Sonbahar geldi. Hiç insafı yoktur. Bir kez daha anladık. Pastırma yazlarını hayal ededursak da, güneş bir sonraki bahara kadarki yokluğunun öfkesi ile adeta tırmalıyor yüzümüzü. Kışın bir vakti cebimizde bulsak sevineceğimiz çakıl taşları, şimdi ruhumuzun derinlerinden çıkıp gelen, hayatı anlamsızlaştıran soruların harcına karışıp aşılmaz duvarlar örüyor.Eylülün hele hiç insafı yok. Kocaman çınarları söküyor yerinden. O çınarlar ki yalnız sulak verimli topraklarında değil güneyin, büyükşehirlerin işçi mahallelerinde, asfalt yolların kenarlarında, hatta beton fabrikaların içlerine kök atmışlardır. İşte bu yüzden sürülmüş, dövülmüş, işkenceden geçmiş ve hapis yatmışlardır. Yine de başı dik yaşamışlar aman dilememişler, el etek öpmemişler, yüzlerini güneşe dönmüşlerdir. Ta ki bir eylül rüzgârı yapraklarını döküp gövdelerini devirene dek.Yalnız çınarlar mı? Ya yeni boy vermiş gepegenç meşe ağaçları? Güleç meşe ağaçları? Toprağa bakıp “Benim burada işim yok, başka yerlere gideceğim” diye tutturan inatçı meşe ağaçları? Salkım söğüt bile olsalar martıyı sevmeye daha çok hakları olurdu eminim. Ama meşeyken meşe illa da martıları sevmeye kalkmış işte. Yazın bir vakti boğazın sularına martılar gibi dalan çocukları da. İşte eylül, bu meşenin “Tam bu toprak benim toprağım, tam bu hava benim havam, bu su benim suyum” dediği sırada geldi. Her bir yanı hepimize tuzak olan bu şehrin tam orta yerinde. Rant inşaat diye tamah içinde, paralarının saymanın huşusundan gayri bir tek kutsal duygusu olmayanların umurunda olmayan bir sokakta. Onların beton pislikleri ile delik deşik olmuş bir yolda. Genç ve güleç meşe biçildi ve düştü toprağa. Dalları dallarımıza karışmıştı oysa. Farkında mı değildi? Sıradan çalılar, güvey otları, dağ kekikleri, pırnallar, ahlatlar, makiler yabanileri hayatın. Hepsinin yaprakları yapraklarına karışmıştı. “Hiç durmadan yağmur yağsın istiyorduk halbuki. Biz gürültüsüz sözcükler bulalım. Sarmaşıklar fısıldaşsın yine. Gidersek birlikte gideriz. Yeni sevinçler bulurduk hüzne benzeyen.”Nedense, nedense Eren geliyor aklıma. 16 yaşında işçi. Grafiker. Tabela asarken yüksek gerilim hattından elektriğe kapılıyor ustasıyla birlikte. 17’sinde sigortasız ve ölü. Ne binaları gerilim hattına kadar uzatanlar, ne işi bu olmayan bir çocuğu oraya yollayan yöneticiler, tehlikeyi bilip uyarmayan hastane, yüksek gerilim hattının geçtiği tapuya müdahale etmeyen TEİAŞ, binaya ruhsat veren Esenyurt Belediyesi, ne hastaneye bu şartlar altında çalışma ruhsatı veren İl Sağlık Müdürlüğü sorumlu imiş olanlardan. Öyle diyor “bilirkişi”ler.Belki Mustafa ile Gökhan’ın hayatları bu çocukların hayatlarına karıştığından. Erenlerin, Tahirlerin, Hıdırların, Mendereslerin adını sayamadığımız binlerin milyonların hayatına karıştığından. Hayatlarımız hayatlarımıza karıştıkça zulmün artmasından. Belki birbirine karıştıkça hayatlarımız sorumsuzlukla, umursamazlıkla, kasıtla ve zorla elimizden alındığından.Rahat uyuyun diyeceğim ardınızdan ama… Eylül işte; rahat bırakmıyor kimseyi.
inşaat
