Bağlama siyaset tarihimizin önemli bir enstrümanı olagelmiştir. Etkisi ve kullanımı ayrı bir yazıya hatta araştırmaya konu olacak kadar geniş. Çalma çalmama meselesinin bağlama ile de gündemimize girdiği şu seçim gündeminde bağlama ile bağlantılı bir fıkra anlatmak isterim: Nasrettin Hoca almış sazı eline. Bir notaya basmış başlamış dıngırtmaya. Dıngırtı dayanılmaz bir hal almış olacak ki ahali “Hoca sen bi notaya basıp dıngırtatıyorsun, bak başka saz çalanlar ellerini sazın sapında gezdirip duruyorlar başka başka notalara basıyorlar” demiş. Hoca da cevabı cebinden çıkarıp yapıştırmış “Onlar arıyor ben onların aradıkları yeri çoktan buldum.”Seçim sürecine girdik gireli yapılan sandık –sokak tartışması bana biraz bu fıkrayı hatırlatıyor. Asgari düzeyde sol bir terbiyeden geçmiş kim varsa en son ve nihai çözüm olarak parlamentoyu görmez. Ancak parlamento, seçimler, hatta hukuk da kendini soldan tanımlayanlar açısından mücadele mevzileri olagelmiştir. Dahası bu tartışmayı, “parlamentarizm çözüm mü?” tartışmasını Syriza’nın iktidar olmasının ardından yapmıyoruz. Ne zaman yapıyoruz? 30 küsur senedir sokağa en radikal biçimlerde çıkmış, hatta şu an Ortadoğu’da yıllardır var olmayı beceren bir silahlı hareket ile bağları tartışılmaz bir hareketin siyasi temsilcisi olan partinin üzerinden yapıyoruz. Üstelik memleket sathında seçimlere katılım örneğin Batı “demokrasileri”nin aksine bir hayli yoğunken. Yani demem o ki biz o notayı bulduk diyoruz. Evet doğrudur biz o notayı geçmiş yüzyılın kitlesel mücadelelerinden damıtarak bulmuş olabiliriz. Yalnız sorun şu ki neoliberalizmin saldırısı altında dünyanın her yerinde kendi hayatlarını savunmak, nefes almak için ayağa kalkan kitlelerin bizim notayı bulduğumuzdan haberi yok. Onlar arıyorlar. Peki çağırdığımız sokak nedir? Sokak bulduğumuz notayı bildiriye yazıp herkese dağıtarak onları bu çözüme davet etmemiz değildir. Bizim ilahi bir doğrunun sahibi olarak arayan kitlelere doğruları tevdi etmemiz de değildir. Şükür ki siyaset bundan daha karmaşık ve eğlenceli bir haldir. Sokakta olmak bugün için söylersek siyasetin asli öznesi olan ezilenler kendilerini savunurken onların içinde var olabilmek, savunmayı sonuç alıcı planlı hedefli saldırılara dönüştürme kabiliyetidir. Bunun için önce saldırganı durdurmak gerekir. Bu seçim ortamı için bunun yolu açıktır. Burada hiç seçim matematiğine, saldırılar karşısında dayanışmanın önemine yahut program tartışmasına girmeden söyleyeyim: AKP’nin en genel başkanı ve stajyerinin eliyle, bir puan bile yukarıya çıkmayan ibresini tam 10 puan atlatma hesabında olduğu açık. Bunu seçim propagandasını HDP üzerine kurarak, zaman zaman da provokasyona başvurarak yapmaya yelteniyor. Bu seçimin iktidarda bulunan ve düşme korkusunu dibine kadar hissedenler açısından vahametini bu bağlamda açıklamayı okuyucunun zekâsına hakaret sayarım.Seçim sonrası HDP’nin barajı geçmesi durumunda ise koalisyon tartışıyor olacağız. RTE’nin başkan olduğu bir ülkede yaşamayı içine sindiremeyecek pek çok insan HDP’nin aksi açıklamalarına rağmen “bu seçim siyaseti şimdi tabii böyle diyecekler oy almak için” “seçim sonrası başka odaklar devreye girer de HDP AKP ile koalisyon yapar” endişesi içinde. Benim kafamı karıştıran soru ise şu. Diyelim HDP’nin tüm açıklamalarına rağmen, böyle bir koalisyon oldu. Sizce HDP’ye hangi bakanlıkları verecekler? Milli Eğitim Bakanlığı mı?! İçişleri Bakanlığı mı?! Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı mı?! Halbuki bakanlık emanet edilecek kadar devletlü iki partimiz de koalisyon kuyruğunda. Mevcut politikaları sürdüreceklerine dair zerre kadar da şüphe olsun istemiyorlar. Müstakbel CHP’li ekonomi bakanımız Kemal Derviş bu çizginin sürdürücüsü olmak dışında mimarı: “son üç yıldır bu çizgiden saptı AKP” diyor. CHP’li olup ekoloji ve emek mücadelesine katkı verenlere yazık. Ne diyelim kendisinin bakanlığını Soma’daki insanlara anlatacak şahıs ben olmak istemem. Tütünü bitiren bizzat kendisi. Tütün bitince açlıkla terbiye eder yerin yedi kat dibine yollarsınız insanları. Soma’da katledilen 301 işçinin kaçının çiftçi ailelerinden geldiğine baksanız katili bulursunuz kanaatimce. Amasra’da sekiz senedir binlerce insanın yerinden edilmesini dünyanın en güzel yerinin cehenneme çevrilmesini umursamayan ve bundan üç beş kişinin kâr etmesini hesaplayan devasa bir şirkete ve hükümete direnerek termik yaptırmayan arkadaşlardan ikisi bilgelikle ifade ettiler aslında durumu. Dediler ki “CHP ya da MHP, ellerinde güç olsun en önce onlar yapar bu termiği buraya, hiçbir şey değişmez.”Velhasıl HDP-AKP koalisyonu/dışarıdan destek verirler endişelileri için hazır bir reçetemiz yok. Birey olarak bir partiye teminat imzalatamayız. Politik ve örgütlü bir grup olarak böyle bir teminat meselesi pekâlâ mümkündü. Ama hepimizi aşan başka bir belirleyen daha var. HDP şu an söylemini belirlerken (ya da günü geldiğinde karar verirken de) başka bir değişkeni göz önüne alıyor, alacak: Dışarıdan destek de koalisyon da iktidara aday bir ana muhalefet partisi olma fırsatının tepilmesi demektir. Bölgesel ve küresel gelişmelerin de, Akdeniz havzasındaki havanın da farkında hatta bu dengeler üzerinde yıllardır var olmayı başarmış bir hareketin üzerinden yükselen bir siyasi partinin de en az bizim kadar bu olanağın farkında olduğu ortada. Her şeyin ötesinde bu ihtimal HDP’nin desteklenmesini önemli kılıyor.Kısaca biz bastığımız notanın doğruluğuna ne kadar inanırsak inanalım saldırı altında olanlar, ister içinde olalım ister olmayalım, İspanya’da, Türkiye’de ya da Yunanistan’da, o yolla ya da bu yolla, doğru ya da yanlış kendi deneyimlerini yaratmak üzere kendi notalarını aramaya devam edecekler. İster parlamentoda ister sokakta.
