Ben bir bilgisayar firmasında çalışmaktayım. Sosyal güvencem yok ve asgari ücrete çalışıyorum. Alanım bilgisayar teknikerliği ve çalıştığım yerde teknik serviste görev yapıyorum. Sabah 9’da iş alıp, akşam 8’de bırakıyoruz. Cumartesi ise tam gün çalışıyoruz.. Elinden gelse patron pazar günüde çalıştıracak bizi ve tabi parasız. Çalıştığım yerde birde çırak var. 16 yaşında, okul harçlığını çıkarmak için ve bir şeyler öğrenmek için çalışıyor. bu çırak arkadaşım ise haftalık 20 TL almaktadır. Kanuna göre 400 ya da 450 tl arasında alması gerekmekte ve çıraklık sigortası olması lazım ama ne yazık ki ne çırak arkadaşımın ne de benim sigortam vardır. Aylık mavi akbil kullanıyorum ama 115 TL olan akbil parasının sadece 50 tl sini veriyor patron. Sebep olarak ise param yok diyor. Ama çok iyi biliyorum ki firmanın aylık geliri 5 ile 6 milyar arasında. Bu gelire sahip bir işveren sigorta yapmıyor, parayı zamanında vermiyor, yoldan kısıyor, yemekten kısıyor. Yemek paramızda 3 TL. Patronumuz bir de günde 5 vakit namaz kılan dindar bir insan. Sözde Müslümanlıkta hak geçmez, ama bunlar alışkın ne de olsa hocaları Fettullah ABD’de yaşıyor. Cami yardımı toplamak için, hayır kurumları ofise gelir. Patron 50 tl-100 tl gibi bağış yapar din adına ama çalıştırdığı elemanların teknik servisine bir klima almaz param yok diye ve biz o sıcaklarda çok zahmet çektik. Sadece aspiratörle yetindik. Zaten 2 bilgisayar çalıştığı zaman teknik servis hamam gibi oluyor. Ayrıca ben işe başlayalı 3 ay oldu, sadece 1 aylık maaşımı alabildim. Üniversite bitirdim bu alanda. Ama sözde teknoloji çağındayız. Ama iş sıkıntısı var.Ramazan ayında, ben oruç tutmadığım için ilk 2 hafta yemek parası vermedi patron. Tabiî ki bu süreçte Alevi olduğumu ve sol görüşlü olduğumu az çok demeyim, ama tam anlamıyla anladı. Yanımda da tabii solu, emeği kötüleyerek yanına gelen cemaatçilerle konuşuyor. Referandum sürencinde hayır diyenler vatan hainiymiş, demokrasi istemiyormuş, din düşmanıymış, İsrail uşaklarıymışız hayır diyenler. Nazım der ya; vatan sizin çeklerinizse polis copuysa, çiftliklerinizse diye siz vatanseverseniz ben vatan hainiyim der ya o zaman emeği savunmak, barış istemek, özgür, demokratik bir ülke istemek vatan hainliği ise kabul ediyoruz. Ama inanıyoruz ki, güneş bir gün emekçi halk için doğacaktır.Kirve, ben böyle yazdım iş yerindeki sıkıntılarımı. Eğer uygun olursa derleyip toparlarsan yayınlarsın. Eğer olmazsa da cevap verdiğin için sağ olasın. Ben her gün Birgün Gazetesi alamıyorum, eğer yayınladığın zaman mail atarsan şu gün çıkacak diye, ben de alırım. Dinlediğin için sağ olasın. Ben de gazeteci olmayı çok istedim, ama olmadı. Bilgisayar teknikeri olduk. Eğer bilgisayarında bir sorun filan olursa çözeriz seve. Hoşça kal.İş Kanunu Orada da Geçerlidir.Sorularınız ve sorunlarınız aslında önemli bir gerçeğe işaret ediyor. Türkiye’deki pek çok işyeri, işçi sayısı olarak 10 ya da 3 işçinin altında işçi çalıştırmakta bu işyerlerinin çoğu ya kendisi kayıt dışı, yahut kendisi kayıtlı ancak çalışanları kayıt dışı olarak çalıştırılmaktadır. Bu işyerleri sizin de anlattığınız gibi neresinden tutsanız elinizde kalmaktadır. Örneğin bu işletmeler kendilerini düzenlemelerde yer alan 50 ve üzeri işçi çalıştıran işyerleri için var olan zorunluluklara tabii olmamaları nedeniyle -örneğin işyeri hekimi bulundurma zorunluluğu gibi- adeta iş kanunun dışında kabul etmektedirler. Ancak bu işyerlerinin işverenleri için kötü bir haberimiz var. Kendileri de iş kanunun içerisinde yer almaktadırlar.Haftalık Çalışma Saatleri ve Fazla MesaiÖncelikle sizin durumunuz için şunu hatırlatmakta fayda var. Haftalık çalışma süresi 45 saattir ve bunu aşan süreler fazla mesai olarak değerlendirilir. Günlük olarak fazla mesai dahil çalışma süresinin en üst gelebileceği nokta ise 11 saattir. Günlük çalışma süresi 7.5 saati geçiyorsa en az 1 saat olma üzere ara dinlenmesi yapılır. Ara dinlenmeleri yani molalar çalışma saatinden sayılmaz. Gün içerisinde yemek yahut çay molası verip veremediğinizi tam olarak anlamak mümkün olmasa da, günde toplam 11 saat çalıştığınızı söylemek mümkün. Genel olarak, günde 8 saatlik çalışmanın üzerindeki çalışma fazla mesai olarak kabul edilmeli ve saat ücretinizin %50 fazlası olarak ödenmeli. Bu durumda hafta içi beş gün haftalık 45 saat çalışma saatlerinizi doldurduğunuzdan cumartesi günleri de fazla mesai olarak ödenmeli.Çalışmanın Karşılığını Almak!Ancak fazla mesai ücretlerinden önce anladığım kadarıyla, siz zaten almanız gereken aylık ücreti almakta güçlük yaşamaktasınız. Bu konuda eğer aynı işyerinde 1 ya da daha fazla yıldır çalışıyorsanız alacaklarınızı hesaplayarak(ödenmemiş bulunan haftalıklarınız, yapmış olduğunuz fazla mesailer, yemek ve yol paralarınız) , öncelikle noter aracılığı ile bu alacakların ödenmesi için işvereninize bir ihtar gönderebilirsiniz. Bu ihtar içerisinde işverene belirli bir süre tanıyarak alacaklarınızın bu süre içersinde ödenmesini isteyebilirsiniz. Bu alacaklar ödenmediği takdirde sizin tek taraflı olarak iş akdinizi haklı olarak feshedebilirsiniz. Bu ihtar daha sonra işverene açacağınız alacak ve hizmet tespiti davası için bir delil de oluşturabilir. Buradan sigorta meselesine girebiliriz. İş akdinizin feshinin ardından hizmet tespit davası açabilirsiniz. Bu dava sırasında sizinle aynı işyerinde çalışmış kişilerin tanıklığına ve az önce bahsettiğimiz türde o işyerinde çalıştığınıza dair kanıtlara ihtiyaç duyacaksınız. Eğer herhangi bir bordronuz varsa bu da işe yarayabilir. Tüm bunlarla aynı anda SGK İstanbul il müdürlüğüne veya İstanbul 1 veya 2 no’lu Rehberlik ve Teftiş Grup başkanlığına bir dilekçe ile müracaat ederek sigortasız çalıştırıldığınıza dair şikâyette bulunabilirsiniz. Bu dilekçede ad adres TC kimlik no varsa SGK no, işverenin unvanı, adresi işyeri no’su yer almalı, konu da sigortasız çalıştırılmama dair şikayet dilekçesi biçiminde olmalıdır. Dilekçenin içeriğinde ne kadardır o işyerinde çalıştığınızı, ne kadar ücret aldığınızı belirterek işyerinde hizmet akdi kapsamında çalışmanızın olduğunun işyeri defter ve kayıtlarının tetkiki ile tespitinin yapılmasını, işveren hakkında yasal işlem uygulanmasını talep edebilirsiniz.Hukuksal Yolları Zorlamak!Bunun dışında işyerinde çırak olarak çalıştırılan arkadaşınız aslında “çırak” statüsü taşımıyor. Ancak kendisi 16 yaşını doldurmuş ise, 16-18 yaş arası genç işçi statüsü olarak adlandırılır. Genç işçilerin çalışma koşulları yetişkin işçilerden farklıdır. Örneğin haftalık normal çalışma saatleri 40’tır ve fazla mesaiye bırakılamazlar. Alınan ücretlerin asgari ücretin altında olması, politik görüşünüz ve dini inancınız sebebiyle ayrımcılığa uğramanız, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin olmayışı her biri ayrı bir yazıyı hak ediyor. İşverenler işçilerine yasal haklarını sağlamak yerine “sosyal sorumluluk” adı altında sadakacılık yaparak, yahut sizin örneğinizdeki gibi bağışlarla durumlarını “kurtarıyorlar.”Ancak bu tür işyerlerinde de tıpkı diğer işyerlerinde olduğu gibi kendi haklarımızı savunacak bir örgütlenmemizin olmayışı, biz ezilenlerin birlikte saf tutmamamız en temel sorunumuz. Kendi gücümüzle yakın zamanda haklarımızı elde edemediğimiz durumlarda hukuksal yolları sonuna kadar zorlamakta fayda var.
