyorlar. Son derece mühim bir gezi. Memleket gezisi öncelikle Erzurum’da 2011 Dünya Üniversitelerarası Kış Oyunları için yapılan Türk Telekom Atlama Kuleleri’nde mükellef bir kahvaltı ile başlıyor. İdris ve Naim ve Şahin Beyler ve maiyeti kuş sütlerini içip göz kapakları yeniden aşağı doğru düşerken, hiçişlerinin yerine getirmesi gereken bir vazifesi olarak bakanımız uzaktan ve yukarıdan seyreyliyor Erzurum’u ve “Erzurum’un kış sporları merkezi olma yolunda önemli bir altyapıya sahip olduğunu” buyuruyorlar, göbeklerini sıvazlayarak. Bir “hiçişini” daha yapmış olmanın huzuru içindeki Hiçişleri bakanımız beş işçinin haykırarak can verdiği Erzurum’un Aşkale ilçesinde bulunan Karasu-2 Baraj Göletine gidiyor. Keşke yanına “kaza değil kader” Bakanı Faruk Çelik’i de alsaydı da takım tam olsaydı. Neyse bir dahaki sefere. Bu arada herkes orada: Erzurum Valisi Sebahattin Öztürk, İl Genel Sekreteri Selami Altınok, İl Jandarma Komutanı Albay Mehmet Akgün ve Emniyet Müdürü Halit Turgut Yıldız Aşkale Kaymakamı Asalet Karabulut ve Belediye Başkanı Ahmet Yaptırmış. Hepsi. Bir sen bir ben bir de Hz. Ömer ve adaleti eksik. Hz.Ömer Fırat›ın kıyısında kaybolan koyun ve kuzuya kaza-kader-kısmet demez kendini sorumlu tutarken seçim meydanlarında onun adını ağzına sakız edenler ne İdris Naim Şahin ne de Faruk Çelik koyun kuzunun değil işçilerin haykıra haykıra boğulup ölmesinden de, yanmasından da, düşüp ölmelerinden de zerrece sorumlu tutmuyorlar kendileri. Her şey bittikten sonra gelip bir bakıyorlar. Adları üzerinde «bakan» lar. Kazaların önlenmesi dair tedbir almak? Haşa! Alın yazısı. Sorsan işçiler koyun-kuzu mu ki kendimizi sorumlu tutalım derler. Derler mi derler!Haktır adalettir insanlıktır gibi konulara dalıp yut gezisini kaçırıyoruz bu arada sevgili okur. Bakan ve yanındakiler tam bu sırada Pasinler’e varıp kendi meşreplerince yepyeni eğlencelerin peşine düştüler. 64 yaşında yedi yıl önce işini kaybetmiş, şeker tansiyon ve bronşit hastası her halinden zor bir hayatı olduğu ortada olan bir vatandaş bir iş bulurum umuduyla boyun büküp el açmaya gidiyor “devletlüye.” devletlüyü görünce de heyecanlanıp “Çok sevindim Bakanım sizi gördüğüme” diyor. Bakan da münasebet bu ya “yok ya ne bileyim sevindiğini hadi bir oyna da göreyim diyor. Çalıyor davul zurna, gariban başlıyor mu oynamaya? Olabilir tabii! İdris ve Naim, ve Şahin beyler cüssesi cüssesine denk, göbekli ve pala bıyıklı adamların karşılarında şakır şukur oynamasından pek haz alıyor olabilirler. Eğer oynayan da bu sebeple, bu haz için oynadığını biliyorsa, “tercihtir kardeşim karışmayın” der, teşvik de ederiz kamuya açık yerlerde. Böyleyse böyledir desinler. Fakat kendi semtinde “pala” diye anılan bir abiyi, “ben Bakanım” havaları ile başka bir yola sokup iş aş diletmek için oynatıp, taklaya davet etmek bulabildiğim en hafif tabirle söyleyeyim terbiyesizliktir bizim oralarda. Ama bunun bunca ağır bir hakaret olduğunu anlayabilmek için önce bazı temel insani özellikleri arkasında bırakmamış olmak gerekir. Zira Bakan olmak için öpülen etek atılan takla ve göbek sayısı baş döndürmüş, akılı baştan almış, vicdan insan adalet gibi mefhumları çoktan unutturmuş olabilir. En ufak bir ikbale ulaşmak için taklanın türlüsünü atanlardan bu olaydan sonra tek beklentimiz “ne olmuş yani” demeleridir. Velhasıl, biz yazmaktan, herkes görüp duymaktan yoruldu ama ölenler öldükleri ile kaldıkları sürece, anlaşilan o ki, bu cüruf seli bitecek, bu at dizginlemekle duracak gibi değil!
