Şikecilerİstanbul Büyükşehir Belediyesporlu İbrahim Akın bir din adamına telefon etmiş. Öyle diyorlar. “Hocam bir şey sormam lazım. Şimdi hafta sonu Fener’le maçımız var ya, demişler ki İbo gol atmasın; 100 bin dolar para verelim…” demiş. Mealen “Hocam şike caiz midir?” Pek de dindar olmayan ben için, kıt aklım ve bilgimle vardığım netice: “herhalde dinde zorlama ve ruhban sınıfı olmadığı gibi şike de yoktur.” Gol atma meselesini bir din adamına soracak nebze dindar olan İbo arkadaş herhalde bunu benden iyi bilir. İyi bilir de araya sıkışan 100 bin dolar belki biraz(!) kafasını bulandırmış, onu danışıyor. Zorlama mevzusunu size bırakıp, daha ilk adımda benim bilgisizliğimin hem ruhban sınıfı hem de şike konusunda yere çakıldığını belirteyim. Zira, İbo danışıyor!. Maazallah günah da çıkaracak. Danıştığı din adamı “caizdir” deyiveriyor. Ama gariban(!) İbo maalesef parayı menajere kaptırmış. Kendi derdine yanıyor. Bense “hangi dağda kurt öldü?” diye tilki kuyruklarını birbirine bağlamaktayım. Zira hükümet bir kurumu ne zaman kendi iktidarı çerçevesi içerisinde düzenlemeye niyetlense oraya bir yolsuzluk operasyonu düzenleyiveriyor. Memlekette yolsuzluğun olmadığı bir yer var mı? Yok. Çok sevdiğimizden değil bu kanun ve nizamları ama. Biliriz ki kanun ve nizam orada durur. Herkes kendi bildiğini okur. Yalnız birilerini cezalandırmak istediğinde, kanunu kuralı hatırlayıp, uygulayıverir devlet. Yani kanun kuralın uygulanması bir çeşit cezalandırma yöntemidir. Velhasıl “şimdi niye?” diye sormakta memleket komplo teorisinden nasibini almış kafam. Futbolumuzun şikeden arındırılması operasyonunu kutlayamamaktayım velhasıl. Onun yerine “cümle alem bilmiyor muydu senelerdir şike olduğunu?” diye sormaktayım. Yani gönül rahatlığı ile top bile oynayamazsın bu sistemde “Gazoz Ligi”nde top koşturmuyorsan.Sakallı ZatlarDaha komplo teorim nihayete ermeden podyumdan tesettürlü mankenler yürüyor üzerime. “Kaçın, kaçın!” demeye varmadan catwalkların sivri topuklarından sıyırıyorum. Derken ilahiler eşliğinde cenaze namazı başlıyor podyumda. Fesüphanallah! Öldüm de haberim mi yok? “Yok yahu! Mizansenmiş!” diyor basından arkadaşlar. “Cenaze namazının mizanseni mi olur?” diye sormaya niyetlenirken ak sakallı bir büyüğümüz görünüyor gözüme. “Ergenekon’cusuuuun!” diye üzerime yürüyor. Tabi ya! Öğrenci hareketinden geliyorum bi kere. Hem yumurta atan gençlere sempatim var. Üstelik Metin Abi sinirlenirken ben de çok sinirlendim. Yani ortada sinirlenecek bir şey yoktu aslında. Sadece yaşamımızı yok ediyorlar. Sakallı zatın yüzüne doğru “yazık kelimesine de yazık oldu” diyorum boş bulunup. Bu sefer aksakallı bir Can öte yandan gürlüyor: “öyle keyifli yazıyorum ki, bu adamlar hem üniversitede var, hem gastede yazar, hem de bozarlar….”rüzgarı ferahlattı derken, sakallı abi yürüyor yine üstüme:”bu hükümetten beklentim kalmadı!” O üstüme yürüdükçe, “o kızlardan da 50 bin tane varsa, onların bir 30 bin filanından” medet umuyorum. “Bu iyi bir adamdı(pardon kadındı), niye böyle davranıyorsunuz” desinler diye bu sakallıya bir ümidim var. Zira “bir komünist olarak”, “ya bu kız başına bez bağladı diye nasıl almazsınız üniversiteye” diye benim de bağırmışlığım var. Merkez Kampüs Binası önünde. Heyhat! O yandan ne bir ses ne bir nefes. Ama ben nefes nefese kalıyorum. Siz şimdi “o sırada uykudan uyanıyorum” diyeceğim sanıyorsunuz değil mi? Ona da heyhat! Uyanmak mümkün olaydı. Fakat ne mümkün!.DiğerleriAma başınızı başka bir yana çevirmeye olanak var tabii. Bir tekstil fabrikasının bitmez tükenmez mesaisinde ömür tüketen o genç adama mesela. Bir ekonomik krizde batan, sonra felç olan babasına, hasta annesine, kardeşlerine o bakıyor. Genç ömrünü tüketiyor ütünün başında. Kısıyor kara gözlerini. “Bizi insan yerine koymuyorlar” diyor, güzel esmer yüzü daha da kararıyor derin bir öfkeyle. Elinde insalığın onurundan başka kaybedecek hiçbirşeyi kalmayanların, bizlerin, karakafalıların gelip geçici olmayan gerçek öfkesi. Tüm karmaşaya karşı susuyorum. O dingin öfkeye bel bağlıyorum.
İstanbul
Tez yazıyorum. Memlekete hayırlı olsun. Yazanlar bilir. Tez yazmak İngiliz tuzu, Hint yağı gibi yutulması zor bir nesnedir. Yani bir sandalyenin tepesinde oturup gayet özel ve muhtemelen bu dünyada on, on beş kişi ile sınırlı bir uzmanlar grubundan gayri çok da fazla okuyucusu olmadığını bildiğiniz bir hususu didik didik etmek. Tüm dikkatinizi ona yöneltmek. Koskoca akademi endüstrisine naçizane bir katkı. Ama «gerçek» in sahibi olmak adına, «gerçeğin ne olduğu» üzerinde bir hak talebi diğer yandan. Bu ruh eziyetine girmeden evvel günlük rutininiz olan her şey kıymete biner. Günlerdir yapmanız gereken ama ne bileyim başka cazip şeylerden, mesela arkadaşlarla buluşmak falan gibi, zaman bulamadığınız şeyler aklınızda sıralanmaya başlar. Kışlıklar ya da yazlıklar çıkacaktır, son bir aydır temizlenmeyen evin temizlenmesi gerekir mesela. Sonra mutfak dolabını da bir aktarmak lazım. Son altı aydır yığılı duran kitapları bir düzenleme de mutlaka gerekli. Sonra okumadığınız bütün kitaplar sıralanır aklınızda. Tezle ilgili olsun olmasın.Tez Yazacaksın da Ne Olacak?Hadi bu faslı atlattık diyelim. Öyle ya da böyle oturduk o sandalyeye. Bu kez yok Facebook, yok Google, yok şu gündeme de bir bakayım. Diğer mevzuları hiç saymıyorum. Ama araştırmaya ayırdığınız devasa emeği kâğıda dökmek kendi başına bir beladır. Öyle hayatınızın merkezi haline gelir ki bu faaliyet dünya onun etrafında dönüyor zannedersiniz. Bir arkadaşımın dediği gibi, tez bitince CNN’de alt yazı geçecek zannedersiniz. Daha fazla ağlak yapmayacağım. Peki, bunca emeğin neticesi nedir? “Okuyacan da nolcak?” zihniyetinin hâkim olduğu bu dönemde kalabalık ve hâkim bir koro yüzü dönük sorup durur: “tez yazacaan da ne olacak!” en kestirme cevap “elinin körü olacak”tır. Zira verecek hem çok cevap vardır, hem de aslında bunun pek cevabı yoktur.Parlak İstihdam OlanaklarıBenzer şekillerde tez yazdığını düşündüklerinizin köşelerdeki ve ekranlardaki hallerini görüp utanırsınız. Katledilen, bombalanan, türlü eziyet ve işkencelerden geçen bir halkın hala “barış” taleplerine körlük utandırır seni. Her şeye rağmen çareyi Ankara’daki mecliste arayanların siyaset dışına itilmesi için ayak oyunları. Büyük yazarlarımızın terör gevelemeleri, Ergenekon bulandırmaları. “AKP’nin oylarını düşürmek içindir Hopa’daki olaylar”, kutsal iktidarına halel getirmek için “kaos ortamı yaratmaktadır malum odaklar”. “Oralardan bakınca öyle görülüyor demek ki» demek kalır bize esefle. «Allah sonumuzu böyle etmesin.» Yoksa tiyatroda sansür, Abdülhamit dönemi falan derken kendimizi AKP›nin sansür heyetinin başında bulmak da var(!)Daha Az Parlak AlternatiflerTabii köşeler ve ekranlar kadar parlak olmasa da daha başka istihdam olanakları da var. Tez yazanlar için yani. Anadolu’daki kamu üniversitelerinin ha bire malum cemaat içindekilere giden kadroları mesela. Alın size istihdam olanağı. Yahut merkezdeki üniversitelere “size kadro veririz, ama bizim şu adamı da alıverin mesajları” İşte diğer bir istihdam olanağı! Nasıl? Ha pardon tabii siz ömrünüzü yiyip akademik çalışma falan yaparken doğru ağın içinde olmayı ihmal etmiş olabilirsiniz tabii. Ya da ayak diremiş tamamen yanlış bir netwok içine düşmüş, “kahrolasıca” bir muhalif olmuş olabilirsiniz. O zaman buyurun seçin; KCK’dan mı yatmak istersiniz, Ergenekon’dan mı? Eh o da bir istihdam sayılır(!) Ekmek elden su gölden(!) Asmayıp, besliyorlar hapishanelerde bizi. Olmadı yine o bitmeyen kaynağa sarıl. Ailen desteklesin seni otuzlu yaşlarına dayanmışken. Part-time işlerde çalış alakalı alakasız.Vakıf Üniversiteleri Çalışanları Saha’ya İniyor!