Bir cins olarak sınanmaya mı geldik bu dünyaya? Dünyanın bütün zulmünü üzerimize yığıp bizi test ediyorlar? Nevin’e müebbet vermişler. Müebbet. “Tecavüzcümü öldürdüm” dedi kadın. Önce haber yapan medya sonra ağız değiştirdi. “Ama ilişkileri varmış” dedi. İlişkileri olunca adamın tecavüzü normal, kadının buna itirazı anormal, bu durumu izleyip kadına “orospu” damgası vuran ahali zaten “millet iradesi”. Diyelim var. Erkeğe evli olduğu ya da sevgilisi olan kadına tüfek zoruyla tecavüz etme hakkı mı veriyor “ilişki”? Ama “pardon” tabii. Kadınlar bu dünyada erkeklerin arzularını isteklerini hizmetlerini yerine getirmek için varlar. Kadının bir “ilişki”si olmayagörsün. Kendine ait bir hayatı, bu hayata dair istekleri olamaz. İradesi olamaz. Kadınların iradesini yok saymak onları neredeyse boş bir kutuya indirgemek her sınıftan her siyasi görüşten her kültürel arka plandan erkekliğin olmazsa olmazı. Adeta onları tek bir amaçta birleştiriyor. Kadınları köle pazarlarında satan IŞID ile etek boyuna ruj rengine karışan, hamileliği kürtajı kadının değil kendi kararı olarak gören hükümete, kadınların mitingine gelmekte ısrar eden erkeklere kadar erkeklerin alayında bu kadın iradesini tanımama hali var. Kadın iradesini çiğneyerek erkekliklerini inşa etme hali var. Erkeklik bu.Kadın değil erkek öldürmüş olsaydı bu “ilişki” öldürmek için bir bahane olarak öne sürülecekti. Erkek “kıskandığı” “ağır tahrik” olduğu, “namusunu temizlemek” için öldürmüş sayılacaktı. Zira bir erkekle “ilişki” içinde olmak bir kadının onun malı haline gelmesi demek oluyor. Bir erkekle ilişkisi varsa kadının, ondan sonra artık onun arzu ve istekleri halefine yaptığı her şeyde kadını cezalandırma hakkı erkeğin elinde. Yani kendi malı üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahip erkek. O yüzden “karıyla koca arasına girilmez!” misal. Ev içi şiddet “özel hayata” ilişki bir mevzudur tam bu yüzden. Bir mal nasıl itiraz edemezse kadından da öyle itiraz etmemesi bekleniyor. İşte bu yüzden kocalar, sevgililer, babalar, abiler, kardeşler kadınları kendi isteklerini yerine getirmedikleri, itiraz ettikleri, boyun eğmedikleri için dövebiliyor, öldürebiliyorlar. Boşanmak istedikleri için, ayrılmak istedikleri için, alıştıkları maddi manevi konforu artık erkeklere sağlamadıkları için. Ve erkekler komşularını öldürseler alacakları cezaları almıyorlar “ilişki”de bulundukları kadınları öldürdüklerinde.Erkekler, işte bu yüzden öldürebildikleri için öldürüyor tecavüz edebildikleri için tecavüz ediyorlar….”kanun” ve “uygulayıcıları” da bunun yolunu açıyor. Nevin’e müebbet vererek bizi ispat yükünden kurtardılar. Bir kez daha “hukuk”un kanununun cins ayrımcılığı üzerinden uygulandığını açıkça görmemizi sağladılar. Özgecan’ın katlinden sonra tecavüzcüleri “ascaz kescez” diye atıp tutanlar yaptı bunu. Herhangi bir kadın katili erkeğe bir kere bile mevcut bir cezayı tam olarak uygulamayan erkekler ve onların adaleti. Öldüren kadın olunca “kızgın-kıskanç-öfkeli”,”çıldıran sevgili” tanımlarını hiç duymadık misal. “Cinnet geçirdi kafasını kesti” demedi kimse. Halbuki ailesi, köy ahalisi, dedikodu arasından pekala cinnet geçirmiş olabilir kadın. Karakola-jandarmaya gitse “sen nasıl kuyruk salladın” diye soracaklarını bilmemesi mümkün mü? Hiçbir vakit adaletin sağlanmayacağını bildiğimizden, bu kıstırılmışlıkta hepimizin içinde durup duran o cinnet yok mu? Ama ceza verilirken “cinnet” hali bir indirime yol açmıyor erkeklerde olduğu gibi. Kadın cinnet geçiremez. Belli ki geçirse de “gitsin kadın gibi köşesinde ağlasın, cinnetini içine atsın, tecavüze katlansın, çizmeyi aşmasın adam öldüremez!” deniyor. Daha da vahimi “haksız tahrik” indirimi, “sanığın duruşmada sergilediği tavırlar” nedeniyle iyi hal indiriminden yararlandırılmamasına karar veriliyor. Nevin takım elbise giymemiş belli, boynunu bükmemiş, en vahimi erkek olmamış. Zira mahkeme kendini kadının yerine koyamıyor. Kendini tecavüzcünün yerine kadın katillerinin yerine daha doğrusu erkeklerin yerine koyuyor hep. “Ben olsaydım ya?” diye düşünüyor onlar adına. Halbuki Nevin pişmanım diyor. Diyor ki “Ben hiçbir şeyi gönüllü yaşamadım. Eğer gönüllü ilişki olsaydı öldürmez, onunla çeker giderdim. 2 yıldır çocuklarıma hasret yaşamazdım. Kimse ne böyle ölmek ne de öldürmek ister, pişmanım” ama mahkeme basıyor müebbeti. İbreti alem için. Diğer kadınlara bir ders olsun tecavüzlere katlansınlar seslerini çıkaramasınlar diye. Kaçırdıkları ufak bir husus var. Yalnız o müebbet değil ibreti alem olan. Bir de Nevin’in yaptığı var ibreti alem olan. Adaletin erkek olduğu yerde, biz o cinnetin kenarındayız.