Memlekette hangi katliam ve zulüm hakkında düşünseniz ve bir şeyler yapmaya kalksanız diğerinin hatırı kalıyor. Hangi devlet büyüğü ve hükümet yetkilisinin ağzından çıkanı kulağı duyuyor mu diye düşünseniz bir sonraki daha beter oluyor. Yalnız bu zulümlere katliamlara uğrayanlar, öldürülenler, sağlıkları kaybettirilenler, yaralananlar, ömürleri mahvolanlar değil. Bütün bunların tanığı olanlar hepimiz ruhen sakatlanan bir toplumun içinde yaşıyoruz insan kalmaya çalışarak. Şimdi öldürüldüğümüz için özür dilediğimiz günlerdeyiz. Sivas’ta yakılan insanlar, ve yakınlarının çektikleri acıyı bir nebze hafifletebilecek tek duygu adalet duygusu tümüyle ortadan kaldırılıyor.. Adaletsizliğe isyan ettiklerinde işlerinden olmak, gaza toza copa maruz bırakılmak gibi zulümleri üzerlerinden eksik edilmiyor. Neredeyse yakıldığımız için, bütün bunlara bizim neden olduğumuz düşünülüyor. Tıpkı NÇ davasından olduğu gibi. “Kendi rızamız” ile tecavüze uğradığımızdan, az daha beklersek tecavüzcü yazı işleri müdürleri, ordu mensupları, memurlar, zabıtalar, müdürler, oda başkanları, veznedarlar, şefler, işçiler, üniversite öğrencileri, muhtarlar, esnaflar ve koruculardan, bunca saçlı sakallı, kelli ferli, aile sahibi, karısı çocuğu olan erkek adamlardan, içlerinden AKP için yaptıkları yoğun siyasi faaliyetleri ile tanınanlar da var-özür dilememiz bile istenebilir. Başlarına bu «mahkeme dertlerini» açtığımız için. Aslında haklılar tabii. Bunca katil ve tecavüzcü eninde sonunda ellerini kollarını sallaya sallaya aramızda gezebileceklerine göre onları bu mahkemelere sürüklemek, adalete ulaşabileceğini düşünmek biz mağdurların hatası. Özür dilemeliyiz!Başka bir yangın ise, Esenyurt’ta dört beş kişilik çadıra otuz kırk kişi olarak “hayvan gibi dolduruldukları”, iki tuvalet arasında yemek yedikleri, mutfağı patlamaya hazır bir bomba olan, kayı inşaata ait işyerinde on birimizin canını aldı. Yine adalete yerini bulur mu diye düşünmekteyiz için için. Ancak bu cinayeti de “ben işledim” diyen bulunmadı. Belediyesinden, iş teftiş kuruluna, oradan Sanat Yapı Denetime, taşeron Kaldem’e, işin asıl sahibi Kayı İnşaat’a kimse asla sorumlu değil(!) Sonunda katil Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik tarafından ve daha o yangının külleri soğumamışken, “Türkiye’nin acilen bir müstakil iş sağlığı iş güvenliği yasasına ihtiyacı var” diye açıklamada bulunurken ortaya çıktı. Tam orada öğrendik ki bu yasanın gecikmesinin nedeni sendikalar odalar gibi sosyal taraflarmış(!). Yani, satır altını okuyalım, bu yasamız sendikaların ve odaların gereksiz itirazları sonucu gecikmeseymiş, bu insanlar ölmezmiş. Mağdur ya da mağdurdan yana kim varsa suçlu yani burada da.Elindeki yasayı uygulayabildin mi ki böyle konuşuyorsun demezler mi bakana? Bu laf niye söyleniyor şimdi ve burada? Esenyurt’ta denetimsizliğin ve taşeronlaşmanın kurbanı olan işçilerin ölmemesini mi sağlayacaktı gerçekten bu yasa? Yoksa işçi sağlığı iş güvenliği hizmetlerinin bile taşeronlaşmasını mı öngörerek daha çok işçinin hayatını mı tehlikeye atacaktı? Ağır ve tehlikeli işlere yönelik önlemleri zayıflatıp kadın ve çocukları bu sektörlere sokmayacak mıydı? Çırakların sağlık güvenlik hakları berhava etmeyecek miydi? Bu yasa çıksaydı her şey değişecek ve bakanlığımız bu inşaatı başbakanın ödül verdiği asıl firmayı ve taşeronu denetleyecek miydi? Memlekette