Fabrikaların etrafında, kentin eteklerinde dolaştıkça derin bir yarılmanın farkına varmamak olası değil. Bir yanda takip ettiğimiz ve içinden çıkılması gün geçtikçe zor hale gelen siyasi gündem. Geniş çaplı tutuklamalar, mahkeme önlerinde geçirdiğimiz günler, ifade hürriyetinin kısıtlanması, gazetecilerin işten atılması, bir katliamı diğer bir katliamla yıkamak için taşınan pankartlar, hapishanelerde hayatları mahvedilen öğrenciler, işkence gören tecavüze uğrayan çocuklar, öldürülen kadınlar. Diğer yanda ise yoksullukla ve yine aynı zulümle devam eden “gündelik hayat.”Bitmeyen bir hayatta kalma mücadelesi. Ertesi gün eve ekmek götürme kaygısı. O evin kirasını ya da kredisini bu ay ödeyebilecekmiyim sorusu. Kar yüzünden kabaran doğalgaz faturası ya da kömür parasını nereden bulacağım korkusu. Ben çalışırken çocuklara yarın kim bakacak endişesi. Hiçbir ihtiyaca yetmeyen asgari ücret. Tam 634 lira. Asgari geçim indirimini de eklesek mesela 700-750 lira. Eh gelsin fazla mesai. Sabahın köründe gir fabrikaya. Gecenin onbirinde çık. Olmazsa sabahla. Ertesi gün yeniden. Ömür bağlansın bir makinanın sesine. Bir ütünün tıslayışına, yahut malların üzerine dökülen gözünün nuruna. Bütün bunlar ile “siyasi” gündem hem birbirinden ne kadar ayrı görünüyor uzaktan bakınca, ama ne kadar birbirine bağlı. Ama bağlamak birbirine bütün bunları ne kadar zor! Bugün konumuz bu ikinci gündemle ilgili.Son günlerde gerek işçi arkadaşlarla fabrikalara yakın kafelerde büfelerde yaptığımız sohbetlerde gerek e-maillerden bana ulaşan sık karşılaştığım bir soru var. Uzun süredir aynı işyerinde çalışan ve işinden memnun olmayan, bu işyerinden ayrılmak isteyen işçiler ayrılırken kıdem tazminatlarını alıp alamayacaklarını merak ediyorlar. Öncelikle kıdem tazminatı hakkında hükümetin bir kanun tasarı hazırlandığını yakın dönemde Kıdem Tazminatının bir fona devredilmeye çalışıldığını söyleyelim. Bu fonun sonunun da Tasarrufu Teşvik Fonu, Konut Edindirme Yardımı Fonu(KEY) yahut İşsizli Sigortası Fonu gibi olacağından, yani bizim kıdem tazminatlarının ham hum şaralop, hokus pokus taktiği ile ortadan kalkabileceğinden endişe ettiğimizi belirtelim. Ve dönelim şu an ki kıdem tazminatı hakkımıza.Kıdem tazminatının süresi deneme süresi dahil işçilerin işe başladıkları gün başlar ve işten çıktıkları güne kadar sürer. Bir işyerinden 12 ay süre ile kesintisiz çalışan işçiler işten çıkartılmaları durumunda kıdem tazminatına hak kazanırlar. Zaman zaman işçilerin kıdem tazminatı hakkına hak kazanmasını engellemek amacıyla, işverenin işçilere 11 aylık sözleşmeler imzalatması son zamanlarda sık başvurulan bir uygulamadır. Bu durum iyi niyet kurallarına aykırı olduğundan işçi 11 aylık sözleşme imzalasa da, 11 ay sonra işten çıkartılıp sonra tekrar aynı işyerine geri alınıyor olsa da kıdem tazminatına hak kazanır. Erkek işçiler askere gitmeleri durumunda kıdem tazminatlarını alabilirler. İşçilerin haklı bir sebep olmadan işten çıkarılmaları durumunda da yine tazminat hakları vardır. Kadın işçiler evlendikleri tarihten itibaren bir yıl içerisinde kendi istekleri ile işi bıraksalar, yani istifa etseler de kıdem tazminatlarını alabilirler. Emekliliğe hak kazanmış işçi kıdem tazminatını alabilir. İşçinin vefatı durumunda varislerinin kıdem tazminatı hakkı vardır. Yine işçi İş Kanunu’nda belirtilen “haklı nedenlerle derhal fesih”hakkını kullanırsa kıdem tazminatını alabilir. Ancak çalışan kendi isteği ile İş Kanunu’nda belirtilen herhangi bir haklı neden olmadan işten ayrılırsa kıdem tazminatı alamaz. Memnun olmadığı bir işyerinde çalışan ve ayrılmayı düşünen bir işçi bu durumda iki yola başvurabilir.İyi niyetle işverenle bir uzlaşmaya gider, işveren kendisini işten çıkarır ve kıdem tazminatını öder. Eğer bu mümkün değil ise kıdem tazminatını almanın tek yolu bazı emeklilik şartlarını yerine getirmiş olmaktır. Eğer işçi A)506 sayılı kanunun 60’ıncı maddesine göre a) 7000 günü doldurmuşsa (kadın ve erkek olması durumu değiştirmez ve başka bir şart aranmaz) b)25 yıldır sigortalı ise ve 4500 günü doldurmuş ise B)506 sayılı Kanunun geçici 81/b maddesine göre: bu maddede kadın erkekler için belirtilmiş bulunan ve 5000 ile 7000 arasından değişen gün sayılarına ulaşmış bulunan ve kadın için 20 yıl erkek için 25 yıl sigortalılık süresine ulaşmışsa C)506 sayılı Kanunun geçici 81/c maddesine göre:15 yıldan beri sigortalı olup 3600 günü tamamlamış ise (kadın veya erkek olması durumu değiştirmez) istediği zaman SGK ya başvurarak “kıdem tazminatı alabilir” yazısını isteyebilir. Bu yazı ile işverene giderek kıdem tazminatını alıp işyerinden ayrılabilir. Yıllarca aynı işyerinde çalışıp oraya emek verdiğimize göre şu an kanunla tanınmış haklarımızı sonuna kadar kullanarak kıdem tazminatımızı ardımızda bırakmamakta fayda var. Henüz yasa ile tanınmış haklarımız ortadan kalkmamışken.
