Elli beş milyon yedi yüz altmış dört bin dört yüz on iki seçmenden yaklaşık kırk bir milyonu oy kullandı. Yaklaşık kırk milyon oy “geçerli oy” olarak kayda geçti. Yaklaşık 13 milyon seçmen farklı gerekçelerle sandığa gitmedi. Katılım oranı yaklaşık %73 olarak gerçekleşti. Seçmen karşısına çıkartılan üç aday RTE 20,8 milyon, Selahaddin Demirtaş 3,9 milyon, E. İhsanoğlu 15,5 milyon oy aldı. Karşımızdaki belanın büyüklüğünü kanıksamayalım, aklımızda tutalım diye söylüyorum 13 yılda girdiği dokuzuncu seçimde de ilk turda ve maalesef seçime katılanların %50›sinin üzerinde bir oy alarak kazandı RTE. Devlet olanakları, iktidar olmanın avantajları ve sayılabilecek pek çok diğer neden. Hepsine evet. Daha ne arttıracak oyunu diye de düşünülebilir ama yine de kesin rakama bir türlü erişememekle beraber oyunu kısıtlı düzeyde arttırdığını söyleyebiliriz bu seçimde de. Seçmen sayısı beş milyona yakın arttı. Rte›nin oy artışı ise en yüksek üç yüz dört yüz bin civarında kaldı. Aksi olsaydı gözümüze gözümüze sokulacak bu rakam, o yüzden ortaya dökülmüyor herhalde. İhsanoğlu açısından ise bu rakam çok daha vahim. %38.49’da kalan oran Çatının toplam oylarından beş milyonluk bir düşüşü de ifade ediyor. Yani bu partilerin toplam oy oranı birleşmekle yükseleceğine tam beş milyon düşmüş durumda. Asıl oy kaybının ise Orta Anadolu’da AKP’ye kayan MHP seçmeni olduğu açıkça görülüyor. Demirtaş açısından ise bu rakam radikal biçimde farklı. 2014 yerel seçimleri ile karşılaştırıldığında yaklaşık 1.4 milyonluk bir oy artışı söz konusu. Demirtaş oyunu RTE’nin en fazla oy kaybettiği yerlerde arttırmış. Örneğin Hakkari ve Şırnak RTE’nin %8 ve 5.5’la en fazla oy kaybettiği yerler. Demirtaş her iki yerde de civarında oy artışı sağlamış. Yine RTE’nin en fazla oy kaybı olan yerlerden biri olan İzmir de (oy kaybı %2,6) Demirtaş oy oranını 4.3 oranında oylarının sayısını ise 100.000’in üzerinde yükseltti. Bu rakamlar Demirtaş›ın adaylığı ile kendi tabanını konsolide etme ve daha da önemlisi AKP›ye eli giden Kürt seçmenini geri çağırma stratejisinin başarısı olarak okunabilir. Demirtaş›ın ulaştığı %9.8›in içerisinde Ege, Trakya, İç Anadolu, Karadeniz gibi geleneksel olarak siyasi çizgisinin ya hiç oy alamadığı ya da yüzde bir, iki gibi oranların altında aldığı yerlerdeki ciddi artışlar da var. Üzerine; olumlu, kendi siyasi mesajını ülkenin batı kamuoyuna geçiren, doğrudan, açık, anlaşılır, kavgacı olmayan siyaset tarzını da ekleyince bir bütün olarak başarılı, hedeflerine ulaşan bir kampanya.Seçimin kaderini belirleyen bir diğer kesim ise sandığa gitmeyen 13 milyon seçmen. Son yılların düşük katılımlı bir seçimi olduğu doğru. En yüksek katılımlı seçimlerden biri 1987 genel seçimlerinde bu oran %93 iken, 1994 yerel seçimlerinde %90, 2002 de %79, 2007 de %84, 2011 de %87, 2014 yerel seçimlerde %89 ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise %74. Diyebiliriz ki %7 ile %21 arasında gidip gelen katılmama oranı %26’ya çıkmış durumda. Bu rakamların içinde tüm seçimleri boykottan, bu seçimi boykota kadar çeşitli boykot tavırları mevcut. Ancak tatilde olan, hiç bir adayı beğenmeyen, partisinin gösterdiği adayı beğenmeyen, kararsız olan, çalıştığı