işverenini “mevcut yasaları uygula” diye uyarmaya cesaret eden, bu yüzden işten kovulan işyeri hekimleri, iş güvenliği uzmanı, işyeri hemşiresi ve diğer personel işverenden bağımsız mı olacaklardı da bu inşaatta uyarıları dikkate mi alınacaktı?Sorumluluklarından kaçmanın yasasını çıkarmaya çalışanlar için bu çıkışın bir adı varsa, insanlar can derdinde iken soğukkanlı bir katil gibi o yangından mal kaçırmaktır. AKP hükümeti mensuplarının genlerine sinmiş bir faydacılıkla, bakanın derdi bu cinayetten de kendilerine bir “fayda” çıkarmaktır. Bu cinayet yerinin ortasında bile bu zihniyet, o anki hassasiyetle yeni yasayı çıkartıp “aradan şu işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı eğitimlerini” bu alanlarda faal olmalarından hiç hoşlanmadığı “TTB ve TMMOB den kurtarabilir miyim” derdindedir. Zerre şüpheniz varsa Van depremi münasebetiyle gündeme getirilen “Afet riski Altındaki alanların dönüştürülmesi hakkındaki kanun”a bakın. O depremin felaketinin ortasında yaptıkları açıklamalarda kendi sistemlerinin temeli olan mülkiyet hakkını bile “ afet” bahanesi ile nasıl gözü dönmüş bir hırsla çiğneyecekleri zihinlerinde nasıl belirmiş o kanunda göreceksiniz.Velhasıl sonunda bize yine özür dilemek düşüyor. Bu vicdansızlar ve adaletsizlerle aynı havayı soluduğumuz, hala var olduğumuz için özür dilemek.
Ey okur! Beni bakan aradı. Evet, geçen haftalarda yazdığım Allah korusun yazısı sebebiyle Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar kendisi beni aradı! “Seni bakan aramış tasası bizi mi tutsun?” diyorsan söyleyeyim. Söz söyleyene kadar bana ait. Söyledikten sonra senin. Yani demem o ki “ne yaptı isem yarıdan fazlası senin sorumluluğunda” der çıkarım işin içinden. Diğer yandan bu bayağı haberdir yahu, adamın köpeği ısırması bağlamında. “efendim cumhurbaşkanının uçağında iken şu konuşuldu” ve yahut “kaldırdım telefonu bakana sordum” benzeri köşe yazarlarından olmadığımızdan, devlet ricali ile çemkirmekle sınırlı bir ilişkimiz olmasından kaynaklı önce bir şaşkınlık hâsıl oldu. Çemkirtenler utansın! Diğer yazarlar kıskandığımız sonucunu çıkarmasınlar bu arada. Bizim de kendi çapımızda “bastım tuşa aradım M şehrinden emekli Fadıl Abi’yi” türünden hava atmalarımız var. Hem Fadıl Abi gözümüzde bilumum bakanlardan da daha muteber. Ama durum açık ki ligimiz farklı. Gururla söyleyelim; biz gazoz ligindeyiz. Kısa kes sadede gel mi dediniz? Peki! Saat sabah on-on bir civarı, Cuma sabahı ev hali. Cebim çalmakta. Üç yüz on iki ile başlayan bir numara. Sinirli bir kadın sesi “Çevre ve şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar sizinle görüşecekler bağlıyorum” diyor. Höö? Ankara’da yaşayıp beni işletebilecek arkadaşların isim listesi elimde olaydı şu an! Diğer yandan “ulan hayırlı bi iş olsa aramazlar bakanlıktan beni. Birgün’ün başına yeni bir tazminat belası açmış olmayayım? “Evet, sepet, hayır, neden” demeye kalmadan “efendim ben açıklamayı yirmi dokuzunda değil yirmi yedisinde yaptım” diye başladı bakan bey, “siz herhalde beni televizyonda izlememişsiniz” diyor. “Yok, televizyondan değil youtube’dan izledim diyorum. “Nereden nereden?” diyor. “Yuu tub yuu tuub” diyorum. He he he! Allah allah koskoca bakan asrın mucizesi youtube’u bilmiyor mu? “Hassasiyet gösterip yazmışsınız!”