istifa
Bulgur DövücüBen size dedimdi. Öyle yanılıp da tecavüzcüleri tecavüzcü, hakimler ve savcıları hukuk insanı, köşe yazarlarını entel sanmayın dedimdi geçen hafta. Şimdi bambaşka bir şey söyleyeceğim(!) “Çevre ve Şehircilik Bakanı” için söylüyorum. Kendisi tam olarak bir “bakan”dır. Bakıyor öyle terminatör gibi! Erdoğan Bayraktar. İlk depremin ardından 29 Ekim 2011 tarihinde “Büyük depremin olduğu yerde bir daha deprem olmaz. Dünyada bunun bir örneği görülmemiştir. Bugün Van merkez ve Erciş en güvenilir bölgedir. Ağır hasarlı binalar girilmesin, yıkık binalara yaklaşılmasın. Bunun dışındaki binalara girilebilir’ demişti. Demişti. Sonra ne oldu? Tekrar deprem oldu. “bakandır” deyip, “o kadar da sorumsuz olamaz” diye onun aklına uyup evlerine giren insanlar canlarından oldu.Hınk DeyiciBir de bulgur dövücünün hınk deyicisi var. Gerçi Van Valisi Münir Karaoğlu “bakan” ından önce davranıp 26 Ekim’de televizyona telefonla bağlanıp “hınk” ını önceden demiş. Ne demişti? “Bakın şehirde bütün oteller şu an dolu. Yer bulamıyoruz. Şehir dışından gelen, genellikle deprem dolayısıyla gelen basın yayın mensupları, araştırma kurtarma ekipleri kalıyor. Onların hiçbir endişesi yok. Binalara giriyorlar ve 7-8 katlı otellerde kalıyorlar.” Eh zaten kendisi zaten 1 milyon dolar harcanan onarım(!) sonrası otelin odalarını gezmiş, mobilyalarını ve konforunu beğenmiş, duvarlarına Van’ın tarihi ve turistik fotoğraflarının asılmasını istemiş, terasından şehri izlemiş ve lobisinde oturmuş idi. Anlaşılan o ki otelin işletmecileri ile enseye tokat. Valilerin olması lazım geldiği gibi. Deprem oldu. Kırk kişi otele gömüldü.Teröristler“Bakan” önce söylediklerinin ne kadar bilimsel olduğunu savundu. Efendim profesörlerin söylediklerini tekrar etmişmiş. Bilirsiniz bilimi kendilerine bayrak edinmişlerdir. Sonra istifa et çağrılarına “istifa edeyim ne olacak?” diye cevap verdi. Tabii ya ne lüzumsuz bir fikir istifa! Sonra baklayı ağzından çıkardı: “teröristleri destekleyeceğinize bize destek verin.” İnsanlar binaların altında kalırken ve soğuktan can verirken oraya yapılacak her yardımı siyasetin konusu yapan ve kendi siyasi kontrolü altına almaya çalışan zihniyet işte bu. Tercüme edelim:”Ya bize yardım edersiniz yahut teröristsiniz!” Zaten “istifa çağrılarına gülüp geçiyor” bakan. Van valisi ise işin içinden çıktı “bu şehri ben yapmadım!”deyiverdi. Biz de “Afet, doğanın gücü diye geçiştirilemez. Hazırlıklı olunabilirdi” diyoruz kendisinin Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nde çalıştığı dönemde, bir yerel gazetede 17 Ağustos depremiyle ilgili yazdığı yazıdan alıntılayıp. Ha bir de kendilerine makam mevki önerildiğinde edinecekleri ve de çevre çeperlerine sağlayacakları rantla gözleri dönerken unuttuklarını-unuttularsa eğer-bir soralım istiyoruz.Allah KorkusuBunca senedir iktidar olan bir partinin bakanı ve de şu kadar senelik bir devletin valisisiniz. Siz depreme bunca yıldır hazırlık yapıyordunuz Van’da da, tam bu hazırlığın ortasında mı yakaladı sizi deprem? Yoksa depreme hazırlık yapmak yerine kent yoksullarını evlerinden edip mülklerine konmakla, Karadeniz’in derelerini HES’çi şirketlere peşkeş çekmekle, otel teraslarından şehri izlemek ve de «işte bilmem kimin fotoğraflarını otel duvarına assanız iyi olur» demek ile mi meşgul idiniz? Örtmek için olsa gerek ettiğinizi «Tir tir titreyen çocukların ayağına nasıl çorap buluruz diye gece gündüz çalışıyoruz.» hamasetini de yapıştırdınız. Fırsat bu fırsat deprem sayesinde bir de buradan rantın gözüne vuralım derdindesiniz. Devlet sizin, siz devletsiniz ne diyelim? Devletin yurttaşlarına yaşama hakkı, parasız eğitim ve sağlık hizmeti, konut hakkı, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, adil yargılanma hakkı falan sağlayacak hali yok ya! Hele deprem ve felaket durumunda organize olup yurttaşını koruması? Lüzumsuz! Yalnız isyanımızı bastırsın yeter. Yeterince polis istihdam edin cemaatten. İş bulanmayana cemaatten başka gidecek yolu da kalmasın. Sıkıverin gazı. Ucuz, etkili, garantili. Ama aklıma takılıp duran şu, bu sizin Allah korkusu ile yapıp ettikleriniz, ya bi de, Allah korusun, Allah korkunuz olmayaydı?