Kalkan
Diyorsun ki yakıp yıkıyorlar. Otobüsleri, arabaları yakıyorlar, işyerlerini tahrip ediyorlar. Büstleri bayrakları yakıyorlar. Hatta benim arkadaşlarımın oturduğu kahvehaneye saldırdılar. Mahalledeki arkadaşın kafası yarıldı. Kişisel olarak zarar görsen de görmesen de kızıyorsun. Zira kamu malları zarar görüyor. Fışkiyeleri kim kırdı? Zaten Gezi sırasında penguen belgeseli yayınlayan medya da goy-goya başlamış durumda. Sınırda öldürülüp tellere atılan çocuklardan bahsetmeyen medya, vatandaşın yanmamış bankamatik hakkının sonuna kadar peşinde. (burada çok istediğim halde bankaların hırsızlığın kurumsallaşmış hali olması meselesine hiç girmiyorum… İsteyen kredi kartlarının kalkan aidatlarını ödememek için çevirdikleri dolaplara bir baksın.) üstüne üstlük, bir de politik olarak sıkışmalarını “Gezi ile bunların ne alakası var kardeşiim” diyerek araya duvar örmeye niyetli, iyi ihtimalle “Kobane tamam da, PKK yanlılarına ne oluyor?” diyenler var.Kendilerinin iktidar ortaklığından kovulmadığı günlerin nostaljisi ile ayrımcılıkları hortlamış durumda. İşte bütün bunların yarattığı o eski gerçeklik hissiyle hareket ediyorsun. Kişisel olarak gündelik hayatının değişmesine yol açmamış olabilir bütün olanlar. Ama zaten bu ihtimal bile seni sinirlendirmeye yetiyor. Ateş püskürüyorsun bütün bunlardan ötürü.Bİ’ DÜŞÜN!Peki! Şimdi bunun birkaç on mislinin 30 yıl kadar sürdüğünü düşün! Arabaların, kaldırımlarının, otobüslerinin değil, bir gece vakti evinin, köyünün yakıldığını, neyin var neyin yoksa toplayıp kaçtığını düşün. Kahvehanede oturanın arkadaşın değil kardeşin olduğunu ve gözaltına alınıp vurulup bir dere kenarına atıldığını düşün. Ananın babanın işkenceden geçtiğini perişan olduğunu düşün, 12 yaşındaki oğlunun 13 kurşun yediğini düşün. Yoksulluğun, işsizliğin dibinde yaşarken bütün bunların sana niye yapıldığını düşündüğünde “Türk” olman dışında bir sebep bulamadığını düşün.Üstelik bunu bir yurttaş olarak senin hukukunu, insan haklarını korumakla yükümlü devletin yaptığını düşün. Kimi kime şikâyet edeceksin? Gelip sana “Türkçe diye bir dil yok, siz dağ bi şeyisiniz” desinler mesela. Tark, turk, türk… etrak. Sonra “Aaa! Varmışsınız ama en iyiniz ölü olanınız” desinler. Hadi barış yapalım bakalım desinler. Gelip köyünün ortasına bir tel örgü örüp ötede kalanlar artık buralı değil demişlerdi bir vakit. Şimdi bütün bunları yapan vatandaşı olduğun devletin beslemesi katiller senin öte yandaki akrabalarını öldürmek için kafa kese kese ilerlesinler… Barış yapıyoruz ya… Senin gündelik hayatın diye bir şeyin kalır mı güzel kardeşim? Hayatın bir varolma mücadelesine dönüşmez mi? Her şeyi göze almaz mısın? Bir de üstüne misliyle karşılık vereceğiz demezler mi?Yoksa otobüslere, büstlere, fışkiyelere, kamu mallarına, arabana, tahrip olmuş işyerine, kahvehaneye bu kadar öfkelenip sokaktakilere ateş püsküren, hatta öfkeden ölen yirmiyi aşkın kişiyi gözü görmeyen sen, dönüp “Kanunlar çerçevesinde bir hak arayayım bari” mi diyeceksin? Peki! “Misliyle karşılık verecek” olanlar izin verirse basın açıklaması yapar, “Yaşasın IŞİD” diye, eli satırlılarla üzerine saldırana “bizim polisimiz” diye çiçek uzatırsın!Hah tam burada “Gürcü istihbarat servisi-CIA, IŞİD-YPG-PKK-PYD, bunlar hep emperyalizmin oyunları, büyük planın parçası” diye biz cahillere istihbaratçı kesilenler. İki kaynak açıklayın da biz de bakalım. Hem bence bunu IŞİD’e anlatın siz. O pek karşı olduğunuz AKP’nin lojistik ve silah sağlayarak destek olduğu IŞİD’e. Zira gelip size de soracak gibi.MEDENİYETYüz yılı aşkın süredir Ortadoğu’yu etnik köken, din, mezhep ve cinsiyet ayrımcılığı ile yöneten emperyalistler kantonlardan pek mi hoşnut? Etnik kökeni, mezhebi, dini, cinsiyet ayrımcılığını temel almayan, seküler bir alternatifin ortaya çıkması pek mi hoş onlar açısından? IŞİD dönüp dolaşıp neden küçücük Kobane şehrini buluyor saldıracak? ABD başta olmak üzere tüm emperyalistler, Türkiye, KDP, Esad, hepsi IŞİD’le sessiz bir mutabakat içinde Kobane’nin düşmesini bekliyor.Böylelikle, tüm bölge IŞİD in dehşeti altında kurtarıcı koalisyona sarılacak, hegemonya yara almayacak. Değerli hegemonyaya zarar vermemek kurtarıcı imajını zedelememek için yapıyorlar o bombardımanı. Kent açısından bu bombardımanların yakın ve açık tehlikeyi ortadan kaldırmadığını çok az etkilediğini IŞİD in ilerleyişinden de anlarsın.İstersen… Kantoların tanınarak, Kobane’nin kendini savunmasını sağlayacak adımların atılması konusunda IŞİD’e “barbar” diyen “medeni” dünya Obama, Juncker, Cameron, Birleşmiş Milletler, Putin, Hollande, Merkel, Mariano Rajoy Brey, Matteo Renzi, Elio Du Rupo, Li Keqian göğe bakıp ıslık çalıyorlar. John Kerry Kobane’nin korunmasının stratejik hedefleri olmadığını söyledi bile. Onlar Özgür Suriye Ordusu’nu güçlendirip yönetebilecekleri bir süreç peşindeler.