. Ne yazmıştım? Hala kimlik tespiti derdindeyim. Hımm! Evet, ses bakanın sesi! Lütfen liberal arkadaşlar “on yıl önce olsa böyle bir şey olmazdı, bakın ne kadar demokratikleştik” diye başlamasınlar. “adamlar ne kadar iyi çalışıyor” geyiğine de girmeyelim. Yemezler. Bakan beyin özetle söyledikleri, yani benim anladıklarım diyelim şunlar: Bir, malum açıklamayı gazetelerde yer aldığı şekli ile yirmi dokuzunda değil yirmi yedisinde yapmış. Açıklama kendi fikri değilmiş, bilim insanlarının fikirlerine dayanıyormuş. İki, Van çok parçalı ve büyük bir depremmiş, şu kadar sayıda konut varmış. Hasar tespiti bakanlığın sorumluluğunda değilmiş. Zaten 23 bina boşaltılmış. En nihayetinde deprem Allahın bir afeti imiş. Araya girip yazıda soruduğum iki soruyu tekrarlıyorum: siz depreme hazırlanıyordunuz da bu esnada mı oldu deprem? Deprem olan yerde tekrar deprem olmaz açıklamasını hangi bilimsel kimseler yaptırdı size? El cevap Türkiye enkaz kaldırmada çok başarılıdır!Sonuç olarak son günlerde bakan aradığından mıdır nedir başbakanla pek bir hemfikirim(!) Mesela ikinci depremde oturulabilir raporları ile ilgili kimler için “yasal süreci çalıştıracaklar” merakla bekliyoruz. Sonra bir de “depremden rant sağlamaya çalışan çevreler var” demişler bölgedeki protestolar için. Protesto ile rantın ilişkisini tam olarak kuramadım ben ama, cümleye tam olarak katılıyorum. Hele Çalışma ve Sosyal güvenlik bakanı Faruk Çelik’in açıklamalarından sonra daha bir pekişti katılmam. Kendisi “Öncelik deprem de bir kişiyi bile kaybetmemek” diyor da ekliyor: “Tabii ki bu çalışmaları Sayın Başbakanımızın çizdiği perspektifte ele aldığımız zaman sektörde çok yoğun bir canlılığın olacağını ve çok ciddi bir istihdamın gerçekleşeceğini söyleyebiliriz’’ diyor. Neden diyor? Sapır sapır inşaatlardan düşen işçiler için, aynı sektörde olamayan sendikalar için bir yasa çalışması yapılmış da onun için demiyor. Deprem yasası çıkacak onun üzerine diyor. Deprem yasasını bizden fazla, ellerini ovuşturarak, “inşaat ya resulullah!” diye bekleyenler de var biliyoruz. Çıksın bakalım. Çıksın ki “Van depreminin hükümetimiz için ne kadar başarılı bir sınav olduğunu” görelim kendi çaplarında. Başbakanın yine pek katıldığımız bir başka öz deyişiyle bitirelim: “Zulüm ile abad olunmaz, mazlumun kanı üzerine gelecek inşa edilmez. Aksi takdirde tarih bu tür liderleri kanla beslenen liderler olarak anar.” Ancak bunu görmek için Suriye’ye değil cemaati ve hükümetiyle, beceriksizlik ve organizasyonsuzlukla enkaz altında kalınan Suriye’nin kuzey doğusunda kalan bir yere dikkatle bakmak gerekir.
İsterseniz geçen Perşembe kaldığımız yerden devam edelim. Perşembe günü kaldığımız yer Antalya, kafamıza taktığımız konu sosyal sorumluluk idi hatırlarsanız. Şimdi zamanda ve mekânda küçük kayma ile bir başka yere konuk olalım. Efendim New York›un aşağı Manhattan semtindeyiz. Kafamızı kaldırıyoruz ve gökyüzünü arıyoruz. Gökdelenlerin arasında iki parça bulut görme hevesindeyiz. Sersem sefil dolaşırken Zucotti parka giriyoruz. Nam-ı diğer Liberty Plaza Park. Eski Amerikan Çelik’in binasının adıyla anılmış bu park. Bina