için sandığa gidemeyenler de var. Bir araştırmaya göre ise en fazla tatilde, seyahatte, memlekette olması sebebiyle oy kullanmayan seçmen bir önceki seçimlerde MHP’ye oy verenler, arkasından bir önceki seçimde AKP’ye oy veren seçmen geliyor. Tatilcilikte adı çıkan CHP seçmeni için ise tatil sandığa gitmeme nedenleri arasında «hiç bir adayı uygun bulmadım» ve «partimin gösterdiği adayı uygun bulmadım» seçeneklerinden sonra üçüncü sırada yer alıyor. Velhasıl, gerçek bir siyasal boykot örgütlemenin ciddiyetini bu farklı gerekçeleri görerek dillendirmek gerekir, 13 milyonun cazibesine kapılarak değil. Zira diğer türlü polis terörü nedeniyle öğrencilerin 6 Kasımlarda okula gelmemesi sonucu boş kalan anfi fotoğraflarını dergiye basıp «boykotumuz başarılı oldu» diye yazan siyasi çevrelere benzeme tehlikesi var.Peki Bütün bu rakamlar neyi ifade eder? Hem çok şeyi. Hem de hiçbir şeyi. Zira seçimde alınan oylar iki türlü değerlidir ve umut olabilir. Ya alınan oylar sistemi sarsacak örgütlü güçlere toplumsal hareketlere dönüştürülebildikleri zaman, yahut böylesi hareketlerin temsilcisi oldukları zaman. RTE karabasanı devam etse de bu sonuçların içinde hepimize yetecek kadar umut var.
Karadeniz
Bulgur DövücüBen size dedimdi. Öyle yanılıp da tecavüzcüleri tecavüzcü, hakimler ve savcıları hukuk insanı, köşe yazarlarını entel sanmayın dedimdi geçen hafta. Şimdi bambaşka bir şey söyleyeceğim(!) “Çevre ve Şehircilik Bakanı” için söylüyorum. Kendisi tam olarak bir “bakan”dır. Bakıyor öyle terminatör gibi! Erdoğan Bayraktar. İlk depremin ardından 29 Ekim 2011 tarihinde “Büyük depremin olduğu yerde bir daha deprem olmaz. Dünyada bunun bir örneği görülmemiştir. Bugün Van merkez ve Erciş en güvenilir bölgedir. Ağır hasarlı binalar girilmesin, yıkık binalara yaklaşılmasın. Bunun dışındaki binalara girilebilir’ demişti. Demişti. Sonra ne oldu? Tekrar deprem oldu. “bakandır” deyip, “o kadar da sorumsuz olamaz” diye onun aklına uyup evlerine giren insanlar canlarından oldu.Hınk DeyiciBir de bulgur dövücünün hınk deyicisi var. Gerçi Van Valisi Münir Karaoğlu “bakan” ından önce davranıp 26 Ekim’de televizyona telefonla bağlanıp “hınk” ını önceden demiş. Ne demişti? “Bakın şehirde bütün oteller şu an dolu. Yer bulamıyoruz. Şehir dışından gelen, genellikle deprem dolayısıyla gelen basın yayın mensupları, araştırma kurtarma ekipleri kalıyor. Onların hiçbir endişesi yok. Binalara giriyorlar ve 7-8 katlı otellerde kalıyorlar.” Eh zaten kendisi zaten 1 milyon dolar harcanan onarım(!) sonrası otelin odalarını gezmiş, mobilyalarını ve konforunu beğenmiş, duvarlarına Van’ın tarihi ve turistik fotoğraflarının asılmasını istemiş, terasından şehri izlemiş ve lobisinde oturmuş idi. Anlaşılan o ki otelin işletmecileri ile enseye tokat. Valilerin olması lazım geldiği gibi. Deprem oldu. Kırk kişi otele gömüldü.Teröristler“Bakan” önce söylediklerinin ne kadar bilimsel olduğunu savundu. Efendim profesörlerin söylediklerini tekrar etmişmiş. Bilirsiniz bilimi kendilerine bayrak edinmişlerdir. Sonra istifa et çağrılarına “istifa edeyim ne olacak?” diye cevap verdi. Tabii ya ne lüzumsuz bir fikir istifa! Sonra baklayı ağzından çıkardı: “teröristleri