UmutYalnız topla tüfekle bıçakla gazla, copla kafasına vurularak öldürülmez insan. Umutsuzlukla da öldürülür. Bu hayatta insan sayılmamanın adıdır umutsuzluk. Başkalarının hayatının figüranı olmaktır. Köşe sıkıştırılırız. Başkalarına ait hayatın içinde figüran olarak yer bulduğumuz da bile sevinecek hale getiriliriz. Oyunun sahiplerine ve başrolüne hizmet etmek tek şansımızdır hayatta kalmak için. İş buluruz. Sanki hayatımıza hükmedebilmenin yolu budur. Milyonlarca sönmüş umudun içinden sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen yırtma hikayeleri gözümüze sokulur durur çocukluğumuzdan beri. Bir sonrası için, daha iyi bir rol için, bu hayat sahnesinde şans varmış gibidir. Yoktur. Belki için için biliriz. Olmadı ilk adımı attığımızda anlarız. Acı bir tokatla kendimize geliriz. Ama yaşamak için bilmezden gelir devam ederiz o tatlı oyuna.CinayetFigüran bile olamıyorsak ama? İşsizlik denen illet yapışmışsa boğazımıza. Parasızlıktan sokağa çıkamıyorsak. Senelerdir bizi okutan besleyen o fakir ama sonsuz kaynaktan, ana babamızdan, başımızı eğip haçlığımızı alıyorsak, mahçup ve otuzlu yaşlarımızda. Üstelik bir mesleğimiz de varsa en güzelinden. En cefakârından. Bir de ihtiyaç varsa bize ücra semtlerinde memleketin. Üstelik etkili ve yetkili ağızlar yüz elli binimizin ihtiyaç olduğundan ve elli bin kadarımızın atanacağından dem vuruyorsa. Bir umut KPSS diyorsak borç harç. 70 alıp ertesi sene daha çılgınca çalışıp 90 alıyor ve yine açıkta kalıyorsak. “Artık yoruldum ve canım çok acıyor. Deliyorum ve eminim benim durumumda olan binlerce öğretmen adayı var.Her yıl daha çok çalışıyorum öğretmen olayım ,atamam olsun diye ama; hep aynı durumla,umutsuzlukla,başbaşa kalıyorum” diyorsak. Atanamıyorsak, atanamıyorsak. Başlayamıyorsak sahibi olmadığımız bu hayata bile bir türlü. Kapı suratımıza çarpılıyorsa. İşte vekil öğretmenlik, işte sözleşmelilik, işte ücretli öğretmenlik deniliyorsa, ucuza getiriliyorsak. Kar yağmasın, okul tatil olmasın, paramız kesilmesin diye dua ediyor ve ayın yarısı kadar sigortalanıyorsa sefil hayatlarımız. Tüfeğe, füzeye, herona, predatora, ne bileyim sınır ötesi operasyon ve ziyaretlere, havai fişeklere, ne kadar fuzuli şeye para varsa da bize yoksa. Görüyorsak. İsyan ediyorsak. Kamu huzurunu bozmaktan yargılanıyorsak. “Hakkımı aramaya, eyleme” “üç saat uzaktaki Ankara’ya gidecek altmış lira param yok cebimde diyorsak.” İki yıldır işsiz geziyorsak, başvurmadığımız yer kalmamışsa, özel bir dershaneye gitmişsek, “üç yüz liraya çalış” demişlerse, sormuşsak “ben bunca yıl üç yüz lira için mi okudum” diye. Sonra ağır gelmişse her şey, bu hayat başkalarının olan, bu hayat figüran olduğumuz, bu hayat figüran bile olamadığımız, bu hayat yaşamaya değen. Sonra bırakmışsak kendimizi siyah bir boşluğa, hayat diye bize dayatılan bir boşlukta salınıp durmaktan bezmiş olduğumuzdan. Ama apartman boşluğu diye yazmışsa onu gazeteler. Adımız Cansu Ceyda Denker ise misal. Yirmi beş yaşında ve maktüle.Katiller!Sessiz ve sinsi bir cinayet değilse nedir bu. Katillerinin bakan başbakan sıfatları ile gezdiği. O katilleri “Burdan sözüm tüm genç öğretmen adaylarına siz merak etmeyin biz geldiğimizde üniversiteyi bitirdiğimde