İstanbul
Trakya’daki Colin’s firmasında çalışmaktayım. Bizim sorunumuz diğer sorunlarımızdan başka, yıllık izinler. Yazın gelmesi ile yine yıllık izinlerimizi kullanma problemi yaşıyoruz. Daha doğrusu özellikle uzun senelerdir bu fabrikada çalışan arkadaşlar mağdur oluyor. Çünkü bizim fabrikada kaç yıl çalıştığımıza bakmadan yalnız bir hafta yıllık izin kullandırılıyor (hafta sonu ile birlikte 9 gün oluyor). Bu yıl da yine aynı olacak büyük ihtimal. Bu sebeple bir kaç ay içerde izni biriken arkadaşlar var. Bu hakları ancak işten çıkarıldıklarında ya da çıkarken para olarak ödeniyor. Halbuki biz bu yıllık izinleri vaktinde kullanmak istiyoruz böyle bir hakkımız yok mu? Fabrika HM ve Tommy Hilfiger gibi markalara çalışıyor. O yüzden temsilciler geliyor. Onlara da ilettik ama bir netice alamadık. Ne yapmamız lazım? Trakya’dan bir işçi.Maalesef Trakya bölgesinde yıllık izinlerin yasalara ve düzenlemelere göre işçiye kullandırılması yerine işverenin keyfiyetine göre kullandırılması söz konusu. Anladığımız kadarıyla Eroğlu Holding’e bağlı bulunan Colin’s de bir istisna oluşturmuyor. Kanunları uygulamak ve uygulatmakla sorumlu bulunan kişi ve kurumlar ise nerede ve ne ile meşguller doğrusu merak ediyoruz. İsterseniz kısaca yıllık izinle ilgili haklarınızı kısaca gözden geçirelim ve bu hakkınızı kullandırtmakla yükümlü olanları nasıl harekete geçirebileceğinize kafa yoralım.YIllIk Ücretlİ İzİn HaktIr!Yıllık ücretli izin hakkı 4857 sayılı İş Kanunu ve Yıllık Ücretli İzin Yönetmeliği ile düzenlenmiştir ve hemen belirtelim ki yıllık ücretli izinin kullanılması işverenin bir lütfü değildir: İş Kanuna göre yıllık iznin işçi tarafından kullanılması esastır ve yıllık ücretli izin hakkından vazgeçilemez. Dolayısıyla iznin kullanılmasının engellenmesi yasaya aykırıdır. “İşyerinde işe başladığı günden itibaren, deneme süresi de içinde olmak üzere, en az bir yıl çalışmış olan işçilere yıllık ücretli izin verilir.”(madde 53) İşçilere verilecek yıllık ücretli izin süresi, hizmet süresi; a) Bir yıldan beş yıla kadar (beş yıl dahil) olanlara on dört günden, b) Beş yıldan fazla on beş yıldan az olanlara yirmi günden, c) On beş yıl (dahil) ve daha fazla olanlara yirmi altı günden az olamaz. Ancak on sekiz ve daha küçük yaştaki işçilerle elli ve daha yukarı yaştaki işçilere verilecek yıllık ücretli izin süresi yirmi günden az olamaz. Yıllık izin süreleri iş sözleşmeleri ve toplu iş sözleşmeleri ile artırılabilir.Yıllık izinlerin bölünmeden kullanılması esastır!Tüm yıl boyunca çalışmış bulunan işçi herhangi bir kesinti olmaksızın yıllık izni süresince dinlenme hakkına sahiptir. Bu kural iş kanununca açıkça hükme bağlanmıştır. “Yıllık ücretli izin işveren tarafından bölünemez.” Yukarıda saydığımız yıllık izin sürelerinin işveren tarafından sürekli olarak verilmesi zorunludur. Bunun istisnası, tarafların anlaşmasıdır. Öngörülen izin süreleri, tarafların anlaşması ile bir bölümü on günden aşağı olmamak üzere en çok üçe bölünebilir. İşveren tarafından yıl içinde verilmiş bulunan diğer ücretli ve ücretsiz izinler veya dinlenme ve hastalık izinleri yıllık izne mahsup edilemez. Yıllık ücretli izin günlerinin hesabında izin süresine rastlayan ulusal bayram, hafta tatili ve genel tatil günleri izin süresinden sayılmaz. Yıllık ücretli izinleri işyerinin kurulu bulunduğu yerden başka bir yerde geçirecek olanlara istemde bulunmaları ve bu hususu belgelemeleri koşulu ile gidiş ve dönüşlerinde yolda geçecek süreleri karşılamak üzere işveren toplam dört güne kadar ücretsiz izin vermek zorundadır. İşveren, işyerinde çalışan işçilerin yıllık ücretli izinlerini gösterir izin kayıt belgesi tutmak zorundadır.YILLIK İzİn Ücretİ, İzİnden Önce Ödenmelİ!İşveren, yıllık ücretli iznini kullanan her işçiye, yıllık izin dönemine ilişkin ücretini ilgili işçinin izine başlamasından önce peşin olarak ödemek veya avans olarak vermek zorundadır. Yıllık ücretli izin süresine rastlayan hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücretleri ayrıca ödenir. İş sözleşmesinin, herhangi bir nedenle sona ermesi halinde işçinin hak kazanıp da kullanmadığı yıllık izin sürelerine ait ücreti, sözleşmenin sona erdiği tarihteki ücreti üzerinden kendisine veya hak sahiplerine ödenir. Ancak bu durum işverene yıllık izinleri biriktirme hakkını vermez.ÇalIŞma Bölge MÜDÜRLÜĞÜ’NDEKİLERdurumu bİlmİyor mu?Peki, sizin durumunuzda, yani Colin’s deki işçiler olarak, yani tüm bu haklarınız olduğu halde kullanamıyorsanız ne yapmalısınız? Öncelikle Bölge Çalışma Müdürlükleri’ne dilekçe ile başvurabilir şikâyette bulunabilirsiniz. Ancak bölgede yıllık izinlerin yasaya uygun şeklide kullanılmadığının yani bizim İstanbul’dan bildiğimiz gerçeğin herhalde oradaki görevliler de farkındadır. Ancak yine de bir dilekçe ile başvurmanız hareket geçmelerine bir vesile olabilir. Denemekte fayda var. Bu sizin yerel hukuktan doğan hakkınız.Colin’s H&M ve Tommy Hilfiger ve FLA ne yapacak?Diğer bir seçeneğiniz ise uluslararası hukuktan ve fabrikanızın ticari ilişkilerinden kaynaklanmakta. Şu anda siz uluslararası markalara anladığımız kadarıyla H&M ve Tommy Hilfiger’a çalışmaktasınız. Dolayısıyla onların mallarını üreten işçiler konumundasınız. Bu markalardan H&M uluslararası FLA (Fair Labour Association-Adil Emek Örgütü) isimli uluslar arası bir yapıya üye, Tommy Hilfiger’ın ise kendi sosyal sorumluluk politikası var.. Böylelikle her ikisi de mal ürettirdikleri yerlerde hem yerel hukuktan hem uluslararası hukuktan kaynaklanan temel işçi haklarının sağlanması garanti altına almaya söz veriyorlar. Yerel mevzuatta işçinin kullanması esas olan ve vazgeçilemez olarak tanımlanan yıllık izin hakkı da, ve sendikaya üye olmayı da kapsayan örgütlenme özgürlüğü de bu temel haklardan. Dolayısı ile hem bu markaların kendi şikâyet mekanizmalarını kullanabilir hem de FLA’nın şikâyet mekanizmalarına başvurabilirsiniz. Biz de köşemizden şikâyetinizin neticelerinin takipçisi olacağımızı şimdiden ilan edelim. Böylelikle “dünya markası” konumunda bulunan H& M ve Tommy Hilfiger’ın dünya kamuoyu önünde altına imza koydukları “Davranış Kuralları”na “Code of Conduct” larına ne kadar uyduğunu hep birlikte görmüş oluruz. Bu arada izin kullanmadıkları halde işçilerden alınmış “izin kullandım” yazılarını yahut işi kitabına uydurma teşebbüslerini kastetmiyoruz “yıllık izin hakkı” derken tabii. Yani uygulamanın kural ve yasaların özüne uygun uygulanmasından bahsediyoruz. Bakalım “önemsiyen marka” olmaya çalışan Colin’s kendi çalışanlarının temel haklarını ne nebze önemsiyor? Bakalım H&M ve Tommy Hilfiger’ın altına imza koyduğu anlaşmalar birer kâğıttan mı ibaret, bir pazarlama taktiği mi, yoksa gerçekten mallarını üreten işçilerin hayatında bir anlam ifade ediyor mu?
