Yüzde on barajıyla, siyasi partilere dair yapılan düzenlemelerle, siyasetin bir para pul işi haline getirilmesi ile, bu memleketin ezilenleri olan bizlerin yani “büyük insanlığın” temsiline dahi izin verilmeyeceği ortadadır. Bunları aşmaya mı kalktınız, karşınıza geçip kardeşim bu memlekette demokrasi var, sözünüzü sokakta değil, şiddetle değil sandıkta parlamentoda söyleyin diye ısrar edenler karşınıza dikiliverir. Hani bakayım senin temiz kağıdın nerde?YSK da, ÖSYM yaptı ben neden yapmayayım saçmalaması içine girmiştir. Temiz kağıdını getir. Memnu haklarının iade edildiğine dair yazı getir. Askerlik belgesi getir. Efenim, mahkemeler memnu hakların iade edildiğine dair belge vermiyorlar. Zaten buna dair düzenleme yapılmış. Olmaaaz belgeyi getir! Askerlik şubesine gittim kadınlara askerlik yapmıştır yapmamıştır diye belge vermiyorlar. Belgeyi getiiiirr! İşte ciddiyet seviyesi budur.Şiddet!BDP’nin desteklediği bağımsız adayları ve de YSK’ nın BDP’nin yedek adayı olduğunu zannederek veto ettiği Tuhafiyeciler ve Parfümericiler Odası Başkanı Abdullah Kızılay Kızılay, ve de ÖDP bir takım katkulli ile seçim dışına itilmeye kalkışıldı. Abdullah Kızılay’ı bilmem ama durum ÖDP ve BDP açısından manidardır. Gerçekleşemeyen ittifaka rağmen YSK aramızdaki kader birliğine işaret etmiştir. Siz memleketin Kürtleri, ezilenleri, sosyalistleri solcuları devrimcileri “hadi kapı dışarı” demiştir. Yine kapıyı zorlamak, gerekirse kırıp içeri girme işi başa düşüyor maalesef. Hah sonra efendim şiddet kullanıyorsunuz diyecekler.Muhbir vatandaş!Bu şiddet kullanma meselesi enteresan hakikaten. En meşru hakların gaspı şiddet olmuyor, yaşam hakkı dahil. Ama sizin haklarınızı kullanmak noktasında ısrar etmeniz şiddet oluyor. YSK sizin utanmadığınız geçmişinizi önünüze koyuyor. “devlet hafızası” şiddetle hatırlıyor. Bu adam Dev-Genç başkanıydı. Çizzz! Ha bir de Kızıldere var! Kırmızı kalemle çizzzz! Bu tokat attı komisere çizz!…böyle işlemiyor da başka türlü işliyorsa bu ortadaki hukuk garabeti nedir? Şu an milletvekili olan Sabahat Tuncel ve Gülten Kışanak zaten milletvekili olamazlarmış da korsan vekillermiş. Bir de “muhbir vatandaş” var ki akıllara seza. Oturmuş çalışmış gitmiş YSK ya ihbar etmiş. Benzer detayda, daha hayırlı çalışmaları bekliyoruz kendisinden. Fakat bu çalışmasının sonuçlarından medet ummasın pek. Zira gidişat o ki BDP’nin desteklediği bağımsızlar ısrar edecekler haklarını kullanma konusunda. Katakulliye papuç bırakmayacaklar.Bal kovanı ve ayı!Bu sahtekarlık ve katakulli ile birilerinin elinden hak alma birilerinin eline hak verme durumu iyice zıvanadan çıktı son günlerde. Bakınız bir kez daha ÖSYM ve de YGS. Şifre yoluyla birilerinin yolu tıkanırken birilerinin yolu açılıyor. Ama Allah var işi erbabına emanet etmiş siyasi iktidar. O yüzden durmadan tatmin olup duruyor. ÖSYM başkanı kopyacının alası imiş meğer. İntihal bildiğin akademik hırsızlık meğer bu zatın vasıfları arasında imiş. Yani emeğimizi çalıyorlar diye itiraz eden gençlerin feryatları boşuna(!) ÖSYM’nin başında bulunan adam başka birinin akademik emeğini çalmış, birinin çalışmasını “aman şimdi ne uğraşayım yeniden yazmaya yazılmışı var gavurca, çevirir yayınlarım” demiş. Öyle de yapmış. Sehven! Sonra İngiltere de bir başka akademisyen durumu keşfedip faş edince de özür dilemiş. Bildiğiniz özür. Affedersiniz çaldım diye. Emeği çalınan akademisyen tatmin olmuş olmalı. Sehven. Fakat ne olmuş sonunda yavuz hırsız. ÖSYM başkanı olmuş. Yani ayıya balkovanı emanet etmiş birileri. Milyonlarca gencin geleceği, çalmakla, sahtekarlıkla yükselmekte bir beis görmeyen birinin insafına bırakılmış. Sanmıyorum ki tesadüfen. Bilakis kasıtla.Kader birliği!Seçim dönemi12 Haziran’a kadar. Girebilirsek eğer. Yüzde bir bile etmeyen biz sosyalistlerden korkuları yine ve yeniden tavan yapmazsa. O vakte kadar AKP’nin ve hempalarının, HES’lerle suyumuza, GDO ile tohumlarımıza, Maden ve Altın şirketleri ile toprağımıza, Nükleer ile havaya ve hayata, taşeronları ile, şirketleri ile emeğimize, ulusal devletleri ile dilimize, “erkeklik”leri ile biz kadınların hayatına ve canına el koyanların planlarını faş edeceğiz. Muhtemel üçüncü iktidar dönemlerinde nasıl bir talana girişeceklerini bunun karşısında ne yapmamız gerektiği konusunda kafamız yettiğince kafa yoracağız. Birlikte. Görünen o ki Bağımsız adaylarla da gönül ve kader birliğimiz var: hem seçime kadar, hem seçimden sonra.
hukuk
Sabahın köründe girebilirler evinizin içine. Mahrem hayatınızın üzerine basıp darmadağın edebilirler hayatın soğuğundan ve zulmünden kaçıp kurtulduğunuz köşeleri. Sizi çekip alabilirler kuytusundan eşinizin ve çocuğunuzun. Arkadaşlarınızı öldüren polislerin, ukala valilerin, sizi sokak ortasında, çocuğunuzu ana karnında, eşinizi karnı burnunda tehdit edenlerin karşısında, sırf bir çalışan olarak hakkınızı aradınız diye “sana hiçbir yerde iş yok” diye yüzünüze sırıtan utanmaz müdürlerin medya patronlarının karşısında, ölüm tehditleri karşısında copların karşısında parmak sallamaların karşısında eğmediğiniz başınıza bir el uzanır. El uzanır sizin başınızı eğip, sizi bir polis otosunun içine sokmaya kalkar. Güya başınızı arabanın kapısına vurmayasınız diyeymiş. Öyle düşünmekteler esenliğinizi ama son söz sana aittir yine de. “Dokunmayın arkadaşlar” dersin “yanarsınız.” Anlamsızca gerekçe ararsınız. Gerekçe size bile gösterilmeyen gizli delillerdir. “tutuklandım abi” “neden tutuklandın?” “gizli delil abi” “evet anlıyorum!” Bir nevi “Zaytung” haberi.Ergenekoncu olmamız muhtemeldir. “yargı bağımsızdır….gazetecilik değil başka nedenlerle..bekleyelim yargı işini yapsın” .diyor hikmeti kendinden menkul siyasi ağızlar. Hepsi teker teker çıkıp böyle diyor ekranlardan yüzümüze. Onlar böyle dedikçe, hepsi bir ağızdan bir koro halinde böyle dedikçe daha az inanılır hale geliyor söyledikleri. Yapışkan bir yüzsüzlükle tekrarlıyorlar ama durmadan. Hiiiç kondurmuyorlar. Darbeyle hesaplaştığını iddia eden iktidara faili meçhullerin hesabı diyorsunuz bir tıss sesi çıkarıyor yalnız. Onlar bizden önceydi! İnsanın gözünü belertip “yok yaa!” diyesi geliyor. Ne sendikalaştığı için işten atılan, iş kazalarında(!) katledilen işçinin hesabı, ne açlıktan ölen bebeklerin hesabı, ne durmadan, durmadan öldürülen kadınların hesabı sorulabilir onlardan. Onlar sütten çıkmış ak kaşıktır zira. Her biri için bir cevapları vardır. Ama bir tek şeyden öyle emindirler. Onlar sorumlu değildir. Bir sorumlu varsa ondan öncekilerdir. İki dönemdir iktidarda olsunlar ya da olmasınlar, onlar terrrrtemizdir!. Varsa yoksa medyanın suçudur bu. Böyle trajediler öne çıkarılıp iktidarları yıpratılmak isteniyordur zira. Ahh bu gazetecilerin bir de kitap yazanları var: İmamın ordusu diye. İşte o iktidarlarına daha da büyük tehdittir. Öyleyse o kitabı yazan gazeteci Ergenekoncudur. İnsanlar ikiye ayrılır. Onlardan olanlar ve onlardan olmayanlar. Olmayanların Ergenekoncu olması kuvvetle muhtemeldir.Ahmet Şık’a Gazetecilik Dersi!Aslında ne iyi gazeteciler var memlekette. At işte başlığı “gazetecilikten tutuklanmadılar” diye. Çal davulunu iktidarın. Gözünü kapa. Görmez ol gözüne girenleri Evet de evet de. Olmadı yetmez ama evet de. Tahkim et sağdan soldan iktidarı. Otur köşenden yaz. Her