kanun
Yüklü bulutlar gibi zeytin ağaçları, hevesli genç fidanlar, üç yüz senelik kadim ve bilge yaşlılar. Hiç acımadan söküyorlar onları. Köklerimizi söküyorlar. Bin yıllık hayatımızın köklerini. Gri ve yoksun hayatlarını dayatmak, kanımızın son damlasını çıkarmak için, ümüğümüzü bir kez daha sıkmak, şarap yapılan üzümler gibi, posamızı çıkarmak, bizi bir gazabın cehennemine zorlamak için. Zeytinleri söküp yerine termik santral dikeceklermiş bir utanç anıtı gibi.Topraktan ürettiklerimiz para etmez oldu. Unuttukça zanaatimizi, gübreye, ilaca, mazota, onların sattıkları tohuma mahkûm edildikçe biz kendi topraklarımız üzerinde ne yapacağımızı onlar söyler oldu. Zeytin olmayınca, pamuk olmayınca, tütün olmayınca, toprak olmayınca hayatımızda bizi madenlere sürüyorlar, güvencesiz, boynu bükük, ucuzlatarak hayatlarımızı tıkıyorlar fabrikalara.Zorlaya zorlaya onları sınırladığımız kendi kanunlarını çiğniyorlar şimdi. Anayasa’nın 45. maddesini, 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı, Yabanilerin Aşılattırılması Hakkında Kanun’un 17. ve 20. maddelerini. Aceleyle “kamu”laştırmaya kalkıyorlar. Soruyoruz, yurt savunması mı mevzubahis, harp durumu mu var? Hangi olağanüstü halin içindeyiz ki “acele kamulaştırma” yapmaya yelteniyorsunuz? Hukuksuzluğun, arsızlığın karşısına dikilen kadınları saçlarından tutup sürüklüyorlar. O kadınlar ki cefasını çekmişlerdir bu dünyanın. Cefaları o tutup sürükledikleri saçların beyazındadır. Ama bu aç gözlülüklerinin sebebi yalnız oradaki termik santral değil süphesiz. Zeytinlik yasasını değiştirip Akkuyu Nükleer Santralı’nda önlerindeki en büyük engeli ortadan kaldırmak niyetindeler. Yırca’da test ediyorlar direncimizi.Bizi soktukları madenler çöktü. Bir yandan “büyük devlet” olarak Avrupa’daki iş cinayeti birinciliği, dünya ikinciliklerini kutlarken, 301 işçinin can verdiği Soma’nın üzerine, 18 işçiyi gömdükleri Ermenek’in üzerine şimdi çıkıp “iş güvenliği paketi” diyorlar. İçine koydukları para hortumlarını saymıyorum, dalga geçer gibi bunca ölüme yol açan, canları pahasına işçileri madene indirten rödovans sistemini kaldırmak bir yana 5 yıldan en az 15 yıla uzatıyorlar. Suratımıza tükürüyor, ölülerimizin üzerine basıp geçiyorlar. Ölülerimizin üzerine bin odalı Versailles Sarayı’nın bilmem kaç katı saraylar kuruyorlar.Işte Nasuh Abi, durumumuz budur. Ben seni yıllardır, neredeyse yarım asırdır tanıyan arkadaşlarından değilim. Ne de benim bildiğim bir kan bağım var seninle. Arkandan ağıt yazmayacağım. Yas tutanların yaslarına hürmetim sonsuz ama haddim değil… İşte bu saatte beni sana, hepimizi kendi tarihimize ve geleneğimize bağlayan o bağı imdada çağırıyorum. “Geçmişi tarihsel olarak kurmak” der Benjamin “Onu gerçekten olmuş olduğu gibi” tanımak değil, “Tehlike anında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir.” Şimdi o geleneğe dönüyor ve senin parlayan anını bugüne çağırıyorum. Ve diyorum ki: Tarih bizi yalnız yaptıklarımız için değil ve belki en çok yapamadıklarımız için yargılar. Bu zalimlere bir arada gereken yanıtı vermezsek, hayatı savunamazsak bunu yapamadığımız için, tarihin mahkemesi hepimizi bununla mahkûm edecek. Eğer yere düşen zeytin ağaçlarının hatrına, madenlere tohumlar gibi gömülen madenciler hatrına, hergün hergün kanımızın son damlasına kadar sömürülen binler olarak, kendilerini Versailles’dan beş kat büyük saraylara layık görenleri, o saraylarda oturanların akibetine uğratamazsak bize yazıklar olsun. Bu yolda yürürken, an’ın an’ımıza ışık olsun.
Arkadaş senin bizimle derdin nedir? “Her kürtaj bir Uluderedir” buyurmuşsun??! ! Kendi münasip tarafını kurtarmak azminde bunu kim yaptı sorusuna karşılık veremiyorsun. Kıvırıyorsun. . “Dikkat ederseniz kaçakçıların hiçbiri bu bombalara basmıyor. Harita kimlerin elinde olabilir.” diyerek Uluderede can verenlerin «teröristler» olduğu iması gözümüzden kaçmış değil! Diyorsun ki «teröristler» yani «bombalarla katledilmeleri mübahtır!» Daha da derin şüphelere sürükleniyoruz. Cevaplanamayan o soru da duruyor ortada ! En son 2011 in Ekim ayında TBMM genel kurulundan geçen tezkerede TSK tarafından «hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükümetçe belirlenecek şekilde,» sınır ötesi harekat yapılabileceği açıkça yazılmış. Yani soru şu: Uludere operasyonun «hudut, şümul, miktar ve zamanı hükümetçe belirlenmişdir? Altında imzan var mı ey Tayyip? Doğmamışın hakkını savunan «ince» vicdanın da bir kıpırtı var mı? «Allah›ın verdiği canı» o vakitler kanlı canlı hayatta olan, o otuzdört canı almanın karşısında “hakkın yerini bulduğuna dünyada ve yarın ruz-i mahşerde” şahadet edebilecek bir sahih müslüman olsun bulabilecek misin acaba?Bir daha soralım: Altında imzan var mı? Yoksa sorumlu kim? Sorular bunlar. Cevap niye kürtaj onu anlamadık. Bu başımızdan geçen 12 Eylül darbesinin kazara getirdiği tek iyilik seksen öncesi fiilen yapılan kürtajı bir hak olarak yasaya taşıması olmadı mı? Ama ne hak! Evli isen kocandan 18 yaşın altında isen babandan izin alma sorumluluğu var! O kocanın babanın sana şiddet göstermemek, öldürmemek, tecavüz etmemek, satmamak, ruh ve vücut bütünlüğünü korumak gibi bir sorumluluğu var mı? Kanun uygulayıcılarımıza bakarak yok! Tüm hayatını ona göre ayarlamak, hayatından fedakarlıkta bulunmak, çocuğunun altını değiştirmek, gece bakmak, mamasını yedirmek, yıkamak, saçını taramak, sabahları hazırlayıp yuvaya götürmek, yuvanın parasını ödemek gibi bir zorunlulukları var mı? O da yok! Peki «o izni al bu izni al» diyen devletimiz dünyaya gelmiş bir çocuğun bakımı konusunda örneğin çalışan bir anne isen ne tedbir alıyor? Mesela devletimiz «150 ve üzerinde kadın çalıştıran işyerlerinde kreş yasal zorunluluk» diye bağlamış kendini. Güya iktidar olan, car car konuşan «tecavüze uğrayan da doğursun devlet bakar» diyen bıyıklılar sülalesi ve Tayyip efendi kendi iktidarları döneminde kaç işyerini denetleyip kaçına kreş açtırmışlar? Bi söyleyiversinler! Ama «tecavüze uğrayan da doğursun»un altında daha büyük bir bit yeniği de olabilir. 