namına yaraşır bir gök delen. Şu an Brookfield Emlak’ın malı. Siz tam burada “hey allaaam! zenginin malı züğürdün çenesini yorar” diye bir “la havle” çektiniz sanırım. Hah işte tam bunu peşindeyiz. Kim mi? Ben ve bu parkta yatıp kalmakta olanlar. Züğürt çenemiz zenginin malından konuşmakta. Zira tam etrafı çeviren gökdelenlerde ikamet etmekte ve bize tam manasıyla tepeden bakıp şampanya içmekte olanlar, insanlığın kanı canı pahasına zenginleşen %1. onlar zaten el koymakta oldukları emeğimizle yetinmeyip daha sömürülebilecek ne var diye bakmaktalar insana ve doğaya. İşinizi, sağlığınızı, eğitiminizi geleceğinizi, toprağınızı, ormanınızı, evinizi ve hatta sofranızdaki yiyeceğinizi çalmakta, çalınanları har vurup harman savurmakta bir an bile tereddüt göstermemekteler. Bize su bile yok onlara bakarsanız. Biz kelimenin her manasıyla aşağıdakiler ve dahi az yukardan düşerek aramıza katılmakta olanlar, şimdi kırmızı tişörtlü ve sakallı bir adamın etrafında toplanmış onu dinlemekteyiz. Duyamayanlar duysun diye, duyanlar kırmızı tişörtlünün her söylediğini yüksek sesle tekrar etmekte. Zira kendi sözlerini oturma odalarımıza kadar televizyon radyo ve gazetelerinden çıkardıkları anlamsız gürültüleriyle ulaştıranlar megafon kullanmamızı yasaklamış orada. Sesimizi duyurmanın tek yolu hep birlikte bağırmak. Sakallı adam da sosyal sorumluluğa takmış bakın: “Starbuck’s kapuçino’ya” diyor.(ödediğiniz paranın) “%1’i dünyanın açlık çeken çocuklarına gidiyor” bir tören gibi tekrarlıyoruz: “açlık çeken çocuklarına gidiyor. İş ve işkenceyi taşeronlaştırmamızın ardından bunu yapmak kendimizi iyi hissetmemiz için yeterli. “.(Tam burada sosyal sorumluluk bağlantısı devreye giriyor ve aslında biz tam bu noktada Antalya’dan, Manhattan’a matrixleniyoruz. Ek bilgi olarak vereyim; Efendim zaten bu Starbucks’a 5 dolar bağış yaparsanız bu bağışı Amerika’da iş yaratmak için çalışan organizasyona verecekmiş. Ben de çok duygulandım evet! Fakat Starbucks iki sene önce 6000 kişiyi bir anda işten atmamış mıydı? Hımm! Atılacak zaman var Amerika için İş yaratılacak zaman var! Kırmızı tişörtlü devam ediyor:”Hatta evlilik ve aşk bile şu an evlilik ajanslarına taşerona veriliyor.”tekrarlıyoruz “…..taşerona veriliyor” “kendinize aşık olmayın!” tekrarlıyoruz “…olmayın!” “Kapitalizm ve demokrasinin evliliği sona erdi!” tekrarlıyoruz: “sona erdi”. Sonra Roma’dan, Tokyo’dan, Kahire’den Tahrir’den ve 1497 başka kentinden dünyanın sesimize ses geliyor. Bu memleketten bu hususta pek ses çıkmadığına bakmayın. “ABD’nin ve Avrupa’nın meydanlarından ses çıkmaz” diye kuvvetle inandığımız günleri hatırlayın. O içinde aktığımıza inandığımız uçsuz bucaksız nehir, büyük gelenek 1600’lerin başında Lordlar Kamarası’nı havaya uçurmak isterken yakalanmış, işkenceyle öldürülmüş ve cesedinin her bir parçası krallığın dört bir yanına dağıtılmış bir garip kişiyi hatırlamayı becermiştir. İhtiyaç duyduğu anda, bugün tarihin derinliklerinden bir parlama olarak çekip çıkardığı Guy Fawkes’i o meydanlarda dolaştırmaktadır. Rivayet o ki, bugüne dek parlamentoya dürüst niyetlerle giren yegâne kişi o dur. Yine rivayet o ki merhumun ruhu Birleşik Krallığın dört bir yanından Tahrir’e, oradan Manhattan’a okyanus aşarak ulaşıp, tepedekilerin koltuklarının aniden sallamaktadır. İnşaat şirketlerinin reklam meraklısı patronlarının ekranlarımızda belirme sıklığına bakarak kendisinin memleketimiz semalarında belirme zamanın çok da uzakta olmadığını söyleyebiliriz. Memleketimizin kibirli “seçilmiş”lerinin koltuklarına bu nebze küstahlıkla ve konfor içerisinde oturmuş olmaları, bu küstahlık ve konforlarının sonsuza dek süreceği anlamına gelmiyor velhasıl.