Geçenlerde İstanbul Üniversitesinin Orman Fakültesi çalışanları 30 km yol kat ederek öğle yemeği için Beyazıt Kampüsü’ne geldiler. Neden mi? Çünkü aynı yemek için idari görevlilerin yemeğe ödemesi gereken rakam İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt kampüsünde 1 TL 35 kuruş iken Orman Fakültesi Bahçeköy Kampüsü’nde 2 TL. Orman Fakültesi çalışanları da bu durumu protesto etmek ve haksızlığın giderilmesini talep etmek için 30 km yol kat ederek öğle yemeğini Beyazıt’ta Turan Emeksiz yemekhanesinde yedi. Burada “idari görevli” “akademik insanlar” ayrımı meselesine hiç değinmeyeceğim. İşverenin çalışanın öğle yemeğini ücretsiz olarak sağlama eğiliminde olduğu bir ülkede yaşadığımızı da tartışmayacağım. Ama burada bir kez daha taşeron uygulamasının saçmalığına değinmeden de edemeyeceğim. Çünkü bu farklı fiyat uygulamasının ve haksızlığın sebebi üniversite yemekhanelerinin özelleştirilmesi ve yemek hizmetinin taşeron firmalara ihale edilmesi. Çeşitli vesilelerle bu köşede tartışmaya çalıştığımız üzere aynı hizmetin taşerona verilerek “israfın önleneceği, daha kaliteli ya da aynı şekilde ama düşük fiyatlarla alınabileceği” hikayesi kocaman bir yalan. Bu olsa olsa “kamu kaynaklarını nasıl eşe dosta özel kişi ya da şirketlere aktarırım?”ın hikayesidir. Hele yemek söz konusu olduğunda kişi ya da şirketlerin kar etmesinin yolu “maliyetten” kısmak. Yani, emekçileri üç kuruşa çalıştırırsınız, kötü ama ucuz malzeme kullanırsınız. Zaten kar dışında insan sağlığı diye bir derdiniz de yoktur. O pek abarttıkları türlü şekil hijyen diye yutturdukları uygulamaların “gerçek gıda”ya erişebilmekle pek az ilişkisi vardır. Diğer yandan bu yemekleri yiyenler de beslendiklerini zannederler, ama yedikleri daha çok şişirilmiş, lifsiz, kısa süre de hazmedilen ve besin değerleri son derece düşük gıdalardır. Kısaca burada da ve eğer şanslı iseniz, gösteriş, “hijyen ve standartlar”, şov sağlam ama, içerik yoktur. Neyse uzatmayalım İstanbul Üniversitesi’nde her kampüs için ayrı ihale açan üniversite yönetimi bu ihalelerde farklı fiyatlara anlaşma sağlamış durumda. “Sana üç, ona beş” uygulamasının nedeni bu. Orman Fakültesi’nde çalışanlar yemekhaneyi boykot ediyor ve Eğitim-Sen yaşanan haksızlığı yargıya taşımış durumda. Umulur ki rektörlük bu haksızlığı mahkeme süreci sonuçlanmadan çözsün. Ve iyi ki kamu emekçilerinin sendikaları var; başka işkollarında ve işyerlerinde bundan çok daha ağır sorunlar örgütsüzlük nedeniyle değil kamuoyuna işyerinin bütününe bile yansıyamıyor. Hep söylediğimiz gibi emek ve ekmek mücadelesinde bu durumda yemek mücadelesinde de örgütlülük her tür sorunun çözümü için ilk ve en temel adım.Desa İşçilerinin ve karpuzunhikâyesiDesa işçilerini hatırlayacaksınız. Hani şu “londra’da dükkan açtım” diye böbürlenen “medeni patron!” Melih Çelet in fabrikalarında Deri-Iş Sendikası’na üye olan işçilerin hikayesi. 36 saat aralıksız fazla mesaiye, yetersiz ücretlere, zehirli kimyasallara çalışmaya dur demeye kalkışmanın hikayesi. Bu şartlar altında dünyanın en lüks markalarına Prada’ya, Marks and Spencer’a Mulberry’e, Debenhams’a, El Corte Ingles’e mal üretmenin, onların da işçisi olmanın hikayesi. En çok da Emine Arslan’ın hikayesi. Sefaköy fabrikasında sendikayı fabrikada örgütlemeye çalıştığı için kapı önüne konan, Deri İş Sendikası ile birlikte ama bir işçi, bir kadın olarak tek başına kapı önünde direnme kararı alan, rüşvetlere tehditlere “evine git!” lere boyun eğmeyen Emine Arslan’ın hikayesi. Ki o Emine Arslan işe iade davasını kazandığında parasını verip bir davul tuttu, getirdi aylarını geçirdiği Desa fabrikasının önüne. Direnişinin sonu davulla kutladı, dosta düşmana örnek olsun diye. Ama tabii medeni patron işe geri almadı Emine’yi. Gerekçe? Kendisini dünya aleme rezil etmiş çünkü. Taktı bir nevi. A tabi unutmadan aynı zamanda bu hikâye “kapının önündeki birkaç köpek” diye işçileri küçümseyen patronun hikâyesi. Sonra kapının önündekiler “30-40 şerefsize” terfi etti. Ama bana sorarsanız bu en çok da işçilerin eli kolu en büyük müşterisi olan Prada’nın kapısının önünde İtalya’da Fransa’da İspanya’da ve de İngiltere’de protestolar örgütlemeye kadar uzanınca tam anlamıyla “eşekten düşmüş karpuzsa dönen” patronun hikâyesi.Desa da neler olmuştu?2008 mayıs ayının sonundan başlayarak sendikaya üye olan işçilerden kırk biri Düzce Desa fabrikasından işten çıkarıldı. Fabrika kapısının önünde sendikalı olarak işlerine iade talebiyle beklemeye başladılar. 3 Temmuz’da da Sefaköy fabrikasında aynı gerekçe ile Emine Arslan’ın işine son verildi. Eh! sonrası galiba malum; gözaltı tehdit, rüşvet teklifleri. Ama galiba malum olmayan taraf burada başladı Desa işçilerinin hikayesinde. Desa’nın mal ürettiği uluslar arası markalara sorumluluklarını hatırlatmak üzere Deri İş’in üyesi bulunduğu uluslar arası sendikal yapılar ITG ve ETUF-TCL ve Temiz Giysi Kampanyası (CCC) ile iletişime geçildi. Gerek Avrupa basınında çıkan Desa işçileri ile gerçekleştirilen röportajlar gerek ITG’nin basın açıklamaları fakat özellikle de CCC’nin yürüttüğü kampanya netice verdi. Desa işvereni Aralık ayının ortalarında Deri-Is ile masaya oturdu. Ancak herkesi hayrete düşüren bir aymazlıkla her toplantıda bir önceki toplantıda verdiği sözleri inkar etti. Velhasıl toplantılardan hiçbir netice çıkmadı.Arslan Emİne Avrupa’da!2009 yılı Mart ayı başında Emine Arslan için CCC tarafından bir Avrupa turu düzenlendi. Emine Arslan’ın tek konuşmacı olarak katıldığı tur sırasında kendisi çalışma koşullarını ve örgütlenme serüvenini ve arkasından yaşadıklarını hem Avrupalı işçilere hem Desa’nın müşterisi olan markaların temsilcilerine, örneğin İtalya’da Prada işçilerine ve İspanya da El Corte Ingles’in temsilcilerine anlattı. Desa işverenin bu turun ardından sendikayı “Ergenekoncu”lukla suçlaması ve diğer teşebüslerini öğrenmeyi size bırakıyorum zira uzun bir liste. Köşeler yetmez bu sefaleti anlatmaya. Sonunda ne mi oldu? Nerdeyse tüm işçiler işe iade davalarını kazandılar. Sadece yerel mahkemelerde değil, temyizde, yargıtayda. Yani bu işçilerin sendikal nedenle işten atıldıkları mahkemelerce karara bağlandı.Desa patronu ve Prada yeniden dans etmek İstiyor!Sonra uluslararası kampanya yerel hukukun bir eksiğini kapadı ve Desa işvereni Deri İş Sendikası ile yerel hukukun üzerinde bir protokol imzalamaya razı oldu. Fakat yine bu hikayenin diğer aşamalarında olduğu gibi verdiği sözleri tutmuyor:6 işçiyi işe alması gerekirken 4’ünü alıyor, sendikayı üyelerinin temsilcisi olarak tanımıyor, sendika ile görüşmüyor, işçileri sendikadan istifaya zorlamaya devam ediyor, işçilerin örgütlenme özgürlüğüne saygı göstereceğine dair dağıtması gereken belge yerine “daha önce davrandığı şekilde davranacağını” belirten bir belge dağıtıyor. Yani bizimle dalga geçiyor. Bu mücadeleyi verenlerle, ona destek olanlarla. Kendisini de en büyük müşterisi olan Prada’yı da ciddiyete davet ediyoruz. Bir an evvel akıllarını başına devşirsinler. Karpuzluk etmenin alemi yok!Yeniden desa işçilerini desteklemek için. http://www.cleanclothes.org/urgent-actions/trade-union-harassment-continues-at-prada-supplierAvrupa Sosyal Forumu etkinlikleri içinde Desa işçileri, Deri iş Sendikası, ETUF-TCL Başkanı Valeria Fedeli , CCC ile bu konuyu tartışmak için bugün 1 Temmuz Perşembe, saat 17:30-20:30 arası İTÜ Makine Mühendisliği Fakültesi, Gümüşsuyu Kampüsü Salon: M012. Davetlisiniz.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