ne yapacağım, sınavı ya kazanamazsam korkun olmayacak çünkü sınav olmayacak…” diye nutuk atarken görmüş olabilirsiniz. Yahut “”özür dilerim”, “haklısınız”, “teşekkür ederim” gibi çok basit ama sonuçları bakımından etkili olan tutumların öğretmenler tarafından uygulamasını ve öğrencilere de kazandırılmasını” talep ederken. Hatta sınıfta demokrasi dersi verirken. Yemeyin. Umutlanmayın. Zira münasip bir yere tüy iliştirerek tavuk olunmaz. Ve ancak katillerimizden tüm umudumuzu kaybettiğimizde gerçekten özgür olabiliriz1.1 Tyler Durden, Dövüş Kulübü
işsizlik
Biz karakafalıları kentin ve ülkenin. Bir meydana akıyoruz sokaklardan. Hani bizim almadığımız, bize verilen meydana. Allah razı olsun. Verdiler. Biber gazı, cop tutan elleri dert görmesin; şak! diye veriverdiler vallahi! Yani öle zor bir yanı olmadı. Sirke biraz, biraz limon, bol cop izi kafamızda kolumuzda. Bol gözaltında tutuluşumuz birkaç günlüğüne, ziyaretimiz nadir hayvan türleriymişcesine içine tıkıldığımız parmaklıklarını. Birkaç bomba da hastanelere. Birkaç vatandaşın hayatını kaybetmesi. Sağolun, varolun! (Ciddiye alacaklar diye korkuyorum bazen iyi dileklerimi. Yani memleket vaziyeti absürd.)Akıyoruz dört bir yandan. Koskocaman bir dalganın içindeyiz, savrulup durmaktan mutluyuz. Hatta başka zaman olsa şikayetleneceğimiz sıkışıklıktan memnunuz. Omzumuz değiyor bir diğerinin omzuna. O biri haykırarak 1 Mayıs Marşı söylüyor. Omuz omuzayız. Omuz omuzayız. Biz ezilenleri, suyu çıkarılanları dünyanın, insanlığın dışına sürülmekte beis görülmeyenleri, bir hayalet gibi, bir karabulut, bir karabasan gibi dolduruyoruz alanı. Alan bir yaralı hayvan gibi nefes alıp veriyor. Alan kendi başına bir canlı sanki. Tek tek bizden oluşan ama bizden ayrı. Uzanıyor kolu bacağı dört bir yana. Yaralı bir hayvan. Kanayan. İçinde hem ölmekte köhnemiş olan. Hem doğmakta capcanlı olan. Ölüm ve yaşam. Eski ve yeni. Hatta tek tek hepimizin içinde olan. Sınırlara hapsedilmeyen zulüm. Sınırlara hapsedilen direniş ve acı. Dillere hapsedilemeyen acı. Paylaştığımız acı. O koskoca meydanda bir tek ve somut bir an. Yitirdiklerimizin adı okunuyor kürsüden. O koskoca, kapkara yaralı hayvan haykırıyor: Burada!, Kazancı Yokuşu’nda katlettikleri, 37 can; burada! Genç öfkesini kuşandık geldik; Mehmet Akif Dalcı! Burada! 89’da, 96’da katledilenler; burada! Yaralı hayvanın acılarına gark oluyoruz tek tek. Ağlıyoruz başımız dik. Ellerimiz yumruk. “Zombiler gibiyiz” diyorum dostuma. Yukarıdan aşağıya doğru bakınca yani. “Zombiler gibiyiz. Öldürüyorlar bizi kurşunluyorlar, katlediyorlar. Katlettikleri yerdeyiz yeniden. Aramızdalar işte katlettikleri. Bak! Ernesto “Che!” burada, Mahir, Hüseyin, Ulaş! burada, Deniz, Hüseyin, Yusuf, burada. Hikmet Kıvılcımlı mağrur, yaslanmış Taksim Anıtı’na, ötede devasa bir işçi, yere düşen kızıl bayrağı yerden kaldırmakta. Poşulu gençlerin resimleri etrafında oturan allı yeşilli acılı kadınlar. Daha dün oğullarını, kızlarını yitirmişler. Arkalarında güneş resimleri olan gençler memleketin dağlarından koşup gelmişler. Onlar burada. Onların dilleri yankılanıyor kentin meydanından. Acılı ve gözü yaşlı anaları anlıyor denileni. Anlamayanlar için ne beis. O alanda anlamayanlar