Çağımızın “medeniyet”i bu işte.BANA NE!“Bütün bunlardan bana ne!” diyor olabilirsin. O zaman Bilal’e anlatır gibi anlatayım: IŞİD Kobane’de zafer kazanırsa dünyanın her yerinde ve Türkiye’de de daha büyük bir cüretle davranacak. Mevcut hükümetin bu konudaki engin hoşgörüsünü, polislerinin “yaşasın IŞİD” diye göstericilere saldırmasını, bakanlarımızın “IŞİD öldürüyor, ama işkence etmiyor” tesellisini bir düşün istersen. Üstüne şimdiden, kendini IŞİD ile bir görüp üniversitelerde öğrencilere saldıranları, polisle birlikte silahlanıp sokağa çıkanları koy. Şimdi “Kürtler” hedef diye sesin çıkmıyor olabilir. Ama IŞİD’e “ne biçim Müslüman bunlar” derken, onun da seni Müslüman saymadığını saymayacağını bil. Demem o ki, o papazı dövdürmeyelim.
1 Mayıs provokasyonuSataşmadan başlayamayacağım. 1 Mayıs günü, “provokasyon olur, yer yerinden oynar, ihbar aldık, gaz var toz var, cop var” Taksim Meydanı’na yine devasa bir kalabalıkla girdik. Evet gerçekten çok büyük bir provokasyon oldu. Bu tespitleri yapan tüm yetkilileri kutluyor son aldıkları virajı da saygıyla anıyorum. Hani şu “taksim meydanını biz açtık” virajı. Ancak bu virajı alırken varacakları netice konusunda biraz yanıldıkları ortaya çıktı. Zamanla tavsar seneye yarısı katılır umudu tutmadı arkadaş. Tersine katlanarak artıyoruz. Ancak işte tam bu artış devasa bir provokasyona yol açmış gibi görünüyor. Biz meydandaki sefil “kitleler” arasında değil de, bize akıl fikir ihsan etmekle kendilerini vazifeli görmüş “beyin”den ibaret zevat arasında. Televizyon bağlantıları yetmedi, kendileri panikler içerisinde sayfa sayfa beyan verip güzelce sıvadılar. Bizi tarihçilikleri ile ilgili de derin şüphelere düşürerek yepyeni bir tarih yazdılar. “1 Mayıs 1977 de sular idaresi üzerinden ateş açanlar solun muhayyilesinin ürünü, katliam solun kendi suçudur” diye buyurdular. Tüm görgü tanıklarının ağzını bir karış açık bırakıp. Kendi hayal güçlerinin ürünü olarak.Kediler bileKalabalığa gelince. Canı yanan herkes oradaydı desek yeridir. Kedilerin bile kızıl bir bayrak edinip saf tutuklarını keşfettik sonraki fotoğraflardan. Burada hükümet cemaat ve başbakanımızın eşsiz gayretlerini anmadan da geçmeyeceğim kalabalığa katkı konusunda. Seçimden bu yana iyice şişen egoları ve ben yaptım olurculukları ile, her kesimden herkesin canını yakacak, onurunu kıracak bir davranışta bulunmak, en azından bir laf etmekte gayet “usta”laştılar doğrusu. “İntikam” duygusuyla sosladıkları kar hırsları memleket insanını cinayet, hakaret, hapis ve tahkir arasına sıkıştırıp “seç beğen al” diyor. Beğenmeyenlerin hepsi soluğu bir mayıs meydanında almış mı? Almış. Taraftar gruplarından, devrimci vosvosçulara, sbf mezunlarından, anadil ve kültürel haklarını talep çeşitli gruplara, siyasi partilere, platformlara ve kamu emekçilerinin sendikalarına, tutuklu tutuksuz öğrencilere, sendikaları ile artık örgütlü ve başrolü dayanışmaya vermiş bulunan oyunculara ve gazetecilere akademisyenlere, gençlere yaşlılara, çocuklara, bebeklere, kadın erkek lgbt bireylere, tüm siyasi grup ve partilere, iş kazalarında yakınlarını kaybedenlere ve tabii ki işçilerin kendilerine o pankartlarla rengarenk koca yürekli meydanda yer var. 6. filo karşısında mücadele eden Deniz’leri taşlamaya kalkan anti komünist gelenekle hesabını görmüş, özeleştirisini vermiş, anti kapitalist ve ezen ezilen arasında ezilenden yana saf tutmuş Müslümanlara da isimlerini sıralasak bu köşeye sığmayacak olan bu gruplardan herhangi biri gibi bu alanda yer var. Ve hep birlikte durup hem kendi şarkımızı söyleyebiliyor hem de bir başkasının şarkısına eşlik edebiliyoruz. Tabii ki. Ve tabii ki daha örgütlü olmaya ihtiyacımız var, kimsenin şüphesi yok.Arif olanSon olarak “Cihan devleti olmamıza kimse engel olamaz” diye püskürenler üzülmesin diye, sırf onların iyiliği için yani bir şey daha söyleyeyim. Siz cihan devleti olmanın hayali içinde kıvranıp dururken, biz çoktan Taksim 1 Mayıs Meydanı’nda dünyanın sayılı mitinglerinden birini yaparak beynelmilel ideolojimizle, başka bir ligde top koşturmaktayız. Bu konuda hükümete olsun başbakana olsun, cemaate olsun söylemek istediğim daha pek çok şey var. Ancak tam burada, top koşturmak da demişken söyleyeceklerimi ve hissiyatımızı kısa ve öz şekilde zaten ifade etmiş bulunan Çarşı grubunun bir mayıs sloganları aklıma geliveriyor. Nedense. Nih nih nih. O sloganlarla bitiriyorum yazıyı yani. Ben yazmayayım da siz anlayın.