Bu dünyayı elleri ile yaratanlar yalnız ölümleri mevzu bahis olduğunda gündemimize gelebiliyorlar. Hayatta kalabilmek için bir makine parçasına dönüşen ömürleri ancak dramatik bir şekilde ellerinden kayıp gittiği zaman kısa bir süreliğine görünür oluyorlar, sonra yitip gidiyorlar çoğunluğun gözünü diktiği ve ufuk çizgisini oluşturan mavi ekrandan, kuyruklu yıldız misali. Pek azımız adlarını biliyor ya da hatırlıyor. O da eğer onların sesini yükseltecek duyulur kılacak insanlar destek grupları varsa. Tuzla’da can veren tersane işçileri misal, Davutpaşa’da can verenler sakat kalanlar, Bursa da yangından kaybettiğimiz 5 kadın işçi, Pameks servisinde boğulan kadınlar sonra.“Tozlu yerlerde calışmasaydınız!”Ve kot kumlama işçileri ve yakalandıkları daha doğrusu taammüden ve planlı bir şekilde avucuna bırakıldıkları amansız silikozis hastalığı.Silikozis ne mi? Aslında biz onu madenci hastalığı diye bilirdik. Madencilerden başka taşla, kumla çalışan işçilerde kısaca taş kum tozu soluyan işçilerde rastlanırdı ileriki yaşlarda.Silikozis kumun daha doğrusu onun içindeki silikanın ciğerlerinize dolması, sizi nefessiz bırakması, doktorun size “şu kadar ay ömrün kalmış” demesi yirmili yaşlarınızda, merdivenlerde kesilmek, yolda yürüyememek, ekmeğini kazanmak için çalışamamak, adı belli neticeyi öğrenmemek için doktora gidememek. Bir de üstüne bunu meslek hastalığı saydırmak için seni korumakla görevli “çalışma” bakanlığı ile mücadele etmek topyekûn, kot işçileri için. Sanki herhangi bir şekilde-kot kumlamadan yani-ciğerlerinize kum doldurabilirmişsiniz gibi. Ha unutmadan, bir de en tepeden bir yetkilinin buyurduğu üzere “siz de öyle tozlu yerlerde çalışmasaydınız canım” pişkinliği ile cebelleşme zorunluluğu duruyor önünüzde.Taşın/kumun kotla ne ilgisi var?Bu aptal kapitalizm, onu büyük markaları kendi modalarını yaratıyor. Bu “moda” ve onun aptallaştırdığı bir grup insan ille de “beyazlatılmış kot” giymek istiyor. Büyük markalar da bu kendi yarattıkları modanın yarattığı “talep” e riayet ediyorlar. Siparişlerini yolluyorlar “üretici” ülkelere. Bu üretici ülkeler de rekabet nedeniyle hak hukuk hak getire. Orada siparişleri alanlar fabrikalara, fabrikalar atölyelere, onlar da daha küçük atölyelere yolluyor siparişleri. O “büyüüüük” o gösterişli markalar bizim mahalle aralarına kadar teşrif ediyorlar velhasıl. Kot kumlayan işçilerin pankartlarında da “Levi’s, H&M Tommy Hilfiger Diesel için kot kumladık” yazıyor zira. (Yani kendinizi “büyük markalar daha insani yöntemler kullanıyorlar safsatasına inandırmayın. En büyük markalar o merdiven altı atölyelerde üretiliyor insan hayatları pahasına. Tıpkı makineler tarafından yapıldığını sandığımız pek çok diğer iş gibi bu “iş” de en ilkel koşullarda insanlar tarafından yapılıyor )Hiçbir şey insan hayatından daha ucuz deği!Sonra bildiğimiz mavi kot kumaşına basınçla kum püskürtülüyor beyazlasın diye, kum kumaşı hem beyazlatıyor hem yumuşatıyor hem de ciğerlerine doluyor bu işi yapan işçilerin. Ha bu işi yapmanın başka bir yolu yok mu, ille de “beyazlatılmış kot” giymek isteyen arsızlar için? Vardır/ya da bulunur elbet! Ama o yeterince karlı olmaz, zira hiç bir şey insan hayatından daha ucuz değil bu sistemin içinde. Küçük 4-5 mÇ lik her yanı kapalı atölyelerin içinde, tozdan göz gözü görmez vaziyette çalışıyor işçiler. “Hücre gibi. Kompresör çalıştığı zaman tozdan nefes alamıyorsun. Hatta kum püskürttüğün malı bile göremiyorsun. Ben deseni düzgün yapabilmek için kumlama yaparken, gözümü kapatıp içimden sayardım. Mola verildiğinde birbirimizi tanıyamazdık. Herkes tepeden tırnağa bembeyaz toza bulanırdı. Geceleri bile gözlerimizden, kulaklarımızdan kum çıkardı, öksürdüğümüzde ciğerlerimizden kum gelirdi.” Çoğu yirmili yaşlarının başında, köylerinden kopup bir gelecek aramaya gelmişler İstanbul, çalıştıkları yerlerde uyuyorlar, kum fırtınaları var uykularında bile. Öylesine genç ki kimi, yerde biriken kumu makineye tekrar doldurabilsin diye ayağının altına bir kasa konuluyor. Kum ziyan olmamalı, ne kadar delik varsa atölyede kapatılıyor bir parça temiz havaya açılan. Kum değerli zira. İnsan hayatı mı? Yok o bir parça beyazlatılmış kumaşa arsız bir zevke ve paraya feda edilebilir kolayca.“Yuvadan atılmış leylek yavruları”Şimdi bu çocuklar ölüyorlar, kendilerini «yuvadan atılmış leylek yavruları» gibi hissederek. Gözümüzün içine bakarak. Evet bu hastalığın hiçbir tedavisi yok. Hayatlarının son günlerinde ne mi yapıyorlar? Hayatlarının son günlerinde senin ve benim insanlığımızı kurtarıyorlar. Kendileri ve hastalığı tespit edilebilen 600 diğer kot kumlama işçisi için mücadele ediyorlar, ve maalesef sayıları henüz tam tespit edilememiş teşhis konulamamış ama bu sektörde çalıştıkları bilinen 5 bin kot kumlama işçisi için. Ve şu an hem Türkiye›de hem başka ülkelerde bu işi yapmaya devam eden binlercesi için. Şimdi Ankara›dalar, Adalet Bakanlığı›nda adalet, Çalışma Bakanlığı›nda ve Sağlık Bakanlığı›ndan gören göz duyan kulak bilen insan arayacaklar. Zira bakanlıklarımız göremedi duymadı bilmiyor. Bu işçilerin nerdeyse hepsi kayıt dışı, sigortasız çalıştılar. Çalıştıkları işyerleri mi? Onlar zaten hiçbir kayıtta yoktular. Niye mi? Çünkü işçi sağlığı iş güvenliğinin değil tedbirlerinin adının bile duyulmadığı biçimlerde atölye açmak zaten yasaktı. Ya da şöyle diyelim hiç bir kanuna kurala mevzuata uygun değildi. Ama sağ olsun Sağlık Bakanlığı’mız bu zaten kanunen yapılması mümkün olmayan işi yasakladı. Devletimiz başka güzel(!)işlerde yaptı bu süreçte. Varlığı herkesin malumu olan, ama devletin kayıtlarında olmayan işyerlerinde yine kendi kayıtlarına göre çalışmamış(!) işçiler bu çalışmaları neticesinde ölümcül şekilde hastalandıklarını ve bu işyerlerinde çalıştıklarını mahkemede ispatlamaya çalıştılar. Kendilerini çalışırken korumakla yükümlü devletin mahkemelerinde, yine bu devlet kayıtlarında olmadıklarından kaybettiler. Sonra büyük devletimiz zaten silikozis nedeniyle değil çalışmak, nefes bile alamayan bu insanların kapısına icra gönderdi mahkeme harçları için. Evet, bunu da yaptı. Bu işçilerin mallarını üretirken hayatlarından oldukları büyük markalar mı? Onlar işçilerinin sorumluluklarını almaktan çok uzakta defile düzenlemekle mallarını pazarlamak, maliyetlerini düşürmekle meşguller. Anlaşılan o ki biz kaderimizi elimize almadan bize, bizim insanlarımıza hayatta hakkı bile tanınmayacak. Kaderimizi elimize almaya çalışmanın hikayesi: Desa İşçileri’nin bitmeyen mücadelesi bir başka yazıya.NOT: Ama neyse ki yalnız bunlar yok bir de Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi var. Bu komiteye destek veren yüzlerce insan var, kurum var sendika var. Hem memleket hem dünya çapında. Hem kot kumlama işçilerinin talepleri hem yapabilecekleriniz için bakınız http://www.kotiscileri.org/kategori/anasayfaBİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
15 yıl önce işkazası geçirdimYıllar önce bir iş kazası geçirmiştim ve bu kazanın izlerini hâlâ üzerimde taşıyorum. Bu izlerin bir kısmı estetikle düzeltildi ama hâlâ günlük hayatım bu izler sebebiyle olumsuz şekilde etkiliyor. Tabii bu işin yalnız fiziksel yanı. Bunun dışında sosyal ve psikolojik yanlarına da siz tahmin edebilirsiniz. O zamanlar işe yeni girmiş olduğum için biraz çekindim ve tecrübesizlikten dava açmadım, kaza sonrasında biraz para aldım ama yukarda yazdığım bütün hayatımı etkileyen şeyler için tazminat alabilir miyim. Olay yaklaşık 15 yıl önce olmuş. Geriye dönük işler mi? Bir yol gösterebilirseniz sevinirim. Şimdiden size ve BİRGÜN’e teşekkürler. İstanbulÖncelikle iş kazasının ne olduğunu tekrar hatırlamakta fayda var. İş kazası 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 13 üncü maddesinde tanımlanmıştır. Bu tanıma göre iş kazası; a)Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada, b) İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle, c) Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda, d) emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda, e) Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında, meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen özüre uğratan olaydır. Bu tanımda dikkatimiz çeken birkaç noktanın altını çizelim. Yürütülmekte olan işin yalnız işyerinin dar sınırları içindeki ve asıl işi yaparken ki sürelerde değil görevli olarak işyeri dışında başka yere gönderildiği sürelerde ve emziren sigortalının süt vermek için ayrılmış süreleri içinde ve de işveren tarafından bir araçla işin yapıldığı yere geliş gidiş sırasında meydana gelebilecek kazalar da iş kazası sayılmaktadır. İş kazalarını işveren, o yer yetkili kolluk kuvvetlerine derhal ve SGK’ye de en geç kazadan sonraki üç işgünü içinde bildirmek durumundadır. Çalışan sigortalı kendisi, bir ayı geçmemek şartıyla rahatsızlığının bildirim yapmaya engel olmadığı günden sonra üç işgünü içinde iş kazasını bildirebilir.yasal haklar nelerdİr?5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 16’ıncı maddesine göre sigortalıya şu sosyal sigorta yardımları verilir: a) Sigortalıya, geçici iş göremezlik süresince günlük geçici iş göremezlik ödeneği verilmesi b) Sigortalıya sürekli iş göremezlik geliri bağlanması c) İş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine, gelir bağlanması d) Gelir bağlanmış olan kız çocuklarına evlenme ödeneği verilmesi e) İş kazası ve meslek hastalığı sonucu ölen sigortalı için cenaze ödeneği verilmesi.Hangİ davalar açIlabİlİr?SGK’nın iş kazası sonucu sigortalıya yaptığı yardımlar tutarı için rücu tazminat davası açma hakkı vardır. Rücu tazminat davası, daha önce kurum tarafından karşılanmış olan zararlar tutarının, kusurlu işverene veya üçüncü kişilere ödettirilmesi amacıyla açılır.