“Amman canım abarttın sen de bir sürü vakıf üniversitesi var, git orada çalış” diyorsanız hah! Ben de tam onu diyecektim. Türkiye’de ilk vakıf üniversitesinin kuruluşundan bu yana geçen süre otuz sene. Otuz senedir çoğalan ve kâr hırsıyla gözü dönen vakıf üniversitelerinde de iş çığrından çıktı. Ya da şöyle diyelim; Sesi en az duyulan kesimlerden biri olan vakıf üniversitelerinin akademik yükünü sırtlanan kadrolara yapılan muamele mızrak misali çuvala sığmaz oldu. Ders yükleri arttıkça arttı, ücretler ve haklar çoktan kamu üniversitelerini aratır hale geldi. Üniversite de yapılan işin niteliğinin bu mesai ile uyumsuzluğunu kenara koyalım hadi. Ama fazla mesai ödemeleri? Herhangi bir tekstil fabrikasında çalışan ve sabah sekiz akşam on fazla mesai yapan işçi ile duygudaşlığımız güçlendi. Sorduk “bu hayatta, yalnız bir kocaman mekanizmanın parçası olmaktan başka insan olarak bir anlamımız var mıdır?” Bu sınıf duygudaşlığımızı güçlendirmek için olsa gerek, Vakıf üniversitelerinin “mal sahipleri” elimize giriş-çıkışlar için bir de zaman kartı tutuşturmaya kalktılar. İtiraz edersen ya? Fabrikada çalışan sınıfdaşının başına gelen senin de başında. Yani? Kapının önündesin. Örgütlensem okumuş bir insan olarak? Israr etme kapının önündesin. “Fakat “oyunun kuralları” artık değişiyor” diyorlar vakıf üniversitelerinden çalışanlar. Ve artık sahaya iniyorlar. Emeklerini ve akademik onurlarını korumak için. “gerçeğin” üzerindeki karın ve hırsın iktidarına meydan okumak ve yeniden hak iddia etmek için.NOT:”tez yazıyorum” mazereti kabul edilmeyecektir!Tarih ve saat: 02.07.2011 Cumartesi – 13:00 Yer: İstiklal Caddesi Galatasaray Lisesi Önü Destekleyen Kurumlar: Sosyal-İş İstanbul Şubesi, Eğitim-Sen 6 Nolu Üniversiteler Şubesi
Daha seçim havasını atlatamadan yeni ÖSYM skandalı patlayıverdi. “Artık bir ayı geçen süredir içimde saklayıp durduğum yaraları höykürmenin zamanı geldi” diyordum tam. “Sayın Cumhurbaşkanı”, “Sayın Başbakan”a yüklenecektim.”Ben size satır arasında demiştim” diyecektim. “Bu Ali’nin başınıza dert olacağı daha o günden belliydi”. “Şimdi yine bir yol ayrımındasınız; ya beni ÖSYM başkanı yapın, ya Ali Demir’i yılın elemanı seçin diyecektim.” “Yani kendisini bir türlü tasfiye edemiyorum süreçten, kendisi istifa etmiyorsa yok mudur bi kaset?” Benim akıl hocası diğer “köşe” yazarlarından neyim eksik akıl verme hususunda? Sonra baktım “köşe” yazarlarının haline.Vazgeçtim. Hem zaten Yusuf Ziya Özcan meseleyi diyalogla çözecekmiş.Her derde deva biber gazıAz kafam karıştı gerçi. “Hata”lı gördüğümüze “ıslah” maksadıyla gaz sıkmıyor muyduk? Sizi proveke etmiş, Ali Demir’i nihai amacım için tasfiye etmeye çalışmış gibi olmayayım ama. Şimdi ben olsam yani sizin yerinizde, alır gazı elime, gider Ali Demir’i bir güzel ıslah ederdim. Zaten “Biber gazı orantısız gücün ifadesi değil” ki. “Şu anda dünyanın en modern manada, yani bu tür şeyleri yatıştırmada kullandığı biber gazıdır.” “Ben bunu ortaya atanın yalancısıyım Aliciğim” derdim. Gerçi ben “neyi nerede kullanacağını en iyi bilen bir emniyet mensubu”değilim. Yani bileceksin işte! Ne zaman biber gazı sıkacaan, ne zaman copu çakacaan kafaya, ne zaman kalça kemiği kıracaan, ne zaman öldüreceen ne zaman çiğneyeceen. Ne zaman, hangi kamerayı, kime kuracan. Kimi ne zaman dinleyeceen…Yanıma Kalır!Sıktım gazı diyelim Ali Demir’in kafaya. Ama ya Ali Bey taş atarsa? “Yani o taşları atanlara karşı, herhalde biber gazı ondan daha tesirli değil” deyip yırtarım yahu!Ama ya gazeteci kontenjanından beni hale yola sokarsa Ali’nin ağabeyi; “Bunlarla ilgili programlarınızda(pardon köşenizde) Ruşen Bey (pardon Bilge Hanım) ne yaptınız? Acaba ne gibi bir kınama yaptınız? diye münasebetsiz bir tehdit gelirse. Benim tehdite hassas bünyemin eller arkada horoz misali açılmış, kafa öne çıkmış “uleeeyn! Ben efenin harman olduğu yerden geldim başbakan, sen beni tehdit mi ediyon?!!” formunu almasını nasıl önleyecem? Neyse ya, nasıl olsa herşey yanıma kalır. Yanılıyor muyum?Çılgın Projelerim, hadi bi daha!Karadeniz’de iki bin değil dört bin baraj yapsam, Sinop’a bir değil iki nükleer kondursam, Kütahya’ya gümüşün yanına bir de altın madeni açsam. Versem siyanürü içme suyuna. Sabotaj desem. Kazdağını dümdüz etsem. Helalinden ikiyüz değil dörtyüz termik santral. Daha çok taşeron, daha çok iş kazası, daha çok katliam. Sendikaları süründür, insanları öldür.Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır zira. Tüm Ege’yi Kütahya’ya çevireceeez! Hopa’daki gibi girişiceez her yerde itirazı olana.Hizmet canım bunlar. Biz size efendi olmaya değil hizmet etmeye geldik.Ayyy kafam çok karışık. Zaten bitmedi şu “haydi bi daha!” Ben kafamda çalıyor sanıyordum.Baktım ekranda çalıyormuş. Seçim sonrası seçim şarkısı çalınmaz diye bi seçim yasağı yok mudur erenler?Kirli sarı ve diğer renklerO kirli sarı renk, daha da ayrıntıya girmeyeyim renk konusunda, bastı da bastı. Halimin sebeb-i hikmeti budur. Toptan delirmedim yani. Sadece renk basması oldum. Yani ben bu ton sarıyı sevmem de o yüzden. Başka bi kastım yok. Adı “kırmızı” olan diğeri iyice sıkıştı kuzeye ve kıyıya. Nerdeyse denize dökülecek İzmir›den. Felek vurdu zaten onlara bir de ben vurmayayım. Gidip tatil yapsınlar.Yaz malumunuz. Denizin ve tatilin zamanı. Ve denizin rengi mavi. Hayrettir o mavi denizin kenarından değil de taaa öte yandan çıktı. Mavi severim ben. Aslında kırmızıyı da severim ben. Dünyanın her yerinde sallanan o isyankar koyu kızıl bayrakları.O canlı sarıyı da severim, kirli olmayan ve bizi eşitleyen. O büyük ormanlarını, sonsuz çayırlarını da severim bu dünyanın, yemyeşil…Hepsini bir arada olursa ya? O daha da güzel bak!. Bu renkleri kuşanmış kadınlar, çocuklar, gençler, adamlar bir deniz gibi geldiler.O zulüm görmüş insanlar, evlatlarını yitirmiş insanlar, gözyaşları kurumamış analar, kararmış yüzleri ile ağlayamamış cefakar babalar. Koskoca kentlerin yükünü genç elleri ile taşıyan allı pullu kıyafetleri ile esmer kadınlar, mor gömlekli delikanlılar. Onlar zulüm görmüş diğerlerini, kendi derin acılarının en derininde bulmuşlardır. Bağırlarına basmışlardır. Memleketin hapishanelerinde yatmışlarını, zalimleri ile kanlı bıçaklı olmuşlarını, kanlı tuzaklarından Kızıldere’lerinden çıkıp gelenlerini, emekçilerini, soruşturmaların, gazın copun mağduru öğrencilerini, sosyalistlerini, hep yenilmiş, hem de tarihin yenilenlerinden yana olanlarını. Seçim gecesi ilk sonuçları görüp birayı bırakıp rakıya davranan efkar havası İstanbul’dan ve o masmavi susuz denizinden memleketin, ve sonunda Mersin’den gelen haberlerle dağılmıştır. O deniz bloğu taşırmış, barajı çökertmiş, On’lar, “devletin ve tabiatın ortak yanlış soru”larına tarihin sahnesine çıkıp “en arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığını” vermişlerdir. Kalbimizin nehirleri şimdi “solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine” dökülmektedir.
İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü SBF Sinema Kulübünün düzenlediği ve Sırrı Süreyya Önder›in hem bir yönetmen hem de siyasetçi olarak çağrılı olduğu etkinliği yasakladı. Neden o meşhur «Güvenlik gerekçesi». Yıldız Üniversitesindeki olaylar bahanesi. Yani bir yerde mağdur oluyorsunuz, bu mağduriyet diğer yerde de mağdur edilmenizin sebebi oluyor. Diğer yandan polisin ve güvenliğin dekan ve rektörlüğün önüne durmadan yığıp durduğu «büyük olaylar çıkacağına dair» raporlar. Efendim bu güvenlikçiler ve polisler istihbarat almışlar ki fakültede büyük olaylar çıkacakmış. Bu arkadaşların” kendi istihdamını kendin yarat” yollu ihtiyaç yaratma taktiklerini bir kenara koyalım. Ve de soralım. Koskoca İstanbul Üniversitesi Rektörü’nün bir fakültesinde yapılacak bir etkinliğin güvenliğini sağlayacak gücü yok mudur? Güvenliği tehdit etmekte olanlar kimlerdir? Rektörlük her öğrenci portestosunda kafa kırma işleviyle kullandığı (sonra da kafası kırılanlara bu güvenlikçilerin raporları ile soruşturma açtığı) “güvenlikçileri” bir kez bile öğrencilerin güvenliğini almakta kullanmaz mı? Buna güvenlikçilerin niteliği mi, niceliği mi uygun değildir? Daha açık soralım. Elinizde bu etkinliği koruyacak yeterli “güvenlikçi” mi yok rektör bey? Yoksa bu “güvenlikçiler” bu etkinliği koruyacak özelliklere ne bileyim mesela “tarafsızlığa “mı sahip değiller? Hadi buradan girdik madem nihayate erdirelim. Geçen hafta güvenlikçilerin korumasında SBF’ye gelen “takım elbiseliler” kimlerdir? Bu “takım elbiseliler” niye güvenlik korumasında bu etkinliğin afişlerini indirmişlerdir? “takım elbiseli” “arkadaşlara” “güvenliği” İÜ Rektörü olarak siz mi tahsis ettiniz? Yoksa bu tahsisat güvenlikçilerin “doğal politik eğilimleri neticesinde” “kendiliğinden” mi gerçekleşti? Afişleri indirdiklerine göre bu 10-15 “takım elbiseli” arkadaş bu etkinlikten pek hazzetmemişler. Güvenliği tehdit edenler bu “arkadaşlar” mı? Beğenmediğin etkinliğin afişlerin güvenlik korumasında eşkiya gibi yırt, sonra senin bu tehditlerini köpürte köpürte rapor yazan polis ve güvenlik, rektörlük ve dekanlığa “büyük olaylar çıkacak” diye, beğenmediğin etkinliği iptal ettirsin. Güzel tezgah. Öğrencilerinize gösterdiğiniz örnek bu mudur sayınYunus Söylet. SBF öğrencilerine siyaset örneği olarak “tezgahları “mı sunmaktasınız? 10-15 takım elbise giymiş eşkiyaya, hadi size daha kolay gelecek bir tabirle söyleyelim “bir avuç teröriste” teslim olmak mıdır örnek idarecilik?” “ Satırdır sopadır silahdır alın gelin, planlanan etkinlikleri tehdit edin, biz de taviz verip iptal ederiz” midir? Yoksa iki öğrenci grubu arasında vatansever takım elbiselilere daha yakın durduğunuzdan mıdır bu olanlar? Bunun adı ayrımcılık değil midir? Daha da önemlisi bir fakültenin bir kulübünün etkinliği hakkında, bu kadar üniversiteye dair bir şey hakkında karar alıcı mercii polis ve güvenlik şefi midir? Yoksa siz misiniz Sayın Rektör Yunus Söylet. AKP’nin 3. İktidar döneminde adınızın geçtiği YÖK başkanlığında aynı tezgahlara gelmeyeceğinizi umarım. Sizin oturduğunuz koltukta Sıddık Sami Onar’ın da bir zamanlar oturmuş bulunduğunu hatırlatmayı bir tarihi vazife sayarım.Diğer yandan “Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde seçim döneminde hiçbir milletvekili adayının öğrencilere hitap etmesine izin vermedik” yollu demokratik tavırlar(!) ve açıklamalar yalan olduğu kadar, başka bir yazının konusu olacak kadar eğlenceli. Mimarlık fakültesinde ,” o T cetveli ile ne yapıyorsun?” demek kadar abes.Eğer bütün bunlar olmasaydı birazdan Siyasal Bilgiler Fakültesi Tarık Zafer Tunaya Anfisi’nde Sırrı Süreyya Önder konuşuyor olacaktı. Şüphesiz güzel bir bileşim. Alta kapısının üzerinde “siyasal bilimler” yazan fakülte. 79’da açılıp, 80 darbesi ile kapatılan fakülte. Anfileri Sıddık Sami Onar gibi protestocu öğrencilerini korumak için polis şiddetine maruz kalmış rektörlerin, faşist saldırılarla can vermiş Ümit Yaşar Doğanay gibi hocaların, hepimizin Gogol’ün paltosu misali içinden çıktığımız bir çınarın Tarık Zafer Tunaya’nın adını taşıyan fakülte.(hah! Yazdim şimdi, AKP’nin 3. İleri demokrasi döneminde tek tek adını değiştiriler mi anfilerin?) Seçim kürsülerden birbirlerine çemkirmekten başka, siyaseti içinde yürüyenin mutlaka çamura bulanması gereken kokuşmuş bir bataklığa çevirmekten başkaca yeteneği olmayanların, takma, sokma ve çakma siyasilerin karşısında bir yeşil vaha gibi duracaktı o anfi kürsüsünde. Senelerce canı pahasına karşısında durduklarına “Kaset” ve “püskevit” üzerinden laf etmeyi zul sayarak. Başka bir siyasetin mümkünlüğüne bizi inandırarak. İçinize temiz havanın dola dola yürüdüğünüz ve orada yürüdükçe kafanızın ve gönlünüzün açıldığınızı hissettiğiniz derin bir vadi gibi. Yoksa korkulan “olaylar” değil de bu mudur, bu sorun çözülene kadar “kürt” kalacak olan bir başka siyasetin mümkün olduğuna bizi inandırabilecek zulüm görmüş bir adam?