o dili, öğreniyorlar kürsüden söylenileni anlamamanın ne demek olduğunu. Kendi çelişkimiz kendimize bugün.Bıyıklı, kasketli bir amca bağırıyor kürsüye doğru, “yeter!” diyor “ha bire nasıl meydanı aldık, nasıl 1 Mayıs kutladık, çok derdimiz vardır, onlardan bahsedin.” Hararetle katılıyoruz eleştiri korosuna. Taşeronlaştırma, örgütlenme özgürlüğünün ihlali, “buzdolabı garantisi gibi sendika yasası”, iş güvencesizliği, işsizlik, doğal kaynaklara suya, havaya, tohuma, toprağa, ormana el konulması, hiç bitmeyen katlimiz. Her şeyi söyleyebileceğimiz istediğimiz gibi, olduğumuz gibi olabileceğimiz gün bu gün. Sendikalaştıkları için işten çıkartılan işçiler konuşuyor kürsüden, ellerimiz patlarcasına alkışlıyoruz. Öyle ya, dertlerimizin çözümü örgütlenmekte diyenler çoğunluğuz bu meydanda! Hatta bizzat özneleriyiz kim örgütlenmelerin. Kimimiz yer bulamamış, kenar kortejinde yürümekte. Rahatsız. Kimimiz partisinden kopup taraftar kortejinin yaratıcılığına koyuvermiş kendini. Tepemizin tası kendimize de atıyor diğer yandan. %10 barajının arkasına saklanan sadece hükümet değil şüphesiz. Barajsız bir sendika yasasına, şartsız şurtsuz bir örgütlenme özgürlüğüne ihtiyacımız var. Hep birlikte duralım mı bu taleplerin arkasında?. Kamu sektöründe örgütlenegelmiş işçi sendikalarımız, ulusal ölçekte düşüne geldikleri mücadele biçimlerini değiştirebilecekler mi misal. Zira karşılarında çokuluslu, ulus ötesi şirketler var nihayetinde. Memleket fabrikasında örgütlendim sanıyorsunuz, adama aslında çokuluslunun ustabaşı. Sınırın öre yanındaki emekçilerle ortaklık artık ne bir hayal, ne ütopya, yalnız ve yalnız zorunluluk dolayısıyla. Kimi iyi örneklerini gördük bu mücadelelerin geçtiğimiz yıllarda neyse ki. Güvencesizleştirilen esnekleştirilen kamu sektöründe bu yeni durumu kavrayabilecek mi şimdiki örgütlenme formlarımız? Ya kadim kadın düşmanlığı örgütlenmelerimiz de? Çalınan havanın, suyun ve toprağın savunucusu olabilecek miyiz biz karakafalıları kentlerin? Köylü Hatice Teyze’nin suyunun derdi 50/d’li asistanın kendi derdi, sendikalaştığı için işten atılan Emine’nin derdi, Akkuyu Santrali’ne karşı duran aktivistin derdi, sokak ortasında öldürülen travesti Aynur’un derdi maden ocağında oğlunu kaybeden Zeynep’in derdi olacak mı, (ya da tam tersi)? Kürtçe Zazaca, Ermenice, Rumca, Arapça, Lazca, Çerkesce konuşacak mı dilimiz fütursuzca. YGS kapısında şifreydi, yanlış sonuçtu diye süründürülen tüm geçlerin derdi, hepimizin derdi olacak mı? Zira bir mayıs alanını, dört bir yandan kuşatan en büyük ama en büyük gruptu onlar. O gençler. Belli ki o gençler, biz eski kuşakları çoktan aşarak, kendi dertlerinin yalnız kendi dertleri olmadığı görmeye başlamışlar ve bu yüzden hem kendi pankartlarıyla hem başka pankartların arkasına o meydana akmışlar. Örgütlenerek ve aşkla. Bu yüzden işte onlar orada olduklarından, umutlu olmak için çok sebebimiz var. Her çelişkimize başımız dik diklenebiliriz. Zira o meydandaydı doğmakta ve ölmekte olan. Son söz, sahnede gözümüzün çok aradığı Bandista’dan. Ve “daima!”. Ve aşkla. “aşk kadim bir punk tutumu, aşk kara kızıl bayrak oldu, aşk mor yeşil ve pembedir, aşk rengarenktir… Aşk İstanbul’da bir sokak, aşk Berlin’de bir squad, bir iki üç bazen binlerdir, aşk örgütlenmektir.”
