AKP yeni kutlama, anma, ritüeller icat ederek, iktidarını zihniyetler dünyasında iyice pekiştirmek peşinde. Bu gayet sistemli bir şekilde yapıyor ve tarihi kendi politik tutumlarına uygun olarak yeniden ve yeniden yazıyor. Bunu sadece düşünsel düzeyde yapmakla kalmıyor yanlış anlaşılmasın. Kendi siyasi ihtiyaçlarına uygun icat ettiği ritüelleri popüler hale getiriyor, ticarileştiriyor. Aynı zamanda kitleleri, kendi kitlesi ve bu kitlenin etrafında zaten resmi ideoloji ile hali hazırda milliyetçileşmiş bulunan kitleleri mobilize ediyor. Harekete geçiriyor. Bunun bir örneği Sarıkamış törenleri ise, bir diğer örneği “18 Mart Deniz Zaferi” nin 100. Yıl kutlamaları oldu. Ve aslında bu kutlamalar buzdağının sadece görünen yüzü. AKP iktidarda bulunduğu belediyelerden başlayarak yıllardır Çanakkale şehitliklerine “yerli turist” taşıyor. Tur rehberi adı altında görev yapanların anlattıkları saçmalıklara girmiyorum bile. Ama “yerli turist” taşıma üzerinden yerel siyasete ettiği hamlelerin bir işe yaramadığı ortada. Şimdi bunu yazarken sırtım ürpermedi değil. “Güzelim memleketi malum ve çılgın şahsın hırsına hedef mi ederiz acaba?” diye. Maazallah şimdi şehitlik diye iki sap ağacımız duruyor, oraya da girişip iki alışveriş merkezi, sekiz HES, dokuz altın madeni, iki köprü, 4 sıra otoyol, lojistik üssü falan….Biliyorum planları bunlar. Neyse konumuza dönersek, devletlüler bir taraflarını yayarak tören yapsınlar diye, protokol var diye yüzüncü yıl münasebetiyle harekete geçirdikleri insanları saatlerce rezil ettiklerini yazmadık. Diyelim yazmadık. Diyelim ki stadyumdaki abuklukları çiğlikleri de yazmadık. Ama bu eski söylemleri yeni paketinde yutturmaya kalkmak biraz ayıp oluyor. Bunun yazalım Milliyetçi kafa Çanakkale’deki savaşa bakıp Türklerin, Akp kafası Çanakkale’ye bakıp Müslümanların ölüm ve kahramanlıklarını görür. İkisinde de kahramanlık hikayeleri dolayımıyla ölümün kutsanması, ulus ya da din birliğinin, varlığının mutlaklaştırılması vardır. Savaşların gerçek hikayeleri bu yüzden anlatılmaz işte. Gerçeği anlatma iddiasındaki “belgesel”lerin arka planına saklanır politik tutumlar. Propaganda amacıyla seçme yapılmasına rağmen kimi zaman anıların, geçmişin gölgeleri arasından gerçek çıkagelir. Savaşın soğuk gerçeği oturma odamıza kadar sızar. Orada savaşanların gerçek seslerini duyabilir dinleyen bir kulak. Orada anlatılan Türk Kürt Ermeni Rum Arap Anzac…köylüler, zanaatkarlar ve işçiler, babalar, kardeşler, çocuklar, sevgililer. Savaşın, yokluğun, hastalığının acının, kanın, şiddetin, dehşet ve ölümün içerisinde insan kalmaya insanlığını korumaya çalışan binler. Kimi zaman yanık bir Anadolu türküsü, kimi zaman bir siperden diğer sipere atılan bir çakmak, kim zaman bir “düşmana” uzanan el…Çanakkale savaşları yalnız bir boğazlaşmanın değil bunların da hikayesidir. Aslına bakarsanız Çanakkale halkı bu dehşetengiz savaştan çıkartılabilecek en doğru sonucu çıkarmış ve kentin girişine “Barış Kentine Hoş geldiniz!” diye yazmıştır. Bu ülkede hüküm süren aptallığın aksine insanın içini ümitle dolduran bir ifade. Birinin acısını diğeriyle örtmek yerine, onu acıtmak, küçümsemek, tepesinde tepinmeye kalkmak yerine bu toprağın altına giren tüm geç ölüleri aynı şefkatle kucaklamak. Bizim insanlarımız olarak.Demem o ki iktidar hazretleri 24 Nisan gününü bu savaşı kullanarak örtmeye çalışmayın. Sakın! Yıllardır “1. Dünya Savaşı’nda pek çok katliam oldu bu da onlardan biri” demeye hazırlanıyorsunuz Ermeni Soykırımı için. En azından Çanakkale’de ölenleri buna alet etmeyin. Diyoruz ama yapacaksınız. Ey! Biz kime neyi anlatıyoruz!Bu arada savaştan çıkarılacak en önemli sonucun barış olduğunu bilerek, Newroz piroz be! Tüm Ortadoğu halklarının ama en çok direnerek bu bayramı bir simgeye dönüştüren Kürt halkının bayramı şimdiden kutlu olsun.
katliam
1 Mayıs provokasyonuSataşmadan başlayamayacağım. 1 Mayıs günü, “provokasyon olur, yer yerinden oynar, ihbar aldık, gaz var toz var, cop var” Taksim Meydanı’na yine devasa bir kalabalıkla girdik. Evet gerçekten çok büyük bir provokasyon oldu. Bu tespitleri yapan tüm yetkilileri kutluyor son aldıkları virajı da saygıyla anıyorum. Hani şu “taksim meydanını biz açtık” virajı. Ancak bu virajı alırken varacakları netice konusunda biraz yanıldıkları ortaya çıktı. Zamanla tavsar seneye yarısı katılır umudu tutmadı arkadaş. Tersine katlanarak artıyoruz. Ancak işte tam bu artış devasa bir provokasyona yol açmış gibi görünüyor. Biz meydandaki sefil “kitleler” arasında değil de, bize akıl fikir ihsan etmekle kendilerini vazifeli görmüş “beyin”den ibaret zevat arasında. Televizyon bağlantıları yetmedi, kendileri panikler içerisinde sayfa sayfa beyan verip güzelce sıvadılar. Bizi tarihçilikleri ile ilgili de derin şüphelere düşürerek yepyeni bir tarih yazdılar. “1 Mayıs 1977 de sular idaresi üzerinden ateş açanlar solun muhayyilesinin ürünü, katliam solun kendi suçudur” diye buyurdular. Tüm görgü tanıklarının ağzını bir karış açık bırakıp. Kendi hayal güçlerinin ürünü olarak.Kediler bileKalabalığa gelince. Canı yanan herkes oradaydı desek yeridir. Kedilerin bile kızıl bir bayrak edinip saf tutuklarını keşfettik sonraki fotoğraflardan. Burada hükümet cemaat ve başbakanımızın eşsiz gayretlerini anmadan da geçmeyeceğim kalabalığa katkı konusunda. Seçimden bu yana iyice şişen egoları ve ben yaptım olurculukları ile, her kesimden herkesin canını yakacak, onurunu kıracak bir davranışta bulunmak, en azından bir laf etmekte gayet “usta”laştılar doğrusu. “İntikam” duygusuyla sosladıkları kar hırsları memleket insanını cinayet, hakaret, hapis ve tahkir arasına