Atv-Sabah direnişinde, pardon grevinde son grevci Ender Ergün’ün işe iade talebine ilişkin karar Yargıtay’tan geldi. Yerel mahkeme “kanundışı greve katıldığı” gerekçesi ile işine son verilen Ender’in iş akdi feshini yok saymış, haksız yere sendikal nedenle işten çıkarıldığına hükmetmiş, işvereni de Ender’in iş akdinin haksız yere, sendikal sebeple feshettiği için 4 aylık tazminatı ödemeye mahkûm etmişti. Yargıtay işte bu 4 aylık tazminatı yeterli görmedi ve 12 aylık tazminatın daha isabetli olacağına karar verdi. Yoksa Yargıtay da grevin kanundışı olmadığı ve Ender’in sendikal sebeple işten çıkarıldığı konusunda yerel iş mahkemesi ile hemfikir. Yani kısaca son grevci Ender Ergün’ün bizce zaten şüphe götürmez olan sendikal sebeple işten atıldığı kanaati en yüksek mahkemece de onaylandı.Ne Kadar Haklıyız!Ne kadar haklıyız. Haklıyız da şimdi ne olacak? Eğer bir işçi sendikal sebeple işten atılırsa, mahkeme işe iadesine karar verirse ve işçi de işe geri dönmek isterse ne olur? Memleketimizin kanunlarına göre bu işçiyi işe geri alıp almama kararı bizzat bu işçiyi sendikal faaliyette bulunduğu için işten çıkaran işverene aittir. İster sendikal tazminatını öder işe almaz, ister işe alır. Pratikte sendikal tazminatı ödeyen işveren çoğunluktadır. Bir de işçiyi işe alan, sonra tekrar “başka bir nedenle” tekrar işten çıkaran cingöz patronlar da var tabii. İşte Örgütlenme özgürlüğü budur(!), yani, örgütlenme özgürlüğünüzü parasını bastırır satın alır patron. “Efendim, örgütlenme özgürlüğünün tazminatı olmaz! uluslararası anlaşmalar-sözleşmeler böyle örgütlenme özgürlüğü olmaz diyor, bakın altına da imza atmışsınız” diye istediğin kadar yırtın. Bizde böyle! Ne kadar ekmek o kadar köfte! Paran kadar konuş paran kadar örgütlen! İleri demokrasi işte!Gelsin Sendika!Atv-Sabah grevinde ise durum biraz daha karışık. Çalışanlar sendikada örgütlendiler. En büyük dertleri durmadan el değiştiren bir iş yerinde çalışmaktı şüphesiz. Her gelen çalışanlara hiçbir söz hakkı tanımaksızın kendi kurallarını ilan ediyor ve çalışanlara da bu kurallara sorgusuz sualsiz uymak düşüyordu. Bununla da kalmıyordu mesele. Her gelen kendi adamını da birlikte getiriyor dolayısıyla her el değiştirme ile yeni bir işten çıkarma dalgası boğuyordu çalışanları. “İşyeri el değiştirdi bu kez kimler işten çıkarılacak?” sorusu başlarının üzerinde durmadan sallanıyordu. Her el değiştirmede elden giden haklar da cabası. Bugün öğle yemeği veriyoruz, yarın, el değiştirdi öğle yemeği yok mesela. Sonuç? Sonuç kendi hayatımıza dair söz söyleme hakkını ele almanın yolu örgütlenmek. Gelsin sendika.Ekmek, Köfte, SendikaSendika geldi. ATV-Sabah’ta bin kişi çalışıyordu, altı yüze yakın bir sayı ile sendika toplu sözleşme