Biz kadınlar bu dünyanın yarısıyız ama, dünyada yapılan ücretsiz işlerin üçte ikisini biz yapıyoruz. Bunun iktisadi karşılığı 11 trilyon dolar ve nerdeyse dünya gayri safi hasılasının yüzde ellisi. Buna karşılık dünyadaki gelirlerin yüzde onuna erişebiliyoruz. Düyadaki malın mülkün mülkiyetin yalnız yüzde biri bizim. ILO’nun 2006 raporuna göre biz kadınlar günde ancak bir dolar ve altını kazanan dünya çalışan yoksullarının % 60’ını, dünya ölçeğinde bir buçuk milyardan fazla yoksulun %70›ini oluşturuyoruz. Çok çalışıyoruz, ama çok yoksuluz.Dünyanın iş yükü üzerimizde ama mevzu yönetmek ve kazanmak olunca dışlanıyoruz. 2007 verileriyle dünyadaki tüm parlametolarda temsil oranımız sadece%17. 2010 verilerine göre şirketlerin yönetim kurullarında kadın yönetici bulundurma oranları burjuva kadın hayallerinizi biraz sükuta uğratacak. Avrupa2da bu oran %12, Ortadoğu ve Kuzey Afrikada % 3,2, Amerika Kıtasında %9,9, Asya Pasifikte % 6,5. Demek ki neymiş, emekçilerin canına okuyan şirketleri yönetenlerin iyimser bir tahminle %90’nı erkekmiş. Dünyada durum böyle iken memleketimizde kadınlar ezenler arasında cirit atıyor da farkında mı değiliz acaba? E bakalım: 338 İMKB şirketinin yönetim kurullarında yer alan toplam 2210 üyenin sadece %11,2 si kadın. Bu şirketlerin 179›unda hiç kadın yönetim kurulu üyesi yok. Türkiyede kadın millet vekillerinin seçimlere katıldığı 1935›den bu yana parlamentoya 9 bin 234 erkek ve yalnız 234 kadın girdi.Ama sorsanız cevap hazır «kadınlar istemiyorlar!» «biz yapmak istiyorduk da kadınlar istemedi!»Bunları neden yazıyoruz? «İlle de bizi ezenlerin arasında alın» diye değil herhalde. Amacımız bir nebze de olsa «cinsiyetin önemi yok hepimiz eziliyoruz»genellemesine karşın ezenleri ve ezilenleri cinsiyetlendirmek. Sonuç olarak diyebiliriz ki nereden hangi açıdan bakarsanız bakın cins temelli olarak sürekli bir ayrımcılığa ve dışlanmaya maruz kalıyoruz.Bu sınırları herhangi bir şekilde ihlal ettiğimiz düşünülürse cezamızı çok ağır kesiyorlar. Mesela Türkiye’de biz kadınların yüzde 41,9’u yaşamlarının herhangi bir döneminde eşi ya da birlikte olduğu kişi tarafından fiziksel ya da cinsel şiddete maruz bırakılıyoruz. Fiziksel şiddete maruz kalanlarımızın oranı yüzde 39,3. Fiziksel ya da cinsel şiddete uğrayan kadın oranı yüzde 41,9i2002 yılında 66 kadının öldürüldü, 2009 yılının sadece ilk yedi ayında öldürülen kadın sayısının 953. Son yedi yılda kadın cinayeti oranının yüzde 1.400 arttı. Yani bize diyorlar ki ya bize itaat edersiniz ya sizi öldürürüz.Peki hayatımızın bir alanında sorunlarımızı çözmek için örgütlenirsek? Evde koca, çocuklar, bakım bekleyen hastalar, ev işleri, işyerinde patron, erkek ustabaşı ile mücadele silsilesine sendikada erkek yönetici ekleniyor gibi görünüyor. Zannımca sendikaların kadın politikası olmadığına dair kadın arkadaşların yaptıkları eleştiri son derece yanlış! Zira çok açık bir politikları var: “Yönetimde sıfır kadın politikası” Disk’in Yönetim Kurulu, denetim kurulu, Disiplin Kurulu’nda kaç kadın var? Sıfır! On bölge temsilcisi arasında kaç kadın var? Sıfır!il temsilcilikleri? Sıfır! Başkanlar kurulunda kaç kadın var? Bir tek Dev-Sağlık-İş Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu aynı zamanda DİSK’e bağlı 17 sendika arasında tek kadın başkan o. Hani geçenlerde erkeklerin elbirliği ile numunelik olsun diye bile DİSK yönetimine sokulmayan kadın. DİSK genişletilmiş başkanlar kurulunda ise 116 üye arasında yalnız 11 kadın var. Şükürler olsun! Türk-İş’e bakalım: Yönetim ve Denetim Kurulunda kadın sayısı sıfır! Disiplin kurulunda 1 kadın üye var. 9 bölge temsilciliği ve 2 irtibat bürosunda sıfır kadın! 72 il temsilciliği? Sıfır! Türk işe bağlı 35 sendika içinde kadın başkan yok. Bu sendikaların 192 yöneticisi arasında yalnız ikisi kadın. Hak-İş: bağlı 12 sendikanın 63 yöneticisi içinde yalnız ikisi kadın. Hiç kadın başkan yok. Yönetim kurulunda sıfır kadın politikasına devam. 81 il temsilciliği, 160 temsilci içinde yalnız iki kadın var. Sendikalardaki taciz vemobbing davalarının lafını bile açmıyorum. Keşke sendikalar çıkıp bütün bu veriler yanlış deseler! Sorsak şimdi “kadınlar örgütlenmek ve yönetici olmak istemiyorlar!” “biz yapmak istiyorduk da kadınlar istemedi!” cevabını almayacak mıyız?Bu rasyonel ve kara tabloya rağmen umut taşımaktan vazgeçmiyoruz. Zira iki yüz yıl kadar önce kendi hayatları için ayağa kalkan ve yalnız insanlık dışı çalışma koşullarına karşı değil kendilerini sendikalar almayan erkeklere karşı, erkek egemenliğine karşı mücadele eden kadınları anıyoruz. Onları unutmayışımız iki yüz yıl önce direnerek can veren kız kardeşlerimizin anısı, aklımızın da cesaretimizin de gücümüzün de bunları değiştirmeye yeteceğini söylüyor.Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün yaptığı 2008 tarihli Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması’na göre