destekleyeceğinize bize destek verin.” İnsanlar binaların altında kalırken ve soğuktan can verirken oraya yapılacak her yardımı siyasetin konusu yapan ve kendi siyasi kontrolü altına almaya çalışan zihniyet işte bu. Tercüme edelim:”Ya bize yardım edersiniz yahut teröristsiniz!” Zaten “istifa çağrılarına gülüp geçiyor” bakan. Van valisi ise işin içinden çıktı “bu şehri ben yapmadım!”deyiverdi. Biz de “Afet, doğanın gücü diye geçiştirilemez. Hazırlıklı olunabilirdi” diyoruz kendisinin Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nde çalıştığı dönemde, bir yerel gazetede 17 Ağustos depremiyle ilgili yazdığı yazıdan alıntılayıp. Ha bir de kendilerine makam mevki önerildiğinde edinecekleri ve de çevre çeperlerine sağlayacakları rantla gözleri dönerken unuttuklarını-unuttularsa eğer-bir soralım istiyoruz.Allah KorkusuBunca senedir iktidar olan bir partinin bakanı ve de şu kadar senelik bir devletin valisisiniz. Siz depreme bunca yıldır hazırlık yapıyordunuz Van’da da, tam bu hazırlığın ortasında mı yakaladı sizi deprem? Yoksa depreme hazırlık yapmak yerine kent yoksullarını evlerinden edip mülklerine konmakla, Karadeniz’in derelerini HES’çi şirketlere peşkeş çekmekle, otel teraslarından şehri izlemek ve de «işte bilmem kimin fotoğraflarını otel duvarına assanız iyi olur» demek ile mi meşgul idiniz? Örtmek için olsa gerek ettiğinizi «Tir tir titreyen çocukların ayağına nasıl çorap buluruz diye gece gündüz çalışıyoruz.» hamasetini de yapıştırdınız. Fırsat bu fırsat deprem sayesinde bir de buradan rantın gözüne vuralım derdindesiniz. Devlet sizin, siz devletsiniz ne diyelim? Devletin yurttaşlarına yaşama hakkı, parasız eğitim ve sağlık hizmeti, konut hakkı, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, adil yargılanma hakkı falan sağlayacak hali yok ya! Hele deprem ve felaket durumunda organize olup yurttaşını koruması? Lüzumsuz! Yalnız isyanımızı bastırsın yeter. Yeterince polis istihdam edin cemaatten. İş bulanmayana cemaatten başka gidecek yolu da kalmasın. Sıkıverin gazı. Ucuz, etkili, garantili. Ama aklıma takılıp duran şu, bu sizin Allah korkusu ile yapıp ettikleriniz, ya bi de, Allah korusun, Allah korkunuz olmayaydı?
İçinde bir sıkıntı, sıcağa yaza yormaktayım. Ama bundan bahsetmeyeceğim size. Can baba›yı alıntılıyorum diyeyim siz anlayın. Diğer yandan memleket gündemi malum. Sürmekte bulunan sınıf temelli katliam, son yüz yıldır üzerinde denenmemiş zulüm türü kalmamış bir halk. Cins temelli katlimiz. Ama mevzu bu da değil. Karabasan AKP iktidarının, nasıl bir iktidarsızlık ve yeni yetmelikse artık her gün yeniden ve yeniden üzerimizden tatmin ihtiyacı. Her şeyi ben yaparım olurculuğu. Sınır içinde ve sınır ötesinde bir savaşın emareleri? Hayıııır bunlar da değil! Gündemin şike ile dolup taşması, memleket medyamızın karayılana yakalanması? Cık! Dünyadan bir isyan haberi? Hayır! Sopalı Türkler Londra sokaklarında boy gösterdi göstereli haber edesimiz kalmadı. Konum bu da değil ama Londra’dan konuşurken neden Somali geldi aklıma? Avrupa sağının propagandasından etkilendim belli. Ne araz çıkarsa bu siyahlardan, göçmenlerden biz kara kafalılardan çıkıyor. Fakat neden göçtüler ki bunlar Londra’ya gül gibi memleketleri varken? Al bir de istatistik Birleşik Krallık’ın en büyük göçmen gruplarından biri Somalililer. Somali bin yıllarca, Afrika da ticaretin en önemli merkezlerinden biriyken, pazarlarındaki tahıl meyve, hayvan, et bolluğu Avrupalı gezginlerin parmaklarını ağızlarında bırakırken nasıl oldu da merhamete muhtaç kaldı? 