İş kazası sonucu fiziksel zarara uğrayan işçinin veya ölümlü iş kazalarında işçinin ailesinin çektiği acı, elem ve ızdıraplar için manevi tazminat davası açılır ve hâkim takdiri ile manevi tazminat tutarı belirlenir ve işverene ödettirilir.Borçlar Yasası’nın 46. maddesine göre; fiziksel zarara uğrayan kimsenin, iş göremezlik ölçüsünde çalışmasının aksayacağı ve bu nedenle maruz kalacağı zarar ve ziyanın, kendisini çalıştırandan talep edebileceği hükme bağlanmıştır. Meydana gelen iş kazası veya meslek hastalığı sonucunda, meslekte kazanma gücünü az veya çok kaybeden bir işçinin kaybı ile ilgili gerçek zararını, kendisinin olayda tam kusurlu olması durumu dışında, işverenden talep etme hakkı bulunmaktadır. Meslekte kazanma gücü kayıp oranının ne olduğu önemli değildir ve bu kayıp karşılığı olan zarar ve ziyanın işverenden talep edilmesi mümkündürZamanaŞImIAncak sizin sorunuz daha ziyade iş kazasının arkasında açılabilecek bir tazminat davası ile ilgili olmaktadır. Sizin durumunuz da açılacak dava İş kazası nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararların ödetilmesine ilişkin bir dava olmaktadır ve bu davalar akde aykırı hareketten kaynaklanan tazminat davaları olduğundan Borçlar Kanunu’nun 125. maddesine göre 10 yıllık zamanaşımına tabidir. (Borclar kanunu Madde 125 – Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde, her dava on senelik müruru zamana tabidir.) Maalesef bu durumda sizin uğradığınız maddi manevi zarar bu 10 yıllık zamanaşımına takılmaktadır. Yargıtay da benzer davalarda verdiği kararlarla zaman aşımının benzeri olaylarda 10 yıl olduğuna hükmetmiştir. (Av. Atilla Lök’e teşekkürler)BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
Diğer yanda kendi Gazze’miz var. Kendi memleketinin dağını taşını bombalamak, kendi insanlarımızı gözaltında kaybetmek, işçilerimizi madenlere gömmek, tersanelerde göz göre göre öldürmek, Yeşil Kundura’nın önünde, Assan Gıda’nın önünde kendi anayasal haklarını kullanmak için günlerce aylarca cefa çekmeye mahkûm etmek, kendi gençlerini eğitimi paralılaştırarak geleceksizleştirmek, kazara üniversiteye kadar ulaşabilmiş kendi gençlerini kendi üniversitelerinde kurşunlamak mesela. Önce Şerzan Kurt katledildi Muğla’da. Sonra diğer üniversitelerde her türlü şiddeti içeren müdahaleler geldi öğrencilere. Uzun süredir soruşturmalar, uzaklaştırmalar, ideolojik halay çekme, gitar/bağlama gibi “gayet makul” suçlamalarla zaten parasızlık nedeniyle zor eriştikleri eğitim hakları elinden alınıyordu. Ancak son günlerde yaşadığımız bir diğer olay bunların üzerine tüy dikti. 24 Mayıs günü İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsünde rektörlüğün arkasındaki Havuzlu Bahçe’de polis, yalnız öldürülmüş arkadaşları Şerzan Kurt’un resmini içeren pankart asan öğrencilere, ve bundan başka herhangi bir eylem yokken var güçleri ile saldırdı. Yalnız bir ucu açık ve üç tarafı Hukuk Fakültesi, ve rektörlük binaları ile kapalı olan bu alanda öğrenciler plastik mermilerle avlandılar. Üstelik tüm binaların kapıları öğrencilerin “kaçmasını” engellemek için kapatılmış üzerine kilitlenmişti. Bir “kapanın” içinde can pazarı yaşandı. Evet, şöyle aptalca bir cümle kuracağım: “şans eseri herhangi bir can kaybı olmadı”. Ama öğrenciler beden ve ruhen yaralandılar. Çenesinden yaralanmış bir öğrenci “herhangi bir öğrencinin başına gelebilirdi benim başıma gelen” diyor “ illa solcu olmanız gerekmez, zaten orada sadece solcular yoktu”. Sözü dinlememiş, kendini ifade yolları kapatılmış, bastırılmış, kişiliğine de saldırılmış, başka bir hapishaneye kapatılmış bir insanın kahrı içinde. Kimi kime şikayet edecek? Eğer mağduru olduğu bu polis saldırısı sebebiyle bir de soruşturma açılmazsa, okuldan uzaklaştırılmazsa, ya da atılmazsa şanslı olacak. Bir küçük Gazze modeli yani. Onları korumakla görevli olanlar, mevkilerini bu sebeple işgal ettiklerini düşündüklerimiz, hatta çocuklarımızı onlara emanet ettiklerimiz, rektör mesela, dekanlar mesela, onlar ne yapıyorlar peki? Onlar kendi ellerine verilmiş iktidarla meşguller. Gelsin soruşturmalar, uzaklaştırmalar, atmalar. “seçilmiş” özel güvenlik var zaten üniversitede; o yetmezse polis sokarlar üniversiteye. Ne gerek var canım bu solcu öğrencileri insan yerine koymaya, dinlemeye, anlamaya? Bir tuzağa sokar, plastik kurşunlarla telef edersiniz gider. İsrail devletinden ne eksiğimiz var? İ.Ü Rektörü Yunus Söylet’e sözümüz şudur: o çocuklar bizim çocuklarımızdır. Onlar solcu öğrencilerdir tamam, ama “öğrenciler” dir. En az her öğrenci kadar kendilerini ifade etmeye hakları vardır. Hatta tüm öğrencilerin üniversitelerde belki de toplumun kalanından bile daha özgür tartışmaya, sözlerini daha özgürce söylemeye hakları vardır. Bunu inkâr için hukuksuz 12 Eylül yönetmeliklerinin ardına sığınmayın. Siz yöneticiler olarak öğrencilerinizin sağlığından, esenliğinden sorumlusunuz. Görevinizi yapmazsanız, çocuklarımızı parçalayıp çiğneyip ardından timsah gözyaşı dökmenize müsaade etmeyeceğiz, iki elimiz iki yakanızdadır. Zira siyasi eğiliminizin Gazze için döktüğü gözyaşlarının tek inandırıcılık kıstası kendi iktidarı altındakilere reva gördüğü muameledir.Akıl tutulmasıSokaĞa çıkıp, yeter! Aklınızı başınıza devşirin! diye bağırmak geliyor içimizden.Yalnız memleket sathında değil dünyanın başka yerlerinde akıl tutulmaları yaşanıyor karşısında çaresiz kaldığımız. Hatta bu akıl tutulması yalnız yönetenleri değil birtoplumun çoğunluğunu teslim alabiliyor.Gazze’ye insani yardım konvoyu İsrail devletinin saldırısına uğradı açık denizde. Bahaneleri de gemilerin aramaya izin vermemesi imiş. İsrail devleti hiçbir yetkisinin olmadığı açık sularda arama yapmak istiyor. Beğenmediniz mi? İşte o fena. O zaman yollar üzerinize komandolarını. Bakmaz gözünüzün yaşına; çocuk yaşlı genç, ihtiyar, Müslüman Hıristiyan, Türk, Yunan, canınıza okur. Kendinden olmayanı yok eder. (bu tanım size de tanıdık geldi mi bir yerlerden). İsrail kendi karasularında arama yapmak isteseydi ne mi olurdu; Uluslararası hukuka göre gemi bunu kabul etmezse kendi karasularından çıkmasını talep edebilirdi yalnız. Ama uluslararası hukukun uluslararası guguk olduğunu öğrendik bir kez daha. Güçlü olanın öttürdüğü bir guguk kuşu. Burada ABD’nin işgaline sebep(!) olan ve de Irak’ta arayıp arayıp (!) bulamadığı kitle imha silahlarından bahsetmeyeyim diyorum. Can kaybının sayısı hala belirsiz şu saatlerde. İsrail zorla kendi sınırları içerisinde olmadan müdahale ettiği, hatta kendi istekleri dışında yaralıları bile kelepçeleyerek sınırlarından soktuğu insanları şimdi sınır dışı etmeye yelteniyor. Türkiye’ye geri dönen gönüllüler vahşi müdahalenin kurşun sıkma yanında elektrik şoku uygulama gibi işkence yöntemlerinden, aç ve susuz bırakılmaktan bahsediyorlar. Bu yardıma gidenlere reva görülen muamele. Siz bir de yardıma ihtiyacı olanların halini düşünün. Geçtiğimiz yıl Gazze de İsrail’in katliamına ve şiddetine dünyanın gözü önünde kurban gidenleri. Yalnız bir saldırıda sönen, sayıları bin beş yüzü bulan çoğunluğu kadın ve çocuk, ömürleri. İsrail bunu tüm dünyanın gözü önünde yaptı ve gördüğü herhangi ciddi bir yaptırımı araştırıp bulmayı size bırakıyorum. Bir de sürekli kol gezen ölüm var Gazze sokaklarında: yiyeceksizlik, ilaçsızlık, geleceksizlik adı. Yani İsrail ablukası. Kendi topraklarınız üzerinde bir hapishane yaşamı. Daha da beteri var fakat. Filoya müdahaleyi kutlayan İsrailliler! Haber yayınını engellemeye çalışan, sağdan soldan İsrail bayrakları sallayan meczupluk! Ancak biz umudumuzu, amasız, fakatsız dünyanın her yerinden gelip kuşatmayı aşmaya çalışanlara, dünyanın her yerinde İsrail dahil sokaklara bu insanlık dışı eylemi kınamak için çıkanlara bağladık.