İlk DemirHey Allam! Nedir bu “Demir”lerden çektiğimiz? Bir idiler iki oldular. İlk Demir’i hatırlayacaksınız. Hani o demirbaş listesinin başında duran. ÖSYM’nin şifreler ve skandallar şampiyonu, efsanesi, hacıyatmaz başkanı Ali Demir. Çok pardon! Ben di’li geçmiş zaman mı kullandım? Adam hala aynı makamı işgal etmeye devam ediyor yahu! Yani şu an, şu sırada, şimdi soruyoruz ÖSYM Başkanınız kim? Ali Demiiir! ÖSYM’nin milli ve ebedi şefi olarak vazifesini sürdürmekte. Vardı, var, var olacak gibi de görünmekte. Bize de kendisini Türkiye’nin “en güvenceli işinde çalışan, en şanslı insanı” ilan etmek düşmekte. Zaten öyle bir makam ki istifa etmez ise kimsecikler kıpırdatamıyor yerinden. E zaten kimsenin de ona git dediği falan da yok anladığımız. Duyarlı Cumhurbaşkanımızın, Abdullah Gül’ün gözlerinin yaşla dolmasını ve Ali Demir’e git demesini boşuna bekliyoruz. Bizim fesatlığımız. Bu meseleyi ısıtıp ısıtıp getirmemiz kıskançlığımızdan canım. O değilse Ergenekoncuyuz kesin! Tez yazacağım diye ömür tüketip, o esnada cumhurbaşkanlığı makamından rektör arayacak bir çevre edinemedik ona hayıflanıyoruz. Gerçi biz de hepten “çevre”siz sayılmayız Fakat bu zat-ı muhteremler ikbal basamaklarını tırmanır paşa eteği öperken bizim edindiğimiz çevre o paşaların zindanlarından çıkabilenler oldu ancak. O zindanlardan geçenlerin kimi darağacında can verdi, kimi öldü işkenceden, kimi hayatta ama maddi ya da manevi sakat kaldı. Kimi kovuldu üniversitelerden o vakit, kimi üzerine kabus gibi çöken “darbe”den ufalandı gitti. Kim ölmekten beter oldu söylemeye dilim varmıyor. Neyse herkesin 12 Eylül ile hesaplaştığı şu günlerde herkese böyle network, herkese böyle iş güvencesi ya rabbi! Amiiiiin!İkinci DemirGelelim nev-zuhur Demir’e. Evet sözü harç zamlarına getirmek istiyorum. Bu demir Ömer Demir. Bu da en az ilki kadar şuursuz. Artık makam mevki dağıtımında “bir garip kıstas”ın işlediğinden kesin olarak emininiz. Zira YÖK başkan vekili kendileri. O günlerde asıl başkan tatilde olduğundan yerine bakmakta. Temmuz sonu itibariyle başına geleceklerden haberdar bulunan ve kendisi ile görüşmeye gelen öğrenci heyetine tamı tamına şöyle diyor: “Bu zamları biz yapmadı ki hükümet yaptı.” Pardon? Siz hangi makamı işgal ediyordunuz acaba? Daha bitmedi! “Biz fakir öğrencilerin bu harçları nasıl ödeyeceklerini hiç düşünmemiştik.” Bir pardon daha. Ha o günden bu güne aynı şahsın hükümetle harç zamları konusunda polemiğe girdiğini falan zannedebilirsiniz YÖK üyesi olarak. Yani “o günden sonra düşünmüştür bu konuyu” falan diye hayal kurabilirsiniz, adamın isminin başındaki Prof. Dr. sıfatını ciddiye alıp. Havanızı alırsınız.DisütopyaŞu an öğrenciler alttan aldıkları dersin kredisi başına para ödemekteler. Yüzde yüz, yüzde iki yüz, üç yüz, dört yüz, beş yüz zam demek bu yerine göre. Böylece Nokta otoma(ma)syon filan gibi sistemlerin en sonunda ne işe yarayacağı ortaya çıktı. Memurun, araştırma görevlisinin, herhangi bir insanın insafına bırakmayalım tahsilâtı diye icat edilmiş meğer bu programlar. Biz de “yahu çalışmayan programı kullanmakta niye ısrar ediyorlar” diye saf saf sormaktaydık. Yıllar önce biz öğrenciyken anlattığımız disütopya, AKP’nin becerikli elleri ile gerçekleştirilmiş durumda. Kredi başına, saat başına para: buyurun buradan bilim bilgi üniversite. İşte benim şimdiki disütopyam; -AKP’ye akıl vermek gibi olmasın ama- “Hocalar falan yeterince çalışmıyorlar zaten, ders alma sistemini hallettik de şu ders verme sistemi de pek verimsiz” kanaatinden yola çıkarak- Onları da taşerona versek mesela. Yani şöyle; ana bilim dalı başına ihale açsak misal. Gelse teklifler: “efendim bizim elimizde 3 prof, 5 doc. 6 yard.doc. 8 asistan var. Şu, şu derslerden şu kadar saat veririz. Şu kadara da olur dönemlik” diye? Açık eksiltmede kazanan verir dersi. Olmayacak şey mi? Olur olur. İhale kurulunun başına da Demir’lerden birini geçirdik mi sırtımız bir daha yere gelmez. Yemekhaneden giren özelleştirme benim hayal edebildiğim şahikasını da bulur böylece üniversitede. Daha da endişelenecek hiç bir şey kalmaz, AKP’nin ve neoliberalizmin benim hayal gücümü de aşabilecek aç gözlülüğünden gayrı.