sıkıştırıp “seç beğen al” diyor. Beğenmeyenlerin hepsi soluğu bir mayıs meydanında almış mı? Almış. Taraftar gruplarından, devrimci vosvosçulara, sbf mezunlarından, anadil ve kültürel haklarını talep çeşitli gruplara, siyasi partilere, platformlara ve kamu emekçilerinin sendikalarına, tutuklu tutuksuz öğrencilere, sendikaları ile artık örgütlü ve başrolü dayanışmaya vermiş bulunan oyunculara ve gazetecilere akademisyenlere, gençlere yaşlılara, çocuklara, bebeklere, kadın erkek lgbt bireylere, tüm siyasi grup ve partilere, iş kazalarında yakınlarını kaybedenlere ve tabii ki işçilerin kendilerine o pankartlarla rengarenk koca yürekli meydanda yer var. 6. filo karşısında mücadele eden Deniz’leri taşlamaya kalkan anti komünist gelenekle hesabını görmüş, özeleştirisini vermiş, anti kapitalist ve ezen ezilen arasında ezilenden yana saf tutmuş Müslümanlara da isimlerini sıralasak bu köşeye sığmayacak olan bu gruplardan herhangi biri gibi bu alanda yer var. Ve hep birlikte durup hem kendi şarkımızı söyleyebiliyor hem de bir başkasının şarkısına eşlik edebiliyoruz. Tabii ki. Ve tabii ki daha örgütlü olmaya ihtiyacımız var, kimsenin şüphesi yok.Arif olanSon olarak “Cihan devleti olmamıza kimse engel olamaz” diye püskürenler üzülmesin diye, sırf onların iyiliği için yani bir şey daha söyleyeyim. Siz cihan devleti olmanın hayali içinde kıvranıp dururken, biz çoktan Taksim 1 Mayıs Meydanı’nda dünyanın sayılı mitinglerinden birini yaparak beynelmilel ideolojimizle, başka bir ligde top koşturmaktayız. Bu konuda hükümete olsun başbakana olsun, cemaate olsun söylemek istediğim daha pek çok şey var. Ancak tam burada, top koşturmak da demişken söyleyeceklerimi ve hissiyatımızı kısa ve öz şekilde zaten ifade etmiş bulunan Çarşı grubunun bir mayıs sloganları aklıma geliveriyor. Nedense. Nih nih nih. O sloganlarla bitiriyorum yazıyı yani. Ben yazmayayım da siz anlayın.
O mahkemenin etrafındakiler. Orayı bir miting alanına çevirenler. Muhataplar, muarızlar, mağdurlar, müdahiller. Yaşayanlar. O günden bu güne 12 Eylül’e rağmen hayatta kalanlar, 12 Eylül’ün yarattığı toplumun içersinde insan kalma gayretini elden bırakmayanlar. Hem talih, hem talihsizlik. Ve ölülerimiz. Mezarları belli, mezarları belirsiz, işkencehanelerde hayatları işkencecilerin elinde, elimizden kayıp gidenler. Sokak ortasında vurulanlar. Beslenmeyip asılanlarımız. Cezaevlerinde taammüden öldürülenler. Sanki mezarlardan, kaybedildikleri yerlerden kayıp birer eko gibi geri gelenler fotoğrafları ile oradalar. Keşke kalbimizin derinde hesaplarının bugün ve orada sorulacağına dair en ufak bir ümit olaydı.Dün o darbenin işkencecileri, bu ülkenin kadınlarını askıya aldılar, onları soydular, tecavüz ettiler. Bugün, başka bir davada 13 yaşındaki bir kız çocuğuna “rızasıyla” tecavüz eden 24 sanık en alt sınırdan yaklaşık 4 yıl ceza öngörülüyor. Ama mahkemeden karar çıkmazsa bugün bu sanıklar zaman aşımından dolayı ceza almayacaklar ve bu suçlar sicillerine işlenmeyecek. Yaptıkları, yanlarına kalacak, hayatlarına devam edecekler. Tıpkı 12 Eylül cezaevlerinin işkenceci tecavüzcüleri gibi ellerini kollarını sallayarak geçip gidecekler yanımızdan her gün.Dün o darbe bu memlekette sendikaları kapattı, malvarlıklarına el koydu, sendikacılarını sokaklarda öldürttü, cezaevlerine tıktı işkenceden geçirdi. Bu sayede istediği gibi at oynattı. Şimdi yeni sendika yasası? Şahane! Taşeronsuz çalışan var mı? Yok! Sendika? Gaz toz cop ceza! İşçi sağlığı iş güvenliği? İş güvenliği öldü! İşçi sağlığı berhava! Sınıf eksenli bir katliam hüküm sürmekte. Esenyurt’ta bir çadırın içinde can veriyor işçiler. Yahut buzların içine sıkışıp yardım isteye isteye, haykıra haykıra ölüyorlar. Tersanelerde maden ocaklarında iş cinayetlerine patlamalara kurban gidiyorlar. Ama şükür ki “Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat, 18 saatte çözerse 18 saat çalışır” yahut “kader” diyen bakanlara sahibiz bugün!Dün o darbenin üniversitelere gördüğü muamele malum. 12 Eylül’ün Yök’ü mü kalkmış bugün? Yok! Üniversite özerk mi olmuş? Hayır! Rektörleri kim atıyor? Cumhurbaşkanı! Akademik özgürlükler? Yerle yeksan. Tutuklu öğrenci var mı? Denizde kum! 12 Eylül de bile yapılmayan uygulamalarla okuldan atılıyorlar hem de, sınavlarına sokulmuyorlar. Ama neyse ki, Samanyolu kontenjanından, akademisyenlerin yazışmalarını takip edip soruşturan teknoloji ile barışık iletişim fakültesi okul müdürleri var.Okul müdürü demişken, 12 Eylül Erdal Eren’i astı on yedisinde, dün. Bugün on yedisinde gençler lisesinde aç kalmamak için evden yemek getirmeye, yetersiz ve pahalı kantini boykot etmeye çalıştıkları, arkadaşlarına bir de bildiri dağıtıp, birlikte kahvaltı etmeye kalktıkları için On bir sivil polis ve bir de müdür sayesinde okuldan atılıyor. Zira bugün on yedisinde olan “boykotçu” Abdülmelik “Hrant yürüyüşüne de katılan bir terörist”.Dün bu medya şakı şakır alkışlamış idi darbeyi. Ama bugün o darbenin “yargılanmasını” da şakı şakır alkışlıyor. Neyse ki! Ne güzel! Başbakan Erdoğan “12 Eylül referandumunda kendilerine muhalefet edenlerin bugün mahkeme kapısında sıraya girdiğini” buyurmuşlar. AKP hükümeti “devletin devamlılığını” öne sürerek bu davaya müdahil olacakmış ya. O darbenin olduğu günler de şak şakçılar arasında olduğunu, en iyi ihtimalle deliklerine kaçıştıklarını bildiklerimiz. Darbede hesap sormak için her ayağa kalktığımızda her nedense(!) hesabımızı görmeye kalkanlar! Yazın yeniden tarihi, o tarihte siz o darbenin mağdurları olun. Neyse ki mahkemeyi kurdunuz. Bir de hapse koyun iki kokuşmuş ihtiyarı ki tam olsun! “Kendi hapiste fikri iktidarda!”