SORU: SGK’ya kimler borçlanabilir? Nereye başvurmak lazım?İstanbul/ Muzaffer Sencer“Hİzmet Borçlanma İşlemlerinin usul ve esasları Hakkında Tebliğ”e göre “5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri kapsamında sigortalı sayılanlar ile bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra ilk defa (c) bendi kapsamında sigortalı olarak çalışmaya başlayanlar, 5510 sayılı Kanunun 5 inci maddesi gereğince haklarında bazı sigorta kolları uygulananlar, isteğe bağlı sigortalılar, 2925 sayılı Kanuna tabi sigortalılar ile bunların hak sahipleri” 5510 sayılı Kanunun 41 inci madde hükümleri gereğince borçlanma yapabilirler.Yine 5510 sayılı Kanunun 41 inci maddesi uyarınca; a) Kanunları gereği verilen ücretsiz doğum ya da analık izni süreleri ile 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki sigortalı kadının, ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra iki defaya mahsus olmak üzere doğum tarihinden itibaren geçen iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmaması ve çocuğunun yaşaması şartıyla talepte bulunulan süreler, b)Kanunun 4 üncü maddesinin (b) bendinin (1) ve (3) numaralı alt bentlerine göre zorunlu sigortalılıkları devam edenler hariç olmak üzere, er veya erbaş olarak silah altında veya yedek subay okulunda geçen süreler, c) 4›üncü maddenin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında olanların, personel mevzuatlarına göre aylıksız izinde geçen süreleri, d) Sigortalı olmaksızın doktora öğreniminde veya tıpta uzmanlık için, yurt içinde veya yurt dışında geçirdikleri normal doktora veya uzmanlık öğreniminde geçen süreler, e) Sigortalı olmaksızın avukatlık stajını yapanların normal stajda geçen süreleri, f) Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında geçen sigortalılık süreleri hariç, sigortalı iken herhangi bir suçtan tutuklanan veya gözaltına alınanlardan bu suçtan dolayı beraat edenlerin tutuklulukta veya gözaltında geçen süreleri, g) Grev ve lokavtta geçen süreler, h) Hekimlerin fahri asistanlıkta geçen süreleri, ı) Seçim kanunları gereğince görevlerinden istifa edenlerin, istifa ettikleri tarih ile seçimin yapıldığı tarihi takip eden aybaşına kadar açıkta geçirdikleri süreler, borçlanma kapsamına alınmıştır.SİgortalIlIk ŞartIBorçlanmalarda diğer bir şart da “Sigortalılık Şartı”dır. Hizmet borçlanmalarında, 5510 sayılı Kanun veya mülga sosyal güvenlik kanunlarına göre tescil edilmiş olmak yeterli olup, sigortalının kendisi tarafından yapılan başvurularda borçlanma talep tarihinde, hak sahiplerince yapılan başvurularda ise sigortalının ölüm tarihinde fiilen sigortalı olma şartı aranmaz. Ancak, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 5434 sayılı Kanuna tabi hizmetleri olanlar ile ara vermeksizin 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında sigortalılığı devam edenler ve bunların hak sahiplerince yapılacak borçlanma taleplerinde 5434 sayılı Kanun hükümleri uygulanır.Nereye BaŞvurmalI?Hizmet borçlanması yapmak için; a) İlk defa 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine tabi çalışmaya başlayan sigortalılar, 2925 sayılı Kanuna tabi sigortalılar ile mülga 506, 1479 ve 2926 sayılı kanunlara tabi olan sigortalılar ve hak sahipleri sosyal güvenlik il/merkez müdürlüklerine müracaat edeceklerdir. b) 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başlayan, 5434 sayılı Kanuna tabi iştirakçi iken, Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibariyle 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamına alınanlar ile bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olarak çalışmış olup, 5510 sayılı Kanunun4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine tabi olarak yeniden çalışmaya başlayan sigortalılar ile hak sahipleri, c) 5510 sayılı Kanunun 46 ve geçici 4 üncü maddelerine göre yapılacak borçlanmalar için 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine tabi olan sigortalılar, bağlı bulundukları kamu idareleri aracılığı ile kurumca örneği hazırlanan borçlanma belgesi ile Sosyal Sigortalar Genel Müdürlüğü Sigortalı Tescil ve Hizmet Daire Başkanlığına, müracaat edeceklerdir.Yitirmeye veİlkay’a dairDoktorlar umutsuz konuştular hep. “zor” dediler. Ama biz onun hep en zorların içinden, imkansızların içinden mucizeler çıkardığını bildiğimizden umut ettik. En çaresiz anları ömrümüzün, Siyasal’ın İlkay’ı (Akça) dün adaletsiz ve zor bir hayattan ayrıldı. Bizi arkada boğazımızda bir düğümle bıraktı. Aynı adaletsiz ve zor bir hayatın içinde daha eksilmiş. Ama bazı insanların mirası birkaç eşyadan daha fazladır hep. Hepimizin içinde onunla ve ondan öğrendiğimiz bir şeyler var bu adaletsiz ve anlamsız hayatı daha adaletli ve anlamlı kılmaya dair.Hoşçakal İlkay.
“O bir yıl önceki bir olaydı” diyorlar, “o iki yıl, şu beş yıl, diğeri 10 yıl önceydi” diyorlar. Hele yirmi otuz sene önce olanlar, yüz sene önce olanlar ise zaten tarihçilere bırakılmalı. Tarihin işlevi ise geçmişe dair bazı şeylerin hatırlatılması ve altının çizilmesi iken, bazılarının ise bilinçli bir unutturulması, yok sayılması. İçinde yaşadığımız çağda ve toplumda bazı tarihi figürler ve anlar her gün vurgulanır altı çizilirken bazı anlar ve figürlerin üzeri derin ve kalın bir unutuş perdesiyle örtülüyor. Bazı tarihi anlar bu yüzden herkesin bildiği gerçekler haline gelirken, bazıları ulaşılmaz hale gelip marjinalleşiyor.Tarih yalnız tarihçileriİlgilendirmez!Tarihin tarihçinin bir ürünü mü olduğu ya da geçmişin gerçekten olmuş olduğu gibi ortaya dökülmesi mi olduğu sorusu bir süreden beri tartışılan bir konu olageldi meslekten tarihçiler arasında. Tarih eğer bir metinden ibaretse ve tarihçinin bir ürünüyse bu durumda tarihçinin kendisi bu metinin yazarı olarak geçmiş üzerinde bir hak iddia etmektedir. Pek çok hak iddiası gibi bu iddialar sonuna kadar politiktir ve sonuçları yalnız tarihçileri ilgilendirmez.Tarihçi kiminle duygudaş?Diğer yandan tarihçinin politik seçimlerini ortaya seren bu tutum klasik tarih anlayışının “tarafsızlık” vurgusunu yerle bir ederek, tarih mesleğinin tarihsel gerçek üzerindeki tartışılmaz egemenliğini sarsmakta, en azından hafifletmekte ve onu tarihsel gerçeklik üzerindeki iddialardan herhangi biri haline getirmek noktasında bir adım atmaktadır. Klasik tarih anlayışının “tarafsız bilimsel tarihsel gerçeklik” iddiası diğer pek çok alanda olduğu gibi bu alanda da müesses nizamın kaçınılmazlığına bir övgünün başka bir çeşidi olagelmiştir. Benjamin bu tehlikeye yöneltir bakışımızı; “Geleneğin hem kendi varlığı hem de onu devralanlar tehlikededir. Her ikisi de aynı tehdit altındadır: hâkim sınıfın aleti durumuna düşmek”.[i] Diğer yandan tarihselci tarihçinin kiminle duygudaş olduğu sorusunu ortaya atar Benjamin ve yanıtını acımasız bir kesinlikle verir, “galip gelenle”.BİZİM İnsanlarımızın Tarihi!Tarih yazmanın politik niteliğini öne çıkaran bakış açısıyla tarihçi tarih yazarken seçtiği konu ile öne çıkardığı tarihsel özne ile, eğer tarihsel bir özne tanımlıyorsa, bir politik seçim yapmaktadır. Böyle bir noktadan ivme alarak yola çıkmış tarihçi kendi politik tercihlerinin farkında olarak ezilenlerin sesini dinlemeye, onları görünür ve duyulur kılmaya çalışabilir ve geleneğin yitip gitmesinin önüne bir tarihsel bilgi seti çekebilir. Bu tarihçinin duygudaşlığı galip gelenle değildir şüphesiz: “tarihi kalp atışlarında hisseder, tarih bir sayfadaki kelimelerden ve sadece kralların, başbakanlarına icraatlarından ibaret değildir” onun için, “Tarih sıradan insanların ter, kan, gözyaşı ve zaferleridir, bizim insanlarımızın”.BİZİM İnsanlarımız Kimlerdir?Bizim insanlarımız, 1839’da Slevne’de bir fabrikada yeni getirilen makineyi kıran bozguncu, öfkeden körleşmiş kadınlardır, 1861’de Samako’da yeni makinelere sabotaj düzenleyen işçi kadınlardır, 1910’da Bursa’da greve giden 7 ile 70 yaş arasında günde 15-16 saat çalışan ipek işçisi kadınlardır. Tütün işçileri, hamallar, gündelikçiler, tramvay işçileri, mürettipler, devrimci öğretmenler, Oleyis’li garsonlar, devrimci madencilerdir.İnsanlarımızın “zanaatları ve gelenekleri ölüyor olabilir, Endüstrileşmeye karşı düşmanlıkları geri kalmış görünebilir, cemaatçi ve eşitlikçi idealleri fantezi, isyankar entrikaları çılgınca olabilir. Fakat onlar kendi dönemlerinin derin ve sürekli sosyal altüst oluş koşullarında yaşadılar, biz yaşamadık. Onların özlemleri kendi deneyimleri çerçevesinde ve eğer tarihsel olarak geçerliydi ve eğer tarihin kaybedeni oldularsa kendi hayatları süresince de kaybedenler olarak kınandılar ve kendi hayatlarında da kaybedenler olarak kaldılar”.