13 yaşında ki bir kız çocuğuna tecavüz edenlere bakınca, bu tecavüzcüleri yargılayıp hukuk adına tecavüzden rıza çıkaranlara bakınca, kadınları katledenlere bakınca, aradaki politik ve gerçek akrabalığı görmemek mümkün olmuyor. Velhasıl kendi soylarının devamının peşindeler bu açıklamayla belli ki. Diğer yandan Amerikan predatörü, başkanlıktı derken Tayyip Efendinin belliki ayarları bozuldu . Kendini ABD başkanlık seçimlerinde sandı da her daim “doğmamışın yaşam hakkı”nın peşinde olan muhafazarlara ne bileyim koyu katolik ortodoks ve protestanlara oynuyor. Adeta tartışmayı oradan ithal edip müslüman mahallesinde salyangoz satıyor. “% 99 u müslüman olan bu ülkede” her dört kadından biri kürtaj yaptırmış 2003 verilerine göre. Her yüz gebelikten on ikisi de kürtajla sonuçlanmış. Aynı araştırma içinde kadınların kürtajı son çare olarak gördükleri de belirtilmiş.Dünyanın her yerinde bin yıllardır var olan kürtajı yasaklamanın bedelini kadınlar ödemiş hep. Yasaklama kararını veren erkeklerin herhangi bir uzuvlarını riske attıkları yok. Yasakladınız diye kürtajın ortadan kalktığı da yok. Yer altına iniyor yalnız ve sağlıksız koşullarda yapılan kürtaj nedeniyle her yıl 68 bin kadın ölüyor.Diğer yandan hükümetimiz uluslararası ve yerli tekellerin kontrolü altındaki gıda sektörü ile yakın ilişki içinde. Yasasını çıkardı, GDO lu yemleri memlekete sokuyor. Yurdum insanı arzusu hilafına büyüme hormonu basılmış etlerle sütlerle, pestisit ve herbisit bulanbmış sebze meyvelerle besleniyor. Netice? Bu sebeblerle haberleri olmaksızın doğruma hakları ellerinden alınan kadınlar tüp bebek merkezlerinde doğuracağım diye telef oluyor. Velhasıl doğrumak istemeyene ille de doğur, doğrumak isteyene fiilen dur yapma diyorsunuz! Size diyecek ikiçift lafımız var: biir! Eceli gelen hükümet katliama girişir, emekçiye terslenir, Hava-İş’e posta koyar, kadına kürtajı yasaklamaya cüret edermiş. İkii! “oğlum bak git!”…
Hükümetimiz “PKK ile mücadele ve Kürt sorununa” bundan sonra yepyeni “yeni strateji” ile yaklaşacakmış. Bu yeni stratejinin ana ayaklarını neler oluşturuyormuş? Bir kere mealen İmralı›da Abdullah Öcalan, Kandil›de veya Avrupa›da PKK muhatap alınmayacak, devre dışı bırakılacak. Güneydoğu›da ve diğer bölgelerde yaşayan Kürt vatandaşlar, PKK ve KCK›nın baskısından kurtarılacak. Bu amaçla doğrudan halk muhatap alınacak ve sivil siyaset kanalıyla çözüm aranacak, ipleri İmralı ve Kandil›in elinde olmayan, demokratik yollarla seçilerek Meclis›e gelmiş, siyasi inisiyatif kullanabilecek parti veya partilerle muhatap olunacak.Bu strateji için çok mu uğraşmış acaba AKP’li stratejistler? Son otuz senedir bu “sorunu” çözmek için uygulana gelen politikalara baksalardı pek gerek kalmazdı “yeni” sini bulmaya. Ha bunun farkı ne derseniz, o da AKP’nin “ben yaptım, oldu” stratejisinde gizli. Şimdi AKP bir kere kuvvetle inanıyor ki “ergenekonu” tasfiye ederek asker, polis, istihbarat ve ABD ile kurduğu milli birlik ve beraberlik ve iman birliği, PKK ile mücadelesinde sihirli bir değnek olarak “sivil siyaset” eliyle bölgede yapacağı operasyon, yağdıracağı bomba, öldüreceği insan dolayımında kendisine “çözüm” olarak dönecek. Yani otuz senelik strateji değil onu icra edenler yanlıştı(!) Yoksa şimdi bütün bunları icra eden AKP ve malum şekilde örgütlenmiş bulunan güvenlik güçleri olunca netice farklı olacak. Ha bire sivil siyasetle çözüm aranacak denmesi bu noktada daha da tüyler ürpertici. AKP’nin genel icraat çizgisine bakarak bu “sivil siyaset” vurgusunun ne menem bir manipülasyon olacağını tahmin etmek zor değil. Bu vurgu muhtemelen ve öncelikle daha fazla askeri operasyon demek. Aynı anda şunu da hatırlayalım. AKP ve cemaat, bölgede Kürt siyasi hareketinin rakibi olacağına da kuvvetle inanıyordu bir vakitler. Kürt halkının seçimlerdeki yanıtı AKP ve hempalarının beklentisinden biraz(!) farklı oldu. “Yetkililerin” 18 ve 22 yaşında iki kızı Newroz’da kendini ateşe veren ve AKP ile Saadet Partisi binasını işgal eden Saliha Hanım’a gelip bizden barış değil “bizden iş aş isteyin” rüşvetini önerme cüreti bu inançtan kaynaklanıyordu. Saliha Hanım “senin evladın yansa sen ne istersin, iş mi?”dedi o yetkiliye. “biz barış istiyoruz!” diye çarptı cevabı suratına. Seçimler bu talebin yalnız Saliha Hanım’ın talebi olmadığını gösterdi. BDP tüm gayretlere yasaklama ve baskılara rağmen bölgede “Kürt sorununun” asıl temsil hakkını elinde tutmaya devam etti. Satın alınamayan, AKP politikalarına, ve networklerine dahil edilemeyen Kürtlerin “sorun”unu çözmek için hala asıl aktörleri muhatap almayarak, “çakma” aktörler, partiler icat etme peşinde mi olacak bundan sonra AKP?Bu yeni stratejiye ve Newroz saldırısına bakarak, evet! Hükümetin gazeteleri, istihbarat kaynaklı provokasyon “haber”lerine 18 Mart’ın çok öncesinden başladılar. Her yıl 21 Mart’a en yakın pazar günü kutlamalar yapılmasına, hatta bu kutlamalar bir haftaya yayılmasına rağmen, bu yıl AKP “Newroz sadece gününde kutlanır” diye tutturdu. Sonuç, İstanbul›da Hacı Zengin başta olmak üzere ölüler, yaralılar, gözaltılar, tutuklamalar, milletvekillerinin yumruklanması, yaralanması hastaneye kaldırılması. “Geleneksel bir Türk bayramı” hali olarak “nevruz” yani(!). Bir de geleneksel takım elbise ile, elele sönmüş ateşlerin üzerinden atlama rezilliği var, pardon! Son olarak da tüy kabilinden