1885’de Berlin’de Afrika’yı parsellemeye kalkanların, oraya “medeniyet” götüren ve silahları ile o kara kıtaya girip ölümle ve çalınacak ne varsa onunla bu kıtayı terk edenlerin hiç mi suçu yok? 1920’lerde Somali kıyılarını döven Britanya bombardımanının bir alakası yok tabii bütün bunlarla. Ya iklim ve çevre felaketleri? Gözü dönmüş sistemin köle ticaretine, ve Afrika’daki insancıl “madenciliğine” dair bir satır bile yazmıyorum dikkat ederseniz.Eh yeter artık diyorsanız, hazır da çevre felaketlerinden bahsi açmışken ve de Somali son altmış yılın en büyük kuraklığı içinde ölürken, sadede geleyim. Bugünkü konum Kanada’dan Teksas’a çekilecek bir petrol boru hattı. 1.700 millik ve günde 1.1 milyon varil ham petrolü Meksika körfezine taşıyacak bu hattın adı alay eder gibi Keystone XL. Ancak taşıyacağı petrol bildiğiniz petrol kuyularından çıkan ve sıvı halde bulunan petrolden biraz farklı. Yarı katı ve katı halde bulunan zift veya katran şeklinde petrol yatakları var Kanada’da. Normal şartlar altında işlenmesi son derece pahalı, işlemek ancak petrol fiyatları yükselince “rasyonel” hale gelmiş. Yalnız ufak bir sorun var. Tüm bu süreç varil başına dört beş kat daha fazla sera gazı salınımı, toplamda petrol üretiminin yol açtığı sera gazı oranının %10 ile % 45 arasında artışı demek. Bir de petrolün toz toprak ve kumdan ayrıştırılması bol miktarda su gerektiriyor. Günlük 400 milyon galon kadar. O su da geri doğaya boşaltılıyor içinde biraz ekstra siyanür ve amonyakla. Bu arada bu hattın inşa edilen ilk bölümü bir yıl içerisinde 5-6 kez patlamış hali hazırda. Neden? Gerekenden daha ince bir boru kullanıldığından. Kısaca petrol hattının inşası yalnız Amerikan yerlilerini yerinden yurdundan etmekle kalmıyor, bu gezegenin yerlisi olan tüm insanlığa, İstanbul’dan Mogadişu’ya, Çin Seddi’nden Viyana kapılarına, Toronto’dan Meksika Körfezine, hepimize kapak oluyor. Pardon başka bir mavi yeşil gezegen keşfetmiş de yarın oraya taşınacakmış gibi davranan, Kazdağları’nda siyanür kullanan, Karadeniz’in HES’lerle can suyunu kurutan, Keystone XL ile çanımıza ot tıkayan o “rasyonel” çok uluslular hariç tabii. Onlar gökyüzüne bakıp ıslık çalıp, para desteliyorlar. Bu arada James Hansen’e sorarsanız- şu NASA’dan iklim aktivistliğine terfi etmiş bulunan meşhur iklim bilimci- bu hat işletilirse hep birlikte partiye başlayabiliriz. Zira dünyayı kurtarmak için yapacak bir şey kalmıyor. Tüm bunlar bir imzaya bağlı. Başkan Obama’nın imzasına. Bir felaketin içinde az da olsa gün ışığı olmalı. Sayıları binleri aşan bilim insanı, sanatçı aktivist, aralarında sözünü ettiğimiz James Hansen, David Suzuki gibi aktivist-bilim insanları, Naomi Klein, Wendel Berry gibi yazarlar, yerli liderleri, köylülerin sanatçıların sendikacıların içinde olduğu bir grup, takım elbiselerini giyip, iş görüşmesine gider gibi Beyaz Saray’ın sınırlarını