Memlekette hangi katliam ve zulüm hakkında düşünseniz ve bir şeyler yapmaya kalksanız diğerinin hatırı kalıyor. Hangi devlet büyüğü ve hükümet yetkilisinin ağzından çıkanı kulağı duyuyor mu diye düşünseniz bir sonraki daha beter oluyor. Yalnız bu zulümlere katliamlara uğrayanlar, öldürülenler, sağlıkları kaybettirilenler, yaralananlar, ömürleri mahvolanlar değil. Bütün bunların tanığı olanlar hepimiz ruhen sakatlanan bir toplumun içinde yaşıyoruz insan kalmaya çalışarak. Şimdi öldürüldüğümüz için özür dilediğimiz günlerdeyiz. Sivas’ta yakılan insanlar, ve yakınlarının çektikleri acıyı bir nebze hafifletebilecek tek duygu adalet duygusu tümüyle ortadan kaldırılıyor.. Adaletsizliğe isyan ettiklerinde işlerinden olmak, gaza toza copa maruz bırakılmak gibi zulümleri üzerlerinden eksik edilmiyor. Neredeyse yakıldığımız için, bütün bunlara bizim neden olduğumuz düşünülüyor. Tıpkı NÇ davasından olduğu gibi. “Kendi rızamız” ile tecavüze uğradığımızdan, az daha beklersek tecavüzcü yazı işleri müdürleri, ordu mensupları, memurlar, zabıtalar, müdürler, oda başkanları, veznedarlar, şefler, işçiler, üniversite öğrencileri, muhtarlar, esnaflar ve koruculardan, bunca saçlı sakallı, kelli ferli, aile sahibi, karısı çocuğu olan erkek adamlardan, içlerinden AKP için yaptıkları yoğun siyasi faaliyetleri ile tanınanlar da var-özür dilememiz bile istenebilir. Başlarına bu «mahkeme dertlerini» açtığımız için. Aslında haklılar tabii. Bunca katil ve tecavüzcü eninde sonunda ellerini kollarını sallaya sallaya aramızda gezebileceklerine göre onları bu mahkemelere sürüklemek, adalete ulaşabileceğini düşünmek biz mağdurların hatası. Özür dilemeliyiz!Başka bir yangın ise, Esenyurt’ta dört beş kişilik çadıra otuz kırk kişi olarak “hayvan gibi dolduruldukları”, iki tuvalet arasında yemek yedikleri, mutfağı patlamaya hazır bir bomba olan, kayı inşaata ait işyerinde on birimizin canını aldı. Yine adalete yerini bulur mu diye düşünmekteyiz için için. Ancak bu cinayeti de “ben işledim” diyen bulunmadı. Belediyesinden, iş teftiş kuruluna, oradan Sanat Yapı Denetime, taşeron Kaldem’e, işin asıl sahibi Kayı İnşaat’a kimse asla sorumlu değil(!) Sonunda katil Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik tarafından ve daha o yangının külleri soğumamışken, “Türkiye’nin acilen bir müstakil iş sağlığı iş güvenliği yasasına ihtiyacı var” diye açıklamada bulunurken ortaya çıktı. Tam orada öğrendik ki bu yasanın gecikmesinin nedeni sendikalar odalar gibi sosyal taraflarmış(!). Yani, satır altını okuyalım, bu yasamız sendikaların ve odaların gereksiz itirazları sonucu gecikmeseymiş, bu insanlar ölmezmiş. Mağdur ya da mağdurdan yana kim varsa suçlu yani burada da.Elindeki yasayı uygulayabildin mi ki böyle konuşuyorsun demezler mi bakana? Bu laf niye söyleniyor şimdi ve burada? Esenyurt’ta denetimsizliğin ve taşeronlaşmanın kurbanı olan işçilerin ölmemesini mi sağlayacaktı gerçekten bu yasa? Yoksa işçi sağlığı iş güvenliği hizmetlerinin bile taşeronlaşmasını mı öngörerek daha çok işçinin hayatını mı tehlikeye atacaktı? Ağır ve tehlikeli işlere yönelik önlemleri zayıflatıp kadın ve çocukları bu sektörlere sokmayacak mıydı? Çırakların sağlık güvenlik hakları berhava etmeyecek miydi? Bu yasa çıksaydı her şey değişecek ve bakanlığımız bu inşaatı başbakanın ödül verdiği asıl firmayı ve taşeronu denetleyecek miydi? Memlekette işverenini “mevcut yasaları uygula” diye uyarmaya cesaret eden, bu yüzden işten kovulan işyeri hekimleri, iş güvenliği uzmanı, işyeri hemşiresi ve diğer personel işverenden bağımsız mı olacaklardı da bu inşaatta uyarıları dikkate mi alınacaktı?Sorumluluklarından kaçmanın yasasını çıkarmaya çalışanlar için bu çıkışın bir adı varsa, insanlar can derdinde iken soğukkanlı bir katil gibi o yangından mal kaçırmaktır. AKP hükümeti mensuplarının genlerine sinmiş bir faydacılıkla, bakanın derdi bu cinayetten de kendilerine bir “fayda” çıkarmaktır. Bu cinayet yerinin ortasında bile bu zihniyet, o anki hassasiyetle yeni yasayı çıkartıp “aradan şu işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı eğitimlerini” bu alanlarda faal olmalarından hiç hoşlanmadığı “TTB ve TMMOB den kurtarabilir miyim” derdindedir. Zerre şüpheniz varsa Van depremi münasebetiyle gündeme getirilen “Afet riski Altındaki alanların dönüştürülmesi hakkındaki kanun”a bakın. O depremin felaketinin ortasında yaptıkları açıklamalarda kendi sistemlerinin temeli olan mülkiyet hakkını bile “ afet” bahanesi ile nasıl gözü dönmüş bir hırsla çiğneyecekleri zihinlerinde nasıl belirmiş o kanunda göreceksiniz.Velhasıl sonunda bize yine özür dilemek düşüyor. Bu vicdansızlar ve adaletsizlerle aynı havayı soluduğumuz, hala var olduğumuz için özür dilemek.