Sayın Cumhurbaşkanım,Ben ÖSYM başkanı olmaya karar verdim(siz cumhurbaşkanı’nın dışında kalanlar ve özellikle beni yakından tanıyanlar; gülmeyin!) Yani benim sizden istirhamım beni ÖSYM başkanı yapmanız. Ama isterseniz bu karara nasıl vardım nasıl duygusal ve zihinsel süreçlerden geçtim bunu size etraflıca bir anlatayım. Sanırım ÖSYM başkanı yapacağınız şahsı yakından tanımak istersiniz. Yani önceki başkanı nerden tanıyorsanız, (belki bıyık mevzusundan, belki melul bakışından bilemiyorum) hemen tatmin oldunuz ya. Sonra da pek üzüldünüz duruma. Yani ben anlıyorum üzüntünüzü. “Kurtlu baklanın kör alıcısı olur” dediniz, ama olmadı. Yani canım gençlere değil de, bu Ali Bey’e ben de gerçekten çok üzüldüm. Yani 1.700.000 gencin lafı mı olur Ali Bey’in çektiklerinin yanında, bir komploya kurban gitti zaar. İntihal felan. Komplo üstüne komplo. Ne talihsiz parti AKP, ne talihsiz bir insan Ali Bey. Bu ne yaman paralellik. (yani şimdi tam burada Sırrı Abi’nin lügatımıza soktuğu bir laf gelmekte aklıma. Şerkometiyle üzülen kunnigiyle sevinir miydi? Yani duruma uymamış olabilir ama benim aklıma geldi bi kere.) Benim ÖSYM başkanlığım dönemimde de öyle olsun istiyorum.Yani tatmin olun istiyorum. Başıma bir şey gelse, benim için de derinden üzülün istiyorum. Mevzuya döneyim. Memlekette bu kadar işsizlik var. Her dört gençten biri işsiz. Buna artık iş aramaktan vazgeçenler ve ayda bir gün yarım gün bile çalışsa “çalışıyor” sayılanlar dahil değil. “Eee” diyeceksiniz “mevzu ile ne ilgisi var?” Söyleki; işte bendeniz bu iş aramaktan vazgeçmiş, bu sayıya dahi sokulmayanlardanım. Yani nasıl söylesem, piyasadaki işleri pek cazip bulmuyorum. Şöyleki, işçilik etsem, çoğu sigortasız ve asgari ücretten. Taşeronu var, elektrik, su parası, kira her ay dayanır kapıma ama alamam maaşımı. Ha bir de, her on bir ayda önüne koyuyorlar kağıdı tüm çalıştıkların çöpe. Hem iş kazası riski de çabası. Elimi kolumu falan kaybederim diye korkuyorum. Hayır yani, engelli olmak bu memlekette ayrı bir eziyet de, o bağlamda. Engellilik oranım bir gecede bir genelgeye değişir, kalakalırım. Öğretmen olsam tuttururlar şimdi sözleşmeli olacaksın diye. Asistanlık etsem 50/d var. “Doktoran bitti mi, hadi kapı dışarı” diyecekler. Özel üniversitede çalışsam bir kart tutuşturacaklar elime. Akademik sorular gelecek mesela; “hangi saate girdin hangi saatte çıktın”. “Mal sahibi”, yani mütevelli heyeti başkanı yakalayacak kolumdan erken çıktım diye, indirecek beni servisten.-Tabii bu üniversitenin dağbaşında olduğunu söylememe gerek yok- Tembihleyecek tüm servis şöförlerini; “ hocalar beşten önce çıkarlarsa servise almayın” diye. “Yüksek lisansa şunu al, bunu alma”, talimatlar felan. Yani hepsinde de verimlilik, performans felan diye tutturacaksınız. Hiç birinde iş güvencesi yok. Örgütlenme özgürlüğü yok. “Sendika felan?” “Hadi kapı dışarı!”