devrin adamı ol. Öyle iyi öyle incelikli yap ki bu işi- yalakalık dediğimizi halk arasında- şaşırsın iktidar sahipleri bile. Bu kadarını da beklemiyorduk bu adamdan desinler. Okuyanlar solcu sansınlar hala seni. Onların bile aklına gelmeyecek “demokratlıklarını” keşfet iktidar sahiplerinin. Cilala cilala sun. Böyle yaparsan işte gazetelerin köşelerinden ekranlara da fırlarsın hem. Hem bir zamanlar aynı gazetenin sütunlarını paylaştığın arkadaşına öyle olmadığını bile bile ta içinde “gazetecilikten alınmadılar” da diyebilirsen bir de. İşte o an sen tam olmuşsundur. Tam oldun mu iyi olur. Gelsin programlar paralar, evler, arabalar.Böyle Gazetecilik Olmaz Ahmet Şık!Hah bak şimdi tam aydınlandım. Ah Ahmet ah, sen bu gazeteciliği becerememişsin. Ondan bu başına gelenler. Sen git Manisa’da işkence gören çocukların davasını izle. Sen git 96’da öldürülen arkadaşın Metin Göktepe’nin davasının peşini bırakma. Gazetecilik yap, tanıklık yap bir de. Cumartesi Anneleri’nin önünden ayrılma. Üstüne bir de çalışma saatlerine falan itiraz et o en büyük medya patronlarının karşısında. Sendika, hak, hukuk gibi laflar et. Baş eğmeyi reddet. Güzelce atıl ve bir daha bu sektörde iş bulamamakla tehdit edil. Bir nevi açlıkla terbiye etmekle tehdit etsinler seni yani gazetecilikten başka yapacak bir işin olmadığından. Sonra çık yine haber yap. Kendin olmakta, kendi kafana göre gazeteci ve insan olmakta ısrar et. Hasan Ocak’ın annesinin yanında dur. Bir de darbe günlükleri felan yayınla. Üstüne kitaplarla tüy dik “kırk satır mı kırk katır mı?.”İş mi şimdi bunlar? Hrant Dink›e kafayı takmış ötekiyle birlikte alınırsın iste. Hooop Metin›in, Hasan›nın, Hrant›ın katilleri ile, katil emrini verenlerle, katillerin sırtlarını yasladıkları ile aynı kefeye. İşte böyle. Elde yok avuçta yok bir ömür. Ekranlardan gördüğümüz mütevazi evinde. Ne en büyük gazetelerde bir köşe ne en büyük ekranlarda bir program ne şatafat iltifat devletli ağızlardan. Birkaç gazetecilik ödülü almışsın gerçi.“Ananı” ve Bizi de Al da Git!Ama böyleysen suçun büyüğü annenin. Belli dik başlılığını da ondan almışsın. Annen Fatma Şık konuşuyor dik dik: “son 10 yılda Başbakanın bilgisi olmadan hiçbir emniyet müdürü ve görevlisi veya özel görevlileri tavuk bile kesemez…..Oğullarımı başkalarının paralarıyla Amerika’da okutmadım, başkalarının paralarıyla iş kurmadım. Hediye gemiler almadım. Ben çocuklarımı okutmak için yeri geldi nikah yüzüğümü, yeri geldi çeyizimi sattım, ama onları Türkiye’ye dürüst, onurlu bir miras vererek yetiştirdim. Savcı ilk defa açıklama yaptı. Neymiş, “Devlet sırrıymış söyleyemem.” “Devlet sırrı dediğin belgenin 3-5 gün sonra düzmece olmayacağı ne malum?” diyor. Fadime Göktepe, Emine Ocak da sana oğlum diyorlar. İsyankar annelerden yana zenginsin. Ahmet, sen en iyisi bu kez başbakanın sözünü dinle. Bir yolunu bul “ananı da al git” Fatma Şık’ı, Fadime Göktepe’yi, Emine Ocak’ı Hrant’ın ailesini al, başka bir yere git. Sana, senin gazeteciliğine inanlar, bizler de ardından gelelim. Zira buranın cehennemden farkı kalmadı. Zira senin kalemin kırılmış, sen parmaklıklar ardına konulmuşken mücadele etme iyimserliği bile kayıp gidiyor elimizden. Bir tek “Ahmet Şık olsa peşini bırakmazdı” düşüncesi kalıyor geriye bir umut olarak. Bir de öğrenci eylemlerinde seni fotoğraf makinen ile orada görünce içimizin rahatlamasının sıcak hatırası.
Bunlar hep oluyordu diyenlere kadın cinayetleri yüzde 1400 arttı diyor istatistikler. Yüzde diyor bin dört yüz. Resmi rakamlar geçiyor gözümüzün önünden. Binlerce yıllık katlimizin son halinin vahametini rakamlar ve resmi rakamlar, o soğuk sayılar yani yaşadığımız zulmü anlatmaktan aciz sayılar bile haykırıyor suratımıza. Her gün ortalama beş kadın “hayatlarındaki” erkekler tarafından her gün göz göre göre, körü körüne katlediliyor. Katlediliyoruz. Üzerine bedenen sakatlananları koyun, ruhen sakatlananları koyun, tokat yiyen azar işitenlerimizi koyun. Tecavüze tacize uğrayanlarımızı koyun. Bugün aklımızı nasıl yitirmediğimize şaşalım hep birlikte. Bu dünyada yaşayıp kadın cinsi olarak katledildiğimiz dünyada ayakta kalabildiğimize ve acıyla haykırabildiğimize şaşalım hep birlikte. Hukuk mu? Mahkeme mi? Adalet mi? Kadınlar mevzu bahis olduğunda tüm bunların laftan ibaret olduğunu çoktan öğrendik.Hepimiz GibiAyşe, Arzu, Saliha, Funda, Şehri, Hatice. Bakıyorum fotoğraflarına. Ayşe’nin yüzü gözleri mor. Yaşadığı cehennemden ne olursa olsun kurtulmaya karar vermiş bir kadın gözümüzün içine bakıyor dosdoğru. Bu karar kolay alınmamış belli. Cehennemin şiddetin ilk işaretleri geldiğinde kendinde aramış hataları hepimiz gibi. Düzelir demiş hepimiz gibi. Yıllar geçip gün be gün yandıkça canı düzelmeyeceği apaçık çıkınca ortaya ama çocuklar ne olacak demiş. Çocuklar büyüsün kendilerini kurtarsınlar demiş. Hepimiz gibi.Vatandaş Ayşe, Vatandaş AhmetOndan sonra ondan sonra. Dayak ve tecavüz. Canına tak ettiği yerde tam da çocuklar büyümüşken bir akraba düğününde bir akrabasıyla dans eden Ayşe’yi dövdü koca. Tecavüz etti arkasından. Cinsel saldırı suçuyla çıktığı mahkemede pişmanım dedi koca. Karımı dövdüm, tecavüz ettim pişmanım. Bir sözü yetti dayakçı ve tecavüzcü kocanın serbest kalmasına. Tutuksuz yargılanmasına. Zira “kocası” bu diye düşünmüş olmalılar kocayı serbest bırakan erkek kardeşlik kurumunun adalet sistemindeki üyeleri, “döver de sever de”. Kendine hukukları da uygun nasıl olsa. Her şeye rağmen inat etti kendi hayatında ve boşanmayı başardı Ayşe. Issız bir yere bıçak zoruyla kaçırıp ölümle tehdit etti koca. Ardından kapısına dayandı Ayşe’nin. Ayşe savcılığa başvurdu. Bilin bakalım ne oldu? Savcıdan devletin bıçak zoruyla kaçılmış ölümle tehdit edilmiş kapısına dayanılmış “her vatandaşına” reva gördüğü muameleyi mi gördü? Bu adam yan komşusu Ahmet beye bunları yapsa ne olurdu? Yan komşusunu dövse ona tecavüz etse onu bıçak zoruyla kaçırsa ölümle tehdit etse sonra tekrar kapısına dayansa ne olurdu? İşte o zaman olacak olanlar Ayşe söz konusu olunca olmadı. Eski koca gözaltına alınmadı. Ayşe bir polis otosuna konulup eve gönderildi. Mahkemeye başvurdu Ayşe. Koruma talep etti. “Uygun” bulunmadı. Bir eksik etek bir saçı uzun aklı kısanın şikayetine uyup korumamı verecek devlet bir de.O FotoğrafO fotoğraftan bakıyor Ayşe. Hayatına arsızca el koyan, korunmak için mahkemeye başvurduğu adam tepesinde. Ölüm tehditleri için suç duyurusunda bulunduğu adam, tecavüzcü ve dayakçı koca o fotoğrafın içinde. Tüm kişisel alanını işgal etmiş. Ayşe dik. Tüm bedeni ile hayır diyor o fotoğrafta. Boyun eğmeyi reddediyor belli. Ayşe zulümden kurtulmaya çalışmanın bedelin 10 bıçak yarasıyla ödedi. Yeni TCK’nın suç aleti saymadığı bir bıçaktan alınmış 10 darbe. Bıçağı tutan el kocanınki şüphesiz. Cinayeti herkesin gözü önünde defalarca prova eden, tecavüz ve dayakla taçlandıran kocanın. Ama onun sırtını sıvazlayanlar öne öne itenler var arkasına Ayşe’yi eve gönderen polisler, kocanın gözaltına alınmasını talep etmeyen savcılar, ölüm tehdidi altında bulunan bir “vatandaşı” vatandaştan saymayıp koruma vermeyen hakimler. Hep bir ağızdan aynı şarkıyı söylüyorlar. Koca onların önde gideni yalnız.MesajBiz tüm kadınlara verdikleri mesaj net. “Sizin hayatınıza istediğimiz gibi el