Biz karakafalıları kentin ve ülkenin. Bir meydana akıyoruz sokaklardan. Hani bizim almadığımız, bize verilen meydana. Allah razı olsun. Verdiler. Biber gazı, cop tutan elleri dert görmesin; şak! diye veriverdiler vallahi! Yani öle zor bir yanı olmadı. Sirke biraz, biraz limon, bol cop izi kafamızda kolumuzda. Bol gözaltında tutuluşumuz birkaç günlüğüne, ziyaretimiz nadir hayvan türleriymişcesine içine tıkıldığımız parmaklıklarını. Birkaç bomba da hastanelere. Birkaç vatandaşın hayatını kaybetmesi. Sağolun, varolun! (Ciddiye alacaklar diye korkuyorum bazen iyi dileklerimi. Yani memleket vaziyeti absürd.)Akıyoruz dört bir yandan. Koskocaman bir dalganın içindeyiz, savrulup durmaktan mutluyuz. Hatta başka zaman olsa şikayetleneceğimiz sıkışıklıktan memnunuz. Omzumuz değiyor bir diğerinin omzuna. O biri haykırarak 1 Mayıs Marşı söylüyor. Omuz omuzayız. Omuz omuzayız. Biz ezilenleri, suyu çıkarılanları dünyanın, insanlığın dışına sürülmekte beis görülmeyenleri, bir hayalet gibi, bir karabulut, bir karabasan gibi dolduruyoruz alanı. Alan bir yaralı hayvan gibi nefes alıp veriyor. Alan kendi başına bir canlı sanki. Tek tek bizden oluşan ama bizden ayrı. Uzanıyor kolu bacağı dört bir yana. Yaralı bir hayvan. Kanayan. İçinde hem ölmekte köhnemiş olan. Hem doğmakta capcanlı olan. Ölüm ve yaşam. Eski ve yeni. Hatta tek tek hepimizin içinde olan. Sınırlara hapsedilmeyen zulüm. Sınırlara hapsedilen direniş ve acı. Dillere hapsedilemeyen acı. Paylaştığımız acı. O koskoca meydanda bir tek ve somut bir an. Yitirdiklerimizin adı okunuyor kürsüden. O koskoca, kapkara yaralı hayvan haykırıyor: Burada!, Kazancı Yokuşu’nda katlettikleri, 37 can; burada! Genç öfkesini kuşandık geldik; Mehmet Akif Dalcı! Burada! 89’da, 96’da katledilenler; burada! Yaralı hayvanın acılarına gark oluyoruz tek tek. Ağlıyoruz başımız dik. Ellerimiz yumruk. “Zombiler gibiyiz” diyorum dostuma. Yukarıdan aşağıya doğru bakınca yani. “Zombiler gibiyiz. Öldürüyorlar bizi kurşunluyorlar, katlediyorlar. Katlettikleri yerdeyiz yeniden. Aramızdalar işte katlettikleri. Bak! Ernesto “Che!” burada, Mahir, Hüseyin, Ulaş! burada, Deniz, Hüseyin, Yusuf, burada. Hikmet Kıvılcımlı mağrur, yaslanmış Taksim Anıtı’na, ötede devasa bir işçi, yere düşen kızıl bayrağı yerden kaldırmakta. Poşulu gençlerin resimleri etrafında oturan allı yeşilli acılı kadınlar. Daha dün oğullarını, kızlarını yitirmişler. Arkalarında güneş resimleri olan gençler memleketin dağlarından koşup gelmişler. Onlar burada. Onların dilleri yankılanıyor kentin meydanından. Acılı ve gözü yaşlı anaları anlıyor denileni. Anlamayanlar için ne beis. O alanda anlamayanlar o dili, öğreniyorlar kürsüden söylenileni anlamamanın ne demek olduğunu. Kendi çelişkimiz kendimize bugün.Bıyıklı, kasketli bir amca bağırıyor kürsüye doğru, “yeter!” diyor “ha bire nasıl meydanı aldık, nasıl 1 Mayıs kutladık, çok derdimiz vardır, onlardan bahsedin.” Hararetle katılıyoruz eleştiri korosuna. Taşeronlaştırma, örgütlenme özgürlüğünün ihlali, “buzdolabı garantisi gibi sendika yasası”, iş güvencesizliği, işsizlik, doğal kaynaklara suya, havaya, tohuma, toprağa, ormana el konulması, hiç bitmeyen katlimiz. Her şeyi söyleyebileceğimiz istediğimiz gibi, olduğumuz gibi olabileceğimiz gün bu gün. Sendikalaştıkları için işten çıkartılan işçiler konuşuyor kürsüden, ellerimiz patlarcasına alkışlıyoruz. Öyle ya, dertlerimizin çözümü örgütlenmekte diyenler çoğunluğuz bu meydanda! Hatta bizzat özneleriyiz kim örgütlenmelerin. Kimimiz yer bulamamış, kenar kortejinde yürümekte. Rahatsız. Kimimiz partisinden kopup taraftar kortejinin yaratıcılığına koyuvermiş kendini. Tepemizin tası kendimize de atıyor diğer yandan. %10 barajının arkasına saklanan sadece hükümet değil şüphesiz. Barajsız bir sendika yasasına, şartsız şurtsuz bir örgütlenme özgürlüğüne ihtiyacımız var. Hep birlikte duralım mı bu taleplerin arkasında?. Kamu sektöründe örgütlenegelmiş işçi sendikalarımız, ulusal ölçekte düşüne geldikleri mücadele biçimlerini değiştirebilecekler mi misal. Zira karşılarında çokuluslu, ulus ötesi şirketler var nihayetinde. Memleket fabrikasında örgütlendim sanıyorsunuz, adama aslında çokuluslunun ustabaşı. Sınırın öre yanındaki emekçilerle ortaklık artık ne bir hayal, ne ütopya, yalnız ve yalnız zorunluluk dolayısıyla. Kimi iyi örneklerini gördük bu mücadelelerin geçtiğimiz yıllarda neyse ki. Güvencesizleştirilen esnekleştirilen kamu sektöründe bu yeni durumu kavrayabilecek mi şimdiki örgütlenme formlarımız? Ya kadim kadın düşmanlığı örgütlenmelerimiz de? Çalınan havanın, suyun ve toprağın savunucusu olabilecek miyiz biz karakafalıları kentlerin? Köylü Hatice Teyze’nin suyunun derdi 50/d’li asistanın kendi derdi, sendikalaştığı için işten atılan Emine’nin derdi, Akkuyu Santrali’ne karşı duran aktivistin derdi, sokak ortasında öldürülen travesti Aynur’un derdi maden ocağında oğlunu kaybeden Zeynep’in derdi olacak mı, (ya da tam tersi)? Kürtçe Zazaca, Ermenice, Rumca, Arapça, Lazca, Çerkesce konuşacak mı dilimiz fütursuzca. YGS kapısında şifreydi, yanlış sonuçtu diye süründürülen tüm geçlerin derdi, hepimizin derdi olacak mı? Zira bir mayıs alanını, dört bir yandan kuşatan en büyük ama en büyük gruptu onlar. O gençler. Belli ki o gençler, biz eski kuşakları çoktan aşarak, kendi dertlerinin yalnız kendi dertleri olmadığı görmeye başlamışlar ve bu yüzden hem kendi pankartlarıyla hem başka pankartların arkasına o meydana akmışlar. Örgütlenerek ve aşkla. Bu yüzden işte onlar orada olduklarından, umutlu olmak için çok sebebimiz var. Her çelişkimize başımız dik diklenebiliriz. Zira o meydandaydı doğmakta ve ölmekte olan. Son söz, sahnede gözümüzün çok aradığı Bandista’dan. Ve “daima!”. Ve aşkla. “aşk kadim bir punk tutumu, aşk kara kızıl bayrak oldu, aşk mor yeşil ve pembedir, aşk rengarenktir… Aşk İstanbul’da bir sokak, aşk Berlin’de bir squad, bir iki üç bazen binlerdir, aşk örgütlenmektir.”