aşıp oturma eylemi yapıp kendilerini gözaltına aldırmak için cağrı yapmış bulunmaktalar. Obama’ya “İmzalama!” demek için. 20 Ağustos’ta başlayacak eylemler 3 Eylül’e kadar sürecek. Aralarında Cehennem Silahı filminden tanıdığımız Çavuş Rogher Murtaugh un olması ayrıca ironik. Danny Glover yani. Hani bir sahnede klozette, altına bir ton dinamit bağlanmış yüzünde salak bir gülümseme oturan adam. Altında, bombanın saati işlemekte. Tik tak. Nedense, yılların eskitemediği Pollyanna’cılığıma rağmen, top yekun insanlık olarak bu çavuşla aramızda inanılmaz bir benzerlik olduğuna dair pis bir his var içimde. Can Baba’ya dönersek”yıkıyorum, yıkıyorum, yıkılmıyor”
Geçen hafta “Sakallı Zatlar, Şikeciler ve Diğerleri” hakkında yazmış idim. Yazıyı gazeteden okuyunca kanapede uyumuşum, olmaz ama Samanyolu TV açık kalmış, sonra böyle bir kaza olmuş gibi geldi bana. Sonra farkettim ki zaten rutin olan hayatımız bir de Samanyolu TV dizisine dönüşüyor ki, daha da katlanılmaz. Aynı bu dizilerdeki gibi “bizden” biri olan şahsiyetler aniden ak sakallı süper bir zata dönüşüyor . Biz bu zatların yeni yetenekleri karşısında şaşkın, bakınıyoruz. Ortalık karışıyor. Hadi durma, kafa yor bakalım. Ne oldu, nasıl oldu da, bu zat, bu hale dönüştü. Nereden tutsan, elinden kayıyor. Bir hayalet gibi. Kuvvetle bir hayaletle uğraştığın hissine kapılıyorsun. Ama adam karşında duruyor, kanlı canlı. O zaman soru şu; insanlar fiziksel olarak ölmeden de hayalete dönüşebilirler mi?Yenilgimizin En AğırlarıKimleri fiziksel olarak aramızdan ayrılmışlar, kelimenin gerçek manası ile ölmüşlerdir. Kimleri ise ölmemişlerdir. Fiziksel olarak ölenlerin, işkencelerde, sokaklarda, zindanlarda ölenlerin acısını duyar, yasını tutabilir, mezarını arayabilir, hesabını sormaya kalkabilirsiniz. Ama hala yanıbaşımızda, aramızda gezmekte olan ama çoktan bizi bırakmış, değişmiş ve bambaşka bir insana dönüşmüş olanlar. O eski arkadaşlarınızın suretinde başka birileri. Yasını da tutamayacağımız, yokluğuna da alışamayacağımız, kalbimizde bir sızı olarak da taşıyamayacağımız ağır ölüler. Yenilgimizin en ağırları. 12 Eylül muhasebesine bile bir kalem olarak yazamadığımız kayıplarımız. O başka insanlar.Ne Desek?Onlara edecek lafımız var mı? Niye olsun? Ne diyelim ki? O halleri ile sokaktaki herhangi bir başkasından niye daha fazla ilgelendirsinler ki bizi. Hele de fabrikada bir makine parçasına dönüşmeye itiraz eden işçi, Karadeniz’de suyu için can veren Metin Abi, hakkını aramak için mücadele eden öğrenci, sendikalaşmaya kalkan güvencesiz, örgütlenmeye çalışan binler yakıcı önceliğimizken ve biz bu kadar az ve güçsüzken. Niye yaşlı bir amcanın ümitsizliğine mesela bu kadar takılı kalalım? Niye enerjimizi harcayalım buna?Düşünenler ve YapanlarAma sorun şu; onlar aramızdaki suretlerine, bu suretlere duyduğumuz zaaflara yaslanıp hala ne yapmamız gerektiğinin listesini ille de bizim elimize tutuşturmaya çabalıyorlar. Zira düşünmek onların, yapmak bizim işimiz(!) Onların düşündüklerini okuya okuya büyümüş ve bu işbölümüne köklü itirazı olan, düşünmek kadar yapmakla “vakit kaybetmiş” olan kuşağınsa anladığımız kadarıyla elini kaldıracak hali yok. Meseleyi “şöyle dedi, böyle