. Neyse neyse. Hadi bunlar olmadı, tamam. İki üç dönüm toprak var memlekette benim. Dönüp tarımla uğraşsam? Ama kondurdunuz oraya Çan Termik Santrali’ni. Siyanürü var, madeni var. GDO’su var, tohum yasası var, HES’i var. Daha ekerken mazot parası, tohum parası, ilaç parası, gübre parası diye, çokulusluların eli cebimde. Bütün sene çalış, mahsulü götür, oradan borçlu çık. Çık! Hayvancılık; yem parası, büyüme hormonu, sakatattan ve kandan yemler. Hayvanlar perişan ben perişan. İçim kaldırmaz. Hangisini yapsam zaten bu şartlarda emekli olamayacağım. Ha ama milletvekili olursam? Buna aklım yatmadı değil. Ama YSK attı bizi dışarı. Sanırım yanlış partiden olmuşum sayın cumhurbaşkanım. Ama Allah YSK’dan razı olsun. Beni büyük bir felaketten korumuş. Zira bazı milletvekilleri için yerlerde sürüklenmek de var, ağzına burnuna yumruk yemek de var. Hakaret var. Gece baskınları var. Çadırların başına geçirilmesi var. Plastik sandalyelerin bile bölücü diye yakılması var. Sadede geleyim. Benim gözüm ÖSYM Başkanlığı’ndan başkasını görmüyor. Bir kere iş güvencesi var. Ne yapsan o görevdesin. Yani adil olmasa da yıllardır yapılan işi berbat et, ister bir 1.700.000 genci mağdur et, ister ALES yapama. İster şifre dağıt. Performans/verimlilik kriterleri de yok. Şahane!. Biz sefillere uygulanan o performans/verimlilik kriterleri Ali Bey’e uygulansa vazifesi sınav yapmak olan bir kurumun başı, her sınavı elini yüzüne bulaştırır da, sonra orada durabilir mi? Duruyor işte. Örgütlenme özgürlüğü de var. Yani doğru networkün içinde olacaksın.Son olarak, Ali Bey’in gidişi kısmetse ne zaman? Bana olumlu olumsuz bir cevap yazarsanız 1 Mayıstan önce. ÖSYM başkanı olamazsam, 1 Mayıs’a gideceğim.Saygılarımla.
Bu yazıyı yazarken otuz insan evladı toprak altında. 540 metre yerin altında. Ortalama 960 TL için yerin 540 kat altına inmişler. Keyiflerinden değil tabii, yapacak başka bir şeyleri olmadığından. Kimi 25 yıl çalışmış madende, emekli olmuş, emekli maaşı hiçbir şeye yetmeyince çocukların ihtiyaçları artmaya devam edince dönmüş tekrar madene, hayat boyu bildiği tek işi yapmaya. Kimi 4 yıldır çalışıyor madende kimi daha fazla. “Bekliyoruz” diyor akrabalardan biri “dirisini mi bekliyoruz” diyor, sonra titriyor sesi “yoksa ölüsünü mü bekliyoruz, bilmiyoruz!” diyor. Saatler umutları törpülemeye devam ediyor.540 metrede ne oldu bilen yok henüz, nasıl oldu bilmiyoruz. Özellikle bakanlar bilmediğimizi defalarca söylüyor. Bilmiyor muyuz? Mühendisler, işçiler, işçilerin yakınları, gazeteciler, televizyonun başındakiler, hepimiz hepimiz…bilmiyor muyuz?!Tuzla tersanelerinden, Bursa’da yanan fabrikadan, hastaneden, selde boğulan tekstil işçisi kadınlardan, kot kumlama işçilerinden, sendikalaşma oranlarından, işsizlik oranlarından, asgari ücretten, fazla mesailerden, emekli maaşlarından, en yakınımızda, işyerlerimizde yemek yediğimiz artık pek “özelleştirilmiş” ya da “taşerona” verilmiş yemekhanelerden, daha da vahimi aynı ve de aynı olayı, 19 işçinin can verdiği Bükköy’den, 13 işçinin can verdiği Dursunbey/Odaköy’den. Bilmiyor muyuz?Bilinçli bir tercih olarak, politik olarak, yani sermaye sahiplerinin lehine ve işçilerin ezilenlerin aleyhine işçi sağlığı iş güvenliği meselesinin denetimsizliği. Bırakınız yapsınlar yani, bırakınız geçsinler, bırakınız öldürsünler.Diğer yandan Taşeron, ya da “outsourcing…pek matah ve yeni bir şey keşfetmişcesine aynı işin taşerona verilerek daha “rasyonel” bir şekilde yapılabileceğini düşünenler, hevesle savunanlar, bunun