Daha seçim havasını atlatamadan yeni ÖSYM skandalı patlayıverdi. “Artık bir ayı geçen süredir içimde saklayıp durduğum yaraları höykürmenin zamanı geldi” diyordum tam. “Sayın Cumhurbaşkanı”, “Sayın Başbakan”a yüklenecektim.”Ben size satır arasında demiştim” diyecektim. “Bu Ali’nin başınıza dert olacağı daha o günden belliydi”. “Şimdi yine bir yol ayrımındasınız; ya beni ÖSYM başkanı yapın, ya Ali Demir’i yılın elemanı seçin diyecektim.” “Yani kendisini bir türlü tasfiye edemiyorum süreçten, kendisi istifa etmiyorsa yok mudur bi kaset?” Benim akıl hocası diğer “köşe” yazarlarından neyim eksik akıl verme hususunda? Sonra baktım “köşe” yazarlarının haline.Vazgeçtim. Hem zaten Yusuf Ziya Özcan meseleyi diyalogla çözecekmiş.Her derde deva biber gazıAz kafam karıştı gerçi. “Hata”lı gördüğümüze “ıslah” maksadıyla gaz sıkmıyor muyduk? Sizi proveke etmiş, Ali Demir’i nihai amacım için tasfiye etmeye çalışmış gibi olmayayım ama. Şimdi ben olsam yani sizin yerinizde, alır gazı elime, gider Ali Demir’i bir güzel ıslah ederdim. Zaten “Biber gazı orantısız gücün ifadesi değil” ki. “Şu anda dünyanın en modern manada, yani bu tür şeyleri yatıştırmada kullandığı biber gazıdır.” “Ben bunu ortaya atanın yalancısıyım Aliciğim” derdim. Gerçi ben “neyi nerede kullanacağını en iyi bilen bir emniyet mensubu”değilim. Yani bileceksin işte! Ne zaman biber gazı sıkacaan, ne zaman copu çakacaan kafaya, ne zaman kalça kemiği kıracaan, ne zaman öldüreceen ne zaman çiğneyeceen. Ne zaman, hangi kamerayı, kime kuracan. Kimi ne zaman dinleyeceen…Yanıma Kalır!Sıktım gazı diyelim Ali Demir’in kafaya. Ama ya Ali Bey taş atarsa? “Yani o taşları atanlara karşı, herhalde biber gazı ondan daha tesirli değil” deyip yırtarım yahu!Ama ya gazeteci kontenjanından beni hale yola sokarsa Ali’nin ağabeyi; “Bunlarla ilgili programlarınızda(pardon köşenizde) Ruşen Bey (pardon Bilge Hanım) ne yaptınız? Acaba ne gibi bir kınama yaptınız? diye münasebetsiz bir tehdit gelirse. Benim tehdite hassas bünyemin eller arkada horoz misali açılmış, kafa öne çıkmış “uleeeyn! Ben efenin harman olduğu yerden geldim başbakan, sen beni tehdit mi ediyon?!!” formunu almasını nasıl önleyecem? Neyse ya, nasıl olsa herşey yanıma kalır. Yanılıyor muyum?Çılgın Projelerim, hadi bi daha!Karadeniz’de iki bin değil dört bin baraj yapsam, Sinop’a bir değil iki nükleer kondursam, Kütahya’ya gümüşün yanına bir de altın madeni açsam. Versem siyanürü içme suyuna. Sabotaj desem. Kazdağını dümdüz etsem. Helalinden ikiyüz değil dörtyüz termik santral. Daha çok taşeron, daha çok iş kazası, daha çok katliam. Sendikaları süründür, insanları öldür.Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır zira. Tüm Ege’yi Kütahya’ya çevireceeez! Hopa’daki gibi girişiceez her yerde itirazı olana.Hizmet canım bunlar. Biz size efendi olmaya değil hizmet etmeye geldik.Ayyy kafam çok karışık. Zaten bitmedi şu “haydi bi daha!” Ben kafamda çalıyor sanıyordum.Baktım ekranda çalıyormuş. Seçim sonrası seçim şarkısı çalınmaz diye bi seçim yasağı yok mudur erenler?Kirli sarı ve diğer renklerO kirli sarı renk, daha da ayrıntıya girmeyeyim renk konusunda, bastı da bastı. Halimin sebeb-i hikmeti budur. Toptan delirmedim yani. Sadece renk basması oldum. Yani ben bu ton sarıyı sevmem de o yüzden. Başka bi kastım yok. Adı “kırmızı” olan diğeri iyice sıkıştı kuzeye ve kıyıya. Nerdeyse denize dökülecek İzmir›den. Felek vurdu zaten onlara bir de ben vurmayayım. Gidip tatil yapsınlar.Yaz malumunuz. Denizin ve tatilin zamanı. Ve denizin rengi mavi. Hayrettir o mavi denizin kenarından değil de taaa öte yandan çıktı. Mavi severim ben. Aslında kırmızıyı da severim ben. Dünyanın her yerinde sallanan o isyankar koyu kızıl bayrakları.O canlı sarıyı da severim, kirli olmayan ve bizi eşitleyen. O büyük ormanlarını, sonsuz çayırlarını da severim bu dünyanın, yemyeşil…Hepsini bir arada olursa ya? O daha da güzel bak!. Bu renkleri kuşanmış kadınlar, çocuklar, gençler, adamlar bir deniz gibi geldiler.O zulüm görmüş insanlar, evlatlarını yitirmiş insanlar, gözyaşları kurumamış analar, kararmış yüzleri ile ağlayamamış cefakar babalar. Koskoca kentlerin yükünü genç elleri ile taşıyan allı pullu kıyafetleri ile esmer kadınlar, mor gömlekli delikanlılar. Onlar zulüm görmüş diğerlerini, kendi derin acılarının en derininde bulmuşlardır. Bağırlarına basmışlardır. Memleketin hapishanelerinde yatmışlarını, zalimleri ile kanlı bıçaklı olmuşlarını, kanlı tuzaklarından Kızıldere’lerinden çıkıp gelenlerini, emekçilerini, soruşturmaların, gazın copun mağduru öğrencilerini, sosyalistlerini, hep yenilmiş, hem de tarihin yenilenlerinden yana olanlarını. Seçim gecesi ilk sonuçları görüp birayı bırakıp rakıya davranan efkar havası İstanbul’dan ve o masmavi susuz denizinden memleketin, ve sonunda Mersin’den gelen haberlerle dağılmıştır. O deniz bloğu taşırmış, barajı çökertmiş, On’lar, “devletin ve tabiatın ortak yanlış soru”larına tarihin sahnesine çıkıp “en arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığını” vermişlerdir. Kalbimizin nehirleri şimdi “solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine” dökülmektedir.