koyarız” diyorlar. “Sizin kendinize ait bir hayatınız olamaz. Aileniz, babanız erkek kardeşiniz sevgiliniz kocanız hatta yan kapı komşunuz hocanız bakanınız ve dahi tüm devletlüler. Biz erkekler ve onların hizmetkarları. Kimi seveceğinize, bedeninize kimin dokunacağına, ne giyeceğinize, nerde ne zaman çalışacağınıza, kaç paraya çalışacağınıza, kimle konuşacağınıza, kime saat soracağınıza biz karar veririz. Siz bize bakmak beslemek hoş tutmak zorundasınız. Bedeninize, maddi ve manevi emeğinize ve topyekün hayatınıza istediğimiz gibi el koyarız. Köleliğinizden kurtulmak ve kendinize ait bir hayat mı istiyorsunuz? İstediğiniz yerde çalışmak istediğinizi giymek istediğiniz adamla evlenmek mi istiyorsunuz? Malına zarar gelmiş ruh haliyle saldırırız üzerinize. Bakın işte Güldünya’ya bakın, Ayşe Paşa’lıya, Arzu Odabaş’a, Sakine Akkuş’a, Derya Demiral’a, Zübeyde Yıldız’a, Gülayşe Bilgi’ye, Seher Haşimoğlu’na, Saliha Erdem’e, Hatice Fırat’a. Her gün öldürülen 5 kadından birine bakın. Bakın ve ibret alın.” Hepsi cins temelli bir katliamımızın kurbanları.Aldığımız mesaj budur. Kadın olduğu için öldürülen, tecavüze tacize uğrayan her kadın dünyanın her yerindeki kadınlara başkaldırdıklarında hesaplarının nasıl görüleceğine dair politik birer derstir. Bu dersi alan her kadın isyankardır. Bu dersi alan her kadın feministtir. Kendi kurtuluşunun kendinin ve diğer kadınların elinde olduğunu, taa içinde bilir Nokta.
Doğum Borçlanması Sigortalı Olmazdan Evvel Gerçekleşen Doğumlar İçin de Mümkün mü?Merhabalar. Öncelikle yazılarınız için teşekkür ediyor, ellerinize sağlık diyorum. Size bir sorum olacak. Yazınızda açıklamışsınız biraz ama sizden tekrar bilgi almak istedim. Yasal dayanağı nelerdir onun hakkında bilgi almak istiyorum. Annemin emekliliğine dört yıl gibi bir süre kaldı onun için böyle bir arayış içine girdim. Annemin doğumdan önce hiç sigorta ya da Bağ-kur başlangıcı yok. Şu anda hayatta olan üç çocuğu var, en küçüğümüz 26 yaşında. Yani annem son doğumunu yaptıktan ortalama on yıl sonra SSK’ya başladı. Böyle bir durumda annem doğum borçlanması için başvurabilir mi? Yasal dayanakları nelerdir, neler yapabilirim? Gerçekten yardımınıza ihtiyacım var. Şimdiden ilginize teşekkür ederiz…..Temmuz ayında yayınlanan bir genelge ile doğum borçlanmasında kadınların aleyhine olan düzenleme değişti. Ancak bu değişikliğin kendiliğinden gerçekleşmedi. Doğum borçlanması yapmak isteyen kadınların mahkemelere başvurularının ve Yargıtay kararlarının bu genelgenin çıkmasında ciddi etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Yeni tebliğle birlikte iki temel nokta değişti. İlki, “ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra” ifadesi yeni genelge ile ortadan kalktı. Yani kadınların 2 doğum için 2 şer yıl borçlanabilmesi için bu doğumları sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra yapması şartı artık yoktu. Dolayısıyla nasıl ki sigortalı olmazdan evvel yapılan askerlik hizmeti borçlanılabiliyor ve sigortanın başlangıç tarihini geriye doğru taşıyorsa, sigortalı olmazdan önce yapılan doğumlar da aynı şekilde kadın sigortalının sigortaya giriş tarihini geriye taşıyacaktı. Diğer bir değişiklik de işten ayrılma söz konusu ise 300 gün içinde doğumu gerçekleştiren işçinin bu doğum için 2 yıl borçlanması uygulamasının ortadan kalkmasıydı. Artık bu 300 gün sınırı da mevcut değildi.Eylül Genelgesi ve Acı BiberAncak ilk bakışta bu genelgeden çıkardığımız sonuçlar maalesef uygulamada hemen hayata geçirilmedi. Onun yerine bu dönemde başvuruda bulunanlar kurumdan genelgenin ellerine ulaşmadığı ve işlem yapamayacakları yanıtını aldılar. Bu bekletmenin sebebi 16/9/2010 tarihli 2010/106 sayılı genelge ile açığa çıktı. Bu genelge ile SGK “Doğumun çalıştığı işinden ayrıldıktan sonra 300 gün içinde gerçekleşmesi şartı aranmayacaktır” hükmünü bir kez daha tekrarladı. Ancak genelgenin sonraki bölümünde kadınlar açısından durumu bir hayli zorlaştıran (deyim yerindeyse) bir düzenleme getirildi. Bu genelgeye kadının doğum borçlanması yapıldığı sıradaki durumu esas alınacaktır. Bu durumda örneğin zorunlu sigortası bittikten sonra isteğe bağlı sigortaya prim ödeyenlerin 4/b statüsünde yani, borçlandırılan sürelerinin Bağ-Kur kapsamında hesaplanması söz konusu olacaktır. Bağ-Kur’dan mı yoksa SSK’dan mı emekli olacakları ise Hizmet Birleştirme Kanunu’na göre hesaplanacaktır. Bu kanuna göre emekli olacakların geriye doğru 7 yıllık hizmet süreleri dikkate alınacak bu süre içinde hangi kurumdaki hizmet süresi fazla ise o kurumun emekliliği söz konusu olacaktır.Kanunla ver, Genelge ile AlSizin sorunuza gelecek olursak eğer Temmuz ayındaki genelgeye uygun hareket edilse idi anneniz bu durumda emekliliğine 4 yıl kalmış olması nedeniyle sigortalı olmazdan evvel gerçekleştirdiği iki doğum nedeniyle sigortalı olma tarihi 1440 gün geriye doğru kayacak ve muhtemelen emekli olacaktı. Ancak şu anki uygulama sigortalı olmazdan önceki doğumlar için borçlanma hakkı tanımıyor. Halbuki 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlı Sigortası Kanununun hükümleri genelgeden farklı. Bu kanunun 41’inci maddesi Sigortalının Borçlanabileceği Süreler başlığının altında doğum borçlanmasını şu şekilde düzenliyor. “MADDE 41- Bu Kanuna göre sigortalı sayılanların; a) (Değişik: 17/4/2008-5754/67 md.) Kanunları gereği verilen ücretsiz doğum ya da analık izni süreleri ile 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki sigortalı kadının, iki defaya mahsus olmak üzere doğum tarihinden sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmaması ve çocuğunun yaşaması şartıyla talepte bulunulan süreleri,” ….sigortalılıklarına sayılır. Dolayısıyla burada sigortalı olmazdan önceki doğumlar hakkında bir açıklama yoktur.Kadınlara Bir Darbe de Yargıtay’dan ve Eşitlik İlkesiSGK’nın iddiası sigortalı olmazdan önce gerçekleşen doğumlar için borçlanılamayacağı yönündedir. Tıpkı 300 gün sınırlamasında olduğu gibi borçlanma talebi reddedilenler bu konuda yargıya başvurdular. Ancak bu kez yargı kararı 300 gün sınırlamasında olduğu gibi olumlu sonuçlanmadı. 300 gün konusunda kadınların yararına bir karar alan Yargıtay 10. Hukuk Dairesi bu kez SGK lehine bir karar verdi. (05.04.2010 tarihli ve Esas no:2009/17858 Karar no:2010/4907). Bu karara göre 1993 de sigortalı olan davacı kadının 1980 ve 1983 yıllarında gerçekleştirdiği doğumlar nedeniyle doğum borçlanması yapamayacağı hükme bağlandı. Bu karar yargı üzerinden bu konuda hak arama kapısını kapatmış görünmekte. Maalesef bu durumda anneniz de sigortalı olmadan önce gerçekleştirdiği doğumlar nedeniyle borçlanma yapamayacak. Diğer yandan Askerlik Borçlanması konusunda şu anda erkekler sigortalı olmazdan önce yaptıkları askerlik hizmeti süresini borçlanabilmekteler. Yani sigorta başlangıç tarihleri 1 gün ile 18 aya denk gelen 540 gün arasında istedikleri kadar geriye çekilebilmekte. Yıllarca çalışan ve aynı zamanda çocuk büyüten ve tüm ev hizmetlerini ücretsiz olarak gerçekleştirilen biz kadınlar kolayca ve bir kalemde kapsam dışına çıkarılıyoruz. Bu durumda şu anki doğum ve askerlik uygulamaları arasındaki bu farklılık nedeniyle kadınlara karşı bir ayrımcılıktan bahsedebilir ve eşitlik ilkesi üzerinden yeni hak aramalarına gidilebilir.