Taksim meydanında bir miting organize etmişsiniz “Ermeni yalanına sessiz kalma” diye kocaman ilan verip panolara. Anladık para gani, devlet desteği sonsuz. Zira “Ermeni soykırımı” meselesinin üzeri “Hocalı Katliamı” ile örtülecek. Ermeni, Kürt, Türk yurttaşların esenliğinden sorumlu İçişleri Bakanı kürsüden “O kan o gün akmıştır, ama hesabı daha bitmemiştir” diye kan davası peşinde olduğunu höykürüyor. Hocalı bir vesile olmuş size. Orada katledilmiş kadına çocuğa insanın hatırasına ayıp. O yüzden o pankartlar da asıl derdinizi anlatıyor ne yazık: “Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz” diye buyurmuşsunuz. “Ermenisiniz, işgalcisiniz katilsiniz” demişsiniz. “Bugün Taksim, yarın Erivan; Sonra bir gece ansızın gelebilirmişsiniz!”Buraya itirafımı yazıyorum. Üzerimde ve vicdanımda ölüm karşısından geç kalmışlığın ürpertisi tüylerim diken diken. Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz, hepimiz Kürd’üz diye avaz avaz bağırdım ben o cenazede. Orada bir ömür yoksulluk çekmiş, ayakkabısı su alan kocaman adam için. Katlettiğiniz insanlar listesine eklediğiniz o tedirgin güvercin için. Senelerdir üzerine bomba yağdırdığınız zulmettiğiniz Kürtler için. Bu memlekette bütün bunlar olurken gözü ve vicdanı köreltilen herkes için. Bunları yaparak yaşanamaz hale getirdiğiniz bu memleket ve mahvettiğiniz ömürlerimiz için.“Hepiniz piçsiniz” faslına gelince. Evet piçiz biz! Annesi fuhuşa zorlanmış masum bir çocuğuz. Siz karşımıza geçip “piç” diye bizimle alay eden zalim ve hallice çocuklarısınız mahallenin. Sizin babalarınız o kadını bedenini satmaya zorlayanlar, siz namusunuzla tırım tırım gezen, kadınları bu namusa dayanıp öldürebilen, ama sokak aralarında o kadının ve devletinizin vergilendirilmiş genelevlerinin daimi müşterilerisiniz. Her şeyin metalaştırılmasıyla bir sorununuz yok sizin. Ama hayatta başka bir şeyi olmadığından tek sahip olduğu şeyi vücudunu metalaştırıp satan güçsüz ve hayat yorgunu kadın, vücudunu sattığından, sırf bu yüzden aşağılanabilir size göre. Bize sorarsanız iktidarın ve gücün yalakası olarak, fikirlerini duruma uydurup ruhunu satarak yaşamaktansa, bir “hayat kadını” olarak anılmanın ağırlığını alnımızın tam ortasına taşımayı yeğleriz. Sizin gözünüze görünen o damgayı taşımayı sizin durumunuzdan daha onurlu buluruz.İşgalcisiniz meselesine gelince. O pankartlarda belirttiğiniz üzere memleket coğrafyası size “dar geliyor” işgal hayallerini siz kuruyorsunuz. İşgal tecavüzsüz, katliamsız olmaz tabii. Zira “(Hocalı)size sizden başka dost olmadığını öğretmiştir”. “Bugün Türk milletinin sadece ve öncelikle tek dostunun kendisi olduğun öğrenmişiniz.” Bu durum da dünyanın Türk olmayan kalanı düşman. Öldürülmeye müstahak.“Katilsiniz” diyorsunuz da bu sizin uzmanlık alanınız. Bu işte son derece organizesiniz. Dünyanın her yerinde sizden farklı olanları ayırt etmekte üstünüze yok. Mesela siz, “tehcirler”, sarı yıldızlar, pembe üçgenler, krematoryumlar, toplama kampları icad edersiniz, büfeleri evleri kundaklarsınız, yahut Maraş’ta evlerin üzerine işaretler koyar dünyanın her yerinde gerçeğin peşine düşen gazetecileri katledersiniz. Sivas’ta otel yakarsınız. Azerbaycan’da gazeteci Eynulla Fatullayevi sokak ortasında öldüresiye dövebilirsiniz misal. Sırf yolsuzluklarınızı ortaya döktüğünden vermediği röportajları vermiş gibi gösterip iktidarın tatlı olanaklarından yararlanır Aliyev uzantısı tuzaklar kurabilir, yumurta atabilir, tehdit edebilir, yakınlarını kaçırmaya kalkabilir, kendisini senelerce hapsedebilirsiniz. Ne kadar tanıdık! On yıllarla geriye yahut başka yerlere gitmeye bile gerek yok. Diyarbakır cezaevinde icat ettiğiniz zulümleri gören insanlar hayatta, Pozantı’da hapse tıkıp tacizle tecavüzle hayatını karattığınız çocuklar burada. Yahut Adıyaman’da yeni ev işaretlemeleri. Çocukların yaptığını söylüyorsunuz da, çocuklarımıza evleri “işaretlemenin” bu memlekette nasıl utanılası bir tarihi olduğunu öğretemediğimizi anlayıp utanmak aklınıza gelmiyor. Nedense tam burada aklıma soykırımı inkara etmeye teşebbüsü cezalandırmayı öngören yasa tasarısına karşı açıklama yapan Ermeni bir bilim adamı geliyor. Katliam ve soykırımların inkârı ile mücadele etmenin en iyi yolunun cezalandırma değil araştırma olanaklarının sonuna kadar açılması ve eğitim olduğunu söylüyor. Ama sizin taife herhangi bir yolla yüzleşmekten ve acıyı paylaşmaktansa, kendisine ve dünyaya yalan söylemeyi tercih eder biliriz. Bakanınızdan belli. AB bakanı Egemen Bağış BBC World’ün Hard Talk’una konuk olmuş geçende. Tutuklu gazetecilerden bahis açılınca da “mesleği yüzünden tutuklanan gazeteci olmadığını, basın kartı olan ama tecavüze yeltendiği için tutuklanan gazeteciler olduğunu” söylemiş. Bildiğimiz “yalan atma” moduna girmedi de Hüseyin Üzmez’i kastediyorsa kendisini bilgilendirelim. Taifenizin gayretkeşliği ile tecavüzcü Hüseyin Üzmez çoktan tahliye edildi sayın bakan! Sakın üzülmeyin!Son sözümüz de şudur; Adresimiz belli! Korkunçsunuz ve yalancısınız biliyoruz ama, biz ne zaman sizin zulmünüze boyun eğdik? Kökümüzü kazımak için ettiğiniz onca zulüm yetmedi, yine buradayız ve bildiğimiz okuyoruz! Bir gece ansızın gelebilirmişsiniz ya! E hadi gelin.