yetkisini aldı. İşverenle toplu pazarlık masasına oturuldu. Toplu pazarlık masasında otururken işveren rahat durmadı tabii. İşyerinde sendika üyelerini odalara çağırmalar istifaya zorlamalar başladı. Harekâtın başını şu an Türk Ceza Kanun’un ilgili hükmü gereğince sendikalaşmayı önlemek suç olduğundan bu suçtan yargılanan Dergiler genel yayın yönetmeni Levent Tayla çekmekteydi. “ikna oda”ları yalnız İÜ’de kurulmamış şüphesiz. Bir de buralarda kurulmuşu var. Çalışanlara sorarsanız eski sendikacı Endüstriyel İlişkiler Müdürü Şefik Çalık da az gayret sarf etmemiş bu hususta. İşte Çalık Holding’in sosyal sorumluluk anlayışı: “topluma aldığını geri verme”, Çalık Holding aldığını geri veriyor; alın size örgütlenme özgürlüğü(!).Grev Vardı! Yoktu!Sonra bir “grev vardı yoktu siz yanlış yerde greve çıktınız” faslı var. Turkuaz mahkemeye başvurup bu tür iddialarda bulunuyor. Yerel mahkeme grevi durduruyor. Bu arda 9 işçi işe iade davalarını kazanıyor. Çoook(!) şaşırtıcı bir şekilde grev de olmadığından o dönemde, sendikal tazminatı ödeyip işe almamayı seçiyor işveren. Yargıtay grevin grev olduğuna karar veriyor en sonunda. Grev pankartı asılıyor tekrar ATV-Sabah’ın önüne. 9 işe iade ve yüzlerce istifa. Kala kala bir Ender kalıyor kapının önünde.-TGS’de bu süreçte neyi yaptı neyi yapamadı bir gözden geçirse hepimiz için iyi olmaz mı?- şimdi onun Yargıtay’tan kararı geldi işte. Ender bu karara göre işe iadesini istiyor. İşte en büyük cesaret de burada. Bizzat girip o işyerinde çalışmak. Turkuaz bir kağıt yollamış kendisine. O kağıdın üzerinde “gel çalış” diyor. Ama alt paragrafta “kapının önünde grev var. Yasal hakkımı kullanıyorum. Grev sona erene kadar bütün hakların askıda. Yasadan kaynaklı seni çalıştırmama hakkımı sonuna kadar kullanırım” diyor. “Grev var! Yok!” oyununa devam yani. Bu yazı yazıldığı sıralarda Ender noterle birlikte ATV-Sabah’ın önüne gitti. İşe geri dönmek için. Şefik Çalık Ve avukatları çıkıp “medeni” bir şekilde grev nedeniyle kendisini çalıştırmama haklarını kullanacaklarını söylediler. Yeniden mahkeme koridorları. İşine gelince grev var, işine gelince grev yok, dolaş babam yan yolları.Bilenelim!Koskoca bir binanın önünde, koskoca bir caddenin kenarında kendi başına ama arkadaşlarıyla, mesela daimi eylem orkestrası Bandista ile duran, senle benle duran adamın işe iadesi. Orada Turkuaz’ın binalarında hapis ama çaresizliklerini anladığımız ve daha sendikadan istifa ederken gururlarını yitirmenin, karakterlerindeki aşınmanın acısını içinde hissettiğimiz ve bu yüzden çoktan affettiğimiz arkadaşlarımız var. Onlarının başının üzerinde hala “ya işten atılırsam?” kılıcı durmadan sallanıyor…buzz!… gibi bir hava var içinde o camlı binaların. Karşıda cephede ise Turkuaz var, Çalık Holding var. Enerji yatırımları var. Tekstil, inşaat, madencilik yatırımları var. Var oğlu var. Ha bir de hükümet var karşı yanda. Akraba kontenjanından. Bunların karşısında şansımız olur mu? Umutsuz olmak için hiçbir sebebimiz yok, yeter ki iyi yenilmeyi bilelim. Yeter ki kavgaya bodoslama değil, yanlışlanabilir bir strateji ile dalalım. Dalalım ki neyi nerde nasıl yanlış yaptığımızı bilelim. Bir daha ki kavga için oradan bilenelim.