Bu hafta diyorum yılın bir muhasebesini yapayım. Ama iki “günaydın!” haberi ile günün nasıl geçeceği ve dahi yeni yıla nasıl gireceğimiz belli oluyor. Vazgeçiyorum muhasebeden. Nasıl olsa bakiye belli. Haberlerden ilki Fatih İlçe Emniyet Müdürlüğünün talebiyle 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin aldığı karar. Bu karar sayesinde İstanbul Üniversitesi ve de çevresinde(!) polisin ellerindesiniz. Bir yıl boyunca polis kişileri, çanta, paket, poşet, araç ve özel kâğıtları arayabilecek. İsterse tüm fakülte, yüksekokul ve idari binalarının girişinde, hatta binalarının çevrelerinde, rektörlük talep ettiğinde de bina içlerinde arama yapabilecek. Ne güzel artık emniyettesiniz! Hani sizi gözaltına alıp karakola götürmelerine gerek kalmadı. Bir daimi gözaltı. Öğrenci iseniz zaten olağan şüphelisinizdir bu civarda. Kapıdan girerken iç çamaşırınıza kadar arar sizi özel güvenlik. Hangi yetkiye dayanıyorsun diye soramazsınız, tartaklar. Polisi sataşır. Bir sabah ritüelidir kapıda. Güne böyle başlarsınız. Gün böyle gider. Her gün. Sonra derslere vermeye çalış kafanı. Sabah yediğin hakaretlerin üzerine. Veremezsin. Gel de terörist(!) olma. Ama bunu bir de karara bağlamışlar ne hoş. Daha da genel bir karar alabilirlerdi buna da şükür(!). Mesela”İstanbul civarındaki tüm öğrencilerin..” diyebilirlerdi süre sınırı da koymazlardı bu hukuk devletinde. Hadi bakalım aç çantanı evin kapısında. “Ah evet bunlar pedlerin, özel günündesin herhalde, bu ay biraz gecikti mi ne?..bu ne? Haaa kitap! Makro iktisat. Hımm! Bu ne cüzdanının içinde? O annenin resmi mi? Güvenlik kamerasına da el salla. Tamam. Şimdi okuluna doğru yola çıkabilirsin.”ÖdülÖzel hayatın ve kişisel bütünlüğün güvenlik altında. Çünkü öğrenciler güvenlikten yoksun, polis yetkisi yokken pek çaresizdi. Geçen yıl mesela polis çaresizlikten 24 Mayıs günü İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’nde rektörlüğün arkasındaki Havuzlu Bahçe’de , yalnız öldürülmüş, evet öldürülmüş, arkadaşları Şerzan Kurt’un resmini içeren pankart asan öğrencilere, ve bundan başka herhangi bir eylem yokken saldırdı. Yalnız bir ucu açık ve üç tarafı Hukuk Fakültesi, ve rektörlük binaları ile kapalı olan bu alanda öğrencileri plastik mermilerle avladı. Üstelik tüm binaların kapıları öğrencilerin “kaçmasını” engellemek için kapatılmış üzerine kilitlenmişti. Bir “kapanın” içinde can pazarı yaşandı. Çenesinden plastik mermi yedi bir öğrenci, davası hala devam ediyor. Rektörlük bu konuda ne yaptı? Emniyet bu konuda ne yaptı? Hiiiiç! Ahh pardon hiç olur mu? Şimdi polisin elinde kapı gibi izin var. Hukuk fakültesindeki pratiğini diğer yerlere taşısın diye.Direkler ve Bakanlarİkinci haber, ister inanın ister inanmayın Enerji Bakanı Taner Yıldız, yeni yıla, Zonguldak Türkiye Taşkömürü Genel Müdürlüğü’ne bağlı Karadon Madeni’nde girecekmiş. İncelemelerde bulunacakmış oraya gidip. Hatırladınız mı Karadon madenini? Hayatta kalabilmek için, hayatını riske atanları, eve 960 lira götürebilmek için yerin 540 metre altına inenleri, yerin 540 metre altına inenleri ve orada kalanları. Bir daha güneş yüzü göremeyenleri. Orada ölen 30 işçi. İkisi hala toprak altında. Ailelerinin gidecek bir mezarı yok. Aylardır bir mezara bile hasret bırakılan gözü yaşlı kadınlar var orada. Enerji bakanı oraya gidiyor. Utanmaz bir populizm inadı. Bir “sizden biriyim” yalanı. AKP’ye has “üste çıkma” zihniyeti. “Bizler gelişmekte olan Türkiye olarak mutlaka yeri gelecek 16-18 saat çalışabileceğiz.” diyordu geçenlerde aynı bakan,”Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat, 18 saatte çözerse 18 saat çalışır.” 18 saat çalışır, o yorgunlukla, o direkten düşer ve ölür. Sonra bakan önümüzdeki yılbaşını da o direğin altında geçirir herhalde. Daha fazlasını söylemeye terbiyem izin vermeyecek ama şu kadarını söylemekten kendimi alamayacağım: Bir bakan olarak üzerine düşeni yapmıştır. Bakmıştır aval aval. Değil çalışma koşullarını insan onuruna yakışır bir hale getirmek, tersine tersine demeçler vermiş, konuşmalar yapmış, kanunlar çıkarmıştır hükümetiyle beraber.Ümit etmek içinÖzetle, memleketin hali pür melali budur. Gençlerine geleceksizlik ve çaresizlik reva görür. Yoksulluk ve yoksunluk içinde geçecek bir öğrencilik reva görür. Yüzlerce anlamsız sınavla sınar sabırlarını. Eler onları hayattan. Üstelik bu sınavları sınav gibi yapmayı beceremez, elene elene en üstte kalmışlarını bile çıldırtmayı başarır sonunda. Bir TUS sınavı uydurur. Eylülde yapacağım der Aralıkta yapar. Yanlış sorular sorar üstüne. Yanlış hesaplar puanları. Sesini çıkarmaya kalkanı copla gazla soruşturma ile canından bezdirir. İşçisini taşeronlaştırma ile fazla mesai ile kot kumlatıp öldürtür. Olmadı öldüremedi ise meydanlarda, devlet kapılarında süründürür üç kuruş maaş bağlamak için. Analar zulümden eksik kalmasın. Cumartesi Anneleri 300 üncü kez oturur Galatasaray Meydanında. 300. kez sorarlar güya “darbecilerden hesap soracak” olanlardan hesabın bakiyesini. İlle de umutlu olmak için hala sebebimiz var mı yeni bir yıldan? Evet var yine de. Evet yine de var diyor her sabah bizi yaşama bağlayan sol memenin altındaki cevahir.