dedi” polemiğinin ötesine taşımak boyunlarının borcu oysa ki. Muhterem zatların talihsiz “tarihsel analiz”leri sonucu ulaştıkları “ceberrut devlet/sivil toplum” “analitik” çerçevesinin kuraklığından kurtaracak, “AKP’nin burjuva devrim”i “marksist analizinden”(!) azade kılacak bir politik bir eleştiri? Eh haliyle buradan “tarihe bakışlarını da bir ele almak lazım!” sonucu çıkıyor. “Tarihsel analizlerini” yaparken hangi kaynakları kullanmışlar mesela? Pek eleştirdikleri Kemalistlerle çok mu farklı örneğin bakış açıları ve kaynakları? En iyisi seksenlerin sonunda kalmış politika ve toplum algıları çok mu değişmiş örneğin eskiden bu yana? Eh fakat hayat gailesi her emekçi gibi bu kuşağı da kendi kurtuluşu üzerine kafa yormaktan alıkoyabiliyor. Çok lazımmış gibi tavrımı koyayım diyorum ben de: bu eleştiri kendini derli toplu ortaya koyana kadar, o vakte kadar bir daha da “aaa!” demem, bir daha da yazmam, ne sakallı zatlar, ne hayaletler üzerine. Zira bu artık o zatların kendi politik duruşları falan değil, bizzat AKP’nin başarısıdır. Öyle bir hegemonya-hah işte burada da kullanıyorum bu lafı-ideolojik hegemonya kurmuş ki AKP, durmadan o hegemonyanın kendi cenahımızda ortaya çıkarttığı bir yarılmayı tartışıyoruz. Sizi bilmem ama bana yetti.
Daha seçim havasını atlatamadan yeni ÖSYM skandalı patlayıverdi. “Artık bir ayı geçen süredir içimde saklayıp durduğum yaraları höykürmenin zamanı geldi” diyordum tam. “Sayın Cumhurbaşkanı”, “Sayın Başbakan”a yüklenecektim.”Ben size satır arasında demiştim” diyecektim. “Bu Ali’nin başınıza dert olacağı daha o günden belliydi”. “Şimdi yine bir yol ayrımındasınız; ya beni ÖSYM başkanı yapın, ya Ali Demir’i yılın elemanı seçin diyecektim.” “Yani kendisini bir türlü tasfiye edemiyorum süreçten, kendisi istifa etmiyorsa yok mudur bi kaset?” Benim akıl hocası diğer “köşe” yazarlarından neyim eksik akıl verme hususunda? Sonra baktım “köşe” yazarlarının haline.Vazgeçtim. Hem zaten Yusuf Ziya Özcan meseleyi diyalogla çözecekmiş.Her derde deva biber gazıAz kafam karıştı gerçi. “Hata”lı gördüğümüze “ıslah” maksadıyla gaz sıkmıyor muyduk? Sizi proveke etmiş, Ali Demir’i nihai amacım için tasfiye etmeye çalışmış gibi olmayayım ama. Şimdi ben olsam yani sizin yerinizde, alır gazı elime, gider Ali Demir’i bir güzel ıslah ederdim. Zaten “Biber gazı orantısız gücün ifadesi değil” ki. “Şu anda dünyanın en modern manada, yani bu tür şeyleri yatıştırmada kullandığı biber gazıdır.” “Ben bunu ortaya atanın yalancısıyım Aliciğim” derdim. Gerçi ben “neyi nerede kullanacağını en iyi bilen bir emniyet mensubu”değilim. Yani bileceksin işte! Ne zaman biber gazı sıkacaan, ne zaman copu çakacaan kafaya, ne zaman kalça kemiği kıracaan, ne zaman öldüreceen ne zaman çiğneyeceen. Ne zaman, hangi kamerayı, kime kuracan. Kimi ne zaman dinleyeceen…Yanıma Kalır!Sıktım gazı diyelim Ali Demir’in kafaya. Ama ya Ali Bey taş atarsa? “Yani o taşları atanlara karşı, herhalde biber gazı ondan daha tesirli değil” deyip yırtarım yahu!Ama ya gazeteci kontenjanından beni hale yola sokarsa Ali’nin ağabeyi; “Bunlarla ilgili programlarınızda(pardon köşenizde) Ruşen Bey (pardon Bilge Hanım) ne yaptınız? Acaba ne gibi bir kınama yaptınız? diye münasebetsiz bir tehdit gelirse. Benim tehdite hassas bünyemin eller arkada horoz misali açılmış, kafa öne çıkmış “uleeeyn! Ben efenin harman olduğu yerden geldim başbakan, sen beni tehdit mi ediyon?!!” formunu almasını nasıl önleyecem? Neyse ya, nasıl olsa herşey yanıma kalır. Yanılıyor muyum?