kaza
Tam bu köşeden seçimler sonrasında, AKP’nin seçimlerden “başarıyla” çıkmasının ardından, ekolojik talanı hızlandıracağına dair endişemizi belirtmiştik. Maalesef düşündüğümüz başımıza geliyor. O vakitten bu vakte değişen bir şey var. Kötü yönde. Parayla gözü dönmüş “insanlar” ve yüzde ellimizin oyunu alan AKP iktidarı ile el ele bizi telafi edilemeyecek ekolojik felaketlere doğru artan bir hızla sürüklemeye devam ediyorlar.Bir vakittir altın şirketleri memleketim olan Çanakkale’de Kazdağ’ında cirit atıyor. Alamos Gold adlı şirket 2010 yılı ocak ayında Ağı dağı ve Kirazlı bölgelerini Teck Cominco adlı şirketten devralmış ve buralardaki “faaliyetini” Kuzey Biga ve Doğu Biga Madencilik adı altında sürdürecekmiş. O cebimden al bu cebime koy!Sonra duyduk ki, bu şirketler şahaneymiş. “Köy konağı ve kahvehane yapıveriyorlarmış” misal. “Cami duvarını onarıyor ve bahçesini düzenliyor, ilkokulumuzu yemekhane olarak restore edip çocuklarımızın kullanımına açıveriyor, köy meydanına kaldırım taşı döşetiveriyor,amatör köy takımlarına mali destek sağlıyorlar” mış. Yalnız memleketim insanı düşünmeden edemiyor tabi, eniştemiz bizi neden öpüyor diye. Altını çıkarmadılar ama kokusunu aldılar zahir.Efendim bu şirketler şahane olduğu fikrimiz nereden geldi. Bazı sahibinin sesi yerel basına göz attık çünkü. Yere göğe sığmıyor marifetleri bu şirketlerin bu gazetelerde. Zaten Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile el ele kol kola bilgilendirme toplantısı düzenliyorlar. Hayatını savunmaya çalışan “cahil köylüyü” “bilinçlendirecekler” zahir. Biz de bu marifetlere bir göz atmak istedik kendimizce. Örneğin Teck Cominco. Aslen Kanadalı olan şirket sürdürülebilir iş yönetmeliği yayınlamış. Efendim onuncu onbirinci ve onikinci maddesine bakarsanız ne nebze çevreci oldukları su götürmez:“10)Çalışmalar çevreci bir yaklaşımla yürütülecek ,verimliliğin sürekli artmasına gayret edilecektir.11-Biyolojik çeşitliliğin korunması düşüncesi iş ve üretim faaliyetlerinin her aşamasına entegre edilecektir.12-Tesislerimiz kapandıktan sonra ardında sorun bırakmayacak bir yaklaşımla projelendirip işletilecektir.”Hiçbir sorun yok yani? Boşuna bağırıp çağırıyoruz biz. Adamlar hem çevreci, hem biyoçeşitliliği koruyacak hem de işleri bittiğinde hiçbir sorun kalmayacak! Acaba? Başımıza geldikten sonra geri dönüşü yok. Başımıza gelmeden evvel başka yerlerde neler yapmışlar ona bir baksak çare olur mu derdimize. Olur mu olur!Bu çevreci Teck Cominco şirketi 1906 da bir maden işletmesi kurmuş Trial diye bir kentte, British Colombia, Kanada’da. O günden bu yana yanı başındaki Kolombiya Nehri’ni düzenli olarak kurşun, kadmiyum, sülfürik asit, sülfür dioksit, civa, çinko ve curüf ile kirletiyor. Kanada hükümetlerinin verdiği cezaları ödüyor ve kirletmeye devam ediyor. Bu kirlilik nehir yoluyla Washingtondaki Roosevelt Gölü’ne ve Büyük Coulee Barajına kadar ulaşıyor. Bu düzenli kirletmenin dışında zaman zaman meydana gelen “kaza”larla da çok daha büyük miktarda zehirli atık ve curüf nehir sularına karışıyor. 1987 ile 2001 arasında 87 kaza! Bütün bu olanların kurbanları kim olmuş peki? Sizin benim gibi insanlar. O nehrin kıyısında yaşayan sıradan Amerikalılar ve Kanadalılar. Kolitten kansere seç beğen al. Ve ABD’de onların başlattığı hukuk mücadelesinin sonucundadır ki mahkeme doksan yıl süren bu kirliliğin temizlenmesinin sorumlusunun, vergi ödeyen vatandaşlar değil Teck Cominco olduğuna karar verdi. Bu şirketin ABD’li bir şirket olması sonucu değiştirmez dedi.İşte bizim güvenmemiz beklenen şirket bu. Onaltı Eylül 2011’de yayınlanan bir raporda ise diğer şirket Alamos Gold’un Türkiye de ve Meksika’daki operasyonlarına yağmur sezonunun başlaması ve siyanidleri bitmesi ile ara verdiklerini belirtiyorlar. Yani kendileri dünyanın en etkili zehirlerinden biri olan siyanidi kullandıklarını söylüyorlar. Ama siyanidi güvenli bir şekilde kullanıyorlarmış tabi! Yerseniz! Teck Cominco’nun Kanada’da ve ABD’deki nehre yaptıklarına bakalım. Onun kardeşi Alamos Gold’a bakalım, Kuzey Biga Doğu Biga Madencilik’e bakalım. Altın ve paradan başka bir dertleri var mı soralım kendimize. Sonra güvenelim mi? İnanalım mı? Yoksa daha onlar başlamadan kendi topraklarımız üzerinde yaşayabilmek için dur mu diyelim? Ona sen karar ver cesur kardeşim, delikanlı yengem, güzel teyzem, mülayım amcam, yakışıklı biraderim. Ona sen karar ver!