Ahh bu öğrenciler yok mu, ellerinde kossskocaman sopalar vardı. Pankartlarını tutturdukları kossskocaman sopalar. Zavallı ve demokrat polislere, acımasızca ve bütün güçleri ile saldırdılar sonra. Zavallı polisler naapsınlar, kafalarında kask, üzerlerinde kendilerini koruyacak zırhlar, kalkanlar yok, ellerinde silahları, copları yok, hatta ağır silahlar verilmedi geçenlerde kendilerine özel bir düzenlemeyle, devletin zor gücüne onlar sahip değiller ya mağdur oldular. Onların canları yandı ya kabuklarının içinde başbakanın gözlerinden yaş geldi. Coplarına davrandılar. Postalları geçti kadın erkek “delikanlıların” üzerinden. Gayri ihtiyari bastılar biber gazına. Gözleri ağızları burunları boğazları kavruldu çocukların. Demokrasinin tuzu biberi canım. Çok abartılıyor kanımca bu biber gazı. Biraz biber gazı almaktan bişey çıkmaz! Hem geçen bir mayısta bir hastanenin acil servisine de bastılardı. İlaç niyetine. Az kanser, az ölüm, biraz kısır kalma riski var o kadar. Biraz ağlarsınız yiyince, ağlayın ağlayın, bakın başbakan da ağlıyor yeri gelince. En mağdur o tabii. En demokrat. Farklı görüşlere en tahammüllü insan kendisi. Memleket dışında çocukların gençlerin gördükleri zulüm duygulandırıyor onu. Ancak iş o ki taş atan çocuk, çatışan genç memleket dışında makbul. Memleket içinde olunca biraz farklı oluyor, azıcık.Ağlayın İçiniz Açılsın!Hem ağlayın biber gazı yardımıyla da olsa, gözünüz gönlünüz açılır da demokrasimizi demokratlarımızı başbakanımızı anlarsınız. En demokrat/mağdurlarımız Cemil Çiçek ve Hüseyin Çapkın. Yılların eskitemediği demokratlar. Şimdi protesto edilecek yer var zaman var. Devletin izin verdiği yerde, izin verdiği şekilde protestonuzu yapsanız ya!. Doğru söylüyor adamlar. Demokrasi dediğin devletin dediği yerde, devletin dediği kadar, devletin istediği şekilde protesto yapmaktır. Kalanı provokasyon ve terör zaten. Teröristlerin nasıl cezalandırılacağını en iyi bilenlerden biridir neyse ki Hüseyin Çapkın. Yaşları kaç olursa olsun. Güvenemediniz mi verdiğim bilgiye. Manisa’ya bakın.Haşerat!Bu arada mağdur polislerimiz yepyeni bir de teknik geliştirmişler gözümüzden kaçmadı. Evlerdeki haşeratı ilaçlamakta kullanılan makineler misali, biber gazını arkalarında bir hazneye yüklemişler. Ahh!! bu öğrenciler haşarat misali. Temizliyorlar, temizliyorlar gene geliyorlar dört bir yandan. Nasıl baş etmeli?. En iyisi soruşturmalı bunları. Gelecekleri ile oynamalı. Üzerlerinde tepinmeli üç beş gencin. Politik duruşları sebebiyle her şeye müstahak görmeli, ayrımcılık yapmalı. Üç beş ana kuzusunun canını yakmalı. Zaten rektörler el pençe divan. Tamam, “soruşturmalı, uzaklaştırmalı okuldan atmalı.” Bu formül iyi aklımıza geldi.Fakirlik!Sonra bunlar, öğrenciler yani, provokatör. Durmadan provokasyon yapıyorlar hak, hukuk adalet, demokrasi. Ayy!!! Bir de parasız eğitim diyorlar. Eğitim? Parasız? Olacak iş mi? “Hak”mış bir de. Başkanımız ne dedi “bunlar kadrolu öğrenci”. Bir de siyasi duruşları varmış. Bak hele. Siyasi duruş. Ben zati anlamıştım bir duruşları var diye öyle yandan yandan. Saç baş darmadağın. Ay bir de kıyafetleri! Ne o öyle? Zira düşünce dediğin meret kılıkla kıyafetle görünümle doğrudan ilgilidir. Giyeceksin takım elbiseyi, döpiyesi bak bakalım nasıl oluyor düşünce? Ay fakirler tabii. Kendileri fakir, aileleri fakir. Kendilerini döven polislerin ailelerinden fakir olmasınlar hepsi fakir. Fakir olmasalar, daha fenası fakirlerden bahsediyorlar, işçilerden köylülerden. Biz o işçilerin önde gidenin vurduk ya, Kemal Türkler idi adı. Katilini zaman aşımından kurtardık daha yeni. Köylülerin suyuna el koyduk HES ile. Maden ocağı açıp bin yıllık topraklarının üzerinde ot bitmesin dedik, ocaklarına incir ağacı diktik.Yumurta ve Yumruk!Gerçi yumurta alacak paraları varmış bu öğrencilerin, başbakan öyle dedi. Ay bunlar, o dört öğün yedikleri yumurtalardan getirip atmasınlar sakın bizimkilere kendi içlerinde didişmekten usanıp? Bir de makarna getirilerse yandık valla. Bunların vazgeçilmez yiyeceği. Yumurta, makarna, yumurta makarna. Hah! Had-hudut bilmiyorlar hem. Başbakan, cumhurbaşkanı, bakan, rektör, dekan demeden doğrudan, doğru bildiklerini pat pat diye, öyle suratına suratına söyleyiveriyorlar. Bu zevat hassas zevat. Suratına denir mi öyle sen uşaksın falan diye. Şimdi tabii bu öğrencinin makbul olanı var, olmayanı var. Davet etsen bunları bir yere, gelip doğru bildiklerini söylerler her şart altında, eğelim bükelim demezler söyleyeceklerini, öylesi lazım değil bize. Bize, devletin dediği yerde, devletin dediği zaman, devletin dediği kadar konuşacak, devletin söyleyeceğini söyleyecek…yok olmadı başbakanın her dediğine kafa sallayacak cinsten olanı lazım bunların. Yok mu? Şöyle gençliğinin tüm ateşli duygularını derinlere bastırmış. Hımm. Vardır vardır. 12 Martlar yaptık öldürdük en önde gidenlerini, 12 Eylül yaptık sonra sallandırdık üçünü beşini. Onlar ki kendi kuşaklarının sesi ve vicdanı olmuşlardı. Onlar ki on binlerle ayağa kalkmışlardı. Onların tüm dünyayı derinlemesine anlayıp değiştirmeye yetecek kafaları ve yürekleri vardı. Köylülerin ve işçilerin yanında saf tutacak enerjileri. Asmayacaktık da besleyecek miydik? Koskoca seneler geçti üstünden. Türk, İslam, sentez, mentez pompaladık o kadar. Pop çağı ateşi arabeski daha neler. De??! Bu suratımıza sallanıp duran yumruk? Bu ne şimdi bir kaç yüz gencin elinde?. Şu haykıran gencin yumruğumu o yine!!??