Tarih, kimlerinin düşündüğü gibi çizginin başında bir ok, dümdüz, ileriye doğru gitmez. Yani toplumlar kaçınılmaz olarak bir noktadan başlayıp daha iyi, daha güzel, daha ileri bir noktaya ulaşmazlar yıllar geçtikçe. Velhasıl ilerleme ve kalkınma topyekun bir havuçtur habire elinizi uzattığınızda elinizden kayıp duran. İlle de bir ok varsa helezonlar yapar, geriye döner, fasit daireler oluşturur, şaka gibi fiyonklar çizer. Velhasıl bir ip yumağı halinde durur tarih, ille de somut bir şeye benzeteceksek. Siz de artık siyasi meşrebinize göre bir ipin ucundan tutup çekersiniz. Siyasi meşrebi olmadığını iddia edecek kadar siyasiler de bulunur tarihçiler arasında. Bu arkadaşlar o nebze siyasidirler ki müesses nizamın statükosunu savunmak uğruna kendi yaptıkları tarihin tarafsız ve bilimsel olduğunu savunurlar en bildik ezberlerle. Velhasıl tarafsızlık adı altında, kendi gizli taraflarının adı olur “bilimsel, tarafsız tarih.” Bu tarihçi galip gelenle duygudaştır1 Bu duygudaşlık hep galip gelenin o çağda galip olanın işine yaramıştır. İşte böylelikle tarih en az herhangi bir bilim dalı kadar politiktir. Ve bugüne dair yapıp ettiklerimizi meşrulaştırmanın bir aracı olduğu kadar geleceğe dair tasavvurlarımızın da geçmişte bir dip taramasıdır. Dün mümkün olan bugün ve yarın da mümkündür demenin entrikalı bir yoludur velhasıl. Geçmişten bir anı alır, parlatır, üstüne ışık düşürür işte! dersiniz. Seçtiğiniz an sizin tarafgirliğinizin sebebi ve sonucudur bir çeşit.“Geçmişi tarihsel olarak kurmak” der Benjamin “onu gerçekten olmuş olduğu gibi” tanımak değil, “tehlike anında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir.”2Yaşanacak Bir Tek Hayat mı Var?Kendileri olabilmek cesaretini göstermek için bile en ufak konforlarında vazgeçemeyen “Romantik bir macera” arayışındaki köşe yazarlarının bizim tarihimizi anlamalarını beklemek beyhudedir bu yüzden. Onlar orada en çok “boşu boşuna ölmüş bir grup romantik genç” görürler “bir avuç terörist” görmüyorlarsa eğer. Kendi yaşamlarını da meşrulaştırmanın, kendilerine bir yaşam sebebi bulmalarının yolu budur. Geleneğimizle habire uğraşıp onu ele geçirmeye çalışırlar durmadan. Zira yaşanacak bir hayat varsa, yapılacak bir tercih varsa o yalnız ve ancak onlarınkidir. Sebep? Bugün galip olanın, bugün kazanmış olanın onların işvereni olması, kendilerinin onun yanında saf tutmasıdır. Sonuçtan sebebe varırlar bir çeşit. “Madem biz kazandık, ya da kazananın yalakasıyız o zaman biz haklıyız” diye tuhaf bir mantık işletirler. “Düşman kazanacak olursa ölülerimiz bile payını alacaktır bundan” ama “hakim sınıfın aleti durumuna düşmek tehdidi altındaki”3 geleneğimiz bal gibi de tersini söyler.“Söylediğini Yapacaksın!”Halbuki “bu dünya da bekleniyorduk biz ….eskileri kuşatmış olan havanın soluğu bize deyip geçmez mi? Kulak verdiğimiz seslerde artık susmuş olanların yankısı yok mudur?”4Onların genç omuzlarına vurmuştur yükünü, “zayıf bir Mesiyanik (kurtarıcı) güçle” donatılmışlardır hepimiz gibi. “Geçmişin üzerinde hak iddia ettiği bir güç. Bu iddianın karşılığını vermek kolay değildir”5. Hayır kimse kafalarına silah dayamamıştır bu yola çıksınlar diye. Kimse onları yataklarından kaldırmamıştır zorla. Kimse amfilerinden, evlerinden kapı dışarı etmemiştir. Yalnız kafalarına ve yüreklerine düşen ihtimal, ihtilale sürüklemiştir onları. Ölümden korkmuşlardır evet! Psikopat olmadıklarından sonrasında bir vaat olmayan o büyük ve kara boşluğa düşmekten korkmuşlardır hepimiz gibi. Ama kafalarına ve yüreklerine düşen ihtimalle tartmışlardır korkularını. Tarihin fırtınasında yitip gitmekle ölçmüşlerdir ölümlülüğü. Ölçmüşler tartmışlar ve aydınlanmıştır yüzleri geleneğin gereğini yapmanın, hatta geleneğe mütevazı bir katkı yapmanın hazzı ile. Bundan sonra düşünecek çok şey yoktur: “söylediğini yapacaksın!”6 O an On’lar “yaşamanız gerek!” diyenlerin göremediği bir ana bakmaktadırlar.Tarihin yenilenlerinin hafızasından silinir ve yeniden yazılır anılar. Resmi tarih makinesi kimi anları alır parlatır ve durmadan tekrarlayarak bir ayrı gerçeklik yaratır. Galiplerin ve avcıların gerçekliğini. Hiç yokmuş gibi olur geride kalanlar. Taa ki ona derin bir acıyla ihtiyaç duyana dek. İşte o kriz anında ezilenlerin vefası çıkar açığa.Çamurdan Korkumuz Yoktur!Kendi kaderlerini galiplerin kaderine bağlayanlarınsa esamisi okunmaz tarihin kitabında. “aaa o ölmemiş miydi zaten” diye anılırlar. Bir hayır söz eden bulunmaz arkalarından. Kendi kişisel tarihlerini yeniden ve yeniden yazarlar, kendi darbeciliklerinin tarihlerini solculuk diye yutturmaya çalışırlar, darbeciliği sola mal etmek hevesiyle. Oysa bizim ezenlerle öyle keskindir ki çelişkimiz ve onların gizli açık zor aygıtları, derin ve sığ devletleri ile öyle göğüs göğüse gelmişizdir ki kimi anlarda, baş edemedikleri yerde bedenlerimizi fiziken ortadan kaldırmakta bulmuşlardır çareyi. Kanımızı dökmüşler, canımızı almışlardır. O yüzden üzerimize yapıştırmaya çalıştıkları çamurun içinde durmadan debelenmektedirler galiplerin borazanları. Velhasıl çamurdan bir korkumuz yoktur.“O” AnSon sözü, son sözü söyleyecek olanlara bırakalım: tarihin öznelerine, ezilenlere, On’lara: “Onlar ki toprakta karınca suda balık havada kuş kadar çokturlar: korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar…Uyup hainin iğvasına sancakları elden yere düşürürler ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine ve onlar ki bir nice mürtede hançer üşürürler ..ve kederli nehir yollarının, sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş olur, bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman.”7Ve On’lar kaderlerini bağlayıp “onların” kaderine “aşkın, özgürlüğün ve devrimin ölümsüz tohumları olarak düştüler toprağa”8. Yer Kızıldere, bizi geleneğimize bağlayan o an 30 Mart 1972’dir.1 Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, Metis Yayınları, s.422 Ibid. s.413 Ibid. s.414 Ibid. s.405 Ibid. s. 406 Mahir Çayan’dan aktaran, Bitmeyen Yolculuk.7 Nazım Hikmet Ran8 90’lı yılların ortasında, İstanbul Üniversitesi Merkez Kampüsü’nde açılan bir pankart.