Efendim memleketin çalışma hayatından başkaca bir sorun yok. Tek ve en önemli sorun işveren tarafından “zaten ödenmeyen kıdem tazminatının” bir an evvel kaldırılarak “kahrolasıca tazminatçılar” yüzünden fabrika kapılarında iş bekleyen milyonların işe kavuşturulması. Yani iş kazaları mesela hiç sorun değil. Çünkü o kazalar başkaca bir nedenden değil, “meslek hastalıklarına karşı çok duyarlı bir toplum değiliz. Biz ülke ve insan olarak iş güvenliği konusunda sağlığımızı ve hayatımızı önemseyen bir toplum değiliz» ondan oluyor. Tekstil hazır giyim sektöründe, günlük 11 saat olan çalışma süresini ikiye katlayan işçiler. Yirmi dört saati bulan çalışma süreleri içinde makinelerin altında ve kartonların üzerindeki birer saatlik «şekerleme»ler. Sonra, makine başında «hafif» dalıp elini dikmesi işçinin. Ütüyle elini basması. Makası düşürüp ayağına saplaması. Kumaşı biçeyim derken hızarla elini doğraması. «Sadece.. eylül ayında kadın, erkek ve çocuk 619 işçi, mühendis, doktor, teknisyen, öğretmen, memur meslek hastalığına yakalanma, kaza sonucu yaralanma ve zehirlenmeye maruz kalmış ve kadın, erkek 60 işçi, mühendis, doktor, teknisyen, öğretmen, memur hayatını kaybetmiş”1 Hepsi benim uydurmam. Bu uydurmaları varın siz tüm diğer sektörler için de yapın ve çoğaltın sevgili okur. Bir de şu kayıtlarda mevcut bulunmayan işyerleri gibi , tozlu tozlu yerlerde çalışıp patır patır ölen kot kumlama işçileri var, tersanelerde gemi gövdelerinden düşüveren işçiler. Patlayıveren yerlerde yanıveren canlar. İçimiz titrese birbirimizi sağlığı için bunların hiç biri olmayacak. İşçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin uygulanması ve denetimi gibi işler gayet gereksiz aslında. Hali hazırdaki yasalarda mevcut olan kıdem tazminatının uygulatılması konusunda tedbir alınması. Yok öyle bir sorun. Yasa da yazılanın zaten uygulanmadığını söyleme ve buradan gereksiz olduğu sonucunu çıkarma peşindeyiz kusura bakılmasın(!)Maliye Bakanı Mehmet Şimşek olsun, eski Çalışma Bakanı Ömer Dinçer olsun, yeni Çalışma Bakanı Ömer Çelik olsun hepsi aynı fikirdeler. Az daha unutuyordum. Bir de tabii kıdem tazminatı zulmü altında inim inim inleyen TİSK, TOBB, TÜSİAD üyeleri var. Sırf bu tazminat yüzünden küresel piyasalarda rekabet edemiyorlar. İstihdam yaratamıyor, işçilere iş verelim diye kıvranıyor ve de veremiyorlar. Neden biliyor musunuz? Çünkü işçileri işten çıkaramıyorlar. Yani şu kıdem tazminatı yüzünden. Maliyetli oluyor işçi çıkarmak. Yani işçileri işten çıkarsalar yeni işçi alacaklar. Kapı önünde bekleyen milyonlara her şeyi daha da kolay dayatacaklar. Artık kiralık işçi mi istersiniz, çağrılı çalışmamı isterseniz, eve iş vermemi istersiniz güvencesiz, her türlü esnek çalışma modeli. Hali hazırda çalışmakta olan işçilerin kafasının üzerinde ise daha büyük bir kılıç sallanmaya başlayacak. Zira işten çıkarıldıklarında artık iş arayacak sürede yaslanacakları bir kıdem tazminatı da olmayacak. İşte istihdam işte büyüyen Türkiye! Sıkın ümüğümü altta kalanın.Şimdi bi kıdem tazminatı fonu kuracaklar. Çalışma Bakanımız Faruk Çelik müjdeyi de verdi: artık bir yılı dolmadan işten çıkarılacak işçi de kıdem tazminatını alacak. Eh bu şartlar altında değil bir yılı iki ayı dolduran işçi bulunamayacağına göre. Çok mantıklı bir düzenleme(!) Ancak ufak kuşa çevirmeler var tabii yeni düzenlemede haliyle(!) İşçilerin işverenin bildirdiği ücretten değil, gerçek ücretleri üzerinden kıdem tazminatı alabilmesi uygulamasının olanaksız hale gelmesi, kıdem tazminatı hak etme durumlarını azalması vs gibi. Ufak bir ayrıntı olarak da bu fonun geleceğinin tamamen belirsiz olma durumu var. Hani şu Tasarrufu Teşvik Fonu, Konut Edindirme Yardımı Fonu(KEY) yahut İşsizli Sigortası Fonu gibi ham hum şaralop, hokus pokus taktiği ile bir bakmışsınız Kıdem Tazminatı Fonu ortada yok. Olur mu olur.En sonunda bakın aklıma ne geldi. Sakın bu kıdem tazminatı fonu AKP ve de işverenlerin “kazanı sen getir, ben suyu doldururum” diye kurdukları bir cadı kazanı olmasın.Yani sıcak suya atsalar sıçrarız üzerlerine diye. Ve içine biz saftirik yeşil kurbağaları koyup, alttan yavaş yavaş ateşi veriyorlar galiba. Hafif bir ısınma sezdim ben. Darısı sıçramayı akıl edecek işçilerin, sendikaların ve de hepimizin başına. 1 Yangın Kulesi / 4 Ekim 2011 (İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi E-Bülteni) Bkz. http://www.guvenlicalisma.org/