Atv-Sabah direnişinde, pardon grevinde son grevci Ender Ergün’ün işe iade talebine ilişkin karar Yargıtay’tan geldi. Yerel mahkeme “kanundışı greve katıldığı” gerekçesi ile işine son verilen Ender’in iş akdi feshini yok saymış, haksız yere sendikal nedenle işten çıkarıldığına hükmetmiş, işvereni de Ender’in iş akdinin haksız yere, sendikal sebeple feshettiği için 4 aylık tazminatı ödemeye mahkûm etmişti. Yargıtay işte bu 4 aylık tazminatı yeterli görmedi ve 12 aylık tazminatın daha isabetli olacağına karar verdi. Yoksa Yargıtay da grevin kanundışı olmadığı ve Ender’in sendikal sebeple işten çıkarıldığı konusunda yerel iş mahkemesi ile hemfikir. Yani kısaca son grevci Ender Ergün’ün bizce zaten şüphe götürmez olan sendikal sebeple işten atıldığı kanaati en yüksek mahkemece de onaylandı.Ne Kadar Haklıyız!Ne kadar haklıyız. Haklıyız da şimdi ne olacak? Eğer bir işçi sendikal sebeple işten atılırsa, mahkeme işe iadesine karar verirse ve işçi de işe geri dönmek isterse ne olur? Memleketimizin kanunlarına göre bu işçiyi işe geri alıp almama kararı bizzat bu işçiyi sendikal faaliyette bulunduğu için işten çıkaran işverene aittir. İster sendikal tazminatını öder işe almaz, ister işe alır. Pratikte sendikal tazminatı ödeyen işveren çoğunluktadır. Bir de işçiyi işe alan, sonra tekrar “başka bir nedenle” tekrar işten çıkaran cingöz patronlar da var tabii. İşte Örgütlenme özgürlüğü budur(!), yani, örgütlenme özgürlüğünüzü parasını bastırır satın alır patron. “Efendim, örgütlenme özgürlüğünün tazminatı olmaz! uluslararası anlaşmalar-sözleşmeler böyle örgütlenme özgürlüğü olmaz diyor, bakın altına da imza atmışsınız” diye istediğin kadar yırtın. Bizde böyle! Ne kadar ekmek o kadar köfte! Paran kadar konuş paran kadar örgütlen! İleri demokrasi işte!Gelsin Sendika!Atv-Sabah grevinde ise durum biraz daha karışık. Çalışanlar sendikada örgütlendiler. En büyük dertleri durmadan el değiştiren bir iş yerinde çalışmaktı şüphesiz. Her gelen çalışanlara hiçbir söz hakkı tanımaksızın kendi kurallarını ilan ediyor ve çalışanlara da bu kurallara sorgusuz sualsiz uymak düşüyordu. Bununla da kalmıyordu mesele. Her gelen kendi adamını da birlikte getiriyor dolayısıyla her el değiştirme ile yeni bir işten çıkarma dalgası boğuyordu çalışanları. “İşyeri el değiştirdi bu kez kimler işten çıkarılacak?” sorusu başlarının üzerinde durmadan sallanıyordu. Her el değiştirmede elden giden haklar da cabası. Bugün öğle yemeği veriyoruz, yarın, el değiştirdi öğle yemeği yok mesela. Sonuç? Sonuç kendi hayatımıza dair söz söyleme hakkını ele almanın yolu örgütlenmek. Gelsin sendika.Ekmek, Köfte, SendikaSendika geldi. ATV-Sabah’ta bin kişi çalışıyordu, altı yüze yakın bir sayı ile sendika toplu sözleşme yetkisini aldı. İşverenle toplu pazarlık masasına oturuldu. Toplu pazarlık masasında otururken işveren rahat durmadı tabii. İşyerinde sendika üyelerini odalara çağırmalar istifaya zorlamalar başladı. Harekâtın başını şu an Türk Ceza Kanun’un ilgili hükmü gereğince sendikalaşmayı önlemek suç olduğundan bu suçtan yargılanan Dergiler genel yayın yönetmeni Levent Tayla çekmekteydi. “ikna oda”ları yalnız İÜ’de kurulmamış şüphesiz. Bir de buralarda kurulmuşu var. Çalışanlara sorarsanız eski sendikacı Endüstriyel İlişkiler Müdürü Şefik Çalık da az gayret sarf etmemiş bu hususta. İşte Çalık Holding’in sosyal sorumluluk anlayışı: “topluma aldığını geri verme”, Çalık Holding aldığını geri veriyor; alın size örgütlenme özgürlüğü(!).Grev Vardı! Yoktu!Sonra bir “grev vardı yoktu siz yanlış yerde greve çıktınız” faslı var. Turkuaz mahkemeye başvurup bu tür iddialarda bulunuyor. Yerel mahkeme grevi durduruyor. Bu arda 9 işçi işe iade davalarını kazanıyor. Çoook(!) şaşırtıcı bir şekilde grev de olmadığından o dönemde, sendikal tazminatı ödeyip işe almamayı seçiyor işveren. Yargıtay grevin grev olduğuna karar veriyor en sonunda. Grev pankartı asılıyor tekrar ATV-Sabah’ın önüne. 9 işe iade ve yüzlerce istifa. Kala kala bir Ender kalıyor kapının önünde.-TGS’de bu süreçte neyi yaptı neyi yapamadı bir gözden geçirse hepimiz için iyi olmaz mı?- şimdi onun Yargıtay’tan kararı geldi işte. Ender bu karara göre işe iadesini istiyor. İşte en büyük cesaret de burada. Bizzat girip o işyerinde çalışmak. Turkuaz bir kağıt yollamış kendisine. O kağıdın üzerinde “gel çalış” diyor. Ama alt paragrafta “kapının önünde grev var. Yasal hakkımı kullanıyorum. Grev sona erene kadar bütün hakların askıda. Yasadan kaynaklı seni çalıştırmama hakkımı sonuna kadar kullanırım” diyor. “Grev var! Yok!” oyununa devam yani. Bu yazı yazıldığı sıralarda Ender noterle birlikte ATV-Sabah’ın önüne gitti. İşe geri dönmek için. Şefik Çalık Ve avukatları çıkıp “medeni” bir şekilde grev nedeniyle kendisini çalıştırmama haklarını kullanacaklarını söylediler. Yeniden mahkeme koridorları. İşine gelince grev var, işine gelince grev yok, dolaş babam yan yolları.Bilenelim!Koskoca bir binanın önünde, koskoca bir caddenin kenarında kendi başına ama arkadaşlarıyla, mesela daimi eylem orkestrası Bandista ile duran, senle benle duran adamın işe iadesi. Orada Turkuaz’ın binalarında hapis ama çaresizliklerini anladığımız ve daha sendikadan istifa ederken gururlarını yitirmenin, karakterlerindeki aşınmanın acısını içinde hissettiğimiz ve bu yüzden çoktan affettiğimiz arkadaşlarımız var. Onlarının başının üzerinde hala “ya işten atılırsam?” kılıcı durmadan sallanıyor…buzz!… gibi bir hava var içinde o camlı binaların. Karşıda cephede ise Turkuaz var, Çalık Holding var. Enerji yatırımları var. Tekstil, inşaat, madencilik yatırımları var. Var oğlu var. Ha bir de hükümet var karşı yanda. Akraba kontenjanından. Bunların karşısında şansımız olur mu? Umutsuz olmak için hiçbir sebebimiz yok, yeter ki iyi yenilmeyi bilelim. Yeter ki kavgaya bodoslama değil, yanlışlanabilir bir strateji ile dalalım. Dalalım ki neyi nerde nasıl yanlış yaptığımızı bilelim. Bir daha ki kavga için oradan bilenelim.