Ostim’de ve İvedik’te yaşananları tekrar etmeyeceğim. Burada yaşananlar daha önce yaşadıklarımızın bir tekrarı gibi. İstanbul’da, Karadon’da, Zonguldak’ta, Ankara’da dört bir yanında memleketin ancak kitlesel ölümlerimizle haber olabiliyoruz rengârenk sayfalarında basının ve ve rengarek haberlerinde mavi ekranın. Teker teker her gün ölümlerimiz haberden bile sayılmıyor. Tabii bir istisna var: eğer kot kumlamışsak kayıtsız bir işçi olarak kayıtsız bir atölyede uluslar arası markalara veya Tuzla’da tersanede çalışıyor isek bir takvim yaprağının düşmesi gibi sayıyorlar bizi “bir tane daha, bir tane daha, evet bir tane daha”3 Yıl Önce Davutpaşa’da.Ve ille de Davutpaşa tabii. Davutpaşa da olup biten ne varsa 3 yıl sonra bugün Ostim’de ve İvedik’te o oluyor. Daha geçenlerde, 30 Ocak’ta bir anma vardı. Davutpaşa’da hayatını kaybedenlerin anması. Geride kalanlar defalarca o yerin iş cinayetlerinde öldürülenlerin unutulmaması için bir parka çevrilmesi talep etmiş kamu otoritelerinden. Cevap koskoca bir tıss! En sonunda kendileri yapmışlar. Diyorlar ki 23 canımızı kaybettik orada. Annemizi babamızı kardeşimizi kızımızı ve oğlumuzu yeğenimizi yahut teyzemizi. Sorumlu kim? İşçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerini almayan işveren. Evet ama daha ötesi var. Ama asıl bu pervasızlığa ve katliama göz yuman kamu otoriteleri sorumlu bu ölümlerden. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İstanbul Bölge Müdürü, Zeytinburnu Belediyesi’nin orayı denetlemekle sorumlu kademeleri şimdi, yani tam üç yıl sonra yargılanıyorlar bu sorumluluklarından ötürü. Davutpaşa’da kaybettiklerimizin aileleri yalnız onların değil aynı zamanda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, İçişleri Bakanlığının ve Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanlığının Bölge müfettişlerinin de sorumlu olduklarını ancak onların yargılanmadıklarını söylüyorlar. Üç yılda ancak bu kadar ilerlenebilmiş. En azından iki kamu kurumundan feda edilen küçük memurlar değil işin karar alıcıları mahkemeye çıkartılabilmiş. Ama ortada olan şu: bizzat devletin kendisi denetlememeyi seçiyor, gün geçtikçe denetleyebileceği alanlardan çekiliyor. Hükümet de yeni torba yasalarla “esnek” ölümlere itiyor hepimizi. Bu yüzden Davutpaşada yakınlarını kaybeden aileler Ostim ve İvedik’te yakınlarını yitirenlerini yalnız bırakmayacaklar. Öğrendiklerini onlarla paylaşacaklar, onlardan yenilerini öğrecekler. Yeni Davutpaşalarda Ostim-İvedik’lerde canımızın parçalarını yitirmemek için.Unutkan bakan!Ostim ve İvedik’te ölenler, aynı sınıf temelli katliamın kurbanı. Bu şüphesiz kadim bir sorun. AKP’den önce de vardı. Ama AKP tek başına iktidarlığını, neoliberal politikaları uygulamakta pervasızlık olarak karşımıza çıkardı. “Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler bırakınız öldürsünler yeter ki para kazansınları” “kaza zaten kaderdir” e erdirerek gün be gün şahidi olduğumuz daha berbat bir sürecin önünü açtı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer yani Ostim de ve İvedik’te ölen o işçilerin sağlık ve güvenliğinden bizzat sorumlu olan insan çıkıp “işletme belgeleri bile yok” diyor. Bakan kamuoyu önünde hayıflanırken bir şeyi unutuveriyor: bu işletmelerin belge alma zorunluluğu yok!. Neden mi yok? Çünkü “İş Yasasının 78. maddesinde işyerlerinin kurulması aşamasında işyeri koşullarının iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uygun olmasını teşvik eden uygulama, 2008 yılında 5763 sayılı, “Torba Yasa” ile değiştirilmiş ve 04.12.2009 tarihli “İşletme Belgesi Alınması Hakkında Yönetmelik”le ortadan kaldırılmıştır. Böylece 50’den az işçi çalıştıran işyerlerinin İşletme Belgesi alması zorunluluğu ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın (ÇSGB) işyerlerine yönelik denetimi ve yol göstericiliği yok edilmiştir.”[1]. “yani işletme belgeleri yok” diye hayıflanan bakanın hükümetinin topyekun projesidir zaten isteyenin istediği gibi at koşturması.[1] TMMOB Makine Mühendisleri Odası Basın Bülteni 05.02.2011Çalışma Bakanına sorular!Düzenlemeler böyledir. Bir de bu düzenlemelerin uygulaması vardır o daha da fantastikdir. Hadi soralım: adı koskocaman Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı olan bu bakanlık işçi sağlığı ve iş güvenliği denetimlerine nasıl bir bütçe ayırmaktadır? Denetimler için kaç müfettişi vardır? Yaptıkları denetim var olan işletmelerin yüzde kaçını kapsamaktadır? Tabii bir de bu soruların kayıtlı işçiler ve işyerleri için geçerli olduğu gerçeği var. Kayıt dışının önlenmesi değil yeni “Torba”larla teşviki mevzubahisken saf saf soruyoruz tabii “kayıt dışını önlemek için ne yapıyorsunuz?” diye.Gücü Gücü Yetene!Yarın öbür gün şu anki ya da başka bir çalışma bakanı daha çıkacak. Başka bir patlamada başka bir torba yasada geçirilmiş “birkaç yönetmeliği” daha hatırlayamayacak. Biz ise daha genç yaşta daha az para ile çalıştığımız işyerlerinde artık 4 aya çıkan deneme süreleri ile ölüyor olacağız. Analarımız ardımızdan ya “bilinmeyen bir dilde” yahut Rumca yahut pekala bakanlarında bildiği dilde; Türkçe ağıt yakacak. Çağrı üzerine çalışma, evden çalışma ve uzaktan çalışma ile işveren zaten olmayan sorumluluklarını tümüyle üzerinden atmış, devlet zaten denetlemediği alanı tümüyle terk etmiş olacak. Gücü gücü yetene. O zaman güçsüz mü görünüyoruz kendimize. Evet paramız ve gücümüz yok onlar gibi ama çoğuz biz. Hem sadece bu mahallede bu kentte bu memlekette değil. Dünyanın her yerinde çoğuz. Seçeneksiz miyiz? Seçeneğimiz avuç açmak mı tepemizdekilere? Katlanmak mı tazyikli sularına coplarına biber gazlarına ve dahi silahlarına, işkencelerine, ölümlerine, toptan zulümlerine? Yoksa aynı “eli kaldırıp bir dost omuza koymak mı?” Ömrümüzü karıştırmak mı kendimize benzer ömürlere? Yoksa aynı Elif Ananın dediği gibi “gene olsa gene yaparım” demek mi bir ömrün sonunda?
YÖK başkanı öğrenci konseylerinin başkanları ile buluşuyor. Öğrencilerin dertlerini dinleyecek öğrencilerin “temsilci”lerinden. “Bu temsilciler nereden çıktı, neyin temsilcisi, kimin temsilcisi bunlar” demeyin şimdi. Ne zamandan beri YÖK toplanıyor mesela bu temsilcilerle; “toplanıp ne yapıyor?” diye de sormayın mümkünse. Bu bir ileri demokrasi uygulamasıdır zira. İleri demokrasi uygulamaları böyle olur. Karşınızda gerçek bir muhalefet varsa ve sizin pek de hoşnut olmayacağınız şeyleri söylüyor ve yapıyorsa karşınızdakileri suçlamak en önemli ilkedir. Bu suçlama faşistlik! olabilir, derin devletin her eyleminden mağdur da olsa karşınızdakiler, Ergenekonculuk! olabilir, PKK’lılık olabilir, teröristlik olabilir, beyinsizlik olabilir. Bu makbul olmayan öznelerin karşısına bir makbul özne öne sürersiniz. Mümkünse her dediğinize kafa sallayan. Mevcut değilse icat edersiniz. Destekler, kamu kaynaklarını bu öznenin inşasına ayırırsınız. El altından haber salarsınız: “Bu oluşumun içinde yer alın, ikbal kapıları açılacak” diye. Sonra bu özneler çıkar “sessiz çoğunluğun sesi olduklarını asıl ve en bi temsil yeteneğine kendilerinin sahip olduğunu, kalanların marjinaller olduklarını olay çıkardıklarını ileri sürerler. Zira kendileri meşru seçimlerle gelmişlerdir. Atanmamışlardır. Tam istediğiniz gibi, tam demokratik yani. Her şey süt liman. Ne güzel. İster Kürt açılımına uygulayın formülü ister öğrenciler meselesine, ister sendikalara. Durum tam olarak budur.Öğrenciler arasında siyasi ayrımcılıkÖğrenciler defalarca ve defalarca basın açıklamaları ile başka türlü eylemleri ile olsun dertlerini anlatmaya çalıştıkça biber gazına copa ve dayağa tabi tutuldular. Bir de üzerlerine eli satırlıları salmak gibi daha eski bir yöntem de var bu arada. Daha da kötüsü dayak yedikleri yetmezmiş gibi bu şiddete maruz kaldıkları olaylardan soruşturuldular, okullarından uzaklaştırıldılar, atıldılar. Kendilerini ne zaman ifade etmeye kalksalar bir afiş, bir şarkı, bir bildiri, bir slogan hayatlarını mahvetmeye çalışmanın bir aracı olarak geri çevrildi suratlarına bu girişimler. Öğrenciler arasında siyasi ayrımcılık yapmakta el birliği etti pek çok üniversitenin yönetimi. Bu öğrenciler “solcu” olduklarından söyledikleri, dertleri ciddiye alınmadı, kendileri yok sayıldı, küçümsendiler kılık kıyafetlerine laf söylendi.. Sırf “solcu” olduklarından tüm bu muamelelere müstahak görüldüler. “Ayrımcılık” literatüründe ne varsa geldi başlarına.Ellerine yumurtaları alıp “artık yeter!” demeleri meseleyi kamuoyunun gündemine taşıdı. Tam bu sırada bir öğrenci temsilcileri konseyi olduğu keşfedildi nedense.Nerden çıktı bu konseyler?Bu konseylerin icadı da böyledir aslında. 