Geçen hafta “Sakallı Zatlar, Şikeciler ve Diğerleri” hakkında yazmış idim. Yazıyı gazeteden okuyunca kanapede uyumuşum, olmaz ama Samanyolu TV açık kalmış, sonra böyle bir kaza olmuş gibi geldi bana. Sonra farkettim ki zaten rutin olan hayatımız bir de Samanyolu TV dizisine dönüşüyor ki, daha da katlanılmaz. Aynı bu dizilerdeki gibi “bizden” biri olan şahsiyetler aniden ak sakallı süper bir zata dönüşüyor . Biz bu zatların yeni yetenekleri karşısında şaşkın, bakınıyoruz. Ortalık karışıyor. Hadi durma, kafa yor bakalım. Ne oldu, nasıl oldu da, bu zat, bu hale dönüştü. Nereden tutsan, elinden kayıyor. Bir hayalet gibi. Kuvvetle bir hayaletle uğraştığın hissine kapılıyorsun. Ama adam karşında duruyor, kanlı canlı. O zaman soru şu; insanlar fiziksel olarak ölmeden de hayalete dönüşebilirler mi?Yenilgimizin En AğırlarıKimleri fiziksel olarak aramızdan ayrılmışlar, kelimenin gerçek manası ile ölmüşlerdir. Kimleri ise ölmemişlerdir. Fiziksel olarak ölenlerin, işkencelerde, sokaklarda, zindanlarda ölenlerin acısını duyar, yasını tutabilir, mezarını arayabilir, hesabını sormaya kalkabilirsiniz. Ama hala yanıbaşımızda, aramızda gezmekte olan ama çoktan bizi bırakmış, değişmiş ve bambaşka bir insana dönüşmüş olanlar. O eski arkadaşlarınızın suretinde başka birileri. Yasını da tutamayacağımız, yokluğuna da alışamayacağımız, kalbimizde bir sızı olarak da taşıyamayacağımız ağır ölüler. Yenilgimizin en ağırları. 12 Eylül muhasebesine bile bir kalem olarak yazamadığımız kayıplarımız. O başka insanlar.Ne Desek?Onlara edecek lafımız var mı? Niye olsun? Ne diyelim ki? O halleri ile sokaktaki herhangi bir başkasından niye daha fazla ilgelendirsinler ki bizi. Hele de fabrikada bir makine parçasına dönüşmeye itiraz eden işçi, Karadeniz’de suyu için can veren Metin Abi, hakkını aramak için mücadele eden öğrenci, sendikalaşmaya kalkan güvencesiz, örgütlenmeye çalışan binler yakıcı önceliğimizken ve biz bu kadar az ve güçsüzken. Niye yaşlı bir amcanın ümitsizliğine mesela bu kadar takılı kalalım? Niye enerjimizi harcayalım buna?Düşünenler ve YapanlarAma sorun şu; onlar aramızdaki suretlerine, bu suretlere duyduğumuz zaaflara yaslanıp hala ne yapmamız gerektiğinin listesini ille de bizim elimize tutuşturmaya çabalıyorlar. Zira düşünmek onların, yapmak bizim işimiz(!) Onların düşündüklerini okuya okuya büyümüş ve bu işbölümüne köklü itirazı olan, düşünmek kadar yapmakla “vakit kaybetmiş” olan kuşağınsa anladığımız kadarıyla elini kaldıracak hali yok. Meseleyi “şöyle dedi, böyle dedi” polemiğinin ötesine taşımak boyunlarının borcu oysa ki. Muhterem zatların talihsiz “tarihsel analiz”leri sonucu ulaştıkları “ceberrut devlet/sivil toplum” “analitik” çerçevesinin kuraklığından kurtaracak, “AKP’nin burjuva devrim”i “marksist analizinden”(!) azade kılacak bir politik bir eleştiri? Eh haliyle buradan “tarihe bakışlarını da bir ele almak lazım!” sonucu çıkıyor. “Tarihsel analizlerini” yaparken hangi kaynakları kullanmışlar mesela? Pek eleştirdikleri Kemalistlerle çok mu farklı örneğin bakış açıları ve kaynakları? En iyisi seksenlerin sonunda kalmış politika ve toplum algıları çok mu değişmiş örneğin eskiden bu yana? Eh fakat hayat gailesi her emekçi gibi bu kuşağı da kendi kurtuluşu üzerine kafa yormaktan alıkoyabiliyor. Çok lazımmış gibi tavrımı koyayım diyorum ben de: bu eleştiri kendini derli toplu ortaya koyana kadar, o vakte kadar bir daha da “aaa!” demem, bir daha da yazmam, ne sakallı zatlar, ne hayaletler üzerine. Zira bu artık o zatların kendi politik duruşları falan değil, bizzat AKP’nin başarısıdır. Öyle bir hegemonya-hah işte burada da kullanıyorum bu lafı-ideolojik hegemonya kurmuş ki AKP, durmadan o hegemonyanın kendi cenahımızda ortaya çıkarttığı bir yarılmayı tartışıyoruz. Sizi bilmem ama bana yetti.