Kepsut’a bağlı İsaalan Köyündeki dün bir göçük meydana geldi. İki kişi hayatını kaybetti ve bir kişi yaralı. Böyle söylediğimizde durum öylesine hafifliyor, hepimiz ve sorumlular için. İki hayat, yalnız bir rakama dönüşüyor ve bu rakam “yeterince büyük” olmadığından, örneğin Karadon’daki gibi 30 olmadığından, ya da Bükköy’deki gibi 19 olmadığından “gündemin” içerisinde kaybolup gidiyor. (Diğer yandan bu kazaların ardından da hayatın kaybedenlerin yakınlarına “sizin yakınınızı bulamadık” pişkinliği ile, bulamadıkları, göçüğün altından çıkaramadıkları yetmezmiş gibi bir de tazminat ödemekte ayak direyenleri hatırlıyoruz dehşetle. Velhasıl ölümlerinin sayıca çokluğu ile gündemimize girenler çok kısa sürede ve çoktan gündemimizden çıkmışlar.)Çıkışı Olmayanların KahrıAma kaybolup giden yalnız bu son haber değil. İki genç insanın hayatları da Yılmaz Çınar ve Ramazan Aydoğdu’nun hayatları da dün kayboldu “kaza” denen katliamla ve bu “renkli gündemin” içerisinde. İkisi de 25 yaşında. Fotoğraflarına bakın. Arkalarındaki yoksul hayatı ve çaresizliği göreceksiniz. İnsanı, hayatta yapmak istediği pek çok şey varken, tüm potansiyelini yok sayıp bir makine parçasına indirgeyen ve hem gerçek hem mecazi anlamlarıyla yerin altına gönderen çaresizliği göreceksiniz yüzlerinde. “İnsanlığın” dışına itilmenin derin acısı. Geleceklerinde umudu olmayanların, çıkışı olmayanların kahrını.Meğer Maden Denetlenmiş!Kepsut Kaymakamına sorarsanız bu maden bir ay önce denetlenmiş. Balıkesir’den gelmiş bilirkişiler ve madenin de çalışabilir raporu varmış. Zaten Karadon ve Bükköy den sonra bakanlıklarımız, müdürlüklerimiz denetimler artacağını açıklamadı mı? Açıkladı. Ama sorun şu ki bu konuda iktidarın tercihi son derece açık. Denetlememeyi seçiyor. Denetlemeye ne kaynak, ne de insan gücü ayırıyor. Üstelik kaynak ayırıp “denetlediği” yerlerden de kaza haberleri gelmeye devam ediyor. Denetleme sonucu kapatılan ocakların, hemen tekrar açıldığını mesela, çalışmaya devam ettiğini bilmeyen yok. Zaten istenen de bu. Taşeronun taşeronunun sorumluluğunu almaya zaten kimsenin niyeti yok.Diğer yandan elbette ki bu ihlalleri yapanların ciddi yaptırımlarla karşılaşmasını talep ediyoruz. Baklava ya da ekmek çalan yahut taş atan çocukların reva gördükleri muamele ihmal ve kar hırsları ile insan öldürenlerden esirgeniyor. Siyasi tercihlerini gözümüze sokuyorlar yani.Çağımızın KaybedenleriAma varmak istediğimiz nokta bunun bu denetim çıkmazı ile çözülebileceği sonucu değil. Varmak istediğimiz netice başka ve bu soruların cevabı basit. İşi yapan insana soracaksınız. Ama o insanı fakir olduğu için, parası olmadığı için bu hayatın kaybedeni olduğu için, çağlarının vebalıları olduğu için tam da bu sonuçlardan bakarak “aptal, zekasız, beceriksiz ve tembel” olarak görenler bu soruyu soramazlar. Sormadıkları gibi “işçi hatasına” inanırlar. İnsan hayatını “daha düşük bir maliyet” olarak görürler. Göz boyamak için iki denetimci gönderirler. Zaten yapmaları gerekeni bir lütufmuşçasına tantanayla ilan ederler. “denetimleri arttırıyoruz!” zaten kaç denetim yapıyordunuz ki arttırıyorsunuz? Kaç müfettişiniz var? Ölümlü iş kazalarında Avrupa birinciliğinden, dünya üçüncülüğünden indirdi mi bu müfettişler sizi? “kot kumlamayı yasakladık!” acaba zaten var olan mevzuatta kot kumlama yapılan koşullarda herhangi bir işyerinin mevcudiyeti mümkün müydü? Kot kumlama yapılan yerler zaten kayıt dışıydı bu arada. Hani yine sizin araştırıp, bulup kayıt altına almanız gereken işyerleri. Yasakladınız, kot kumlama yapılmıyor mu şimdi? Yani demem o ki zaten göz boyama niyetiyle bile yapmaya üşendiğiniz kendi kurallarınızın kendi denetiminizin bize bir şey söylediği yok.Özgürlük(!)Bu aptallığın karşısında tek çözüm çalışanların kendi hayatlarını ve kaderlerini kendi ellerine almaları. Sendikalı, başı dik bir işçiyi yerin yedi kat altına körlemesine gönderemezsiniz, 20 kişinin yapacağı işi 4 kişiyle yapmaya, 8 saatlik işi 4 saatte yapmaya zorlayamazsınız, yemeden içmeden yerin altında çalıştıramazsınız. Kışın soğuk suda yıkanmaya ikna edemezsiniz madenden çıkınca. Yerin altında hayatına karşılık kömür çıkarırken kömür alacak para bulamayarak yaşama mahkum edemezsiniz. Bile bile, hergün ölümle yüzleşerek yaşamayı dayatamazsınız. İktidar kendine güveniyorsa “Evet mi?, Hayır mı?” diye soracağına, “bu referandumda emekçilere hak verdik” diye atacağına, senelerdir beklenen iç hukuk düzenlemelerini yapsa, yerel hukuku uluslar arası standartlara göre düzenleseydi. Örneğin örgütlenme özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırsaydı o kadar demokrat ise. Daha düne kadar “sendika istemezük!” diye açık açık tutturuyordu kendi sermayesi. Şimdi kendi “sendika” sını istemiş olacak ki, zaten kör-topal örgütlenmeye çalışan sendikaları dışarı atıp kendi sendikalarını yerleştirmek için işyerinde birden fazla sendika düzenlemesi geldi. Savuna durduğumuz ilkelere aykırı görmediğimiz bir işyerinde birden fazla sendika uygulaması bu sayede AKP’nin “özgürlük” anlayışı içinde, diğerlerinin özgürlüklerinin tasfiye edilmesinin bir aracı olarak ortaya çıkıyor. Buyurun burada yakın, alın size özgürlük. İnsanlıktan çıkma ve sessizce ölme özgürlüğü.Not: Bir de bir sanat galerisinin açılışında içki içebilirsiniz isterseniz. Böyle bir özgürlüğünüz de var. Ama sopaya ve göz yaşartıcı gaza katlanabilirseniz tabii.
Bu dünyayı elleri ile yaratanlar yalnız ölümleri mevzu bahis olduğunda gündemimize gelebiliyorlar. Hayatta kalabilmek için bir makine parçasına dönüşen ömürleri ancak dramatik bir şekilde ellerinden kayıp gittiği zaman kısa bir süreliğine görünür oluyorlar, sonra yitip gidiyorlar çoğunluğun gözünü diktiği ve ufuk çizgisini oluşturan mavi ekrandan, kuyruklu yıldız misali. Pek azımız adlarını biliyor ya da hatırlıyor. O da eğer onların sesini yükseltecek duyulur kılacak insanlar destek grupları varsa. Tuzla’da can veren tersane işçileri misal, Davutpaşa’da can verenler sakat kalanlar, Bursa da yangından kaybettiğimiz 5 kadın işçi, Pameks servisinde boğulan kadınlar sonra.“Tozlu yerlerde calışmasaydınız!”Ve kot kumlama işçileri ve yakalandıkları daha doğrusu taammüden ve planlı bir şekilde avucuna bırakıldıkları amansız silikozis hastalığı.Silikozis ne mi? Aslında biz onu madenci hastalığı diye bilirdik. Madencilerden başka taşla, kumla çalışan işçilerde kısaca taş kum tozu soluyan işçilerde rastlanırdı ileriki yaşlarda.Silikozis kumun daha doğrusu onun içindeki silikanın ciğerlerinize dolması, sizi nefessiz bırakması, doktorun size “şu kadar ay ömrün kalmış” demesi yirmili yaşlarınızda, merdivenlerde kesilmek, yolda yürüyememek, ekmeğini kazanmak için çalışamamak, adı belli neticeyi öğrenmemek için doktora gidememek. Bir de üstüne bunu meslek hastalığı saydırmak için seni korumakla görevli “çalışma” bakanlığı ile mücadele etmek topyekûn, kot işçileri için. Sanki herhangi bir şekilde-kot kumlamadan yani-ciğerlerinize kum doldurabilirmişsiniz gibi. Ha unutmadan, bir de en tepeden bir yetkilinin buyurduğu üzere “siz de öyle tozlu yerlerde çalışmasaydınız canım” pişkinliği ile cebelleşme zorunluluğu duruyor önünüzde.Taşın/kumun kotla ne ilgisi var?Bu aptal kapitalizm, onu büyük markaları kendi modalarını yaratıyor. Bu “moda” ve onun aptallaştırdığı bir grup insan ille de “beyazlatılmış kot” giymek istiyor. Büyük markalar da bu kendi