1990’ların ortasında aralarında bulunduğumuz öğrenciler har(a)çlara yapılan ve yüzde üç yüzü bulan zamlara karşı ayağa kalkmışlardı. Mesele yalnız haraç meselesi değildi şüphesiz. Yoksulluk, yoksunluk ve bastırılmışlığa isyan hepsi bir arada. Kendi hayatımız hakkında bize sorulmadan alınan kararlara kararlı bir itiraz. Bu itirazın ilk somut karşılığı üniversitelerde tüm muhalif öğrencileri bir araya getirmeye çalışan “cepheler” oldu. Ama belki de bundan daha önemlisi bu muhalif öğrencilerin örgütledikleri tüm öğrencilerin doğal üyesi olarak çağrılı bulunduğu konsey tipi örgütlenmelerdi.-”Öğrenci misin?-Evet.-Niye öğrenci meclisine gelmiyorsun o zaman?-Naapcaz ki orada?-Naapcaz, kendi sorunlarımızı tartışcaz, bu kadar harç ödemekten memnun musun mesela?Geç ilan edilen final tarihleri mesela. Yönetmeliğe bakarsan 2 hafta önce ilan etmeleri lazımdı!…-Egeleyim ben de o zaman.-Satırla gelmiiiceceksen, gel tabii tek sınırlama bu.sağa sola satırla saldıranlar arkadaşlarımızı bıçaklayanlar gelemiyor yalnız, zira onlarla pratik olarak tartışmak mümkün değil….”Temsili demokrasinin Hakkinen’iBu en geniş örgütlenmeler öğrenci olmaktan kaynaklı sorunlarını tartışıp kendi sorunlarını nasıl çözeceklerini tartıştıkları, karar aldıkları, aldıkları kararları uygulamaya çalıştıkları doğrudan demokrasinin işlediği inisiyatiflerdi. Adları her üniversitede farklı oldu belki: öğrenci konseyi, öğrenci inisiyatifi, öğrenci meclisi. Ama iktidar gelen tehlikeyi hızlıca fark etti, henüz bu inisiyatifler olgunlaşmadan. Bu sürecin sonu “biz kendimizi yönetiriz size ne gerek var”a kadar gider diye apar topar bir sandık koydu tüm öğrencilerin önüne. “İstediniz verdik işte! Öğrenci Temsilcileri Konseyi, hadi bakayım seçin temsilcileri temsil ettirin kendinizi kuzu kuzu”. Kimi muhalif öğrenciler bu tuzağa düşmeyelim dediler kimi seçimlere girelim dediler. En güzel yanıtlardan biri “sıradan öğrenci”lerinden geldi mesela İstanbul Siyasal’ın. Seçim sandığından en çok oy alan öğrencinin adı Mika Hakkinen olarak çıktı. Kim bu Hakkinen diye diye epey arandı seçimi yapmaktan sorumlu asistanlar. Öğrenciler epey gülmüştü “demokrasinin temsilisi mevzubahisse bizi ancak Formula 1 pilotu temsil eder” diye.Biber Gazı ve YumurtaBu konseyler 2002 de çıkartılan bir yönetmelikle daha bir “hale yola” konuldu. Başarılı öğrenci olmayan aday olamıyor mesela. Maliyet muhasebesinden çaktıysan, demokrasiden de çakıyorsun otomatikman. Başarı kriteri ne? O kriteri “üniversite belirler.” Temsilciler üniversite senatosuna ya da yönetim kurullarına çağrılabilir. Ne için, sıra gelirse konuşmak sonra da kafa sallamak için. O kadar. Seçildiniz, binlerce oy aldınız mesela. Bir de çağrıldınız üstüne. Ne olacak? Bir oy hakkınız bile yok yani binler adına onların hayatına dair kararların alındığı yerde.Hah şimdi YÖK bu “temsilciler”le toplanıyor. Masanın etrafında takım elbiseli erkekler. Evet her halleri ile örencileri temsil ediyorlar şüphesiz (!), tüm öğrenciler erkek ve takım elbiseli. Kapınızın önündeyiz. Kapının önünde kadın, erkek, fukara ve öğrenci bu demokrasiyi yemiyoruz. Evet biber gazı yediğimiz doğrudur. Ama oradan bakınca, sizin de epey daha yumurta yiyeceğiniz apaçık.
Bu hafta diyorum yılın bir muhasebesini yapayım. Ama iki “günaydın!” haberi ile günün nasıl geçeceği ve dahi yeni yıla nasıl gireceğimiz belli oluyor. Vazgeçiyorum muhasebeden. Nasıl olsa bakiye belli. Haberlerden ilki Fatih İlçe Emniyet Müdürlüğünün talebiyle 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin aldığı karar. Bu karar sayesinde İstanbul Üniversitesi ve de çevresinde(!) polisin ellerindesiniz. Bir yıl boyunca polis kişileri, çanta, paket, poşet, araç ve özel kâğıtları arayabilecek. İsterse tüm fakülte, yüksekokul ve idari binalarının girişinde, hatta binalarının çevrelerinde, rektörlük talep ettiğinde de bina içlerinde arama yapabilecek. Ne güzel artık emniyettesiniz! Hani sizi gözaltına alıp karakola götürmelerine gerek kalmadı. Bir daimi gözaltı. Öğrenci iseniz zaten olağan şüphelisinizdir bu civarda. Kapıdan girerken iç çamaşırınıza kadar arar sizi özel güvenlik. Hangi yetkiye dayanıyorsun diye soramazsınız, tartaklar. Polisi sataşır. Bir sabah ritüelidir kapıda. Güne böyle başlarsınız. Gün böyle gider. Her gün. Sonra derslere vermeye çalış kafanı. Sabah yediğin hakaretlerin üzerine. Veremezsin. Gel de terörist(!) olma. Ama bunu bir de karara bağlamışlar ne hoş. Daha da genel bir karar alabilirlerdi buna da şükür(!). Mesela”İstanbul civarındaki tüm öğrencilerin..” diyebilirlerdi süre sınırı da koymazlardı bu hukuk devletinde. Hadi bakalım aç çantanı evin kapısında. “Ah evet bunlar pedlerin, özel günündesin herhalde, bu ay biraz gecikti mi ne?..bu ne? Haaa kitap! Makro iktisat. Hımm! Bu ne cüzdanının içinde? O annenin resmi mi? Güvenlik kamerasına da el salla. Tamam. Şimdi okuluna doğru yola çıkabilirsin.”ÖdülÖzel hayatın ve kişisel bütünlüğün güvenlik altında. Çünkü öğrenciler güvenlikten yoksun, polis yetkisi yokken pek çaresizdi. Geçen yıl mesela polis çaresizlikten 24 Mayıs günü İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’nde rektörlüğün arkasındaki Havuzlu Bahçe’de , yalnız öldürülmüş, evet öldürülmüş, arkadaşları Şerzan Kurt’un resmini içeren pankart asan öğrencilere, ve bundan başka herhangi bir eylem yokken saldırdı. Yalnız bir ucu açık ve üç tarafı Hukuk Fakültesi, ve rektörlük binaları ile kapalı olan bu alanda öğrencileri plastik mermilerle avladı. Üstelik tüm binaların kapıları öğrencilerin “kaçmasını” engellemek için kapatılmış üzerine kilitlenmişti. Bir “kapanın” içinde can pazarı yaşandı. Çenesinden plastik mermi yedi bir öğrenci, davası hala devam ediyor. Rektörlük bu konuda ne yaptı? Emniyet bu konuda ne yaptı? Hiiiiç! Ahh pardon hiç olur mu? Şimdi polisin elinde kapı gibi izin var. Hukuk fakültesindeki pratiğini diğer yerlere taşısın diye.Direkler ve Bakanlarİkinci haber, ister inanın ister inanmayın Enerji Bakanı Taner Yıldız, yeni yıla, Zonguldak Türkiye Taşkömürü Genel Müdürlüğü’ne bağlı Karadon Madeni’nde girecekmiş. İncelemelerde bulunacakmış oraya gidip. Hatırladınız mı Karadon madenini? Hayatta kalabilmek için, hayatını riske atanları, eve 960 lira götürebilmek için yerin 540 metre altına inenleri, yerin 540 metre altına inenleri ve orada kalanları. Bir daha güneş yüzü göremeyenleri. Orada ölen 30 işçi. İkisi hala toprak altında. Ailelerinin gidecek bir mezarı yok. Aylardır bir mezara bile hasret bırakılan gözü yaşlı kadınlar var orada. Enerji bakanı oraya gidiyor. Utanmaz bir populizm inadı. Bir “sizden biriyim” yalanı. AKP’ye has “üste çıkma” zihniyeti. “Bizler gelişmekte olan Türkiye olarak mutlaka yeri gelecek 16-18 saat çalışabileceğiz.” diyordu geçenlerde aynı bakan,”Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat, 18 saatte çözerse 18 saat çalışır.” 18 saat çalışır, o yorgunlukla, o direkten düşer ve ölür. Sonra bakan önümüzdeki yılbaşını da o direğin altında geçirir herhalde. Daha fazlasını söylemeye terbiyem izin vermeyecek ama şu kadarını söylemekten kendimi alamayacağım: Bir bakan olarak üzerine düşeni yapmıştır. Bakmıştır aval aval. Değil çalışma koşullarını insan onuruna yakışır bir hale getirmek, tersine tersine demeçler vermiş, konuşmalar yapmış, kanunlar çıkarmıştır hükümetiyle beraber.Ümit etmek içinÖzetle, memleketin hali pür melali budur. Gençlerine geleceksizlik ve çaresizlik reva görür. Yoksulluk ve yoksunluk içinde geçecek bir öğrencilik reva görür. Yüzlerce anlamsız sınavla sınar sabırlarını. Eler onları hayattan. Üstelik bu sınavları sınav gibi yapmayı beceremez, elene elene en üstte kalmışlarını bile çıldırtmayı başarır sonunda. Bir TUS sınavı uydurur. Eylülde yapacağım der Aralıkta yapar. Yanlış sorular sorar üstüne. Yanlış hesaplar puanları. Sesini çıkarmaya kalkanı copla gazla soruşturma ile canından bezdirir. İşçisini taşeronlaştırma ile fazla mesai ile kot kumlatıp öldürtür. Olmadı öldüremedi ise meydanlarda, devlet kapılarında süründürür üç kuruş maaş bağlamak için. Analar zulümden eksik kalmasın. Cumartesi Anneleri 300 üncü kez oturur Galatasaray Meydanında. 300. kez sorarlar güya “darbecilerden hesap soracak” olanlardan hesabın bakiyesini. İlle de umutlu olmak için hala sebebimiz var mı yeni bir yıldan? Evet var yine de. Evet yine de var diyor her sabah bizi yaşama bağlayan sol memenin altındaki cevahir.