Geçen hafta “Sakallı Zatlar, Şikeciler ve Diğerleri” hakkında yazmış idim. Yazıyı gazeteden okuyunca kanapede uyumuşum, olmaz ama Samanyolu TV açık kalmış, sonra böyle bir kaza olmuş gibi geldi bana. Sonra farkettim ki zaten rutin olan hayatımız bir de Samanyolu TV dizisine dönüşüyor ki, daha da katlanılmaz. Aynı bu dizilerdeki gibi “bizden” biri olan şahsiyetler aniden ak sakallı süper bir zata dönüşüyor . Biz bu zatların yeni yetenekleri karşısında şaşkın, bakınıyoruz. Ortalık karışıyor. Hadi durma, kafa yor bakalım. Ne oldu, nasıl oldu da, bu zat, bu hale dönüştü. Nereden tutsan, elinden kayıyor. Bir hayalet gibi. Kuvvetle bir hayaletle uğraştığın hissine kapılıyorsun. Ama adam karşında duruyor, kanlı canlı. O zaman soru şu; insanlar fiziksel olarak ölmeden de hayalete dönüşebilirler mi?Yenilgimizin En AğırlarıKimleri fiziksel olarak aramızdan ayrılmışlar, kelimenin gerçek manası ile ölmüşlerdir. Kimleri ise ölmemişlerdir. Fiziksel olarak ölenlerin, işkencelerde, sokaklarda, zindanlarda ölenlerin acısını duyar, yasını tutabilir, mezarını arayabilir, hesabını sormaya kalkabilirsiniz. Ama hala yanıbaşımızda, aramızda gezmekte olan ama çoktan bizi bırakmış, değişmiş ve bambaşka bir insana dönüşmüş olanlar. O eski arkadaşlarınızın suretinde başka birileri. Yasını da tutamayacağımız, yokluğuna da alışamayacağımız, kalbimizde bir sızı olarak da taşıyamayacağımız ağır ölüler. Yenilgimizin en ağırları. 12 Eylül muhasebesine bile bir kalem olarak yazamadığımız kayıplarımız. O başka insanlar.Ne Desek?Onlara edecek lafımız var mı? Niye olsun? Ne diyelim ki? O halleri ile sokaktaki herhangi bir başkasından niye daha fazla ilgelendirsinler ki bizi. Hele de fabrikada bir makine parçasına dönüşmeye itiraz eden işçi, Karadeniz’de suyu için can veren Metin Abi, hakkını aramak için mücadele eden öğrenci, sendikalaşmaya kalkan güvencesiz, örgütlenmeye çalışan binler yakıcı önceliğimizken ve biz bu kadar az ve güçsüzken. Niye yaşlı bir amcanın ümitsizliğine mesela bu kadar takılı kalalım? Niye enerjimizi harcayalım buna?Düşünenler ve YapanlarAma sorun şu; onlar aramızdaki suretlerine, bu suretlere duyduğumuz zaaflara yaslanıp hala ne yapmamız gerektiğinin listesini ille de bizim elimize tutuşturmaya çabalıyorlar. Zira düşünmek onların, yapmak bizim işimiz(!) Onların düşündüklerini okuya okuya büyümüş ve bu işbölümüne köklü itirazı olan, düşünmek kadar yapmakla “vakit kaybetmiş” olan kuşağınsa anladığımız kadarıyla elini kaldıracak hali yok. Meseleyi “şöyle dedi, böyle dedi” polemiğinin ötesine taşımak boyunlarının borcu oysa ki. Muhterem zatların talihsiz “tarihsel analiz”leri sonucu ulaştıkları “ceberrut devlet/sivil toplum” “analitik” çerçevesinin kuraklığından kurtaracak, “AKP’nin burjuva devrim”i “marksist analizinden”(!) azade kılacak bir politik bir eleştiri? Eh haliyle buradan “tarihe bakışlarını da bir ele almak lazım!” sonucu çıkıyor. “Tarihsel analizlerini” yaparken hangi kaynakları kullanmışlar mesela? Pek eleştirdikleri Kemalistlerle çok mu farklı örneğin bakış açıları ve kaynakları? En iyisi seksenlerin sonunda kalmış politika ve toplum algıları çok mu değişmiş örneğin eskiden bu yana? Eh fakat hayat gailesi her emekçi gibi bu kuşağı da kendi kurtuluşu üzerine kafa yormaktan alıkoyabiliyor. Çok lazımmış gibi tavrımı koyayım diyorum ben de: bu eleştiri kendini derli toplu ortaya koyana kadar, o vakte kadar bir daha da “aaa!” demem, bir daha da yazmam, ne sakallı zatlar, ne hayaletler üzerine. Zira bu artık o zatların kendi politik duruşları falan değil, bizzat AKP’nin başarısıdır. Öyle bir hegemonya-hah işte burada da kullanıyorum bu lafı-ideolojik hegemonya kurmuş ki AKP, durmadan o hegemonyanın kendi cenahımızda ortaya çıkarttığı bir yarılmayı tartışıyoruz. Sizi bilmem ama bana yetti.