yarattıkları modanın yarattığı “talep” e riayet ediyorlar. Siparişlerini yolluyorlar “üretici” ülkelere. Bu üretici ülkeler de rekabet nedeniyle hak hukuk hak getire. Orada siparişleri alanlar fabrikalara, fabrikalar atölyelere, onlar da daha küçük atölyelere yolluyor siparişleri. O “büyüüüük” o gösterişli markalar bizim mahalle aralarına kadar teşrif ediyorlar velhasıl. Kot kumlayan işçilerin pankartlarında da “Levi’s, H&M Tommy Hilfiger Diesel için kot kumladık” yazıyor zira. (Yani kendinizi “büyük markalar daha insani yöntemler kullanıyorlar safsatasına inandırmayın. En büyük markalar o merdiven altı atölyelerde üretiliyor insan hayatları pahasına. Tıpkı makineler tarafından yapıldığını sandığımız pek çok diğer iş gibi bu “iş” de en ilkel koşullarda insanlar tarafından yapılıyor )Hiçbir şey insan hayatından daha ucuz deği!Sonra bildiğimiz mavi kot kumaşına basınçla kum püskürtülüyor beyazlasın diye, kum kumaşı hem beyazlatıyor hem yumuşatıyor hem de ciğerlerine doluyor bu işi yapan işçilerin. Ha bu işi yapmanın başka bir yolu yok mu, ille de “beyazlatılmış kot” giymek isteyen arsızlar için? Vardır/ya da bulunur elbet! Ama o yeterince karlı olmaz, zira hiç bir şey insan hayatından daha ucuz değil bu sistemin içinde. Küçük 4-5 mÇ lik her yanı kapalı atölyelerin içinde, tozdan göz gözü görmez vaziyette çalışıyor işçiler. “Hücre gibi. Kompresör çalıştığı zaman tozdan nefes alamıyorsun. Hatta kum püskürttüğün malı bile göremiyorsun. Ben deseni düzgün yapabilmek için kumlama yaparken, gözümü kapatıp içimden sayardım. Mola verildiğinde birbirimizi tanıyamazdık. Herkes tepeden tırnağa bembeyaz toza bulanırdı. Geceleri bile gözlerimizden, kulaklarımızdan kum çıkardı, öksürdüğümüzde ciğerlerimizden kum gelirdi.” Çoğu yirmili yaşlarının başında, köylerinden kopup bir gelecek aramaya gelmişler İstanbul, çalıştıkları yerlerde uyuyorlar, kum fırtınaları var uykularında bile. Öylesine genç ki kimi, yerde biriken kumu makineye tekrar doldurabilsin diye ayağının altına bir kasa konuluyor. Kum ziyan olmamalı, ne kadar delik varsa atölyede kapatılıyor bir parça temiz havaya açılan. Kum değerli zira. İnsan hayatı mı? Yok o bir parça beyazlatılmış kumaşa arsız bir zevke ve paraya feda edilebilir kolayca.“Yuvadan atılmış leylek yavruları”Şimdi bu çocuklar ölüyorlar, kendilerini «yuvadan atılmış leylek yavruları» gibi hissederek. Gözümüzün içine bakarak. Evet bu hastalığın hiçbir tedavisi yok. Hayatlarının son günlerinde ne mi yapıyorlar? Hayatlarının son günlerinde senin ve benim insanlığımızı kurtarıyorlar. Kendileri ve hastalığı tespit edilebilen 600 diğer kot kumlama işçisi için mücadele ediyorlar, ve maalesef sayıları henüz tam tespit edilememiş teşhis konulamamış ama bu sektörde çalıştıkları bilinen 5 bin kot kumlama işçisi için. Ve şu an hem Türkiye›de hem başka ülkelerde bu işi yapmaya devam eden binlercesi için. Şimdi Ankara›dalar, Adalet Bakanlığı›nda adalet, Çalışma Bakanlığı›nda ve Sağlık Bakanlığı›ndan gören göz duyan kulak bilen insan arayacaklar. Zira bakanlıklarımız göremedi duymadı bilmiyor. Bu işçilerin nerdeyse hepsi kayıt dışı, sigortasız çalıştılar. Çalıştıkları işyerleri mi? Onlar zaten hiçbir kayıtta yoktular. Niye mi? Çünkü işçi sağlığı iş güvenliğinin değil tedbirlerinin adının bile duyulmadığı biçimlerde atölye açmak zaten yasaktı. Ya da şöyle diyelim hiç bir kanuna kurala mevzuata uygun değildi. Ama sağ olsun Sağlık Bakanlığı’mız bu zaten kanunen yapılması mümkün olmayan işi yasakladı. Devletimiz başka güzel(!)işlerde yaptı bu süreçte. Varlığı herkesin malumu olan, ama devletin kayıtlarında olmayan işyerlerinde yine kendi kayıtlarına göre çalışmamış(!) işçiler bu çalışmaları neticesinde ölümcül şekilde hastalandıklarını ve bu işyerlerinde çalıştıklarını mahkemede ispatlamaya çalıştılar. Kendilerini çalışırken korumakla yükümlü devletin mahkemelerinde, yine bu devlet kayıtlarında olmadıklarından kaybettiler. Sonra büyük devletimiz zaten silikozis nedeniyle değil çalışmak, nefes bile alamayan bu insanların kapısına icra gönderdi mahkeme harçları için. Evet, bunu da yaptı. Bu işçilerin mallarını üretirken hayatlarından oldukları büyük markalar mı? Onlar işçilerinin sorumluluklarını almaktan çok uzakta defile düzenlemekle mallarını pazarlamak, maliyetlerini düşürmekle meşguller. Anlaşılan o ki biz kaderimizi elimize almadan bize, bizim insanlarımıza hayatta hakkı bile tanınmayacak. Kaderimizi elimize almaya çalışmanın hikayesi: Desa İşçileri’nin bitmeyen mücadelesi bir başka yazıya.NOT: Ama neyse ki yalnız bunlar yok bir de Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi var. Bu komiteye destek veren yüzlerce insan var, kurum var sendika var. Hem memleket hem dünya çapında. Hem kot kumlama işçilerinin talepleri hem yapabilecekleriniz için bakınız http://www.kotiscileri.org/kategori/anasayfaBİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
Diğer yanda kendi Gazze’miz var. Kendi memleketinin dağını taşını bombalamak, kendi insanlarımızı gözaltında kaybetmek, işçilerimizi madenlere gömmek, tersanelerde göz göre göre öldürmek, Yeşil Kundura’nın önünde, Assan Gıda’nın önünde kendi anayasal haklarını kullanmak için günlerce aylarca cefa çekmeye mahkûm etmek, kendi gençlerini eğitimi paralılaştırarak geleceksizleştirmek, kazara üniversiteye kadar ulaşabilmiş kendi gençlerini kendi üniversitelerinde kurşunlamak mesela. Önce Şerzan Kurt katledildi Muğla’da. Sonra diğer üniversitelerde her türlü şiddeti içeren müdahaleler geldi öğrencilere. Uzun süredir soruşturmalar, uzaklaştırmalar, ideolojik halay çekme, gitar/bağlama gibi “gayet makul” suçlamalarla zaten parasızlık nedeniyle zor eriştikleri eğitim hakları elinden alınıyordu. Ancak son günlerde yaşadığımız bir diğer olay bunların üzerine tüy dikti. 24 Mayıs günü İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsünde rektörlüğün arkasındaki Havuzlu Bahçe’de polis, yalnız öldürülmüş arkadaşları Şerzan Kurt’un resmini içeren pankart asan öğrencilere, ve bundan başka herhangi bir eylem yokken var güçleri ile saldırdı. Yalnız bir ucu açık ve üç tarafı Hukuk Fakültesi, ve rektörlük binaları ile kapalı olan bu alanda öğrenciler plastik mermilerle avlandılar. Üstelik tüm binaların kapıları öğrencilerin “kaçmasını” engellemek için kapatılmış üzerine kilitlenmişti. Bir “kapanın” içinde can pazarı yaşandı. Evet, şöyle aptalca bir cümle kuracağım: “şans eseri herhangi bir can kaybı olmadı”. Ama öğrenciler beden ve ruhen yaralandılar. Çenesinden yaralanmış bir öğrenci “herhangi bir öğrencinin başına gelebilirdi benim başıma gelen” diyor “ illa solcu olmanız gerekmez, zaten orada sadece solcular yoktu”. Sözü dinlememiş, kendini ifade yolları kapatılmış, bastırılmış, kişiliğine de saldırılmış, başka bir hapishaneye kapatılmış bir insanın kahrı içinde. Kimi kime şikayet edecek? Eğer mağduru olduğu bu polis saldırısı sebebiyle bir de soruşturma açılmazsa, okuldan uzaklaştırılmazsa, ya da atılmazsa şanslı olacak. Bir küçük Gazze modeli yani. Onları korumakla görevli olanlar, mevkilerini bu sebeple işgal ettiklerini düşündüklerimiz, hatta çocuklarımızı onlara emanet ettiklerimiz, rektör mesela, dekanlar mesela, onlar ne yapıyorlar peki? Onlar kendi ellerine verilmiş iktidarla meşguller. Gelsin soruşturmalar, uzaklaştırmalar, atmalar. “seçilmiş” özel güvenlik var zaten üniversitede; o yetmezse polis sokarlar üniversiteye. Ne gerek var canım bu solcu öğrencileri insan yerine koymaya, dinlemeye, anlamaya? Bir tuzağa sokar, plastik kurşunlarla telef edersiniz gider. İsrail devletinden ne eksiğimiz var? İ.