Ne zaman daha iyi ücret talep etsek, o parmak çıkıyor meydana. Hele bir de tekstilde çalışıyorsanız. “kapıda bekleyen bir sürü aç var” ısrar ederseniz “Çin’e gider orada fabrika açarız” diyorlar. Daha ucuza kapı önünde bekleyenler varken, işveren asgari ücretin üzerinde ücret ödemeye razı olmuyor. Daha azını ödemeye razı tabii. Çıraklık adı altında yaş sınırlaması da kalktığından, asgari ücretin altında ücretlerle işçi çalıştırmak fiilen mümkün. Memleketin bazı kentlerinde bankadan asgari ücret çeken, aldıkları gerçek ücreti içinden alıp kalanını işverene iade eden işçiler var. Durum anlaşılır gibi olmadığından bir örnekle açıklayalım. Diyelim asgari ücret 600 lira. “ücret”iniz olan 350 lirayı çekiyorsunuz bankadan. Ne kaldı geriye? 250 lira. Onu işverene iade ediyorsunuz. Gözlerinizi belertmeyin. Yaşayanlar bilir. Bunun karşısında işverenin savunması “bölgesel asgari ücret”. “İstanbul’la, Hakkari’de yaşamanın maliyeti aynı mı?” diyor işveren. “Orada asgari ücret başka İstanbul’da başka olmalı.” İşçi de bakıyor ki pabuç pahalı eğer asgari ücrete, sigortalı olarak çalışıyorsa, zamanında ücretini alıyorsa, aşırı fazla mesailere zorlanmıyorsa kendini şanslı sayıyor. Hatta bazen aşırı fazla mesaileri sineye çekiyor kiraya yetişebilmek için. Yaşamaya zaman kalmasa da kirayı ödemek gerekiyor çünkü.Şimdi bir dönem tartışılan bölgesel asgari ücretten bahsedelim biraz. Ama hemen heveslenmesinler bahsedeceğimiz “bölgesel asgari ücret” işverenin pek de hoşuna gidecek türden değil.Asya taban ücreti:Bizim işverenin gitmeye pek özendiği diyarlardan bir kampanya bu. Hindistandan, Bangladeş’ten Kamboçya, Endonezya, Sri Lanka, Tayland, Çin ve Hong Kong’dan işçiler işçilerin örgütleri sendikalar dernekler, STK’lar, Avrupa’dan ve ABD’den benzer kurumlarla bir araya gelip “şu parmak sallama işine bir son verebilir miyiz?” diye uzun süre kafa yormuşlar. Daha fazla ücret talep ederseniz Hindistan’da ki işçiye Bangladeşe oradakine Kamboçya’ya, Endonezya’dakine Sri Lanka’ya ve daha bilmem nerelere giderim diye şu işverenin parmağının sallanma işine. Diyorlar ki: dünyada üretilen hazır giyim ve testilin en büyük bölümü Asya’da üretiliyor ama bundan en az payı Asyalı işçiler alıyor. İşçiler daha iyi ücretler talep edemiyorlar çünkü bu durumda işlerini kaybetme riski ile karşı karşıyalar. Yani sermaye, emek maliyetinin ucuz olduğu ülkeye gitmekle tehdit ediyor. Zaten hükümetlerce belirlenen asgari ücretler nerdeyse hayatta kalmaya bile yetmiyor.Minik KadınlarÖrneğin Sri Lanka’dan Krishanthi. İlkokulu bitirir bitirmez çalışmaya başlamış. Çalışmaya başladığından beri de ailesine bakmak için gece vardiyalarında geçirmiş yıllarını. Ayda 49.15 Euro kazanıyor. Fazla mesai yaparsa bu miktar 74 Euro’ya kadar çıkıyor. “ bu parayla diyor besleyici bir yemek yemek mümkün değil, doğru düzgün giyinemez, hatta hayatta kalamazsınız. Son altı yılda tüm yaptığım parayı eve göndermek. 12-14 saat çalışıyoruz, pazarları ve tatillerde çalışıyoruz. Ama temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir ücret alamıyoruz.” Guangzhou’da Liuxia, alıyor sazı ele. Ya da hangi yerel çalgı ise onu. 17 yaşında çalışmaya başlamış. Şimdi otuz yaşında, evli bir oğlu var. Ayda 1200 Yuan/126 Euro kazanıyor. Bunun 400 Yuan’ı kiraya gidiyor. En ucuz balıkla besleniyorlar. Hindistan dan Neelam. Kocası güvenlikçi. Dört kızı ve bir oğlu var. Banyo ve tuvaletlerini 20 aile ile paylaşıyorlar.Zincirin başında ve sonundaİşte böyle işçiler, Sri Lanka’dan Krishanthi, . Guangzhou’da Liuxia, Hindistan’dan Neelam ve dahi başkaları “o zaman” diyorlar “biz de ortak bir taban ücreti belirleriz, bu her ülkede belirlenen asgari ücretlerden başka bir ücret olur. Bu taban ücreti her ülkenin para birimine göre hesaplanır ama hesap işçinin genel olarak hayatını onurlu bir şekilde sürdürebileceği ortak bir mal ve hizmetler sepetine ulaşmasını sağlar,” diyorlar. Buraya kadar henüz teorik bir çerçeve. Hani bu işlerden anlayan bir akademisyene verseniz, biraz da solculuk varsa serde bir rapor yazar bu sektöre dair, bu tabloyu da çizer gözünüzün önüne. Ama dananın kuyruğunun koptuğu yer bundan sonrası zaten. Bu bölgesel taban ücretinin hayata geçirilmesi yolunda atılan ilk adımlar. Kampanyanın hedefine kimin koyulduğu örneğin. Kampanyanın hedefinde öncelikle tekstil ve hazır giyim sektörünün ilk halkasında bulunan fabrikalarda bu taban ücretinin sağlanması var. Bunu sağlamak için de Avrupa’nın ucuzcularını hedef seçmişler. Lidl, Aldi gibi büyük perakendeciler, süpermarket zincirleri diyelim, Asya ülkelerinde hem çok büyük miktarlarda hem de oldukça düşük fiyatlarla üretim yaptırıyorlar. Üzerine bir de doğru düzgün koşullarda üretim yaptıklarını iddia ediyorlar. Diğer yandan bu “ucuzcu”ların müşterileri senin benim gibi insanlar. Yani parası az, ama gönlü geniş olanlar. Velhasıl Sri Lanka’dan Krishanthi, . Guangzhou’da Liuxia, Hindistan’dan Neelam’la dayanışması pek muhtemel, bu dayanışmadan sonsuz fayda görecek olanlar. Arkası yarın gibi olacak ama, dananın kuyruğunun koptuğu yer haftaya. Bu uzun girizgahtan sonra, haftaya bakalım minicik, ufacık kadın kahramanlarımız Krishanthi, Liuxia, Neelam Alman devi Lidl’e nasıl diz çöktürdü?