Babaları da dedeleri de aynı işi yapmış belki. Dünyanın her yerinde olduğu gibi burada da yapacak başka bir şey olmamasının adı sınır ticareti. Endonezya’da yanardağın kraterinden kaynayan sulardan kükürt çıkartanlar gibi, Türkiye’de ya da Bangladeş’te kot kumlama atölyelerinde çalışanlar gibi, Türkiye’de ya da Pakistan’da gemilerin gövdelerine ömürlerini veren tersane işçileri gibi, dünyanın her yerinde göçüklerin altına gömülen madenciler gibi. Hayatta kalabilmek için hayatımızı gömdüğümüz fabrikalar gibi. Başka bir çaremiz olmadığından. Hayatta kalmak için ölümü göze almak elli altmış ya da yüz liraya. Mayını, kurşunu göze almak. En az bizim kadar bedbaht olan diğerlerinden, Iraklılardan mazot, şeker ve gıda alıp sınırın bu yanına taşımak. Taşıyıp elli lira altmış lira yüz lira kazanmak. Yeterince zorlu bir hayat bahsettiğimiz. «Biz izin verildiği sürece bu işi yaparız. Bu güzergâhta şimdiye kadar bir çatışma yaşanmamıştır. Şimdiye kadar biz yakalandığımızda katırlarımızı vurur, semerlerimizi ve getirdiğimizi eşyaları yakarlardı.» diyorlar, katırlarının vurulup eşyalarının yakılmasına razı. Katırlarını vurup semerlerini ve getirdikleri eşyaları yakmak. Yani sahip oldukları yaşamak için başvurdukları yolu da kesip atmak. Yeterince zalim mi? Zalim. Ama yeter mi bu zulüm? İlle de ölümden öte köy yok dedirtmek lazım bize.Eşeklerin bildiğiO karakoldaki en alt rütbedeki askerin, o köylerdeki muhtarların, her köylünün, suyun başındaki kadınların, on yaşındaki çocukların, köyün delisinin ve dahi köyün eşeklerin bildiğini “istihbarat” bilmeyebilir aniden. Herkesin bildiği ve “kaçağa gittiği” yolun üstünde hep durduran ve sonra da geçmelerine izin veren askerler durdururlar kaçakçıları. Ama geçmelerine izin vermezler. İnsansız hava araçları ve dahi insansız teknolojileri ile “edindikleri” bilgilerle bomba yağdırırlar üzerine on dokuzu çocuk otuz beş kişinin. Bunun adı nereden bakarsanız katliamdır. Bundan sonra ne diyelim? Bize zulüm ve katliam olan onlara fırsattır. Kimi için “düşünebilmenin” fırsatıdır, “aslında kaçak sigara olayını da masaya yatırmak, sigaradaki bazı vergileri de gözden geçirmek için bir fırsat olduğunu” düşünebilmenin fırsatı! İnsanlığa dair bir kırıntı aramayın düşünmek deyince. Haberini bile yapmamaktır katliamın körlük. Yüzleşme ve hesaplaşma diye kast edilen bu olsa gerektir Dersim bahsinde. Kürsüden ve belgeler elde.1915, Dersim, Otuz Üç Kurşun, Sivas yahut Uludere. “Büyük insanlık” bombalarla paramparça edilir, bir Allahın kulu yardıma koşamazken, koşanlara hayır gidemezsiniz denilirken, “büyük insanlığımız” yaralı ve kar altında donarken birileri kendi “büyük” hesaplarının peşindedir.Onların Hesapları, Bizim CanımızO hesaplardır insanlığımızı ve canımızı sıfır noktalarına getiren ve o sıfır noktasına gömen. O hesaplar kan üzerine kurulur. İşi taşerona verenin derdi değildir on dokuz çocuk, otuz beş canın sönmesi. Din kardeşliği sökmez mevzu bahis olan derin hesapları ise malum kimselerin. “MİT içinde böcekleri olan köşe yazarı sıfatlı, taşeron” “cambazlar”la, aynı ipte oynayan başbakan sıfatlı “cambazlar” kapışırlar biz can derdindeyken. İnsan cesetleri ile örülmüş bir ipin üzerinden karşılarındakinin zaafını gördükleri zannıyla hamle yaparlar fırsat bu fırsat. İstihbaratın “milli” olanı üzerinde kapışırlar gözümüzün önünde. Bir taraf sorumluluğunu “kan parası”na devredip, işin içinden çıkmak niyetindedir en nihayetinde. Kapışmayı gören taraftarlar ise “insanlıklarını” alıp koşarlar savaş meydanına. Hazır kendi taraflarının cengâverleri vururken iki darbe de onlar vurur “korkusuzca”(!) Hazır ortalık toz duman iken MİT de kapılarını açar medyaya. İşe bakın. Yıllar sonra. Velhasıl, onların büyük hesapları içinde bizimkiler, otuz beş kişimiz küçük bir ayrıntı, bizim can derdimiz ve asıl meselemiz ise onların asıl meselesi “biraz” farklıdır. Zira ne zaman vatan, sınır, savaş dense zenginin parası, malı mülkü, iktidarı, hesapları yoksulun kanı, canı, hayatıdır.
Onur için!Bu memleketin insanlarını düşünmeyenler ayılarını düşünürler mi? Hesabınızı şuradan biçin: Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun başına gelenleri hatırlayın.peki ben hatırlatayım; Onur Hoca, üç diğer araştırmacı ile birlikte “The causes of deaths in an industry-dense area: example of Dilovası (Kocaeli)” başlıklı bir araştırma yapmıştı. Mealen; Endüstri yoğun bölgede yaşayanlarda ölüm nedenleri: Dilovası örneği (Kocaeli). Araştırma sonuçları bir hayli vahimdi. Onur Hoca da onurlu bir şekilde hem kamuoyuyla, hem de etkili ve yetkili kimselerle paylaşmıştı bu sonuçları. Demiş ki: “Kan ve dışkıları bırakın, doğum yapıp çocuk emziren annelerin sütünde bile çinko, demir, alüminyum, kurşun, kadmiyum tespit ettik, tehlike büyük” Hatta TBMM’ndekilere kadar uzanmıştı. Hatta bir “meclis araştırma komisyonu” bile kurulmuştu. Noolmuştu peki bunca araştırma ve bilgilenmenin sonunda? Bu zatı muhteremler ne yapmıştı bu hususta? Hiç! Hiç birşey olmamıştı. Yani “siz ölün kardeşim, ister iş kazasından ölün, ister işsizlikten, yoksulluktan, açlıktan, iş güvencesizliğinin yolaçtıklarından ölün, ister prostat ve mide kanserinden ölün Dilovası’nda havada ve tozda memleket limitinin 30 kat ve AB limitinin tam tamına 240 katı üstünde rastlanan Kadmiyum yüzünden. “ demişlerdi muhteremler. Öyle demeseler, ölün demeseler gereğini yaparlardı. Tabii kendilerince gereğini yaptılar. Haksızlık etmeyelim. O günden bu güne Onur Hamzaoğlu’nu mahkeme kapılarında süründürmek peşindeler. Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu -ki kendisi AKP’nin kuruluşunda Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte aktif olarak görev almışmış-ve Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman elbirliği ile “haberin geniş halk kitlelerine ulaşmasını sağladığı, araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak amacıyla kullandığı” iddiasıyla yargılanması için savcılığa şikayette bulunmuşlardı. Prof. Dr. A. Murat Tuncer’in başkanı bulunduğu Kanserle Savaş Dairesi ise “amman işimizi elimizden alıyor!” diye olsa gerek yememiş içmemiş YÖK’e şikayetlenmiş, YÖK de, Kocaeli Üniversitesi’ne yazmış. Üniversite de Hoca hakkında disiplin soruşturması açmıştı. Rektörlüğü izin verirse TCK’nin 213. maddesi uyarınca 2 ila 4 yıl arasında hapis istemiyle yargılayacaklardı. Bu soruşturma hala sonuçlanmış değil. Ama Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun yerel basında Onur Hamzaoğlu ile ilgili epey atıp tutmuş işi hakarete vardırmıştı. Onur Hamzaoğlu’nun Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı aleyhinde açtığı hakaret davasının ilk duruşması 31 Mayıs 2011 günü Kocaeli Adliyesinde gerçekleşmişti. Duruşma sonrasında kalabalık bir katılımla Kocaeli’nde “Akademik Özgürlük ve Toplumsal Sorumluluk» Forumu yapılmıştı.Davanın ikinci duruşması, 15 Eylül Perşembe günü saat 11›de aynı mahkemede yapılacak. Onur›una sahip çıkmak isteyenlere duyurulur.Farkımız ne ola ki?Ayılara ve bizlere gelince. Direniyoruz. Ergenenin yaşayamayan balıklarıyız. Dördüncü derece atık suyuna dönüşen o güzel nehirden zehirlenen bitkiler hayvanlar ve insanlarız. İspir bölgesinde inşa edilen HES ve barajlar yaşam alanlarımızı parçalıyor. Soyak tarafından inşa edilen Gülbağ Hidroelektrik Santrali’nin (HES) inşası sırasında su yataklarımız dinamitlendi. Çoruh ve tüm kolları HES ve baraj nedeniyle şantiye ve dinamit yatağına döndüğü için sığınacak yer kalmadı. Sığınacak yer kalmayınca birimiz tutmuş bir köyün yolunu. İki kişiyi öldürmüş. Bu bozayı için vur emri çıkarılmış. Savaş çığlıkları atan katiller alkışlanırken,yeri yurdu tahrip edilmiş ve deliye dönmüş “bilinçsiz” bir bozayı için vur emri çıkarılmış. İşte intikam ve katliam duygularının en somut hali. Ama biz öte yanda kalanlar, ayıların safında kalanlar savunuyoruz kendimizi. Erzurum’un Tortum İlçesi’ne bağlı Bağbaşı Beldesi’nde köylüleriz tam bin beşyüz kişiyiz birinci köprü üstünde duran, iş makinelerinin önünü kesen. Sinop’un gerzesinde, Yaykıl Köyü Çakıroğlu Mahallesi’nde gaz altındayız termik santrallere karşı. Yahut nükleer, yahut bu ekolojik talan. Ayılarla aramızda bir fark var mı? Varsa bile bu umutsuzca yaşam alanını savunan gariban ayıların lehine şüphesiz. Zira bizim türümüzün en az yüzde ellisi bunların nedeni. Bizim türümüzün-boz ayının aksine oy kullanabilen- yüzde ellisi bağıra bağıra gelen bu ekolojik talana, üzerinde yaşadığımız toprağın, hayatımızın kaynağı havanın ve suyun talanına yani AKP’ye onun politikalarına evet dedi bile isteye.