Yumurtalar uçuyor. Bu kez yumurtlar tam hedefini buluyor. Önce muhalefet olamayan muhalefet partisi alıyor nasibini protestolardan. Sonra gerçekten Burhan Kuzu’nun üzerinde patlıyor yumurtalar hem gerçek manada hem de politik olarak doğru hedeflerini buluyorlar. Hem iktidar hem muhalefet nasipleniyor gençlerin öfkesinden. Geleceksizliğinden.DeneyimBurhan Kuzu, kuzu kuzu şemsiyelerin altında. Aslında öğrenciler kendisine iyilik yapmış vaziyetteler. Hayır, yumurta sonrası saçı çıktı diye değil. Öğrencilerin, yani karşısında duranların kendisine bu memleketin çoğunluğunu oluşturan gençlerin hissiyatlarını üç saniyeliğine de olsa yaşayarak öğrenme şansı verdikleri için. Geleceksizleştirilen, geleceğe dair bir ümidi olmayan ama bu konuda ne zaman ağızlarını açsalar karga tulumba salondan çıkarılan, ağızları kapatılan, coplanan, gazlanan, yasadışı örgüt üyesi ilan edilen öğrencilerin bastırılma duygularını yalnız ve yalnız üç saniyeliğine ve gazla copla dayakla değil yumurta ile yaşadı Burhan Kuzu. O şemsiyelerin altından büyük bir öfkeyle, konuşturulmamış bastırılmış insanların öfkesiyle homurdanıyor. Bu durumda nasıl da saldırganlaşıyor hemen. “Dekan istifa etsin, babam da yönetir, beyinsizler”.ne aklına gelirse söylüyor. Bana çarpıcı gelen bir karşıtlık bu. Yalnız bu kez konuşamamış, üç saniyeliğine “şiddete” maruz kalmış. İfademi bağışlayın ağzından köpükler saçıldı saçılacak. Kahır ve çaresizlik.Akıl öğretmekBu memleketin ekseriyeti için sürekli bir ruh durumudur kahır ve çaresizlik her söyleyeceğinin ağzına tıkılması, dinlenmemek. Halbuki sizin Burhan Kuzu, siyasetçilerin “gençler ve gelecek” konulu demagojilerine maruz kalmamak olası değildir. Siz ki bir politikacı olarak tüm dergilerde gazeteler televizyonlar da fikirlerinizi çarşaf çarşaf bildirirsiniz. Miting alanlarında bangır bangır konuşursunuz buna rağmen üç saniyeliğine susturulmaya ne büyük şiddet ve öfkeyle cevap verdiniz, kendinizi kaybettiniz. Kendinizden ölçü alın ve gençlerden ve emir eriniz pozisyonuna sokmaya çalıştığınız Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanında özür dileyin. Diyorum ama, benim işim değil size akıl öğretmek. Dinleyip dinlemeyeceğinizin zaten cevabı açık da, bunu vazife edinmiş birçok köşe yazarı var zaten sizin dinlemenizden bağımsız. Ben başbakanın tariflediği “kadrolu öğrenci” olarak içinden geldiklerime akıl vereyim.Kadrolu öğrenciden öğütler ve sorularMethiye yazmayacağım size. Yaptıklarınızın ne denli zor olduğundan da dem vurmayacağım.. 96 dan bu yana öğrencilerin kendi talepleri ve protestoları ile ülke gündemini belirledikleri olmamıştı. Yumurta ile yatıp yumurta ile kalkıyoruz son günlerde. Elinize sağlık. Miyadı dolan iktidar öğrenci hareketine sataşırmış hem. “demokrasi”lerinin sonuna geliverdik birden. Karşınızda bir kez daha çirkinleşti iktidar gösterdi gerçek yüzünü herkese. Bütün bunlar iyi güzel. Bütün bunların tadını çıkarın. Şimdi çalışmadığımız yerlerden soralım ama bir de kendimize.Soruşturmalar gelecek bunun ardından hazır mıyız? Başbakan elinde kanıtlar olduğunu söylüyor “terörist” olduğunuza dair. Olmadı tekel işçilerinin eylemlerinden, diğer yumurta eylemlerinden görüntü toplayacaklarmış. Plan belli, “şu eylemde de var, burada da yumurta atmış demek ki AKP’ye karşı demek ki Ergenekoncu” mantığı işleyecek. Belli ki bunca senedir faşistlerden çektiğimiz yetmezmiş gibi Ergenekon torbasına konup sallanacağız, onlarla aynı yerde anılacak adlarımız. Yeterince çok muyuz, yeterince bir arada mıyız bunu göğüslemek için?Medya ilgisi üç günlük. Bilemedin bir hafta. Sarhoş edici, doğru. İnsana cürümünden fazla yer yakma olanağı veriyor tamam. Ama sonra? “Öğrenci hareketi” sıfatını hak edecek durumda mıyız peki? Öğrenci olduğumuz yerlerde öğrencilerin kendi sözlerini söyleyebilecekleri kalıcı zeminler oluşturabildik mi? Kendi kuşağımızın sözünü oluşturabildik mi? “Yarın okuldan mezun oldum, ne olacağım belli mi” korkusuyla yatıp kalkan binlerin sözcüsü olabildik mi? Örgütlenebildik mi kendi öz örgütlerimizde öğrenciler olarak yeterince ve birlikte? Daha da ileri gideyim, öğrenci olduğumuz yerlerde Loç Vadisinde Hes’e direnen sarı yazmalıların, köylülerin, fabrika önlerinde örgütlenme özgürlüklerini kullanmak için direnen işçilerin ve sendikaların sesi ve destekçisi olabildik mi? Onlara somut olarak destek olanların sayısını arttırabildik mi kendi amfilerimizde sınıflarımızda. Onları mağdura eden şirketin mallarını kovabildik mi mesela kantinimizden? Gerçek ve uzun vadeli ilişkilerimiz oldu mu onlarla, başından sonuna birlikte durabildik mi? Yenilmeyi göze alıp, var gücümüzle tartışabildik mi hocalarımızla derslerde? Evet, şimdi oralara dönme zamanı. Çıktığımız amfilere gidip, “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” deme zamanı yanımızda oturan sıra arkadaşımıza. En zoru bu biliyorum. Bu ülkeyi sallayabilmek bile bazen bundan daha kolay.