Ostim’de ve İvedik’te yaşananları tekrar etmeyeceğim. Burada yaşananlar daha önce yaşadıklarımızın bir tekrarı gibi. İstanbul’da, Karadon’da, Zonguldak’ta, Ankara’da dört bir yanında memleketin ancak kitlesel ölümlerimizle haber olabiliyoruz rengârenk sayfalarında basının ve ve rengarek haberlerinde mavi ekranın. Teker teker her gün ölümlerimiz haberden bile sayılmıyor. Tabii bir istisna var: eğer kot kumlamışsak kayıtsız bir işçi olarak kayıtsız bir atölyede uluslar arası markalara veya Tuzla’da tersanede çalışıyor isek bir takvim yaprağının düşmesi gibi sayıyorlar bizi “bir tane daha, bir tane daha, evet bir tane daha”3 Yıl Önce Davutpaşa’da.Ve ille de Davutpaşa tabii. Davutpaşa da olup biten ne varsa 3 yıl sonra bugün Ostim’de ve İvedik’te o oluyor. Daha geçenlerde, 30 Ocak’ta bir anma vardı. Davutpaşa’da hayatını kaybedenlerin anması. Geride kalanlar defalarca o yerin iş cinayetlerinde öldürülenlerin unutulmaması için bir parka çevrilmesi talep etmiş kamu otoritelerinden. Cevap koskoca bir tıss! En sonunda kendileri yapmışlar. Diyorlar ki 23 canımızı kaybettik orada. Annemizi babamızı kardeşimizi kızımızı ve oğlumuzu yeğenimizi yahut teyzemizi. Sorumlu kim? İşçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerini almayan işveren. Evet ama daha ötesi var. Ama asıl bu pervasızlığa ve katliama göz yuman kamu otoriteleri sorumlu bu ölümlerden. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İstanbul Bölge Müdürü, Zeytinburnu Belediyesi’nin orayı denetlemekle sorumlu kademeleri şimdi, yani tam üç yıl sonra yargılanıyorlar bu sorumluluklarından ötürü. Davutpaşa’da kaybettiklerimizin aileleri yalnız onların değil aynı zamanda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, İçişleri Bakanlığının ve Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanlığının Bölge müfettişlerinin de sorumlu olduklarını ancak onların yargılanmadıklarını söylüyorlar. Üç yılda ancak bu kadar ilerlenebilmiş. En azından iki kamu kurumundan feda edilen küçük memurlar değil işin karar alıcıları mahkemeye çıkartılabilmiş. Ama ortada olan şu: bizzat devletin kendisi denetlememeyi seçiyor, gün geçtikçe denetleyebileceği alanlardan çekiliyor. Hükümet de yeni torba yasalarla “esnek” ölümlere itiyor hepimizi. Bu yüzden Davutpaşada yakınlarını kaybeden aileler Ostim ve İvedik’te yakınlarını yitirenlerini yalnız bırakmayacaklar. Öğrendiklerini onlarla paylaşacaklar, onlardan yenilerini öğrecekler. Yeni Davutpaşalarda Ostim-İvedik’lerde canımızın parçalarını yitirmemek için.Unutkan bakan!Ostim ve İvedik’te ölenler, aynı sınıf temelli katliamın kurbanı. Bu şüphesiz kadim bir sorun. AKP’den önce de vardı. Ama AKP tek başına iktidarlığını, neoliberal politikaları uygulamakta pervasızlık olarak karşımıza çıkardı. “Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler bırakınız öldürsünler yeter ki para kazansınları” “kaza zaten kaderdir” e erdirerek gün be gün şahidi olduğumuz daha berbat bir sürecin önünü açtı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer yani Ostim de ve İvedik’te ölen o işçilerin sağlık ve güvenliğinden bizzat sorumlu olan insan çıkıp “işletme belgeleri bile yok” diyor. Bakan kamuoyu önünde hayıflanırken bir şeyi unutuveriyor: bu işletmelerin belge alma zorunluluğu yok!. Neden mi yok? Çünkü “İş Yasasının 78. maddesinde işyerlerinin kurulması aşamasında işyeri koşullarının iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uygun olmasını teşvik eden uygulama, 2008 yılında 5763 sayılı, “Torba Yasa” ile değiştirilmiş ve 04.12.2009 tarihli “İşletme Belgesi Alınması Hakkında Yönetmelik”le ortadan kaldırılmıştır. Böylece 50’den az işçi çalıştıran işyerlerinin İşletme Belgesi alması zorunluluğu ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın (ÇSGB) işyerlerine yönelik denetimi ve yol göstericiliği yok edilmiştir.”