kanunlarını çıkaranlar, uygulayanlar. Hangi rasyonalite? Maliyetleri nasıl düşecek sorusunun tek cevabı, aynı işin daha düşük maliyete yapılabilmesinin bir tek yolu var: işçinin maaşından çalmak, fazla mesaisini ödememek, sigortasız çalıştırmak, işçinin işiyle ilgili eğitimleri vermemek, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerini almamak. Daha da sendikasızlaştırmak, güvencesizleştirmek işçiyi. Burada madalyonun öbür yüzünü anmıyorum bile. Taşeronlaştırılan sağlık hizmetlerinin mağduru olanları mesela; hastaları, hasta yakınlarını yine emekçileri. Netice ortada. Dayanılmaz ve içinden çıkılamaz bir sefalet ve ölüm. Rasyonalite nerede mi? Burada tek rasyonalite var, o da kârların yükselmesi. Paraların üzerine para koymak evin önüne bir araba daha koymak, bir ev daha almak, keyfini sürmek hayatın; sönen hayatlar pahasına.Şimdi bir mucize bekliyoruz. “Ucuz atlattık!” demek istiyoruz derin bir nefesle açıp daralan göğsümüzü. Durmadan yetkilerini iktidarlarını hatırlatıp, sorumluluklarını durmadan inkâr edenlere, başımıza gelenlere durmadan “doğal afet” muamelesi yapanlara tek bir sözümüz tek bir sorumuz var. Bir an olsun çocuğunuzu o madene indirir miydiniz? Biz sizin çocuğunuzu da kendi çocuklarımızı da göndermezdik oraya sizin yerinizde olsak. Ama şimdi bizim çocuklarımız yedi kat toprağın altında, oğullarımız, ağabeylerimiz, babalarımız, dayılarımız yeğenlerimiz. O maden ocağının kapısında bekleyen, fakir, cefalı kararmış yüzler, boğazlarında düğümlenen gözyaşları ile bekleyenler, biz dünyanın lanetlileri, ince bir kadın sesi oluyoruz sizi her adımınızda izleyecek: “Lanet olsun hepinize!”Fazla yatılan infaz günlerini borçlanmak mümkün değil!SORU: 1991 yılına çıkan infaz yasası gereği, (örnek) alınmış olunan cezanın… 8 yılını yatmış olmak şartlı tahliye sebebi olmuştu.(bir yakınım için). O tarihte çıkan yasa gereği aynı maddeden ceza alıp da, o gün itibariyle, 8 yıl cezaevinde yatan da tahliye oldu, 10 yıl-15 yıl yatan da tahliye oldu. şimdi bu maddeye göre tahliye olanlardan8 yılın üstünde fazla yatılan süreler (mahkûmiyet kararı olanlar için) Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan borçlanılabilir mi?… Böyle bir yasa yok ise bu konuda bir çalışma var mı?.. Olması gerekmez mi?.. Bilgilendirirseniz sevinirim.İyi çalışmalar diliyorum./Sevda ErdalSevda Hanım,Sorduğunuz soru ile ilgili olarak iki düzenlemeden bahsetmek mümkün. 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve 28 Eylül 2008 tarihli resmi gazetede yayınlanan ve 27011 sayılı Hizmet Borçlanma İşlemlerinin Usul ve Esasları Hakkında Tebliğ 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu 41. maddesinde tutukluluk ve gözaltında geçirilen sürelerle ilgili bir düzenleme yapıyor ve bu durumdaki sigortalıların borçlanabileceği süreler hakkında bilgi veriyor. Bu maddeye göre:“f) Sigortalı iken herhangi bir suçtan tutuklanan veya gözaltına alınanlardan bu suçtan dolayı beraat edenlerin tutuklulukta veya gözaltında geçen süreleri” borçlanılabilir.Bu maddeye göre temel kriterlerden biri mahkûmiyettir. Dolayısıyla mahkumiyet varsa, mahpusta geçen dönemi borçlanmak imkân dahilinde değil. İnfaz kanunun değişmesi ile tahliye, mahkûmiyet sonucunu değiştirmiyor. Mahkûmiyetin varlığı nedeniyle bu sürelerin borçlanılması imkân dahilinde görünmüyor. Bu borçlanma ancak yeni bir yasa ile yapılacak yeni bir düzenleme ile mümkün olabilir.(Hukuk Fakültesi Arş.Gör.İzzet Mert Ertan’a teşekkürler)