İçinde bir sıkıntı, sıcağa yaza yormaktayım. Ama bundan bahsetmeyeceğim size. Can baba›yı alıntılıyorum diyeyim siz anlayın. Diğer yandan memleket gündemi malum. Sürmekte bulunan sınıf temelli katliam, son yüz yıldır üzerinde denenmemiş zulüm türü kalmamış bir halk. Cins temelli katlimiz. Ama mevzu bu da değil. Karabasan AKP iktidarının, nasıl bir iktidarsızlık ve yeni yetmelikse artık her gün yeniden ve yeniden üzerimizden tatmin ihtiyacı. Her şeyi ben yaparım olurculuğu. Sınır içinde ve sınır ötesinde bir savaşın emareleri? Hayıııır bunlar da değil! Gündemin şike ile dolup taşması, memleket medyamızın karayılana yakalanması? Cık! Dünyadan bir isyan haberi? Hayır! Sopalı Türkler Londra sokaklarında boy gösterdi göstereli haber edesimiz kalmadı. Konum bu da değil ama Londra’dan konuşurken neden Somali geldi aklıma? Avrupa sağının propagandasından etkilendim belli. Ne araz çıkarsa bu siyahlardan, göçmenlerden biz kara kafalılardan çıkıyor. Fakat neden göçtüler ki bunlar Londra’ya gül gibi memleketleri varken? Al bir de istatistik Birleşik Krallık’ın en büyük göçmen gruplarından biri Somalililer. Somali bin yıllarca, Afrika da ticaretin en önemli merkezlerinden biriyken, pazarlarındaki tahıl meyve, hayvan, et bolluğu Avrupalı gezginlerin parmaklarını ağızlarında bırakırken nasıl oldu da merhamete muhtaç kaldı? 1885’de Berlin’de Afrika’yı parsellemeye kalkanların, oraya “medeniyet” götüren ve silahları ile o kara kıtaya girip ölümle ve çalınacak ne varsa onunla bu kıtayı terk edenlerin hiç mi suçu yok? 1920’lerde Somali kıyılarını döven Britanya bombardımanının bir alakası yok tabii bütün bunlarla. Ya iklim ve çevre felaketleri? Gözü dönmüş sistemin köle ticaretine, ve Afrika’daki insancıl “madenciliğine” dair bir satır bile yazmıyorum dikkat ederseniz.Eh yeter artık diyorsanız, hazır da çevre felaketlerinden bahsi açmışken ve de Somali son altmış yılın en büyük kuraklığı içinde ölürken, sadede geleyim. Bugünkü konum Kanada’dan Teksas’a çekilecek bir petrol boru hattı. 1.700 millik ve günde 1.1 milyon varil ham petrolü Meksika körfezine taşıyacak bu hattın adı alay eder gibi Keystone XL. Ancak taşıyacağı petrol bildiğiniz petrol kuyularından çıkan ve sıvı halde bulunan petrolden biraz farklı. Yarı katı ve katı halde bulunan zift veya katran şeklinde petrol yatakları var Kanada’da. Normal şartlar altında işlenmesi son derece pahalı, işlemek ancak petrol fiyatları yükselince “rasyonel” hale gelmiş. Yalnız ufak bir sorun var. Tüm bu süreç varil başına dört beş kat daha fazla sera gazı salınımı, toplamda petrol üretiminin yol açtığı sera gazı oranının %10 ile % 45 arasında artışı demek. Bir de petrolün toz toprak ve kumdan ayrıştırılması bol miktarda su gerektiriyor. Günlük 400 milyon galon kadar. O su da geri doğaya boşaltılıyor içinde biraz ekstra siyanür ve amonyakla. Bu arada bu hattın inşa edilen ilk bölümü bir yıl içerisinde 5-6 kez patlamış hali hazırda. Neden? Gerekenden daha ince bir boru kullanıldığından. Kısaca petrol hattının inşası yalnız Amerikan yerlilerini yerinden yurdundan etmekle kalmıyor, bu gezegenin yerlisi olan tüm insanlığa, İstanbul’dan Mogadişu’ya, Çin Seddi’nden Viyana kapılarına, Toronto’dan Meksika Körfezine, hepimize kapak oluyor. Pardon başka bir mavi yeşil gezegen keşfetmiş de yarın oraya taşınacakmış gibi davranan, Kazdağları’nda siyanür kullanan, Karadeniz’in HES’lerle can suyunu kurutan, Keystone XL ile çanımıza ot tıkayan o “rasyonel” çok uluslular hariç tabii. Onlar gökyüzüne bakıp ıslık çalıp, para desteliyorlar. Bu arada James Hansen’e sorarsanız- şu NASA’dan iklim aktivistliğine terfi etmiş bulunan meşhur iklim bilimci- bu hat işletilirse hep birlikte partiye başlayabiliriz. Zira dünyayı kurtarmak için yapacak bir şey kalmıyor. Tüm bunlar bir imzaya bağlı. Başkan Obama’nın imzasına. Bir felaketin içinde az da olsa gün ışığı olmalı. Sayıları binleri aşan bilim insanı, sanatçı aktivist, aralarında sözünü ettiğimiz James Hansen, David Suzuki gibi aktivist-bilim insanları, Naomi Klein, Wendel Berry gibi yazarlar, yerli liderleri, köylülerin sanatçıların sendikacıların içinde olduğu bir grup, takım elbiselerini giyip, iş görüşmesine gider gibi Beyaz Saray’ın sınırlarını aşıp oturma eylemi yapıp kendilerini gözaltına aldırmak için cağrı yapmış bulunmaktalar. Obama’ya “İmzalama!” demek için. 20 Ağustos’ta başlayacak eylemler 3 Eylül’e kadar sürecek. Aralarında Cehennem Silahı filminden tanıdığımız Çavuş Rogher Murtaugh un olması ayrıca ironik. Danny Glover yani. Hani bir sahnede klozette, altına bir ton dinamit bağlanmış yüzünde salak bir gülümseme oturan adam. Altında, bombanın saati işlemekte. Tik tak. Nedense, yılların eskitemediği Pollyanna’cılığıma rağmen, top yekun insanlık olarak bu çavuşla aramızda inanılmaz bir benzerlik olduğuna dair pis bir his var içimde. Can Baba’ya dönersek”yıkıyorum, yıkıyorum, yıkılmıyor”