sivil olarak da şehit olabileceğimize dair bir kanun tasarısın hazırlamış hükümetimiz. Bölgede “iş, aş” rüşveti ile satın alamadığı özgürlük ve barış talebini bastırmak için kullanacağı ve muhtemelen ölecek olan çocukların ailelerine ne güzel bir teselli düşünmüşler hep birlikte(!) İçiniz rahat olsun sizin de sevgili okuyucu(!) Eğer bu yepyeni stratejiler sonucu otuz senedir olageldiği gibi şehirde patlayan bir bomba sonucu can verirsek şehit olarak ölebileceğiz. AKP ile çözüme doğru yaklaşıyoruz işte! Her canlı bir gün ölümü tadacaktır nitekim!Fakat tabii yine AKP’nin bütün bu meselelerde hesaba katmadığı bir şey var. O da Newroz’un isyan ateşinin onların istediği yerde değil, kendi istediği yerde yanması daima. Kimi zaman bir Diyarbekir zindanında, kimi zaman Kadifekale’de kimi zaman İstanbul’da. Kendini ateşe vereni mi, başkasını mı yakacağı hiç belli olmuyor ama!Pınar Öğünç, Bu Ateşin Üstünden Nasıl Atlayacaksınız? 19.03.2012, Radikal,
Memlekette hangi katliam ve zulüm hakkında düşünseniz ve bir şeyler yapmaya kalksanız diğerinin hatırı kalıyor. Hangi devlet büyüğü ve hükümet yetkilisinin ağzından çıkanı kulağı duyuyor mu diye düşünseniz bir sonraki daha beter oluyor. Yalnız bu zulümlere katliamlara uğrayanlar, öldürülenler, sağlıkları kaybettirilenler, yaralananlar, ömürleri mahvolanlar değil. Bütün bunların tanığı olanlar hepimiz ruhen sakatlanan bir toplumun içinde yaşıyoruz insan kalmaya çalışarak. Şimdi öldürüldüğümüz için özür dilediğimiz günlerdeyiz. Sivas’ta yakılan insanlar, ve yakınlarının çektikleri acıyı bir nebze hafifletebilecek tek duygu adalet duygusu tümüyle ortadan kaldırılıyor.. Adaletsizliğe isyan ettiklerinde işlerinden olmak, gaza toza copa maruz bırakılmak gibi zulümleri üzerlerinden eksik edilmiyor. Neredeyse yakıldığımız için, bütün bunlara bizim neden olduğumuz düşünülüyor. Tıpkı NÇ davasından olduğu gibi. “Kendi rızamız” ile tecavüze uğradığımızdan, az daha beklersek tecavüzcü yazı işleri müdürleri, ordu mensupları, memurlar, zabıtalar, müdürler, oda başkanları, veznedarlar, şefler, işçiler, üniversite öğrencileri, muhtarlar, esnaflar ve koruculardan, bunca saçlı sakallı, kelli ferli, aile sahibi, karısı çocuğu olan erkek adamlardan, içlerinden AKP için yaptıkları yoğun siyasi faaliyetleri ile tanınanlar da var-özür dilememiz bile istenebilir. Başlarına bu «mahkeme dertlerini» açtığımız için. Aslında haklılar tabii. Bunca katil ve tecavüzcü eninde sonunda ellerini kollarını sallaya sallaya aramızda gezebileceklerine göre onları bu mahkemelere sürüklemek, adalete ulaşabileceğini düşünmek biz mağdurların hatası. Özür dilemeliyiz!Başka bir yangın ise, Esenyurt’ta dört beş kişilik çadıra otuz kırk kişi olarak “hayvan gibi dolduruldukları”, iki tuvalet arasında yemek yedikleri, mutfağı patlamaya hazır bir bomba olan, kayı inşaata ait işyerinde on birimizin canını aldı. Yine adalete yerini bulur mu diye düşünmekteyiz için için. Ancak bu cinayeti de “ben işledim” diyen bulunmadı. Belediyesinden, iş teftiş kuruluna, oradan Sanat Yapı Denetime, taşeron Kaldem’e, işin asıl sahibi Kayı İnşaat’a kimse asla sorumlu değil(!) Sonunda katil Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik tarafından ve daha o yangının külleri soğumamışken, “Türkiye’nin acilen bir müstakil iş sağlığı iş güvenliği yasasına ihtiyacı var” diye açıklamada bulunurken ortaya çıktı. Tam orada öğrendik ki bu yasanın gecikmesinin nedeni sendikalar odalar gibi sosyal taraflarmış(!). Yani, satır altını okuyalım, bu yasamız sendikaların ve odaların gereksiz itirazları sonucu gecikmeseymiş, bu insanlar ölmezmiş. Mağdur ya da mağdurdan yana kim varsa suçlu yani burada da.Elindeki yasayı uygulayabildin mi ki böyle konuşuyorsun demezler mi bakana? Bu laf niye söyleniyor şimdi ve burada? Esenyurt’ta denetimsizliğin ve taşeronlaşmanın kurbanı olan işçilerin ölmemesini mi sağlayacaktı gerçekten bu yasa? Yoksa işçi sağlığı iş güvenliği hizmetlerinin bile taşeronlaşmasını mı öngörerek daha çok işçinin hayatını mı tehlikeye atacaktı? Ağır ve tehlikeli işlere yönelik önlemleri zayıflatıp kadın ve çocukları bu sektörlere sokmayacak mıydı? Çırakların sağlık güvenlik hakları berhava etmeyecek miydi? Bu yasa çıksaydı her şey değişecek ve bakanlığımız bu inşaatı başbakanın ödül verdiği asıl firmayı ve taşeronu denetleyecek miydi? Memlekette işverenini “mevcut yasaları uygula” diye uyarmaya cesaret eden, bu yüzden işten kovulan işyeri hekimleri, iş güvenliği uzmanı, işyeri hemşiresi ve diğer personel işverenden bağımsız mı olacaklardı da bu inşaatta uyarıları dikkate mi alınacaktı?Sorumluluklarından kaçmanın yasasını çıkarmaya çalışanlar için bu çıkışın bir adı varsa, insanlar can derdinde iken soğukkanlı bir katil gibi o yangından mal kaçırmaktır. AKP hükümeti mensuplarının genlerine sinmiş bir faydacılıkla, bakanın derdi bu cinayetten de kendilerine bir “fayda” çıkarmaktır. Bu cinayet yerinin ortasında bile bu zihniyet, o anki hassasiyetle yeni yasayı çıkartıp “aradan şu işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı eğitimlerini” bu alanlarda faal olmalarından hiç hoşlanmadığı “TTB ve TMMOB den kurtarabilir miyim” derdindedir. Zerre şüpheniz varsa Van depremi münasebetiyle gündeme getirilen “Afet riski Altındaki alanların dönüştürülmesi hakkındaki kanun”a bakın. O depremin felaketinin ortasında yaptıkları açıklamalarda kendi sistemlerinin temeli olan mülkiyet hakkını bile “ afet” bahanesi ile nasıl gözü dönmüş bir hırsla çiğneyecekleri zihinlerinde nasıl belirmiş o kanunda göreceksiniz.Velhasıl sonunda bize yine özür dilemek düşüyor. Bu vicdansızlar ve adaletsizlerle aynı havayı soluduğumuz, hala var olduğumuz için özür dilemek.