Sabahat Tuncel bir komiserin suratına bir tokat atmış. Bir milletvekili Bengi Yıldız elinde taşla görüntülenmiş. Memleketimin beyaz gazetecileri televizyoncuları “ama, ama” diyorlar, “siz de şiddet kullanmış oldunuz.” Bundan öncesi zaten yoktur. Bundan önce fotoğraf makineler ve kameralar “nedense” orada değildir. Ya da basın emekçilerine haksızlık etmeyelim oradadırlar, ama gönderdikleri fotoğraf ve görüntüler bir türlü giremez görüş sahamıza. Nedense bayramını kutlamak için meydanlara çıkmış bir halka gaz, tazyikli su, copla müdahale ederken, durumu sakinleştirip bayram gibi bir bayram kutlama çabasındaki milletvekilleri polise arkalarını dönüp kalabalığa dert anlatmaya çalışırken arkalarından sıkılan suyun görüntüleri de yoktur. Ya da vardır ama ulaşmaz, ulaşamaz.Adalet DuygusuAh ama bu bir nevi gelenektir. Tek bir kişi soruşturulmaz ve yargılanmaz ya da görevden el çektirilmez orada yaptıkları için. Sanki tüm olanlar için, tüm yapıp edilenler hak edilmiş gibi davranılır. Oranın halkının belediye başkanlarının ellerini kelepçelenmezler yalnız. Bir de milletvekilleri yumruklanır, üzerine gaz ve su sıkılır, coplanırlar, meclis önlerinden gözaltına alınırlar, hapis yatarlar. Bu milletvekillerine gaz bombaları atılabilir, geçen yıl mesela Silopide bacağı kırılabilir Sevahir Bayındır’ın, Hasip Kaplan hastaneye kaldırılabilir. Sevahir Bayırdır’ın bacağını kıranlar Hasip Kaplan’ı hastanelik edenler hakkında bir soruşturma bir işlem? Yok! Böyle oldu diye bir kıyamet kopması? O da yok! Silopi Cumhuriyet Savcılığı ilgili komiserin suç duyurusuyla Sabahat Tuncel hakkında, “halkı suç işlemeye teşvik etmek”, “terör örgütü propagandası”, “güvenlik güçlerine mukavemet ve hakaret”, “gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet”le suçlamaları ile soruşturma başlatır. Yalnız bu iki olayı karşılaştırmak bile adalet duygumuzu yeterince zedeler. Yalnız bunlara bakmak bile “niye isyan ediyorsunuz?” sorusuna, bir yanıttır.Niye isyan ediyorsunuz?Diyarbakır cezaevinde b.k çukurlarına mı sokuldunuz, b.k mu yedirildiniz, insanlıktan mı çıkarılmaya çalışıldınız, askılara mı alındınız, sıra dayaklarından mı geçirildiniz? Elleriniz arkadan bağlanıp diz mi çöktürüldünüz, tecavüze mi uğradınız, Elektrik mi verildiniz, Adınız diliniz yok mu sayıldı. İnsanlık onuruna inanmak için canınızı mı verdiniz Mazlum Doğan misali bir yeni günün sabahında. Ve belki o kadar karanlıktı ki Diyarbakır zindanı ve öyle derindi ve ağırdı ki karanlık, insan kalabilmenin yolu hafiflemekti, bir ışığa mı dönüşmekti bir başka newroz sabahı, Ferhat mı, Necmi mi, Eşref mi, Mahmut mu adınız? 1992›nin 21 Mart sabahında o ışık mıydı aydınlatan yüzünü insanların. O insanlar ki otomatik silahlarla taranarak can verdiler. Sonra dün «kart kurt kürt» diyenler, Kürt diye bir şey yok diyenler, «bir Türk bayramı olan nevruz»u keşfettiler yine dün. «Sosyalizm lazımsa onu da biz getiririz zihniyeti, “nevruz kutlanacaksa onu da biz kutlarız” diye dirildi yeniden. Öyle pişkin. Ateşlerin üzerinden atladı devletlüler.Katilin GözyaşlarıŞimdilerde açılım konuşuyoruz, toplu mezarlar açıladururken “orada.”Eski “devlet görevlisi” yeni “katil” Ayhan Çarkın bile çark etti. “Güneydoğu’da ilk gönderilen 320 kişilik Özel Harekat grubundaydım. Korkunç şeyler yaşandı o bölgede. Hepimiz kana bulaşmıştık. Bir köye gittiğimizde baktık adamın biri gelmiş, çoluğunun çocuğunun içinde bir adamı çırılçıplak soyuyor, toplamış dayak atıyor” diyor. Yetinmeyip ekliyor; “Bu millete b.. yedirdiler. Kürtlerden özür dilenmeli. Hakikatleri araştırma komisyonu açılsın gider her şeyi anlatırım. Benimle birlikte olanları bu ülkeye ihanet edenleri söyleyeceğime yemin ediyorum.” Durmadan konuşuyor. “Mardin’in Pınarcık Köyü’nde bir katliam yaşandı. Katliamı provokasyon amaçlı, JİTEM’in oluşturduğu gruplar yaptı. Çoğu çocuk 30 insan (ağlıyor). O insanları örgüt öldürmedi. Başbağlar katliamı, Bilan kazası olayı, Jave köyleri, hepsini aynı ekip yaptı. Başbağlar, Ergenekon zihniyeti ürünüdür.” Namlı katil gözyaşlarına boğuluyor.Tarih ve UtanmaAçılıma, toplu mezarlara, işkencelerin belgesellerine, tanıklıklarına, katillerin bile itiraflarına rağmen. Değişmeyen bir şey var. Ben “Kürt olduğum için ezildim, eziliyorum” diyen bir yazara, travmatik Türkçe öğrenme anısını anlatan bir yazara hala, “hayır sen ezilmiyorsun” deyip uzun uzun neden ezilmediğini anlatıyor bir Türk ve beyaz gazeteci utanmadan. Aynı utanmazlıkla “efendim siz de şiddet uygulamış olmuyor musunuz?” diye soruyorlar Bengi Yıldız’a. İktidar seçim yatırımı demeçler geveliyor. “seçmen cezasını verecek” miş. Hiçbir hukuksuzluğu ve ayrımcılığın hesabını sormayanlar o tokadın “densizliğin” hesabının sorulmasını istiyorlarmış. Asıl densizlik işkence, ölüm ve imha cenderesinden geçmiş ve hala barış isteyen bir halkın ve o halkın temsilcileri karşısında o halka hala zulmetmeye kalkan bu cürettir. Diyarbakır Cezaevinden insan olarak çıkabilmiş ve hala barış diye direten Ahmet Türk karşısında mahcup olmadan insanlığından ve küçüklüğünden utanmadan siyasi hesaplarını sürdürebilmektir. Masaya oturmadan en azından özür dilemeniz beklenir iktidar sahibi olarak. Dünya tarihine Diyarbakır Cezaevini de geçirmiş bir devletin üniforması sırtınızda ya da adınızın önünde emniyet amiri/komiser sıfatları ile gidiyorsanız hele oraya açılım tantanaları eşliğinde, kat be kat mahcubiyet duymanız gerekir. Ama yok “devlet politikasını” uyguluyorsanız, ağzınızın ortasına tarihin tokadını yersiniz bir Kürt kadının eliyle. Ve bir şey daha söyleyeyim o yediğiniz tokat, tokat bile sayılmaz bugüne dek yaptıklarınız yanında.