[1]. “yani işletme belgeleri yok” diye hayıflanan bakanın hükümetinin topyekun projesidir zaten isteyenin istediği gibi at koşturması.[1] TMMOB Makine Mühendisleri Odası Basın Bülteni 05.02.2011Çalışma Bakanına sorular!Düzenlemeler böyledir. Bir de bu düzenlemelerin uygulaması vardır o daha da fantastikdir. Hadi soralım: adı koskocaman Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı olan bu bakanlık işçi sağlığı ve iş güvenliği denetimlerine nasıl bir bütçe ayırmaktadır? Denetimler için kaç müfettişi vardır? Yaptıkları denetim var olan işletmelerin yüzde kaçını kapsamaktadır? Tabii bir de bu soruların kayıtlı işçiler ve işyerleri için geçerli olduğu gerçeği var. Kayıt dışının önlenmesi değil yeni “Torba”larla teşviki mevzubahisken saf saf soruyoruz tabii “kayıt dışını önlemek için ne yapıyorsunuz?” diye.Gücü Gücü Yetene!Yarın öbür gün şu anki ya da başka bir çalışma bakanı daha çıkacak. Başka bir patlamada başka bir torba yasada geçirilmiş “birkaç yönetmeliği” daha hatırlayamayacak. Biz ise daha genç yaşta daha az para ile çalıştığımız işyerlerinde artık 4 aya çıkan deneme süreleri ile ölüyor olacağız. Analarımız ardımızdan ya “bilinmeyen bir dilde” yahut Rumca yahut pekala bakanlarında bildiği dilde; Türkçe ağıt yakacak. Çağrı üzerine çalışma, evden çalışma ve uzaktan çalışma ile işveren zaten olmayan sorumluluklarını tümüyle üzerinden atmış, devlet zaten denetlemediği alanı tümüyle terk etmiş olacak. Gücü gücü yetene. O zaman güçsüz mü görünüyoruz kendimize. Evet paramız ve gücümüz yok onlar gibi ama çoğuz biz. Hem sadece bu mahallede bu kentte bu memlekette değil. Dünyanın her yerinde çoğuz. Seçeneksiz miyiz? Seçeneğimiz avuç açmak mı tepemizdekilere? Katlanmak mı tazyikli sularına coplarına biber gazlarına ve dahi silahlarına, işkencelerine, ölümlerine, toptan zulümlerine? Yoksa aynı “eli kaldırıp bir dost omuza koymak mı?” Ömrümüzü karıştırmak mı kendimize benzer ömürlere? Yoksa aynı Elif Ananın dediği gibi “gene olsa gene yaparım” demek mi bir ömrün sonunda?
Kepsut’a bağlı İsaalan Köyündeki dün bir göçük meydana geldi. İki kişi hayatını kaybetti ve bir kişi yaralı. Böyle söylediğimizde durum öylesine hafifliyor, hepimiz ve sorumlular için. İki hayat, yalnız bir rakama dönüşüyor ve bu rakam “yeterince büyük” olmadığından, örneğin Karadon’daki gibi 30 olmadığından, ya da Bükköy’deki gibi 19 olmadığından “gündemin” içerisinde kaybolup gidiyor. (Diğer yandan bu kazaların ardından da hayatın kaybedenlerin yakınlarına “sizin yakınınızı bulamadık” pişkinliği ile, bulamadıkları, göçüğün altından çıkaramadıkları yetmezmiş gibi bir de tazminat ödemekte ayak direyenleri hatırlıyoruz dehşetle. Velhasıl ölümlerinin sayıca çokluğu ile gündemimize girenler çok kısa sürede ve çoktan gündemimizden çıkmışlar.)Çıkışı Olmayanların KahrıAma kaybolup giden yalnız bu son haber değil. İki genç insanın hayatları da Yılmaz Çınar ve Ramazan Aydoğdu’nun hayatları da dün kayboldu “kaza” denen katliamla ve bu “renkli gündemin” içerisinde. İkisi de 25 yaşında. Fotoğraflarına bakın. Arkalarındaki yoksul hayatı ve çaresizliği göreceksiniz. İnsanı, hayatta yapmak istediği pek çok şey varken, tüm potansiyelini yok sayıp bir makine parçasına indirgeyen ve hem gerçek hem mecazi anlamlarıyla yerin altına gönderen çaresizliği göreceksiniz yüzlerinde. “İnsanlığın” dışına itilmenin derin acısı. Geleceklerinde umudu olmayanların, çıkışı olmayanların kahrını.Meğer Maden Denetlenmiş!Kepsut Kaymakamına sorarsanız bu maden bir ay önce denetlenmiş. Balıkesir’den gelmiş bilirkişiler ve madenin de çalışabilir raporu varmış. Zaten Karadon ve Bükköy den sonra bakanlıklarımız, müdürlüklerimiz