[ii]Bizim olanı lütfettiler!Bizim insanlarımız dün, 1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı’nda egemenlerin silahları ile vuruldular ve panzerleriyle ezildiler, katledildiler. Üzerinden geçen yıllarda ne Maraş, Çorum katliamlarının, ne öldürülen sendikacıların, (mesela Kemal Türkler’in), ne aydınların ne gazetecilerin ne de komploların, saldırıların, arkasından gelen darbenin hesabı sorulabildi. Ruhen ve bedenen DARBEdilen, işkenceye maruz kalanların da hesabı, darbenin sonunda işlerinden olanların cefaları, kaçak ömürlerin yitirdikleri hâlâ defterimizde alacaklar hanesinde yazılı. Sorumluları, hayatlarını hiçbir şey olmamış gibi sürdürdü, çocuklarının başını okşadılar her sabah, terfi ettiler işlerinde «hizmetlerinden ötürü. Yeni «hizmetler»ürettiler. Yeni provokasyonlar gördük, yeni ömürler yitirdik. Şimdi alın size «bir bayram verdik» diyorlar. «Unutun!» diyorlar olanları «bir bayram kutlayın!». Teşekkürler(!). zaten bizim olanı lütfettiğiniz için! «Bakın» diyorlar sırıtarak «sizin için hesap soruyoruz», kendi iktidarlarını pekiştirmenin bir hamlesini yapmış olmanın keyfi içinde.O gün o meydanda!Yemiyoruz! Evet bizler o gün orada olacağız. Bir bayram, bir şenlik kutlamak için. Orada olacağız yalnız yitirdiklerimizin ömürlerini ve mücadelelerini anlamlı kılmak için değil, bizzat kendi ömürlerimizi de anlamlı kılmak için. Çünkü bu “yasaklı” alanda, bu anı tarihe bir not olarak düştükten sonra, onların mücadelesini verdikleri her şey için mücadele etmeğe daha bir kuvvetle sarılacağız, ömürlerimizi onların ömürlerine karıştıracağız.. Bizim insanlarımız, bugün ve hergün makinelerin başında ömür tüketmekte, toprakların, suların, havalarını, doğal kaynaklarını şirketlerin çıkarına terketmek durumunda olabilir. Bizim insanlarımız bugün adına “iş kazası” denilen bazen bu isim bile çok görülen sistemli bir katliamın kurbanlarıdır. Anayasal haklarını kullanmak için senelerce fabrika önlerinde direnirler. Ama Tekel işçisi olup, Desa işçisi olup, Novamed işçisi olup karşılarındakilere okkalı bir tokat da atarlar, atabilirler. Ve ezilenlerin siyasal iktidarı ancak bu tokata yeltendikleri anlarda gerçek bir siyasal alternatif olarak tartışılabilirdir, ve ezilenlerin en büyük şenliğinin nüveleri bu anlarda taşınır geleceğe. Ve ancak o hesabın sahipleri sorabilir bakiyeyi.Hatırlıyoruz!Talancı ve cinsiyetçi hâkim sınıflar karşısında tarihin kaybedenleri olarak hem geleceğimizi hem de geleneğimizi ekolojist ve feminist bir bakış açısıyla sahipleniyor ve bu yüzden bizi birbirimizden ayıran değil bizi birleştiren geçmişimize yüzümüzü dönüyoruz. Yüzümüzü döndüğümüz gelenek ve tarih bu topraklar üzerinde milliyetçi militarist ayrımcı olmayan bir hayatın mümkün olduğuna işaret ediyor. Bugünkü acil politik ihtiyaçlarımızı cevaplıyor. Hâkim sınıfların tehlikesi ve tehdidi altında Selanik Sosyalist Amele Heyet-i Müttehidesi Genel Sekreteri Avraam Benaroya’nın sözleri 101 yıl öncesinden imdadımıza yetişiyor ;”Öyle bir teşkilat kurmak istedik ki, insanlar kendi dil ve kültürlerini terk etmeden ona girebilsinler. Hatta daha iyisi, aynı bir ülkü uğrunda -sosyalizm ülküsü- çalışırken, her biri kendi kültürünü ve bireyliğini geliştirme olanağı bulabilsin”1 Mayıs’ın İstanbul’daki 100’üncü yılında, bizim insanlarımızın kanıtladığı ve uğruna mücadele ettiği ve uğruna öldüğü şeyi çok iyi hatırlıyoruz, anılarımızı Taksim Meydanı’nda tazeliyoruz: Bu topraklar üzerinde başka bir hayat mümkündür![i] Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, (İstanbul: Metis, 2001), s. 41.[ii] E.P. Thopmson, The Making of the English Working Class, (London: Penguin, 1991), s.12. (Türkçesi Birikim yayınlarından İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu adıyla 2002’de yayınlandı.
Emekçilerin öz-örgütlerinin, sosyal hareketlerin doğrudan belirlediği doğrudan ilişki içerisinde bulunduğu, ezilenlerden yana bir siyasetin varlık gösterememesi, siyasetin kendisini belirleyememesi yalnız ve doğrudan örneğin işçilerin fabrikalardaki çalışma koşullarının kötülüğü sonucunu doğurmuyor. Ödenmeyen ücretler, bitmeyen fazla mesailer, insan muamelesi görmeye hasret kalmak değil yalnız. Kendi toprağında işçileşmek, kendi ürettiğin sütün maliyeti dikkate alınmaksızın tekeller tarafından fiyatının düşürülmesi de değil yalnız. Özörgütlerin, ve ezilenlerin kendi belirledikleri siyasetin yokluğunun sonuçları sadece İstanbul›da Tuzla tersanelerinde ölüm, sellerde servis araçları içerisinde boğulma, Bursa›da yangın Bükköy›de maden göçüğü, tarım işçilerinin traktör kasalarındaki can pazarı gibi sınıfsal ayrıma dayalı sistemli bir katliam da değil sadece.Gözü aç doymak bİlmez para hIrsI herhangİ bİr sInIrI yok!Bahsedeceğimiz şey “kentsel dönüşüm” hani şu “yoksulları gecekondudan kurtarma” ve de “medeni konutlara yerleştirme” hevesi. Ne güzel ne insancıl bir amaç! Ama bütün bu “hümanizma” bu “hissiyat” için önce acıyacak birilerinin olması lazım değil mi? Ama Allaha şükür sermaye ve iktidar eliyle acınacak durumda olanların sayısı her geçen gün artmakta. Dolayısıyla iç rahatlığı ile “merhamet” gösterebilirler. Ama bu görünen yüz, öte yanda gerçek var. O yan, bu sistemde bu en naif acıma hislerine bile yer olmadığını açıkça gösteriyor.Yapı şirketlerinin “ajanları” bir yeri gözlerine kestiriyorlar. Sonra gidip sahibi kimmiş öğreniyorlar; kamumu, özel mi? Sonra gidip belediyeden imar durumunu öğreniyorlar. Eğer rant yüksekse girişiyorlar. Gereğinde imar planlarında “gerekli” düzenlemeler yapılıyor belediye meclislerinde. Bilin bakalım hangi şirketler palazlanıyor, tercih ediliyor ihalelerde. Evet yanılmadınız. İktidara yakın şirketler. Zaten bu şirketlerin gerek “politik” gerekse “tamamen duygusal ilişkileri” var iktidar belediyelerle yahut bizzat siyasi iktidarın kendisiyle.Rantsal dönüŞüm!Kentsel dönüşüm mü? O bu işleyişin devasa hali. Kentsel dönüşüm deyince rant katlanıyor fakat bu yoksulları “insana yakışır konutlarda yaşatma” maskesi en azından bazıları için inandırıcı oluyor. Hedef bölge bazen kentin hemen kenarında, bazen kentin tam göbeğinde ama illa da yoksulların yaşadığı bir semtimiz olmak durumunda. Neden? Çünkü yoksulların emekçilerin ezilenlerin cefası işyerlerinde ya da işsizlikte bitmemeli. Neden? Çünkü yoksul olmayan bir aileyi apar topar sokağa atamazsınız, atsanız da bunu meşrulaştıramazsınız. Neden? Çünkü “planlama” denilen şey objektif değil siyasi bir alandır ve yoksulların kendilerin bu alanda temsil edecek ne yeterince güçlü öz-örgütleri ne de siyasi örgütleri vardır.Ayazmalılar ayazda kalmaya mahkûm mu?Örneğin İstanbul’un dibinde Küçük çekmece’de/Ayazma’da önce yoksul mahalleliye mektup yollarsınız belediye başkanı olarak. Dersiniz ki hepinizi daha iyi konutlara yerleştireceğiz. Hak sahibi olmak için su, elektrik faturanızı getirin yeter. Yani anlayacağınız işin başında orada yaşamak yetiyormuş yeni “insani” konutlarda hak sahibi olmaya, uygun koşullarla ev sahibi olmaya, gibi bir hava oluşur. Ayazma’da kiracı olarak yaşayan 18 aile 2,5 sene evlerinin enkazı arasındaki barakalarda beklerler. Belediye kiradaki mağdurların bir kısmına kira yardımı yapar 1 sene, Aralık ayında keser bu yardımı. 22 Şubat’ta konutlar için kuraya çağrılırlar. 12 Nisan’da da bankaya sözleşmeye. Ama anlaşılır ki verilen sözlerin hiç biri tutulmayacak. 10 bin ile 15 bin lirayı bulan peşinatlar ve 350-450 TL lik taksitler istenir 2.5 yıldır barakalarda yaşamaktan başkaca çaresi olmayan 18 aileden. Daha önce Bezirganbahçe’deki konutlara yerleştirilenler olmuş, bu ailelerden peşinat istenmemiş ve de taksitleri daha düşük tutulmuştur. Ancak bu ailelerin seçilme kriteri nedir? Bunu ne bu 18 aile ne de onlarla birlikte bu mücadeleyi veren mimarlar, şehir plancıları, aktivistler biliyor. Bu kriter yalnız belediye ve hempalarının malumu. Şimdi bu aileler ve bu mücadelenin içindekiler soruyor: Eğer 18 ailenin kuraları ve bankadaki sözleşmeleri bir önceki projenin devamı ise Bezirganbahçe’deki konutlara yerleştirilenlerden niye farklı? Yok, eğer bu yeni proje ise hak sahipliğini neye göre belirledi belediye. TOKİ’de belediyede bu konutları oraya diken şirketler de projelerini çizenler de bu işin sorumluları. Dolayısıyla bu cevabı borçlular.Ayazma’dan Emek SİnemasI’na!Bu arada sorumluluk demişken, bu Ayazma köyünün bir “Ayazma Kentsel Tasarım Projesini” de MİM Yapı çizmiş. Tanıdık mı geldi? Peki Fatih Kesgün desem? Hani şu yüzünde müstehzi bir gülüşle panele katılan “zat-ı muhterem”. Hani şu Emek Sineması’nı “olduğu gibi” 9 kat (!) yukarı taşımaya namzet Süpermen!.. Hani şu son anda Emek Sineması’nın projesi “yüksek yerlerden” gelen talimatlarla ellerinde bulan Mim yapı! Anlaşılan o ki egemenler önce emekçiye sonra da “Emek”e girişmişler elbirliği ile. Belki de tıpkı onlar gibi “Emek”in mağdurlarının ve “Ayazma”nın mağdurlarının aynı safı tutmasında bir “hayır” var, elbirliği ile!