Hatırlayacağınız üzere doğum borçlanması ile ilgili olarak bu köşeden daha önce yazılar yazmış, sorulara cevap vermiştik. Yine benzer konularda sorulan sorulara bir cevap olması için bir kez daha bu konuya değinmek istiyorum. Ancak sorulan sorularda verilen bilgilerle her bir sigortalının ya da bağkurlunun hizmet dökümü gibi bilgilere ulaşmak şu anda mümkün değil. Zira devletimiz bir güvenlik açığını kapayarak internetten bu tür sorgulamaların başkaları tarafından yapılmasını engelleyecek bir sisteme geçti. Bu durumda PTT şubelerine uğrayıp bir kereye mahsus olmak üzere size özel şifre almanız gerekiyor. Bu sebeple doğum borçlanması hakkında eski ve yeni uygulamalar hakkında bilgilendirici olacağını tahmin ettiğim genel bir yazı yazmakta buldum çareyi. İşte genelge bolluğu içinde SGK ve doğum borçlanması.Doğum borçlanmasında en eski uygulama5510 sayılı Sosyal Sigortalılar Genel Sağlık Sigorta (SSGSS) kanunu belirli şartlar altında kadınlara doğum borçlanması olanağı sağlıyordu. Bu şartlar şunlardı; kadının doğum yaptığı dönemde A/4 hizmet akdine bağlı olarak çalışıyor olması, işten ayrılmışsa 300 gün içerisinde doğum yapmış olması, doğum nedeniyle işten ayrılmış olması ya da işe gelmemiş olması, doğum borçlanması yapılacak dönemde çocuğun yaşıyor olması, doğum borçlanması yapılacak sürede adına prim ödenmemiş olması. Yani bu düzenleme ile işe girmeden evvel doğum yapmış kadınlara bu doğum süresini 2 yıl (ve de ikinci çocuk için 2 yıl olmak üzere 4 yıl) olmak üzere borçlanma hakkından yoksun kalıyorlardı. Fakat diğer yandan askerlik borçlanmasında durum benzer olmasına rağmen uygulama farklı idi. Erkek işçiler sigortalı olarak çalışmaya başlamadan önce askerlik yapmış olsalar da bu süreyi borçlanabilmekte idiler. Yani işe başladıkları tarih 2 yıl geriye çekilmekte idi. Kısaca doğum borçlanmasındaki uygulama kadınlar aleyhine işlemekteydi.2008/111 sayılı Hizmet borçlanma İşlemleri genelgesine göre “2008 yılı ekim ayı başından önce ve bu tarihten sonra borçlanılan sürelerle bu süreler ait kazançlar 5510 sayılı Sosyal Sigortalılar Genel Sağlık Sigorta Kanunu ile yürürlükten kaldırılan ilgili kanun hükümlerince kaldırılan ilgili kanun hükümlerine göre değerlendirilcektir. “ denilmekteydi. Bu şekilde doğum borçlanma sürelerinin 4/a yani SSK lılık üzerinden değerlendirileceği ifade edilmiş olmaktaydı.İyi HaberTemmuz ayında yayınlanan bir genelge ile doğum borçlanmasında kadınların aleyhine olan düzenleme değişti. Ancak bu değişikliğin kendiliğinden gerçekleşmedi. Doğum borçlanması yapmak isteyen kadınların mahkemelere başvurularının ve Yargıtay kararlarının bu genelgenin çıkmasında ciddi etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Yeni tebliğle birlikte iki temel nokta değişti. İlki, “ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra” ifadesi yeni genelge ile ortadan kalktı. Yani kadınların 2 doğum için 2 şer yıl borçlanabilmesi için bu doğumları sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra yapması şartı artık yok. Diğer bir değişiklik de işten ayrılma söz konusu ise 300 gün içinde doğumu gerçekleştiren işçinin bu doğum için 2 yıl borçlanması uygulaması ortadan kalktı. Artık bu 300 gün sınırı da mevcut değildi.Bir Genelge Daha16/9/2010 tarihli 2010/106 sayılı genelge ile SGK “Doğumun çalıştığı işinden ayrıldıktan sonra 300 gün içinde gerçekleşmesi şartı aranmayacaktır” hükmünü birkez daha tekrarlamıştır. Ancak genelgenin sonraki bölümünde kadınlar açısından durumu bir hayli zorlaştıran deyim yerindeyse bir düzenleme getirilmiştir. Bu genelgeye kadının doğum borçlanması yapıldığı sıradaki durumu esas alınacaktır. Bu durumda örneğin zorunlu sigortası bittikten sonra isteğe bağlı sigortaya prim ödeyenlerin 4/b statüsünde yani, borçlandırılan sürelerinin Bağkur kapsamında hesaplanması sözkonusu olacaktır. Bağkur dan mı yoksa SSK dan mı emekli olacakları ise Hizmet Birleştirme Kanununa göre hesaplanacaktır. Bu kanuna göre emekli olacakların geriye doğru 7 yıllık hizmet süreleri dikkate alınacak bu süre içinde hangi kurumdaki hizmet süresi fazla ise o kurumun emekliliği sözkonusu olacaktır. Bu durumda en etkin çözüm sigortalanın doğum borçlanmasını yapmadan evvel isteğe bağlı sigortaya son vermesi, SGK’lı olarak, SSK 4/a sigortalısı olup ardından doğum borçlanmasına gitmesidir. Bu durumda sigortalı SGK’dan emekli olabilir.Not: Odtu’de AKP Genel Merkezi’ne yürümeye kalkan gençleri AKP pek “makbul” bulmamış olacak ki “kucaklamak” yerine Ankara soğuğunda soğuk duşa tabi tuttu. Gençler zaten “kucaklanmayı” pek ummadıklarından suntadan şahane kalkanlar hazırlamışlardı. Ama duş öyle tazyikliydi ki o güzelim sunta kalkanlar kırıldı. Tam teçhizatlı ve tek tip polisler karşısında yaratıcı ve sunta kalkanlı gençler.”başkaldıran” gençler hepimizi bir demokrasi eğitimine tabi tutuyorlar. Son söz olarak onlardan alıntı yapalım teoride ve pratikte “eğitim şart!”