Fabrikaların etrafında, kentin eteklerinde dolaştıkça derin bir yarılmanın farkına varmamak olası değil. Bir yanda takip ettiğimiz ve içinden çıkılması gün geçtikçe zor hale gelen siyasi gündem. Geniş çaplı tutuklamalar, mahkeme önlerinde geçirdiğimiz günler, ifade hürriyetinin kısıtlanması, gazetecilerin işten atılması, bir katliamı diğer bir katliamla yıkamak için taşınan pankartlar, hapishanelerde hayatları mahvedilen öğrenciler, işkence gören tecavüze uğrayan çocuklar, öldürülen kadınlar. Diğer yanda ise yoksullukla ve yine aynı zulümle devam eden “gündelik hayat.”Bitmeyen bir hayatta kalma mücadelesi. Ertesi gün eve ekmek götürme kaygısı. O evin kirasını ya da kredisini bu ay ödeyebilecekmiyim sorusu. Kar yüzünden kabaran doğalgaz faturası ya da kömür parasını nereden bulacağım korkusu. Ben çalışırken çocuklara yarın kim bakacak endişesi. Hiçbir ihtiyaca yetmeyen asgari ücret. Tam 634 lira. Asgari geçim indirimini de eklesek mesela 700-750 lira. Eh gelsin fazla mesai. Sabahın köründe gir fabrikaya. Gecenin onbirinde çık. Olmazsa sabahla. Ertesi gün yeniden. Ömür bağlansın bir makinanın sesine. Bir ütünün tıslayışına, yahut malların üzerine dökülen gözünün nuruna. Bütün bunlar ile “siyasi” gündem hem birbirinden ne kadar ayrı görünüyor uzaktan bakınca, ama ne kadar birbirine bağlı. Ama bağlamak birbirine bütün bunları ne kadar zor! Bugün konumuz bu ikinci gündemle ilgili.Son günlerde gerek işçi arkadaşlarla fabrikalara yakın kafelerde büfelerde yaptığımız sohbetlerde gerek e-maillerden bana ulaşan sık karşılaştığım bir soru var. Uzun süredir aynı işyerinde çalışan ve işinden memnun olmayan, bu işyerinden ayrılmak isteyen işçiler ayrılırken kıdem tazminatlarını alıp alamayacaklarını merak ediyorlar. Öncelikle kıdem tazminatı hakkında hükümetin bir kanun tasarı hazırlandığını yakın dönemde Kıdem Tazminatının bir fona devredilmeye çalışıldığını söyleyelim. Bu fonun sonunun da Tasarrufu Teşvik Fonu, Konut Edindirme Yardımı Fonu(KEY) yahut İşsizli Sigortası Fonu gibi olacağından, yani bizim kıdem tazminatlarının ham hum şaralop, hokus pokus taktiği ile ortadan kalkabileceğinden endişe ettiğimizi belirtelim. Ve dönelim şu an ki kıdem tazminatı hakkımıza.Kıdem tazminatının süresi deneme süresi dahil işçilerin işe başladıkları gün başlar ve işten çıktıkları güne kadar sürer. Bir işyerinden 12 ay süre ile kesintisiz çalışan işçiler işten çıkartılmaları durumunda kıdem tazminatına hak kazanırlar. Zaman zaman işçilerin kıdem tazminatı hakkına hak kazanmasını engellemek amacıyla, işverenin işçilere 11 aylık sözleşmeler imzalatması son zamanlarda sık başvurulan bir uygulamadır. Bu durum iyi niyet kurallarına aykırı olduğundan işçi 11 aylık sözleşme imzalasa da, 11 ay sonra işten çıkartılıp sonra tekrar aynı işyerine geri alınıyor olsa da kıdem tazminatına hak kazanır. Erkek işçiler askere gitmeleri durumunda kıdem tazminatlarını alabilirler. İşçilerin haklı bir sebep olmadan işten çıkarılmaları durumunda da yine tazminat hakları vardır. Kadın işçiler evlendikleri tarihten itibaren bir yıl içerisinde kendi istekleri ile işi bıraksalar, yani istifa etseler de kıdem tazminatlarını alabilirler. Emekliliğe hak kazanmış işçi kıdem tazminatını alabilir. İşçinin vefatı durumunda varislerinin kıdem tazminatı hakkı vardır. Yine işçi İş Kanunu’nda belirtilen “haklı nedenlerle derhal fesih”hakkını kullanırsa kıdem tazminatını alabilir. Ancak çalışan kendi isteği ile İş Kanunu’nda belirtilen herhangi bir haklı neden olmadan işten ayrılırsa kıdem tazminatı alamaz. Memnun olmadığı bir işyerinde çalışan ve ayrılmayı düşünen bir işçi bu durumda iki yola başvurabilir.İyi niyetle işverenle bir uzlaşmaya gider, işveren kendisini işten çıkarır ve kıdem tazminatını öder. Eğer bu mümkün değil ise kıdem tazminatını almanın tek yolu bazı emeklilik şartlarını yerine getirmiş olmaktır. Eğer işçi A)506 sayılı kanunun 60’ıncı maddesine göre a) 7000 günü doldurmuşsa (kadın ve erkek olması durumu değiştirmez ve başka bir şart aranmaz) b)25 yıldır sigortalı ise ve 4500 günü doldurmuş ise B)506 sayılı Kanunun geçici 81/b maddesine göre: bu maddede kadın erkekler için belirtilmiş bulunan ve 5000 ile 7000 arasından değişen gün sayılarına ulaşmış bulunan ve kadın için 20 yıl erkek için 25 yıl sigortalılık süresine ulaşmışsa C)506 sayılı Kanunun geçici 81/c maddesine göre:15 yıldan beri sigortalı olup 3600 günü tamamlamış ise (kadın veya erkek olması durumu değiştirmez) istediği zaman SGK ya başvurarak “kıdem tazminatı alabilir” yazısını isteyebilir. Bu yazı ile işverene giderek kıdem tazminatını alıp işyerinden ayrılabilir. Yıllarca aynı işyerinde çalışıp oraya emek verdiğimize göre şu an kanunla tanınmış haklarımızı sonuna kadar kullanarak kıdem tazminatımızı ardımızda bırakmamakta fayda var. Henüz yasa ile tanınmış haklarımız ortadan kalkmamışken.