SORU: Merhaba;Ben 13 yıldan beri ilaç sektöründe çalışmaktayım. Sadık bir BirGün okuruyum aynı zamanda. Size danışmak istediğim konu; yaklaşık 15.000 kişinin çalıştığı sektörde maalesef sendikalaşma yok. Bu konuda firmalar çok katı. Bunu aşmak için ne gibi yollar izleyebilirim yardımcı olursanız sevinirim.Sevgi ve saygılarımla. Bir OkuyucuKALİFİYE İŞGÜCÜÖncelikle hem sendikalaşmak konusundaki niyetiniz hem de gazetemizin sadık bir okuyucusu olmanız bizi son derece mutlu etti. Sizin de uzun süredir çalıştığınız ve muhtemelen çok iyi bildiğiniz gibi ilaç sektörü de pek çok diğer sektörde olduğu gibi öncelikle örgütlenmek, ardından bu örgütlenmenin sonunda örgütlenilen işyerinde/fabrikada sendikalı olarak kalabilmek zorlu bir mücadele ile mümkündür. Sektörde çalışanlar genellikle pek çok sektörden daha kalifiye bir işgücünü oluştururlar ve ücret düzeyi genelin daha üzerindedir. Ancak bunun dışındaki örnekler de mevcuttur. Bu kalifiye işgücüne rağmen asgari ücret düzeyinde ya da biraz üzerinde işçi çalıştıran ilaç fabrikasının sayısı da az değildir. İşçilerin sık karşılaştıkları diğer bir sorun ise otomasyona geçilmesi sonucu işten çıkarılmalar ve genel olarak sendikanın bulunmadığı işyerlerindeki iş güvencesizliğidir.BEYAZ VE MAVİ YAKALILAR SENDİKAYA!İlaçların üretildiği fabrikalarda çalışanlar dışında bu sektörün çalışanlarının önemli bir bölümünü ilaçların pazarlanmasında çalışan reprezantlar/ilaç mümessilleri oluşturmaktadır. Bu iki açıdan önemlidir. Öncelikle bu reprezantlar çoğunlukla prim üzerinden sattıkları ilaçlar üzerinden çalışmaktalar ve ekonomik şartların iyi olduğu dönemlerde iyi kazançlar elde etmektedirler. Ama bunun yanında iş tanımlarının ve çalışma saatlerinin esnekliği, iş güvencesizliği, mobbing gibi sorunlar bu çalışanlar için de geçerlidir. Özellikle kriz dönemlerinde çok sayıda reprezant işsizlik tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Diğer bir sorun ise reprezantların doktorları mesai saatleri içinde ziyaretleri ve bu ziyaretlerin sağlık hizmetinde yarattığı aksama hasta ve hasta yakınları ile girmek zorunda kaldıkları tartışmalardır. Dolayısıyla çalışma koşullarının düzeltilmesi için reprezantların da sendikalaşma mücadelesi içerisinde olmaları gerekiyor.İŞVERENİN REPREZANT KOZUDiğer yandan özellikle fabrikada çalışanlar örgütlenmeye karar verdiklerinde çalışanların yüzde 50+1›ini örgütlemek zorundalar. Bu durumda çalışan sayısının ne olduğu kritik bir öneme sahip. İşveren sendikal örgütlenmeyi engellemek ve sendikanın temsil yetkisini almasının önüne geçmek amacıyla reprezantları da fabrikada çalışan işçiler olarak göstermektedir. Bu şekilde fiilen fabrikada bulunmayan ciddi sayıda çalışan temsil hesabına katılmak durumundadır. Sektörde örgütlü bulunan sendikalar her ne kadar reprezantların örgütlenmesini tartışsalar da bu konuda henüz bir örnek görülmüş değildir. Reprezantların hem coğrafi olarak geniş alanlarda çalışmaları hem de sosyal konumları bunun önündeki en ciddi engellerdir.UMUTLU OLMAK İÇİN NEDENLERİMİZ VAR!