denetimler artacağını açıklamadı mı? Açıkladı. Ama sorun şu ki bu konuda iktidarın tercihi son derece açık. Denetlememeyi seçiyor. Denetlemeye ne kaynak, ne de insan gücü ayırıyor. Üstelik kaynak ayırıp “denetlediği” yerlerden de kaza haberleri gelmeye devam ediyor. Denetleme sonucu kapatılan ocakların, hemen tekrar açıldığını mesela, çalışmaya devam ettiğini bilmeyen yok. Zaten istenen de bu. Taşeronun taşeronunun sorumluluğunu almaya zaten kimsenin niyeti yok.Diğer yandan elbette ki bu ihlalleri yapanların ciddi yaptırımlarla karşılaşmasını talep ediyoruz. Baklava ya da ekmek çalan yahut taş atan çocukların reva gördükleri muamele ihmal ve kar hırsları ile insan öldürenlerden esirgeniyor. Siyasi tercihlerini gözümüze sokuyorlar yani.Çağımızın KaybedenleriAma varmak istediğimiz nokta bunun bu denetim çıkmazı ile çözülebileceği sonucu değil. Varmak istediğimiz netice başka ve bu soruların cevabı basit. İşi yapan insana soracaksınız. Ama o insanı fakir olduğu için, parası olmadığı için bu hayatın kaybedeni olduğu için, çağlarının vebalıları olduğu için tam da bu sonuçlardan bakarak “aptal, zekasız, beceriksiz ve tembel” olarak görenler bu soruyu soramazlar. Sormadıkları gibi “işçi hatasına” inanırlar. İnsan hayatını “daha düşük bir maliyet” olarak görürler. Göz boyamak için iki denetimci gönderirler. Zaten yapmaları gerekeni bir lütufmuşçasına tantanayla ilan ederler. “denetimleri arttırıyoruz!” zaten kaç denetim yapıyordunuz ki arttırıyorsunuz? Kaç müfettişiniz var? Ölümlü iş kazalarında Avrupa birinciliğinden, dünya üçüncülüğünden indirdi mi bu müfettişler sizi? “kot kumlamayı yasakladık!” acaba zaten var olan mevzuatta kot kumlama yapılan koşullarda herhangi bir işyerinin mevcudiyeti mümkün müydü? Kot kumlama yapılan yerler zaten kayıt dışıydı bu arada. Hani yine sizin araştırıp, bulup kayıt altına almanız gereken işyerleri. Yasakladınız, kot kumlama yapılmıyor mu şimdi? Yani demem o ki zaten göz boyama niyetiyle bile yapmaya üşendiğiniz kendi kurallarınızın kendi denetiminizin bize bir şey söylediği yok.Özgürlük(!)Bu aptallığın karşısında tek çözüm çalışanların kendi hayatlarını ve kaderlerini kendi ellerine almaları. Sendikalı, başı dik bir işçiyi yerin yedi kat altına körlemesine gönderemezsiniz, 20 kişinin yapacağı işi 4 kişiyle yapmaya, 8 saatlik işi 4 saatte yapmaya zorlayamazsınız, yemeden içmeden yerin altında çalıştıramazsınız. Kışın soğuk suda yıkanmaya ikna edemezsiniz madenden çıkınca. Yerin altında hayatına karşılık kömür çıkarırken kömür alacak para bulamayarak yaşama mahkum edemezsiniz. Bile bile, hergün ölümle yüzleşerek yaşamayı dayatamazsınız. İktidar kendine güveniyorsa “Evet mi?, Hayır mı?” diye soracağına, “bu referandumda emekçilere hak verdik” diye atacağına, senelerdir beklenen iç hukuk düzenlemelerini yapsa, yerel hukuku uluslar arası standartlara göre düzenleseydi. Örneğin örgütlenme özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırsaydı o kadar demokrat ise. Daha düne kadar “sendika istemezük!” diye açık açık tutturuyordu kendi sermayesi. Şimdi kendi “sendika” sını istemiş olacak ki, zaten kör-topal örgütlenmeye çalışan sendikaları dışarı atıp kendi sendikalarını yerleştirmek için işyerinde birden fazla sendika düzenlemesi geldi. Savuna durduğumuz ilkelere aykırı görmediğimiz bir işyerinde birden fazla sendika uygulaması bu sayede AKP’nin “özgürlük” anlayışı içinde, diğerlerinin özgürlüklerinin tasfiye edilmesinin bir aracı olarak ortaya çıkıyor. Buyurun burada yakın, alın size özgürlük. İnsanlıktan çıkma ve sessizce ölme özgürlüğü.Not: Bir de bir sanat galerisinin açılışında içki içebilirsiniz isterseniz. Böyle bir özgürlüğünüz de var. Ama sopaya ve göz yaşartıcı gaza katlanabilirseniz tabii.