Geçtiğimiz haftalarda, memleketin acil gündemleri arasında o günlerde henüz yer almayan bir gelişmeden bahsetmiştik. Ve de sahnenin dibinde gelişen aksiyondan. Hükümetin senelerdir sendika yasasında yapılacak değişiklikler mevzu bahis olduğunda çıkarıp çıkarıp masaya koyduğu “sayarım ha!” tehdidini ele almıştık. Aynı yazıda ayrıca Türk-İş genel kurulundaki gelişmelerden de bahis açmıştık. Toplu iş ilişkileri Kanunu Tasarısı’nın meclise gönderilmesi ile sahnenin dibinden önüne doğru çıkan bu konuya kaldığımız yerden devam edelim.Yeni tasarının en tartışmalı konularından bir tanesi işkolu barajı idi. Mevcut yasaya göre memleketteki bir işkolunda çalışmakta bulunan işçilerin %10’nunu örgütlemiş bulunan sendikalar toplu iş sözleşmesi yapma yetkisine sahip idiler. Bir işletmede toplu görüşme yapabilmenin şartı ise o işyerindeki işçilerin yarısından bir fazlasının sendikaya üye olması idi. Ancak zurnanın zırt dediği yer sendikaların çoğunun gerçek üye sayıları bu %10 barajını epey altında olması idi. Sendikalar ölmüş, işten ayrılmış, emekli olmuş üyelerini üyelikten düşmüyor bu da üye sayılarını olduğundan fazla göstererek toplu iş sözleşmesi yapmalarını sağlıyordu. Yüzde on gibi dünyanın hiçbir yerinden yeri olmayan ve hiçbir uluslar arası çalışma standardına uymayan bir barajın yol açtığı bu garabet en sonunda dönüp dolaşıp işçilere patlıyordu. Sendikalar ne zaman üyelerinin haklarını savunmak yolunda bir adım atsalar hükümetin sayarım ha tehdidiyle karşılaşıyorlar geri çekiliyorlar bu kör dövüşü sürüyordu. Son olarak geçtiğimiz Ocak ayında açıklanması gereken SGK verilerine göre sendika üye sayıları da açıklanmadı. Onun yerine yepyeni(!) bir toplu iş ilişkileri kanun tasarımız oldu. Meclise gönderilen bu tasarı da beklenti işkolu barajının binde beş gibi sembolik bir düzeye düşürülmesi idi. Ancak tasarı da “iş kolu barajı” yüzde üç olarak diğer barajlarla birlikte şu şekilde yer aldı: “Kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde üçünün üyesi bulunması şartıyla işçi sendikası, toplu iş sözleşmesinin kapsamına girecek işyerinde başvuru tarihinde çalışan işçilerin yarıdan fazlasının, işletmede ise yüzde kırkının kendi üyesi bulunması hâlinde bu işyeri veya işletme için toplu iş sözleşmesi yapmaya yetkilidir. İşletme toplu iş sözleşmeleri için işyerleri bir bütün olarak dikkate alınır ve yüzde kırk çoğunluk buna göre hesaplanır.”ancak görünen o ki baraj yüzde üç iken bile barajın üzerinde kalabilecek sendika sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Ancak hükümet bu barajlara uyum sağlamaları için sendikalar beş yıl süre lütfetmiş. Geçici madde birin dördüncü maddesi şöyle demekte “Bakanlıkça mülga 2822 sayılı Kanunun 12 nci maddesine göre yayımlanan en son istatistiklerde toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi için başvuru hakkına sahip işçi sendikaları hakkında bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıl süreyle 41 inci maddede belirtilen yüzde üç temsil şartı aranmaz”. Ancak kuvvetle belirtmekte fayda var. Elbette ki yüzde on, beş, üç ya da bir. Sendikal örgütlenmenin önündeki herhangi bir baraj engeline tümüyle karşıyız. Diğer yandan önümüzdeki yıllarda tüm bu baraj tartışmalarının ötesinde asıl sorunumuzun “örgütlenememe” sorunumuz olduğunu hatırda tutmakta fayda var. Ve bu sorun ne yazık ki yalnız “barajlar” ile ilgili olmaktan çok uzak. Sendikaların son derece yapısal problemlerine dayanıyor. Geçtiğimiz hafta yazmış bulunduğumuz yazıya gelen birçok okur tepkisi aynı yöne işaret ediyor. Sendikaların üye ve genel toplum çıkarlarını savunmakta nasıl başarısız olduklarından, kayıt dışılaşan ve esnekleşen sektörlerde örgütlenme ihtiyaçlarına cevap veremediklerinden, sendika yöneticilerinin kendi çıkar ve pozisyonlarını korumak için nasıl bataklıklara girdiklerinden, sendika içi demokrasinin yokluğundan, muhaliflerin sürekli ve devamlı tasfiyesinden, en nihayetinden sendikaların geldikleri durumda bu yapılarının da sorumlu olduğundan bahis açan pek çok mektup. Sendikaların kadim kadın düşmanlığını, sendikalar içindeki taciz ve mobbing davaları ve diğerleri. Ancak tüm bunlara yapılan muhalefet de maalesef “bizim yaptığımız en doğru, bize katılın” diyen grupçuklar olmaktan sıyrılıp, sendikal hayatta bir “sol duyu” oluşturabilecek güçte görünmüyor henüz. Henüz. Her şeye rağmen kendi hayatlarımızı değiştirmenin tek ve yegâne yolu örgütlenmek ve sendikalar da çalışma hayatında bunu yapabileceğimiz en öncelikli yerler hala. Dolayısıyla “sendikalaşma” düşüncesine zarar vermeden yapısal sorunlarımızı nasıl çözeceğimize yanıt aramak can alıcı vazifemiz olmaya devam ediyor. Barajlar olsun ya da olmasın.
Sıcaklar bastırdı iyice. Makine başında ömür tüketmenin zorluklarına sıcakta çalışmanın zorlukları eklendi. Çoğunlukla kışın ısıtmada yetersiz kalan fabrika içlerindeki sistemler yazları da insani bir ortamda çalışma olanağı sağlamaktan çok uzaklar. Kan ter içinde çalışılıyor velhasıl. Diğer yanda ise fazla mesailerle iyice artan çalışma yükünün kısa da gelse bir dinlenme ile hafifletilmesi ihtiyacı. Bir deniz kenarında almak soluğu imkân varsa. Deniz kenarı tuz kokusu çok uzaksa, en azından var olan rutinin dışına çıkmak. Memleket havası almak mesela. Akraba eş dost ile görüşmek. Varsa eğer köydeki hasada yardım. Orada da işten kaçış yok yani. O da olamıyorsa, örneğin memleket çok uzak yol çok masraflı ise yaşadığın kentte canının istediklerini yapabilmek. Hangi parayla diyeceksiniz? Eh işte imkânlar elverdiğince. Bir de tabii al takke ver külah işverenle yıllık izni kullanmak konusundaki mücadele olumlu bir sonuca bağlanabilirse.