Çılgın Projelerim, hadi bi daha!Karadeniz’de iki bin değil dört bin baraj yapsam, Sinop’a bir değil iki nükleer kondursam, Kütahya’ya gümüşün yanına bir de altın madeni açsam. Versem siyanürü içme suyuna. Sabotaj desem. Kazdağını dümdüz etsem. Helalinden ikiyüz değil dörtyüz termik santral. Daha çok taşeron, daha çok iş kazası, daha çok katliam. Sendikaları süründür, insanları öldür.Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır zira. Tüm Ege’yi Kütahya’ya çevireceeez! Hopa’daki gibi girişiceez her yerde itirazı olana.Hizmet canım bunlar. Biz size efendi olmaya değil hizmet etmeye geldik.Ayyy kafam çok karışık. Zaten bitmedi şu “haydi bi daha!” Ben kafamda çalıyor sanıyordum.Baktım ekranda çalıyormuş. Seçim sonrası seçim şarkısı çalınmaz diye bi seçim yasağı yok mudur erenler?Kirli sarı ve diğer renklerO kirli sarı renk, daha da ayrıntıya girmeyeyim renk konusunda, bastı da bastı. Halimin sebeb-i hikmeti budur. Toptan delirmedim yani. Sadece renk basması oldum. Yani ben bu ton sarıyı sevmem de o yüzden. Başka bi kastım yok. Adı “kırmızı” olan diğeri iyice sıkıştı kuzeye ve kıyıya. Nerdeyse denize dökülecek İzmir›den. Felek vurdu zaten onlara bir de ben vurmayayım. Gidip tatil yapsınlar.Yaz malumunuz. Denizin ve tatilin zamanı. Ve denizin rengi mavi. Hayrettir o mavi denizin kenarından değil de taaa öte yandan çıktı. Mavi severim ben. Aslında kırmızıyı da severim ben. Dünyanın her yerinde sallanan o isyankar koyu kızıl bayrakları.O canlı sarıyı da severim, kirli olmayan ve bizi eşitleyen. O büyük ormanlarını, sonsuz çayırlarını da severim bu dünyanın, yemyeşil…Hepsini bir arada olursa ya? O daha da güzel bak!. Bu renkleri kuşanmış kadınlar, çocuklar, gençler, adamlar bir deniz gibi geldiler.O zulüm görmüş insanlar, evlatlarını yitirmiş insanlar, gözyaşları kurumamış analar, kararmış yüzleri ile ağlayamamış cefakar babalar. Koskoca kentlerin yükünü genç elleri ile taşıyan allı pullu kıyafetleri ile esmer kadınlar, mor gömlekli delikanlılar. Onlar zulüm görmüş diğerlerini, kendi derin acılarının en derininde bulmuşlardır. Bağırlarına basmışlardır. Memleketin hapishanelerinde yatmışlarını, zalimleri ile kanlı bıçaklı olmuşlarını, kanlı tuzaklarından Kızıldere’lerinden çıkıp gelenlerini, emekçilerini, soruşturmaların, gazın copun mağduru öğrencilerini, sosyalistlerini, hep yenilmiş, hem de tarihin yenilenlerinden yana olanlarını. Seçim gecesi ilk sonuçları görüp birayı bırakıp rakıya davranan efkar havası İstanbul’dan ve o masmavi susuz denizinden memleketin, ve sonunda Mersin’den gelen haberlerle dağılmıştır. O deniz bloğu taşırmış, barajı çökertmiş, On’lar, “devletin ve tabiatın ortak yanlış soru”larına tarihin sahnesine çıkıp “en arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığını” vermişlerdir. Kalbimizin nehirleri şimdi “solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine” dökülmektedir.