Yumurtalar uçuyor. Bu kez yumurtlar tam hedefini buluyor. Önce muhalefet olamayan muhalefet partisi alıyor nasibini protestolardan. Sonra gerçekten Burhan Kuzu’nun üzerinde patlıyor yumurtalar hem gerçek manada hem de politik olarak doğru hedeflerini buluyorlar. Hem iktidar hem muhalefet nasipleniyor gençlerin öfkesinden. Geleceksizliğinden.DeneyimBurhan Kuzu, kuzu kuzu şemsiyelerin altında. Aslında öğrenciler kendisine iyilik yapmış vaziyetteler. Hayır, yumurta sonrası saçı çıktı diye değil. Öğrencilerin, yani karşısında duranların kendisine bu memleketin çoğunluğunu oluşturan gençlerin hissiyatlarını üç saniyeliğine de olsa yaşayarak öğrenme şansı verdikleri için. Geleceksizleştirilen, geleceğe dair bir ümidi olmayan ama bu konuda ne zaman ağızlarını açsalar karga tulumba salondan çıkarılan, ağızları kapatılan, coplanan, gazlanan, yasadışı örgüt üyesi ilan edilen öğrencilerin bastırılma duygularını yalnız ve yalnız üç saniyeliğine ve gazla copla dayakla değil yumurta ile yaşadı Burhan Kuzu. O şemsiyelerin altından büyük bir öfkeyle, konuşturulmamış bastırılmış insanların öfkesiyle homurdanıyor. Bu durumda nasıl da saldırganlaşıyor hemen. “Dekan istifa etsin, babam da yönetir, beyinsizler”.ne aklına gelirse söylüyor. Bana çarpıcı gelen bir karşıtlık bu. Yalnız bu kez konuşamamış, üç saniyeliğine “şiddete” maruz kalmış. İfademi bağışlayın ağzından köpükler saçıldı saçılacak. Kahır ve çaresizlik.Akıl öğretmekBu memleketin ekseriyeti için sürekli bir ruh durumudur kahır ve çaresizlik her söyleyeceğinin ağzına tıkılması, dinlenmemek. Halbuki sizin Burhan Kuzu, siyasetçilerin “gençler ve gelecek” konulu demagojilerine maruz kalmamak olası değildir. Siz ki bir politikacı olarak tüm dergilerde gazeteler televizyonlar da fikirlerinizi çarşaf çarşaf bildirirsiniz. Miting alanlarında bangır bangır konuşursunuz buna rağmen üç saniyeliğine susturulmaya ne büyük şiddet ve öfkeyle cevap verdiniz, kendinizi kaybettiniz. Kendinizden ölçü alın ve gençlerden ve emir eriniz pozisyonuna sokmaya çalıştığınız Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanında özür dileyin. Diyorum ama, benim işim değil size akıl öğretmek. Dinleyip dinlemeyeceğinizin zaten cevabı açık da, bunu vazife edinmiş birçok köşe yazarı var zaten sizin dinlemenizden bağımsız. Ben başbakanın tariflediği “kadrolu öğrenci” olarak içinden geldiklerime akıl vereyim.Kadrolu öğrenciden öğütler ve sorularMethiye yazmayacağım size. Yaptıklarınızın ne denli zor olduğundan da dem vurmayacağım.. 96 dan bu yana öğrencilerin kendi talepleri ve protestoları ile ülke gündemini belirledikleri olmamıştı. Yumurta ile yatıp yumurta ile kalkıyoruz son günlerde. Elinize sağlık. Miyadı dolan iktidar öğrenci hareketine sataşırmış hem. “demokrasi”lerinin sonuna geliverdik birden. Karşınızda bir kez daha çirkinleşti iktidar gösterdi gerçek yüzünü herkese. Bütün bunlar iyi güzel. Bütün bunların tadını çıkarın. Şimdi çalışmadığımız yerlerden soralım ama bir de kendimize.Soruşturmalar gelecek bunun ardından hazır mıyız? Başbakan elinde kanıtlar olduğunu söylüyor “terörist” olduğunuza dair. Olmadı tekel işçilerinin eylemlerinden, diğer yumurta eylemlerinden görüntü toplayacaklarmış. Plan belli, “şu eylemde de var, burada da yumurta atmış demek ki AKP’ye karşı demek ki Ergenekoncu” mantığı işleyecek. Belli ki bunca senedir faşistlerden çektiğimiz yetmezmiş gibi Ergenekon torbasına konup sallanacağız, onlarla aynı yerde anılacak adlarımız. Yeterince çok muyuz, yeterince bir arada mıyız bunu göğüslemek için?Medya ilgisi üç günlük. Bilemedin bir hafta. Sarhoş edici, doğru. İnsana cürümünden fazla yer yakma olanağı veriyor tamam. Ama sonra? “Öğrenci hareketi” sıfatını hak edecek durumda mıyız peki? Öğrenci olduğumuz yerlerde öğrencilerin kendi sözlerini söyleyebilecekleri kalıcı zeminler oluşturabildik mi? Kendi kuşağımızın sözünü oluşturabildik mi? “Yarın okuldan mezun oldum, ne olacağım belli mi” korkusuyla yatıp kalkan binlerin sözcüsü olabildik mi? Örgütlenebildik mi kendi öz örgütlerimizde öğrenciler olarak yeterince ve birlikte? Daha da ileri gideyim, öğrenci olduğumuz yerlerde Loç Vadisinde Hes’e direnen sarı yazmalıların, köylülerin, fabrika önlerinde örgütlenme özgürlüklerini kullanmak için direnen işçilerin ve sendikaların sesi ve destekçisi olabildik mi? Onlara somut olarak destek olanların sayısını arttırabildik mi kendi amfilerimizde sınıflarımızda. Onları mağdura eden şirketin mallarını kovabildik mi mesela kantinimizden? Gerçek ve uzun vadeli ilişkilerimiz oldu mu onlarla, başından sonuna birlikte durabildik mi? Yenilmeyi göze alıp, var gücümüzle tartışabildik mi hocalarımızla derslerde? Evet, şimdi oralara dönme zamanı. Çıktığımız amfilere gidip, “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” deme zamanı yanımızda oturan sıra arkadaşımıza. En zoru bu biliyorum. Bu ülkeyi sallayabilmek bile bazen bundan daha kolay.