15 yıl önce işkazası geçirdimYıllar önce bir iş kazası geçirmiştim ve bu kazanın izlerini hâlâ üzerimde taşıyorum. Bu izlerin bir kısmı estetikle düzeltildi ama hâlâ günlük hayatım bu izler sebebiyle olumsuz şekilde etkiliyor. Tabii bu işin yalnız fiziksel yanı. Bunun dışında sosyal ve psikolojik yanlarına da siz tahmin edebilirsiniz. O zamanlar işe yeni girmiş olduğum için biraz çekindim ve tecrübesizlikten dava açmadım, kaza sonrasında biraz para aldım ama yukarda yazdığım bütün hayatımı etkileyen şeyler için tazminat alabilir miyim. Olay yaklaşık 15 yıl önce olmuş. Geriye dönük işler mi? Bir yol gösterebilirseniz sevinirim. Şimdiden size ve BİRGÜN’e teşekkürler. İstanbulÖncelikle iş kazasının ne olduğunu tekrar hatırlamakta fayda var. İş kazası 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 13 üncü maddesinde tanımlanmıştır. Bu tanıma göre iş kazası; a)Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada, b) İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle, c) Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda, d) emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda, e) Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında, meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen özüre uğratan olaydır. Bu tanımda dikkatimiz çeken birkaç noktanın altını çizelim. Yürütülmekte olan işin yalnız işyerinin dar sınırları içindeki ve asıl işi yaparken ki sürelerde değil görevli olarak işyeri dışında başka yere gönderildiği sürelerde ve emziren sigortalının süt vermek için ayrılmış süreleri içinde ve de işveren tarafından bir araçla işin yapıldığı yere geliş gidiş sırasında meydana gelebilecek kazalar da iş kazası sayılmaktadır. İş kazalarını işveren, o yer yetkili kolluk kuvvetlerine derhal ve SGK’ye de en geç kazadan sonraki üç işgünü içinde bildirmek durumundadır. Çalışan sigortalı kendisi, bir ayı geçmemek şartıyla rahatsızlığının bildirim yapmaya engel olmadığı günden sonra üç işgünü içinde iş kazasını bildirebilir.yasal haklar nelerdİr?5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 16’ıncı maddesine göre sigortalıya şu sosyal sigorta yardımları verilir: a) Sigortalıya, geçici iş göremezlik süresince günlük geçici iş göremezlik ödeneği verilmesi b) Sigortalıya sürekli iş göremezlik geliri bağlanması c) İş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine, gelir bağlanması d) Gelir bağlanmış olan kız çocuklarına evlenme ödeneği verilmesi e) İş kazası ve meslek hastalığı sonucu ölen sigortalı için cenaze ödeneği verilmesi.Hangİ davalar açIlabİlİr?SGK’nın iş kazası sonucu sigortalıya yaptığı yardımlar tutarı için rücu tazminat davası açma hakkı vardır. Rücu tazminat davası, daha önce kurum tarafından karşılanmış olan zararlar tutarının, kusurlu işverene veya üçüncü kişilere ödettirilmesi amacıyla açılır.İş kazası sonucu fiziksel zarara uğrayan işçinin veya ölümlü iş kazalarında işçinin ailesinin çektiği acı, elem ve ızdıraplar için manevi tazminat davası açılır ve hâkim takdiri ile manevi tazminat tutarı belirlenir ve işverene ödettirilir.Borçlar Yasası’nın 46. maddesine göre; fiziksel zarara uğrayan kimsenin, iş göremezlik ölçüsünde çalışmasının aksayacağı ve bu nedenle maruz kalacağı zarar ve ziyanın, kendisini çalıştırandan talep edebileceği hükme bağlanmıştır. Meydana gelen iş kazası veya meslek hastalığı sonucunda, meslekte kazanma gücünü az veya çok kaybeden bir işçinin kaybı ile ilgili gerçek zararını, kendisinin olayda tam kusurlu olması durumu dışında, işverenden talep etme hakkı bulunmaktadır. Meslekte kazanma gücü kayıp oranının ne olduğu önemli değildir ve bu kayıp karşılığı olan zarar ve ziyanın işverenden talep edilmesi mümkündürZamanaŞImIAncak sizin sorunuz daha ziyade iş kazasının arkasında açılabilecek bir tazminat davası ile ilgili olmaktadır. Sizin durumunuz da açılacak dava İş kazası nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararların ödetilmesine ilişkin bir dava olmaktadır ve bu davalar akde aykırı hareketten kaynaklanan tazminat davaları olduğundan Borçlar Kanunu’nun 125. maddesine göre 10 yıllık zamanaşımına tabidir. (Borclar kanunu Madde 125 – Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde, her dava on senelik müruru zamana tabidir.) Maalesef bu durumda sizin uğradığınız maddi manevi zarar bu 10 yıllık zamanaşımına takılmaktadır. Yargıtay da benzer davalarda verdiği kararlarla zaman aşımının benzeri olaylarda 10 yıl olduğuna hükmetmiştir. (Av. Atilla Lök’e teşekkürler)BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