Bir çare arıyoruz halimize. Çoğunlukla kişisel bir huzursuzluk gibi başlıyor. Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor çareler konusunda. Bir takım ipuçları. Bildiğiniz soru işte ne olacak bu memleketin hali? Daha da özüne inelim mi meselenin: ne olacak bu solun hali? Memleketin haline ne demekteyiz yani topluca. İşte sorun da burada başlıyor.Dolaşıp birbirimize çarpıyoruz bir avuç insan. Durmadan platformlar kuruyoruz. Başı sonu, ucu bucağı olmayan platformlar. nokta nokta ile dayanışma platformu. Kampanyalar örgütlüyoruz. Bugün buna yarın ona. Zaman emek ve enerjimizi koyuyoruz hepsine. Hepsine. Zaten az olan zaman emek ve enerjimizi. Bir mirasyedi gibi davranıyoruz çoğunlukla. Olmasın diye değil bunlar ama. Şu soruyu sormadan edemiyor insan. Bir önceki deneyimden ne kalıyor geriye. Bir başarı? Diğer ezilenlerinde gözünde umut ışığı yakacak bir küçük zafer? Bir sonraki mücadeleye aktarılan biriktirilmiş ilişkiler? Bir sonraki mücadelede kullanabileceğin bir zemin? Farklı politik gruplar arasında birlikte mücadele etmenin getirdiği bir güven ilişkisi? Bir ortaklık duygusu? Ezilenlerle, hayatı değiştirecek öznelerle sürekli, devamlı ve gerçek bir ilişki? Hangisi? Hangisi hepimizin hanesine ezilenlerin ortak bir kazanımı olarak yazılıyor? Cevap hiç biri. Tüm bu eşsiz deneyimler bir kanalık kuyunun içerisinde kaybolup gidiyor.Kendi Kuyumuzun İçindeBiz şu şu şu meselede şunu yaptık diyenler elbet var. Verdikleri emekleri görmezden gelmek için söylemiyorum ama kimin haberi var? Hep birlikte geliştirebildiğimiz yanıtlar pek bir kısıtlı, onun deneyimi benim olamıyor bir türlü, arada görünmez duvarlar. Kimi alanlarda ipuçları var elimizde. Kimi yaptıklarından mücadelesinden memnun, umut verici buluyor kendi köşesinden yaptıklarını. Bir partiye, bir siyasi gruba, bir derneğe üye. Kimi sonu gelmeyen ve canımızı yakan dışarıda kanlı canlı duran gerçekle ilişkisi kendinden menkul tartışmalara fazlaca maruz kalmış. Maruziyet maraza dönüşmeden çekilmiş kendi yalnızlığına. Ama bunun kendi kuyusu olduğunun farkında.İçeriden Bağlanmak Mümkün mü?Karamsarlık olsun diye yazmıyorum bunları. Kendi kuyumuzdan çıkmak mümkün mü diye sormak için yazıyorum. Zira karşımızdakiler güçlüler ve birlik halindeler. Birlik halinde sömürüyorlar insanı. Onu hep birlikte bir makine parçasına dönüştürmeyi hayatın kuralı sayıyorlar. Dünyayı yaşanmaz bir hale getiriyorlar el birliği ile. Makine başında iş kazası olmazsa ekolojik tahribatla yarattıkları selle boğuyorlar. Uluslara bölüyorlar bizi cinsiyetlere kendilerinden olmayanları aşağılıyor yok sayıyor, olmadı katlediyorlar. Biz kendi kuyumuzda oturuyoruz. Bazen kendi yaptığımız işten memnun bazen huzursuz. Ama kendi kuyumuzda. Kafamızın içerisindeki kompartımanlarda da oturan konuklar var. Ekolojistler feministler sosyalistler ve daha neler. Ah bunları bir araya getirsek?!!! Kendi politik doğrularımızı durmadan kendimize ve kendi kuyumuzun içerisindeki diğerlerine tekrarlamaktan bıkmadık mı? Bu politik doğruları başkalarının da hayata geçirebileceğine ne zaman inanacağız. Bir deri fabrikasında çalışan bir işçi ile hayvan haklarını tartışmanın ancak onun örgütlenme mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğumuzda mümkün olduğu ne zaman kafamıza dank edecek? Aynı işçinin ailesinin fındık üreticisi olduğu mesela? Başka birinin zehir saçan bir nehrin kıyısında yaşadığı, diğerinin ev içi şiddetin mağduru olduğu? Ve tabii bir de bu işçilerin köylülerin ezilenlerin çoğunun kadın olduğu.Taciz ve SiyasetKadın demişken “kadın meselesi” kompartımanından konuşmanın tam sırası belki de. Kendi meselemiz üzerine konuşma hakkını elde etmişken durmayalım bari. KESK Genel Başkanı diğer bir yöneticinin bir çalışanı tacizi “iddiası” sebebiyle istifa etti. Ne yazık ki biz kadınlar açısından sendikalardaki herhangi bir taciz vakası, başka yerlerde olduğundan daha şaşırtıcı değil. Bu son istifanın “büyük siyaset” komploları ile tartışılması asıl meselenin üstünü örtüyor. Ortada daha büyük bir sorun var. Çünkü taciz “siyaset” tanımın dışında başka bir siyasetin bir aleti imiş gibi ele alınıyor. Kadınları hayatları hakkında karar alınacak mekanizmalardan dışlamanın bir yolu olarak taciz “siyaset” sayılmıyor. Sorarsanız “adi vaka” “küçük siyaset”. Belki de sorular şunlar olmalı: bu sendikada taciz ve ev içi şiddet sorunları için başvurulacak kadınların belirlediği bir mekanizma var mıdır? Bu mekanizma mevcut disiplin süreçleri dışında işletilebilir mi? Yani daha doğrudan ifade edersek mesela tacizcinin imzası gerekmeden. Bu başvuru mekanizmasının başvuru süreçleri üyelere yöneticilere çalışanlara anlatılmış mıdır? Buna kaynak, zaman ve enerji ayrılmış mıdır? Cevabı biliyorsunuz, cevap koskoca bir hayırdır. Akla gelmemiş bile olması muhtemel. Onca yapacak “büyük siyaset” varken sıra gelmemiş olmalı(!) hayatı değiştirecek “küçük siyaseti” ana doğrultumuz yapmaya.