Daha seçim havasını atlatamadan yeni ÖSYM skandalı patlayıverdi. “Artık bir ayı geçen süredir içimde saklayıp durduğum yaraları höykürmenin zamanı geldi” diyordum tam. “Sayın Cumhurbaşkanı”, “Sayın Başbakan”a yüklenecektim.”Ben size satır arasında demiştim” diyecektim. “Bu Ali’nin başınıza dert olacağı daha o günden belliydi”. “Şimdi yine bir yol ayrımındasınız; ya beni ÖSYM başkanı yapın, ya Ali Demir’i yılın elemanı seçin diyecektim.” “Yani kendisini bir türlü tasfiye edemiyorum süreçten, kendisi istifa etmiyorsa yok mudur bi kaset?” Benim akıl hocası diğer “köşe” yazarlarından neyim eksik akıl verme hususunda? Sonra baktım “köşe” yazarlarının haline.Vazgeçtim. Hem zaten Yusuf Ziya Özcan meseleyi diyalogla çözecekmiş.Her derde deva biber gazıAz kafam karıştı gerçi. “Hata”lı gördüğümüze “ıslah” maksadıyla gaz sıkmıyor muyduk? Sizi proveke etmiş, Ali Demir’i nihai amacım için tasfiye etmeye çalışmış gibi olmayayım ama. Şimdi ben olsam yani sizin yerinizde, alır gazı elime, gider Ali Demir’i bir güzel ıslah ederdim. Zaten “Biber gazı orantısız gücün ifadesi değil” ki. “Şu anda dünyanın en modern manada, yani bu tür şeyleri yatıştırmada kullandığı biber gazıdır.” “Ben bunu ortaya atanın yalancısıyım Aliciğim” derdim. Gerçi ben “neyi nerede kullanacağını en iyi bilen bir emniyet mensubu”değilim. Yani bileceksin işte! Ne zaman biber gazı sıkacaan, ne zaman copu çakacaan kafaya, ne zaman kalça kemiği kıracaan, ne zaman öldüreceen ne zaman çiğneyeceen. Ne zaman, hangi kamerayı, kime kuracan. Kimi ne zaman dinleyeceen…Yanıma Kalır!Sıktım gazı diyelim Ali Demir’in kafaya. Ama ya Ali Bey taş atarsa? “Yani o taşları atanlara karşı, herhalde biber gazı ondan daha tesirli değil” deyip yırtarım yahu!Ama ya gazeteci kontenjanından beni hale yola sokarsa Ali’nin ağabeyi; “Bunlarla ilgili programlarınızda(pardon köşenizde) Ruşen Bey (pardon Bilge Hanım) ne yaptınız? Acaba ne gibi bir kınama yaptınız? diye münasebetsiz bir tehdit gelirse. Benim tehdite hassas bünyemin eller arkada horoz misali açılmış, kafa öne çıkmış “uleeeyn! Ben efenin harman olduğu yerden geldim başbakan, sen beni tehdit mi ediyon?!!” formunu almasını nasıl önleyecem? Neyse ya, nasıl olsa herşey yanıma kalır. Yanılıyor muyum?Çılgın Projelerim, hadi bi daha!Karadeniz’de iki bin değil dört bin baraj yapsam, Sinop’a bir değil iki nükleer kondursam, Kütahya’ya gümüşün yanına bir de altın madeni açsam. Versem siyanürü içme suyuna. Sabotaj desem. Kazdağını dümdüz etsem. Helalinden ikiyüz değil dörtyüz termik santral. Daha çok taşeron, daha çok iş kazası, daha çok katliam. Sendikaları süründür, insanları öldür.Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır zira. Tüm Ege’yi Kütahya’ya çevireceeez! Hopa’daki gibi girişiceez her yerde itirazı olana.Hizmet canım bunlar. Biz size efendi olmaya değil hizmet etmeye geldik.Ayyy kafam çok karışık. Zaten bitmedi şu “haydi bi daha!” Ben kafamda çalıyor sanıyordum.Baktım ekranda çalıyormuş. Seçim sonrası seçim şarkısı çalınmaz diye bi seçim yasağı yok mudur erenler?Kirli sarı ve diğer renklerO kirli sarı renk, daha da ayrıntıya girmeyeyim renk konusunda, bastı da bastı. Halimin sebeb-i hikmeti budur. Toptan delirmedim yani. Sadece renk basması oldum. Yani ben bu ton sarıyı sevmem de o yüzden. Başka bi kastım yok. Adı “kırmızı” olan diğeri iyice sıkıştı kuzeye ve kıyıya. Nerdeyse denize dökülecek İzmir›den. Felek vurdu zaten onlara bir de ben vurmayayım. Gidip tatil yapsınlar.Yaz malumunuz. Denizin ve tatilin zamanı. Ve denizin rengi mavi. Hayrettir o mavi denizin kenarından değil de taaa öte yandan çıktı. Mavi severim ben. Aslında kırmızıyı da severim ben. Dünyanın her yerinde sallanan o isyankar koyu kızıl bayrakları.O canlı sarıyı da severim, kirli olmayan ve bizi eşitleyen. O büyük ormanlarını, sonsuz çayırlarını da severim bu dünyanın, yemyeşil…Hepsini bir arada olursa ya? O daha da güzel bak!. Bu renkleri kuşanmış kadınlar, çocuklar, gençler, adamlar bir deniz gibi geldiler.O zulüm görmüş insanlar, evlatlarını yitirmiş insanlar, gözyaşları kurumamış analar, kararmış yüzleri ile ağlayamamış cefakar babalar. Koskoca kentlerin yükünü genç elleri ile taşıyan allı pullu kıyafetleri ile esmer kadınlar, mor gömlekli delikanlılar. Onlar zulüm görmüş diğerlerini, kendi derin acılarının en derininde bulmuşlardır. Bağırlarına basmışlardır. Memleketin hapishanelerinde yatmışlarını, zalimleri ile kanlı bıçaklı olmuşlarını, kanlı tuzaklarından Kızıldere’lerinden çıkıp gelenlerini, emekçilerini, soruşturmaların, gazın copun mağduru öğrencilerini, sosyalistlerini, hep yenilmiş, hem de tarihin yenilenlerinden yana olanlarını. Seçim gecesi ilk sonuçları görüp birayı bırakıp rakıya davranan efkar havası İstanbul’dan ve o masmavi susuz denizinden memleketin, ve sonunda Mersin’den gelen haberlerle dağılmıştır. O deniz bloğu taşırmış, barajı çökertmiş, On’lar, “devletin ve tabiatın ortak yanlış soru”larına tarihin sahnesine çıkıp “en arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığını” vermişlerdir. Kalbimizin nehirleri şimdi “solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine” dökülmektedir.