İşi olacağına vardıralım(!)Aslında işverenin bir lütuf gibi gerinerek bir türlü veremediği yıllık ücretli izin hakkı iş kanununun 53 üncü maddesinde düzenlenmiştir ve işçilerin vazgeçilmez haklarından biri olarak sayılır. En azından mevcut hükümet ya da gözü dönmüş iktidar kıdem tazminatına yaptığı muameleyi ücretli yıllık izin hakkımıza yapmaya niyetlenene kadar kanun bu. Hayır yarın öbür gün kıdem tazminatına yaptıkları gibi “zaten işçi bu haktan yararlanamıyor, işveren de zarar görüyor, önce fon diye düzenleriz sonra iç ederiz” diye ortaya çıkmaları pek de şaşırtıcı olmaz bu mantıkla. İşi olacağına vardıralım. Kıdem tazminatı da olmayan işçi kelaynak gibi ortada kalmışken olmayan örgütlenme özgürlüğünü de kaldırıverelim gitsin canım(!) İşçiler pek fazla kullanamıyor, işe yaramıyor nasıl olsa(!) Ne gerek var?! Hayır bu çağda sermaye almış başını gitmişken, devlet olarak denge gütmek, işçilerin yurttaşlıktan doğan bazı haklarını korumak biraz münasebetsizlik oluyor tabii(!) O tavır geçen yüzyılın başlarında modaydı. Neyse lafı uzatmadan yıllık izin meselesini bitireyim ben. Yoksa hep birlikte sıcaktan bunalıp makineleri kıracak, motoru yakacağız.Kıdem ve Yıllık İzin SüreleriBir işçi “işyerinde işe başladığı günden itibaren, işe başladığı günden itibaren (aynı işverenin bir veya birden fazla işyerinde toplam olarak) deneme süresi de içinde olmak üzere, en az bir yıl çalışmış” ise o işçilere “yıllık ücretli izin verilir” der iş kanunu. Yıllık ücretli izinin süresi kıdem arttıkça artar. a) Bir yıldan beş yıla kadar (beş yıl dahil) olan işçi için on dört günden, b) Beş yıldan fazla on beş yıldan az olanlar için yirmi günden, c) On beş yıl (dahil) ve daha fazla olan işçi için yirmi altı günden, az olamaz.Hafta Tatili, Bayram Tatili, Yıllık izinBurada diğer önemli bir husus hafta tatilinin yıllık ücretli izin içerisinde sayılmamasıdır. Hafta tatili iş kanunun 46. maddesinde düzenlenmiş ve 7 günlük zaman dilimi içersinde en az 24 saatlik kesintisiz dinlenme süresi (hafta tatili) olarak öngörülmüştür. Mesela 3 yıldır çalışan bir işçinin hak ettiği yıllık ücretli izin süresi 14 gündür. Bu on dört günün içerisinde normal çalışma döneminde haftada bir gün tatil öngörülmüştür. Dolayısıyla 14 gün yani iki hafta için iki gün hak edilmiş hafta tatili bulunmaktadır. Bu iki gün yıllık ücretli izine ilave edilir. Yani işçi toplam 14+2=16 gün olarak iznini kullanmalıdır. Ramazan Bayramı’nı da hesaba katarak ilave edelim: Hafta tatili gibi yıllık ücretli izin süresine rastgelen, milli ve dini bayram süreleri de, yıllık ücretli izine ilave edilir. Yıllık ücretli izin süresi yalnız işverenin kararı ile bölünemez, tarafların anlaşması suretiyle bir bölümü on günden aşağı olmamak üzere en çok üçe bölünebilir. Yıllık ücretli izin ücreti izne çıkmadan evvel işçiye ödenir. Yıllık ücretli başka bir yerde geçirecek olanlar talep ederlerse yolda geçecek süreleri karşılamak üzere işveren toplam dört güne kadar ücretsiz izin vermek zorundadır. Çalışanların yıllık izinlerini kullandıklarını işveren kanıtlamak durumundadır. İşveren tarafından yıl içinde verilmiş bulunan diğer ücretli ve ücretsiz izinler veya dinlenme ve hastalık izinleri yıllık izne mahsup edilemez. Peki, iş yerinin toplu olarak izne çıkması mümkün müdür? Kısaca evet, işveren Nisan ayı başı ile Ekim ayı sonu arasındaki süre içinde, işçilerin tümünü veya bir kısmını kapsayan toplu izin uygulayabilir. Eh ne diyelim? Hepimize iyi tatiller. İzne çıkabilirsek eğer…
Şikecilerİstanbul Büyükşehir Belediyesporlu İbrahim Akın bir din adamına telefon etmiş. Öyle diyorlar. “Hocam bir şey sormam lazım. Şimdi hafta sonu Fener’le maçımız var ya, demişler ki İbo gol atmasın; 100 bin dolar para verelim…” demiş. Mealen “Hocam şike caiz midir?” Pek de dindar olmayan ben için, kıt aklım ve bilgimle vardığım netice: “herhalde dinde zorlama ve ruhban sınıfı olmadığı gibi şike de yoktur.” Gol atma meselesini bir din adamına soracak nebze dindar olan İbo arkadaş herhalde bunu benden iyi bilir. İyi bilir de araya sıkışan 100 bin dolar belki biraz(!) kafasını bulandırmış, onu danışıyor. Zorlama mevzusunu size bırakıp, daha ilk adımda benim bilgisizliğimin hem ruhban sınıfı hem de şike konusunda yere çakıldığını belirteyim. Zira, İbo danışıyor!. Maazallah günah da çıkaracak. Danıştığı din adamı “caizdir” deyiveriyor. Ama gariban(!) İbo maalesef parayı menajere kaptırmış. Kendi derdine yanıyor. Bense “hangi dağda kurt öldü?” diye tilki kuyruklarını birbirine bağlamaktayım. Zira hükümet bir kurumu ne zaman kendi iktidarı çerçevesi içerisinde düzenlemeye niyetlense oraya bir yolsuzluk operasyonu düzenleyiveriyor. Memlekette yolsuzluğun olmadığı bir yer var mı? Yok. Çok sevdiğimizden değil bu kanun ve nizamları ama. Biliriz ki kanun ve nizam orada durur. Herkes kendi bildiğini okur. Yalnız birilerini cezalandırmak istediğinde, kanunu kuralı hatırlayıp, uygulayıverir devlet. Yani kanun kuralın uygulanması bir çeşit cezalandırma yöntemidir. Velhasıl “şimdi niye?” diye sormakta memleket komplo teorisinden nasibini almış kafam. Futbolumuzun şikeden arındırılması operasyonunu kutlayamamaktayım velhasıl. Onun yerine “cümle alem bilmiyor muydu senelerdir şike olduğunu?” diye sormaktayım. Yani gönül rahatlığı ile top bile oynayamazsın bu sistemde “Gazoz Ligi”nde top koşturmuyorsan.Sakallı ZatlarDaha komplo teorim nihayete ermeden podyumdan tesettürlü mankenler yürüyor üzerime. “Kaçın, kaçın!” demeye varmadan catwalkların sivri topuklarından sıyırıyorum. Derken ilahiler eşliğinde cenaze namazı başlıyor podyumda. Fesüphanallah! Öldüm de haberim mi yok? “Yok yahu! Mizansenmiş!” diyor basından arkadaşlar. “Cenaze namazının mizanseni mi olur?” diye sormaya niyetlenirken ak sakallı bir büyüğümüz görünüyor gözüme. “Ergenekon’cusuuuun!” diye üzerime yürüyor. Tabi ya! Öğrenci hareketinden geliyorum bi kere. Hem yumurta atan gençlere sempatim var. Üstelik Metin Abi sinirlenirken ben de çok sinirlendim. Yani ortada sinirlenecek bir şey yoktu aslında. Sadece yaşamımızı yok ediyorlar. Sakallı zatın yüzüne doğru “yazık kelimesine de yazık oldu” diyorum boş bulunup. Bu sefer aksakallı bir Can öte yandan gürlüyor: “öyle keyifli yazıyorum ki, bu adamlar hem üniversitede var, hem gastede yazar, hem de bozarlar….”rüzgarı ferahlattı derken, sakallı abi yürüyor yine üstüme:”bu hükümetten beklentim kalmadı!” O üstüme yürüdükçe, “o kızlardan da 50 bin tane varsa, onların bir 30 bin filanından” medet umuyorum. “Bu iyi bir adamdı(pardon kadındı), niye böyle davranıyorsunuz” desinler diye bu sakallıya bir ümidim var. Zira “bir komünist olarak”, “ya bu kız başına bez bağladı diye nasıl almazsınız üniversiteye” diye benim de bağırmışlığım var. Merkez Kampüs Binası önünde. Heyhat! O yandan ne bir ses ne bir nefes. Ama ben nefes nefese kalıyorum. Siz şimdi “o sırada uykudan uyanıyorum” diyeceğim sanıyorsunuz değil mi? Ona da heyhat! Uyanmak mümkün olaydı. Fakat ne mümkün!.DiğerleriAma başınızı başka bir yana çevirmeye olanak var tabii. Bir tekstil fabrikasının bitmez tükenmez mesaisinde ömür tüketen o genç adama mesela. Bir ekonomik krizde batan, sonra felç olan babasına, hasta annesine, kardeşlerine o bakıyor. Genç ömrünü tüketiyor ütünün başında. Kısıyor kara gözlerini. “Bizi insan yerine koymuyorlar” diyor, güzel esmer yüzü daha da kararıyor derin bir öfkeyle. Elinde insalığın onurundan başka kaybedecek hiçbirşeyi kalmayanların, bizlerin, karakafalıların gelip geçici olmayan gerçek öfkesi. Tüm karmaşaya karşı susuyorum. O dingin öfkeye bel bağlıyorum.