Şu ana dek ne yazık ki olumlu bir tablo çizemedik ancak umutvar olmamız için de nedenler var. Öncelikle sektörde örgütlü olan işyerleri, hem kendi sektörlerinde hem de genel olarak diğer işyerleri ile karşılaştığında başta iş güvencesi olmak üzere çok daha iyi sosyal şartlara ve ücretlere sahipler. İlaç sektörü belki yeterince örgütlü değil ama tümüyle de örgütsüz değil. Sektörün önemli firmalarında sendikal örgütlülük mevcut. Örneğin Türk-İş’e bağlı Petrol-İş, Bayer, Deva, Gripin, Novartis, Santa Farma, Deva, Sandoz gibi firmalarda ve DİSK’e bağlı Lastik İş, Pfizer, Atamis gibi firmalarda örgütlü. Böylelikle sektörde örgütlü iki sendikanın da adını vermiş olduk. Özetlersek ilaç sektöründe örgütlenme çalışması sizin bu sektör içerisinde çalıştığınız konuma, çalışma koşullarınıza, ilişkiye geçmek istediğiniz sendikaya göre biçimlenecektir.ÇUŞ’LARDA ÇALIŞMAK FIRSAT OLABİLİR Mİ?Diğer önemli bir etken de çalışmakta olduğunuz firmanın kendi ticari bağlantıları ve yapısıdır. Çokuluslu ilaç firmalarının Türkiye’deki bölümlerinde çalışıyor olmak bazı koşullarda bir avantaja dönüşebilir. Eğer bu firmaların özellikle merkez ülkelerinde güçlü bir sendikal yapı varsa sendikal hakların ihlali durumlarında bu sendikalar devreye girerek bir destek oluşturabilir. Diğer yandan bu şirketler bazı uluslararası anlaşmaların altına imza atarak dünyanın her yerindeki çalışanların hem yerel hem uluslararası hukuktan kaynaklı haklarını garanti altına aldıklarını ve tüm işyerlerinde bu kurallara uyacaklarını beyan etmektedirler. Bu kurallar “Davranış Kuralları”(Code of Conduct) olarak adlandırılmaktadır ve şirketlerin üyesi olduğu bazı kurumlarca da bu kurallara uyup uymadıkları denetlenmektedir.KURTULUŞ KENDİ ELİMİZDE!Bu noktada unutulmaması gereken yukarıda saydığımız hususların birer “destek”ten ve ihtimalden öteye geçemeyeceğidir. İşyerinde herhangi bir örgütlenme olmaksızın yani destekleyecek bir mücadele olmaksızın “destekler” havada kalacaktır. Asıl olan çalışanların örgütlenme istekleri ve mücadele azimleridir. Şüphesiz bunun en önemli öznesi de çalışanların örgütlü gücü, kendi öz örgütleri olan sendikadır. Bir sendikanın müdahalesi olmaksızın ne uluslararası anlaşmalar ne de denetimler herhangi bir şekilde yarar sağlamaktadır. Kendi öz örgütlerinizle temasa geçmekte tereddüt etmeyin: sendikalar hem örgütlü oldukları yerlerdeki koşulları, hem mücadelenin zorluklarını, hem de bu zorlukları aşmanın yollarını daha detaylı olarak sizle paylaşacaklardır. Genel merkezler sizi kendi bölgenizdeki temsilcilere ulaştıracaktır. Eğer iletişimde bir problem yaşarsanız bu iletişimi sağlamakta elimizden geleni yapacağımızdan emin olabilirsiniz.Petrol-İşhttp://www.petrol-is.org.tr/Altunizade Mah. Kuşbakışı Cad. No:23Üsküdar- İSTANBULmerkez@petrol-is.org.trTel:0216 474 98 70Lastik-İşhttp://www.lastik-is.org.tr/turkce/index.asplastik-is@lastik-is.org.trAdres: Bulgurlu Mahallesi, Üçpınarlar Caddesi, Enver Sokak, No: 1RIZA KUAS Genel Merkez Binası 34696 Üsküdar İSTANBULTel: (0216) 339 04 00BİZE YAZINÇalışma hayatınızdaki tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