Sabahat Tuncel bir komiserin suratına bir tokat atmış. Bir milletvekili Bengi Yıldız elinde taşla görüntülenmiş. Memleketimin beyaz gazetecileri televizyoncuları “ama, ama” diyorlar, “siz de şiddet kullanmış oldunuz.” Bundan öncesi zaten yoktur. Bundan önce fotoğraf makineler ve kameralar “nedense” orada değildir. Ya da basın emekçilerine haksızlık etmeyelim oradadırlar, ama gönderdikleri fotoğraf ve görüntüler bir türlü giremez görüş sahamıza. Nedense bayramını kutlamak için meydanlara çıkmış bir halka gaz, tazyikli su, copla müdahale ederken, durumu sakinleştirip bayram gibi bir bayram kutlama çabasındaki milletvekilleri polise arkalarını dönüp kalabalığa dert anlatmaya çalışırken arkalarından sıkılan suyun görüntüleri de yoktur. Ya da vardır ama ulaşmaz, ulaşamaz.Adalet DuygusuAh ama bu bir nevi gelenektir. Tek bir kişi soruşturulmaz ve yargılanmaz ya da görevden el çektirilmez orada yaptıkları için. Sanki tüm olanlar için, tüm yapıp edilenler hak edilmiş gibi davranılır. Oranın halkının belediye başkanlarının ellerini kelepçelenmezler yalnız. Bir de milletvekilleri yumruklanır, üzerine gaz ve su sıkılır, coplanırlar, meclis önlerinden gözaltına alınırlar, hapis yatarlar. Bu milletvekillerine gaz bombaları atılabilir, geçen yıl mesela Silopide bacağı kırılabilir Sevahir Bayındır’ın, Hasip Kaplan hastaneye kaldırılabilir. Sevahir Bayırdır’ın bacağını kıranlar Hasip Kaplan’ı hastanelik edenler hakkında bir soruşturma bir işlem? Yok! Böyle oldu diye bir kıyamet kopması? O da yok! Silopi Cumhuriyet Savcılığı ilgili komiserin suç duyurusuyla Sabahat Tuncel hakkında, “halkı suç işlemeye teşvik etmek”, “terör örgütü propagandası”, “güvenlik güçlerine mukavemet ve hakaret”, “gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet”le suçlamaları ile soruşturma başlatır. Yalnız bu iki olayı karşılaştırmak bile adalet duygumuzu yeterince zedeler. Yalnız bunlara bakmak bile “niye isyan ediyorsunuz?” sorusuna, bir yanıttır.Niye isyan ediyorsunuz?Diyarbakır cezaevinde b.k çukurlarına mı sokuldunuz, b.k mu yedirildiniz, insanlıktan mı çıkarılmaya çalışıldınız, askılara mı alındınız, sıra dayaklarından mı geçirildiniz? Elleriniz arkadan bağlanıp diz mi çöktürüldünüz, tecavüze mi uğradınız, Elektrik mi verildiniz, Adınız diliniz yok mu sayıldı. İnsanlık onuruna inanmak için canınızı mı verdiniz Mazlum Doğan misali bir yeni günün sabahında. Ve belki o kadar karanlıktı ki Diyarbakır zindanı ve öyle derindi ve ağırdı ki karanlık, insan kalabilmenin yolu hafiflemekti, bir ışığa mı dönüşmekti bir başka newroz sabahı, Ferhat mı, Necmi mi, Eşref mi, Mahmut mu adınız? 1992›nin 21 Mart sabahında o ışık mıydı aydınlatan yüzünü insanların. O insanlar ki otomatik silahlarla taranarak can verdiler. Sonra dün «kart kurt kürt» diyenler, Kürt diye bir şey yok diyenler, «bir Türk bayramı olan nevruz»u keşfettiler yine dün. «Sosyalizm lazımsa onu da biz getiririz zihniyeti, “nevruz kutlanacaksa onu da biz kutlarız” diye dirildi yeniden. Öyle pişkin. Ateşlerin üzerinden atladı devletlüler.Katilin GözyaşlarıŞimdilerde açılım konuşuyoruz, toplu mezarlar açıladururken “orada.”Eski “devlet görevlisi” yeni “katil” Ayhan Çarkın bile çark etti. “Güneydoğu’da ilk gönderilen 320 kişilik Özel Harekat grubundaydım. Korkunç şeyler yaşandı o bölgede. Hepimiz kana bulaşmıştık. Bir köye gittiğimizde baktık adamın biri gelmiş, çoluğunun çocuğunun içinde bir adamı çırılçıplak soyuyor, toplamış dayak atıyor” diyor. Yetinmeyip ekliyor; “Bu millete b.. yedirdiler. Kürtlerden özür dilenmeli. Hakikatleri araştırma komisyonu açılsın gider her şeyi anlatırım. Benimle birlikte olanları bu ülkeye ihanet edenleri söyleyeceğime yemin ediyorum.” Durmadan konuşuyor. “Mardin’in Pınarcık Köyü’nde bir katliam yaşandı. Katliamı provokasyon amaçlı, JİTEM’in oluşturduğu gruplar yaptı. Çoğu çocuk 30 insan (ağlıyor). O insanları örgüt öldürmedi. Başbağlar katliamı, Bilan kazası olayı, Jave köyleri, hepsini aynı ekip yaptı. Başbağlar, Ergenekon zihniyeti ürünüdür.” Namlı katil gözyaşlarına boğuluyor.Tarih ve UtanmaAçılıma, toplu mezarlara, işkencelerin belgesellerine, tanıklıklarına, katillerin bile itiraflarına rağmen. Değişmeyen bir şey var. Ben “Kürt olduğum için ezildim, eziliyorum” diyen bir yazara, travmatik Türkçe öğrenme anısını anlatan bir yazara hala, “hayır sen ezilmiyorsun” deyip uzun uzun neden ezilmediğini anlatıyor bir Türk ve beyaz gazeteci utanmadan. Aynı utanmazlıkla “efendim siz de şiddet uygulamış olmuyor musunuz?” diye soruyorlar Bengi Yıldız’a. İktidar seçim yatırımı demeçler geveliyor. “seçmen cezasını verecek” miş. Hiçbir hukuksuzluğu ve ayrımcılığın hesabını sormayanlar o tokadın “densizliğin” hesabının sorulmasını istiyorlarmış. Asıl densizlik işkence, ölüm ve imha cenderesinden geçmiş ve hala barış isteyen bir halkın ve o halkın temsilcileri karşısında o halka hala zulmetmeye kalkan bu cürettir. Diyarbakır Cezaevinden insan olarak çıkabilmiş ve hala barış diye direten Ahmet Türk karşısında mahcup olmadan insanlığından ve küçüklüğünden utanmadan siyasi hesaplarını sürdürebilmektir. Masaya oturmadan en azından özür dilemeniz beklenir iktidar sahibi olarak. Dünya tarihine Diyarbakır Cezaevini de geçirmiş bir devletin üniforması sırtınızda ya da adınızın önünde emniyet amiri/komiser sıfatları ile gidiyorsanız hele oraya açılım tantanaları eşliğinde, kat be kat mahcubiyet duymanız gerekir. Ama yok “devlet politikasını” uyguluyorsanız, ağzınızın ortasına tarihin tokadını yersiniz bir Kürt kadının eliyle. Ve bir şey daha söyleyeyim o yediğiniz tokat, tokat bile sayılmaz bugüne dek yaptıklarınız yanında.