SORU: SGK’ya kimler borçlanabilir? Nereye başvurmak lazım?İstanbul/ Muzaffer Sencer“Hİzmet Borçlanma İşlemlerinin usul ve esasları Hakkında Tebliğ”e göre “5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri kapsamında sigortalı sayılanlar ile bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra ilk defa (c) bendi kapsamında sigortalı olarak çalışmaya başlayanlar, 5510 sayılı Kanunun 5 inci maddesi gereğince haklarında bazı sigorta kolları uygulananlar, isteğe bağlı sigortalılar, 2925 sayılı Kanuna tabi sigortalılar ile bunların hak sahipleri” 5510 sayılı Kanunun 41 inci madde hükümleri gereğince borçlanma yapabilirler.Yine 5510 sayılı Kanunun 41 inci maddesi uyarınca; a) Kanunları gereği verilen ücretsiz doğum ya da analık izni süreleri ile 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki sigortalı kadının, ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra iki defaya mahsus olmak üzere doğum tarihinden itibaren geçen iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmaması ve çocuğunun yaşaması şartıyla talepte bulunulan süreler, b)Kanunun 4 üncü maddesinin (b) bendinin (1) ve (3) numaralı alt bentlerine göre zorunlu sigortalılıkları devam edenler hariç olmak üzere, er veya erbaş olarak silah altında veya yedek subay okulunda geçen süreler, c) 4›üncü maddenin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında olanların, personel mevzuatlarına göre aylıksız izinde geçen süreleri, d) Sigortalı olmaksızın doktora öğreniminde veya tıpta uzmanlık için, yurt içinde veya yurt dışında geçirdikleri normal doktora veya uzmanlık öğreniminde geçen süreler, e) Sigortalı olmaksızın avukatlık stajını yapanların normal stajda geçen süreleri, f) Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında geçen sigortalılık süreleri hariç, sigortalı iken herhangi bir suçtan tutuklanan veya gözaltına alınanlardan bu suçtan dolayı beraat edenlerin tutuklulukta veya gözaltında geçen süreleri, g) Grev ve lokavtta geçen süreler, h) Hekimlerin fahri asistanlıkta geçen süreleri, ı) Seçim kanunları gereğince görevlerinden istifa edenlerin, istifa ettikleri tarih ile seçimin yapıldığı tarihi takip eden aybaşına kadar açıkta geçirdikleri süreler, borçlanma kapsamına alınmıştır.SİgortalIlIk ŞartIBorçlanmalarda diğer bir şart da “Sigortalılık Şartı”dır. Hizmet borçlanmalarında, 5510 sayılı Kanun veya mülga sosyal güvenlik kanunlarına göre tescil edilmiş olmak yeterli olup, sigortalının kendisi tarafından yapılan başvurularda borçlanma talep tarihinde, hak sahiplerince yapılan başvurularda ise sigortalının ölüm tarihinde fiilen sigortalı olma şartı aranmaz. Ancak, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 5434 sayılı Kanuna tabi hizmetleri olanlar ile ara vermeksizin 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında sigortalılığı devam edenler ve bunların hak sahiplerince yapılacak borçlanma taleplerinde 5434 sayılı Kanun hükümleri uygulanır.Nereye BaŞvurmalI?Hizmet borçlanması yapmak için; a) İlk defa 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine tabi çalışmaya başlayan sigortalılar, 2925 sayılı Kanuna tabi sigortalılar ile mülga 506, 1479 ve 2926 sayılı kanunlara tabi olan sigortalılar ve hak sahipleri sosyal güvenlik il/merkez müdürlüklerine müracaat edeceklerdir. b) 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başlayan, 5434 sayılı Kanuna tabi iştirakçi iken, Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibariyle 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamına alınanlar ile bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olarak çalışmış olup, 5510 sayılı Kanunun4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine tabi olarak yeniden çalışmaya başlayan sigortalılar ile hak sahipleri, c) 5510 sayılı Kanunun 46 ve geçici 4 üncü maddelerine göre yapılacak borçlanmalar için 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine tabi olan sigortalılar, bağlı bulundukları kamu idareleri aracılığı ile kurumca örneği hazırlanan borçlanma belgesi ile Sosyal Sigortalar Genel Müdürlüğü Sigortalı Tescil ve Hizmet Daire Başkanlığına, müracaat edeceklerdir.Yitirmeye veİlkay’a dairDoktorlar umutsuz konuştular hep. “zor” dediler. Ama biz onun hep en zorların içinden, imkansızların içinden mucizeler çıkardığını bildiğimizden umut ettik. En çaresiz anları ömrümüzün, Siyasal’ın İlkay’ı (Akça) dün adaletsiz ve zor bir hayattan ayrıldı. Bizi arkada boğazımızda bir düğümle bıraktı. Aynı adaletsiz ve zor bir hayatın içinde daha eksilmiş. Ama bazı insanların mirası birkaç eşyadan daha fazladır hep. Hepimizin içinde onunla ve ondan öğrendiğimiz bir şeyler var bu adaletsiz ve anlamsız hayatı daha adaletli ve anlamlı kılmaya dair.Hoşçakal İlkay.