İnsanın en büyük çelişkisi öleceğini bilerek yaşamak. Yüzleşmek ölümle. Sürekli kaçtığımız son. Ne zaman bu son bulacak bizi? Bilmeden yaşamak avuntumuz. «Her canlı birgün ölümü tadacaktır» biliyoruz. Bunu her gün ve her gün hatırlamak istemesek de birileri gözümüze sokmaya yemin billah etmiş. Bu “göze sokma” durumunu “sinir bozucu” bulursanız maazallah seçim mitinglerinden kitlelere yem edilirsiniz; vay efendim “ayete sinir bozucu dedi” diye. Olmadı linç ediveririz sokak ortasında. Yangındır, kundaklamadır. Kendi ana çelişkisi olarak toplumu ikiye bölmeye yeltendiği “laik-anti laik” çatışmasına tam oturan CHP değişmeye çalışınca paniğe kapılmış AKP. Eski can simitlerine sarılmakta.Kırmızı bir bez sallamakta kendine oy vermiş ve kendi iktidarı altında da ezilmeye devam etmiş bulunanlara. Sekiz yıllık iktidar dönemlerinde sadece kendini değil cümle cemaatini de beslemiş büyütmüş bulunan AKP, “mağğdurum da mağdurum” diye tutturan ileri demokrasi zihniyeti mağdurluğunu kanıtlayacak yalnız iki olaya referans verebilmekte; Biiiirrr! “CHP ezanı türkçeleştirmiştir. Tanrı uludur, tanrı uludur diye okutmuştur. Aksi yönde davranan ları para ve hapisle cezalandırmıştır.” En yetkili ağız RTE’den. İkiiii! “başörtü zülmü!” “Zulüm gördüm” diyene “hayır görmedin!” diyecek vicdansızlığa sahip değiliz, onlardan değiliz, çok şükür. Başörtülü kadınların eylemlerine destek verdik ve bundan asla pişman olmadık, asla asker şakşakçılığına soyunmadık. Zulüm görenler olarak başka zulüm görenlerin acısını anladık. Zalimin karşısında durduk. Ve bedelini ödedik bunun. İçimiz rahattır. Bir de “mağdurum” diye tutturanlar yapsın muhasebelerini bakalım. Biz bedelini öderken, “Teröristler asıldı!” diye tempo tutanlar, işkencecileri bağırlarına basanlar düşünsün. Bugün bir halkı copla, biber gazıyla, hapisle, zulümle temsil ettirmemeye yeltenenler düşünsün. Düşünsün de “her canlı gibi ölümü tadacakları an” ve kuvvetle inandıkları onun ertesi için endişelensin.Ölüm demişken, bu dünyanın sefasını sürenler ve bir kadın milletvekili adayını kamuoyu önünde hedef haline getirmeye yeltenenler, ölümü ve ayeti kendine malzeme yapıyorlar. Tam bu sırada, bu dünyayı elleri ile yaratanlar yalnız ve gerçekten kendi ölümleri mevzu bahis olduğunda gündemimize gelebiliyorlar. Hayatta kalabilmek için bir makine parçasına dönüşen ömürleri ancak dramatik bir şekilde ellerinden kayıp gittiği zaman kısa bir süreliğine görünür oluyorlar, sonra yitip gidiyorlar çoğunluğun gözünü diktiği ve ufuk çizgisini oluşturan mavi ekrandan, kuyruklu yıldız misali. Pek azımız adlarını biliyor ya da hatırlıyor. O da eğer onların sesini yükseltecek duyulur kılacak insanlar destek grupları varsa. Bunlardan biri Semiramis Karaaslan. Yani kaçınılmaz sona doğru adım adım yaklaşan, sesleri kısılan ve kendilerini “yuvadan atılan leylek yavruları gibi hisseden” bu insanların yanıbaşında duranlardan, onların seslerini çoğaltanlardan biri. O Bingölde onlar günbegün ölürken acılarını dindirmek için çırpınıyor. Kot kumlama işçisi Selahattin Şahin bir kuyruklu yıldız gibi kayarken bu hayattan, onun sözleri ile ulaşıyor bize ancak Selahattin’in bu hayatta bıraktığı iz.Kot Kumlama İşçilieri ile Dayanışma Komitesi ve Semiramis Karaaslan ve adlarını bilmediğimiz pek çoğu Kot kumlama işçilerinin malulen emekli olabilmeleri için büyük bir mücadele verdiler. Bu mücadele neticesinde, devletlüler «tozlu yerlerde çalışmasaydılar» dan, «malulen emeklilik için rapor getirsin» lere kadar geldiler şükür. «6111 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun›un 67 inci maddesi ile 1/7/1976 tarihli ve 2022 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanuna» geçici bir ikinci madde eklendi. Böylelikle sigortasız olarak kot kumlamış bulunanlar a) herhangi bir başka sosyal güvenlik kurumundan her ne ad altında olursa olsun herhangi bir gelir veya aylık almıyorlarsa, b) silikozis hastalığı nedeniyle meslekte kazanma gücünü en az % 15 kaybettiğine Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Kurulunca meslek hastalıkları tespiti hükümleri çerçevesinde karar verilmişse, Sosyal Güvenlik Kurumunca aylık bağlanacak. Ancak başvuru süresi 24 Mayıs’ta sona eriyor. Daha fazla bilgi için,facebook gruplarını ziyaret edebilir, www.kotiscileri.org’a gözatabilir ve info@kotiscileri.org’ a yazabilirsiniz.