SORU: Merhaba;Ben 13 yıldan beri ilaç sektöründe çalışmaktayım. Sadık bir BirGün okuruyum aynı zamanda. Size danışmak istediğim konu; yaklaşık 15.000 kişinin çalıştığı sektörde maalesef sendikalaşma yok. Bu konuda firmalar çok katı. Bunu aşmak için ne gibi yollar izleyebilirim yardımcı olursanız sevinirim.Sevgi ve saygılarımla. Bir OkuyucuKALİFİYE İŞGÜCÜÖncelikle hem sendikalaşmak konusundaki niyetiniz hem de gazetemizin sadık bir okuyucusu olmanız bizi son derece mutlu etti. Sizin de uzun süredir çalıştığınız ve muhtemelen çok iyi bildiğiniz gibi ilaç sektörü de pek çok diğer sektörde olduğu gibi öncelikle örgütlenmek, ardından bu örgütlenmenin sonunda örgütlenilen işyerinde/fabrikada sendikalı olarak kalabilmek zorlu bir mücadele ile mümkündür. Sektörde çalışanlar genellikle pek çok sektörden daha kalifiye bir işgücünü oluştururlar ve ücret düzeyi genelin daha üzerindedir. Ancak bunun dışındaki örnekler de mevcuttur. Bu kalifiye işgücüne rağmen asgari ücret düzeyinde ya da biraz üzerinde işçi çalıştıran ilaç fabrikasının sayısı da az değildir. İşçilerin sık karşılaştıkları diğer bir sorun ise otomasyona geçilmesi sonucu işten çıkarılmalar ve genel olarak sendikanın bulunmadığı işyerlerindeki iş güvencesizliğidir.BEYAZ VE MAVİ YAKALILAR SENDİKAYA!İlaçların üretildiği fabrikalarda çalışanlar dışında bu sektörün çalışanlarının önemli bir bölümünü ilaçların pazarlanmasında çalışan reprezantlar/ilaç mümessilleri oluşturmaktadır. Bu iki açıdan önemlidir. Öncelikle bu reprezantlar çoğunlukla prim üzerinden sattıkları ilaçlar üzerinden çalışmaktalar ve ekonomik şartların iyi olduğu dönemlerde iyi kazançlar elde etmektedirler. Ama bunun yanında iş tanımlarının ve çalışma saatlerinin esnekliği, iş güvencesizliği, mobbing gibi sorunlar bu çalışanlar için de geçerlidir. Özellikle kriz dönemlerinde çok sayıda reprezant işsizlik tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Diğer bir sorun ise reprezantların doktorları mesai saatleri içinde ziyaretleri ve bu ziyaretlerin sağlık hizmetinde yarattığı aksama hasta ve hasta yakınları ile girmek zorunda kaldıkları tartışmalardır. Dolayısıyla çalışma koşullarının düzeltilmesi için reprezantların da sendikalaşma mücadelesi içerisinde olmaları gerekiyor.İŞVERENİN REPREZANT KOZUDiğer yandan özellikle fabrikada çalışanlar örgütlenmeye karar verdiklerinde çalışanların yüzde 50+1›ini örgütlemek zorundalar. Bu durumda çalışan sayısının ne olduğu kritik bir öneme sahip. İşveren sendikal örgütlenmeyi engellemek ve sendikanın temsil yetkisini almasının önüne geçmek amacıyla reprezantları da fabrikada çalışan işçiler olarak göstermektedir. Bu şekilde fiilen fabrikada bulunmayan ciddi sayıda çalışan temsil hesabına katılmak durumundadır. Sektörde örgütlü bulunan sendikalar her ne kadar reprezantların örgütlenmesini tartışsalar da bu konuda henüz bir örnek görülmüş değildir. Reprezantların hem coğrafi olarak geniş alanlarda çalışmaları hem de sosyal konumları bunun önündeki en ciddi engellerdir.UMUTLU OLMAK İÇİN NEDENLERİMİZ VAR!Şu ana dek ne yazık ki olumlu bir tablo çizemedik ancak umutvar olmamız için de nedenler var. Öncelikle sektörde örgütlü olan işyerleri, hem kendi sektörlerinde hem de genel olarak diğer işyerleri ile karşılaştığında başta iş güvencesi olmak üzere çok daha iyi sosyal şartlara ve ücretlere sahipler. İlaç sektörü belki yeterince örgütlü değil ama tümüyle de örgütsüz değil. Sektörün önemli firmalarında sendikal örgütlülük mevcut. Örneğin Türk-İş’e bağlı Petrol-İş, Bayer, Deva, Gripin, Novartis, Santa Farma, Deva, Sandoz gibi firmalarda ve DİSK’e bağlı Lastik İş, Pfizer, Atamis gibi firmalarda örgütlü. Böylelikle sektörde örgütlü iki sendikanın da adını vermiş olduk. Özetlersek ilaç sektöründe örgütlenme çalışması sizin bu sektör içerisinde çalıştığınız konuma, çalışma koşullarınıza, ilişkiye geçmek istediğiniz sendikaya göre biçimlenecektir.ÇUŞ’LARDA ÇALIŞMAK FIRSAT OLABİLİR Mİ?Diğer önemli bir etken de çalışmakta olduğunuz firmanın kendi ticari bağlantıları ve yapısıdır. Çokuluslu ilaç firmalarının Türkiye’deki bölümlerinde çalışıyor olmak bazı koşullarda bir avantaja dönüşebilir. Eğer bu firmaların özellikle merkez ülkelerinde güçlü bir sendikal yapı varsa sendikal hakların ihlali durumlarında bu sendikalar devreye girerek bir destek oluşturabilir. Diğer yandan bu şirketler bazı uluslararası anlaşmaların altına imza atarak dünyanın her yerindeki çalışanların hem yerel hem uluslararası hukuktan kaynaklı haklarını garanti altına aldıklarını ve tüm işyerlerinde bu kurallara uyacaklarını beyan etmektedirler. Bu kurallar “Davranış Kuralları”(Code of Conduct) olarak adlandırılmaktadır ve şirketlerin üyesi olduğu bazı kurumlarca da bu kurallara uyup uymadıkları denetlenmektedir.KURTULUŞ KENDİ ELİMİZDE!Bu noktada unutulmaması gereken yukarıda saydığımız hususların birer “destek”ten ve ihtimalden öteye geçemeyeceğidir. İşyerinde herhangi bir örgütlenme olmaksızın yani destekleyecek bir mücadele olmaksızın “destekler” havada kalacaktır. Asıl olan çalışanların örgütlenme istekleri ve mücadele azimleridir. Şüphesiz bunun en önemli öznesi de çalışanların örgütlü gücü, kendi öz örgütleri olan sendikadır. Bir sendikanın müdahalesi olmaksızın ne uluslararası anlaşmalar ne de denetimler herhangi bir şekilde yarar sağlamaktadır. Kendi öz örgütlerinizle temasa geçmekte tereddüt etmeyin: sendikalar hem örgütlü oldukları yerlerdeki koşulları, hem mücadelenin zorluklarını, hem de bu zorlukları aşmanın yollarını daha detaylı olarak sizle paylaşacaklardır. Genel merkezler sizi kendi bölgenizdeki temsilcilere ulaştıracaktır. Eğer iletişimde bir problem yaşarsanız bu iletişimi sağlamakta elimizden geleni yapacağımızdan emin olabilirsiniz.Petrol-İşhttp://www.petrol-is.org.tr/Altunizade Mah. Kuşbakışı Cad. No:23Üsküdar- İSTANBULmerkez@petrol-is.org.trTel:0216 474 98 70Lastik-İşhttp://www.lastik-is.org.tr/turkce/index.asplastik-is@lastik-is.org.trAdres: Bulgurlu Mahallesi, Üçpınarlar Caddesi, Enver Sokak, No: 1RIZA KUAS Genel Merkez Binası 34696 Üsküdar İSTANBULTel: (0216) 339 04 00BİZE YAZINÇalışma hayatınızdaki tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