Ü Rektörü Yunus Söylet’e sözümüz şudur: o çocuklar bizim çocuklarımızdır. Onlar solcu öğrencilerdir tamam, ama “öğrenciler” dir. En az her öğrenci kadar kendilerini ifade etmeye hakları vardır. Hatta tüm öğrencilerin üniversitelerde belki de toplumun kalanından bile daha özgür tartışmaya, sözlerini daha özgürce söylemeye hakları vardır. Bunu inkâr için hukuksuz 12 Eylül yönetmeliklerinin ardına sığınmayın. Siz yöneticiler olarak öğrencilerinizin sağlığından, esenliğinden sorumlusunuz. Görevinizi yapmazsanız, çocuklarımızı parçalayıp çiğneyip ardından timsah gözyaşı dökmenize müsaade etmeyeceğiz, iki elimiz iki yakanızdadır. Zira siyasi eğiliminizin Gazze için döktüğü gözyaşlarının tek inandırıcılık kıstası kendi iktidarı altındakilere reva gördüğü muameledir.Akıl tutulmasıSokaĞa çıkıp, yeter! Aklınızı başınıza devşirin! diye bağırmak geliyor içimizden.Yalnız memleket sathında değil dünyanın başka yerlerinde akıl tutulmaları yaşanıyor karşısında çaresiz kaldığımız. Hatta bu akıl tutulması yalnız yönetenleri değil birtoplumun çoğunluğunu teslim alabiliyor.Gazze’ye insani yardım konvoyu İsrail devletinin saldırısına uğradı açık denizde. Bahaneleri de gemilerin aramaya izin vermemesi imiş. İsrail devleti hiçbir yetkisinin olmadığı açık sularda arama yapmak istiyor. Beğenmediniz mi? İşte o fena. O zaman yollar üzerinize komandolarını. Bakmaz gözünüzün yaşına; çocuk yaşlı genç, ihtiyar, Müslüman Hıristiyan, Türk, Yunan, canınıza okur. Kendinden olmayanı yok eder. (bu tanım size de tanıdık geldi mi bir yerlerden). İsrail kendi karasularında arama yapmak isteseydi ne mi olurdu; Uluslararası hukuka göre gemi bunu kabul etmezse kendi karasularından çıkmasını talep edebilirdi yalnız. Ama uluslararası hukukun uluslararası guguk olduğunu öğrendik bir kez daha. Güçlü olanın öttürdüğü bir guguk kuşu. Burada ABD’nin işgaline sebep(!) olan ve de Irak’ta arayıp arayıp (!) bulamadığı kitle imha silahlarından bahsetmeyeyim diyorum. Can kaybının sayısı hala belirsiz şu saatlerde. İsrail zorla kendi sınırları içerisinde olmadan müdahale ettiği, hatta kendi istekleri dışında yaralıları bile kelepçeleyerek sınırlarından soktuğu insanları şimdi sınır dışı etmeye yelteniyor. Türkiye’ye geri dönen gönüllüler vahşi müdahalenin kurşun sıkma yanında elektrik şoku uygulama gibi işkence yöntemlerinden, aç ve susuz bırakılmaktan bahsediyorlar. Bu yardıma gidenlere reva görülen muamele. Siz bir de yardıma ihtiyacı olanların halini düşünün. Geçtiğimiz yıl Gazze de İsrail’in katliamına ve şiddetine dünyanın gözü önünde kurban gidenleri. Yalnız bir saldırıda sönen, sayıları bin beş yüzü bulan çoğunluğu kadın ve çocuk, ömürleri. İsrail bunu tüm dünyanın gözü önünde yaptı ve gördüğü herhangi ciddi bir yaptırımı araştırıp bulmayı size bırakıyorum. Bir de sürekli kol gezen ölüm var Gazze sokaklarında: yiyeceksizlik, ilaçsızlık, geleceksizlik adı. Yani İsrail ablukası. Kendi topraklarınız üzerinde bir hapishane yaşamı. Daha da beteri var fakat. Filoya müdahaleyi kutlayan İsrailliler! Haber yayınını engellemeye çalışan, sağdan soldan İsrail bayrakları sallayan meczupluk! Ancak biz umudumuzu, amasız, fakatsız dünyanın her yerinden gelip kuşatmayı aşmaya çalışanlara, dünyanın her yerinde İsrail dahil sokaklara bu insanlık dışı eylemi kınamak için çıkanlara bağladık.
Bu yazıyı yazarken otuz insan evladı toprak altında. 540 metre yerin altında. Ortalama 960 TL için yerin 540 kat altına inmişler. Keyiflerinden değil tabii, yapacak başka bir şeyleri olmadığından. Kimi 25 yıl çalışmış madende, emekli olmuş, emekli maaşı hiçbir şeye yetmeyince çocukların ihtiyaçları artmaya devam edince dönmüş tekrar madene, hayat boyu bildiği tek işi yapmaya. Kimi 4 yıldır çalışıyor madende kimi daha fazla. “Bekliyoruz” diyor akrabalardan biri “dirisini mi bekliyoruz” diyor, sonra titriyor sesi “yoksa ölüsünü mü bekliyoruz, bilmiyoruz!” diyor. Saatler umutları törpülemeye devam ediyor.540 metrede ne oldu bilen yok henüz, nasıl oldu bilmiyoruz. Özellikle bakanlar bilmediğimizi defalarca söylüyor. Bilmiyor muyuz? Mühendisler, işçiler, işçilerin yakınları, gazeteciler, televizyonun başındakiler, hepimiz hepimiz…bilmiyor muyuz?!Tuzla tersanelerinden, Bursa’da yanan fabrikadan, hastaneden, selde boğulan tekstil işçisi kadınlardan, kot kumlama işçilerinden, sendikalaşma oranlarından, işsizlik oranlarından, asgari ücretten, fazla mesailerden, emekli maaşlarından, en yakınımızda, işyerlerimizde yemek yediğimiz artık pek “özelleştirilmiş” ya da “taşerona” verilmiş yemekhanelerden, daha da vahimi aynı ve de aynı olayı, 19 işçinin can verdiği Bükköy’den, 13 işçinin can verdiği Dursunbey/Odaköy’den. Bilmiyor muyuz?Bilinçli bir tercih olarak, politik olarak, yani sermaye sahiplerinin lehine ve işçilerin ezilenlerin aleyhine işçi sağlığı iş güvenliği meselesinin denetimsizliği. Bırakınız yapsınlar yani, bırakınız geçsinler, bırakınız öldürsünler.Diğer yandan Taşeron, ya da “outsourcing…pek matah ve yeni bir şey keşfetmişcesine aynı işin taşerona verilerek daha “rasyonel” bir şekilde yapılabileceğini düşünenler, hevesle savunanlar, bunun kanunlarını çıkaranlar, uygulayanlar. Hangi rasyonalite? Maliyetleri nasıl düşecek sorusunun tek cevabı, aynı işin daha düşük maliyete yapılabilmesinin bir tek yolu var: işçinin maaşından çalmak, fazla mesaisini ödememek, sigortasız çalıştırmak, işçinin işiyle ilgili eğitimleri vermemek, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerini almamak. Daha da sendikasızlaştırmak, güvencesizleştirmek işçiyi. Burada madalyonun öbür yüzünü anmıyorum bile. Taşeronlaştırılan sağlık hizmetlerinin mağduru olanları mesela; hastaları, hasta yakınlarını yine emekçileri. Netice ortada. Dayanılmaz ve içinden çıkılamaz bir sefalet ve ölüm. Rasyonalite nerede mi? Burada tek rasyonalite var, o da kârların yükselmesi. Paraların üzerine para koymak evin önüne bir araba daha koymak, bir ev daha almak, keyfini sürmek hayatın; sönen hayatlar pahasına.Şimdi bir mucize bekliyoruz. “Ucuz atlattık!” demek istiyoruz derin bir nefesle açıp daralan göğsümüzü. Durmadan yetkilerini iktidarlarını hatırlatıp, sorumluluklarını durmadan inkâr edenlere, başımıza gelenlere durmadan “doğal afet” muamelesi yapanlara tek bir sözümüz tek bir sorumuz var. Bir an olsun çocuğunuzu o madene indirir miydiniz? Biz sizin çocuğunuzu da kendi çocuklarımızı da göndermezdik oraya sizin yerinizde olsak. Ama şimdi bizim çocuklarımız yedi kat toprağın altında, oğullarımız, ağabeylerimiz, babalarımız, dayılarımız yeğenlerimiz. O maden ocağının kapısında bekleyen, fakir, cefalı kararmış yüzler, boğazlarında düğümlenen gözyaşları ile bekleyenler, biz dünyanın lanetlileri, ince bir kadın sesi oluyoruz sizi her adımınızda izleyecek: “Lanet olsun hepinize!”Fazla yatılan infaz günlerini borçlanmak mümkün değil!SORU: 1991 yılına çıkan infaz yasası gereği, (örnek) alınmış olunan cezanın… 8 yılını yatmış olmak şartlı tahliye sebebi olmuştu.(bir yakınım için). O tarihte çıkan yasa gereği aynı maddeden ceza alıp da, o gün itibariyle, 8 yıl cezaevinde yatan da tahliye oldu, 10 yıl-15 yıl yatan da tahliye oldu. şimdi bu maddeye göre tahliye olanlardan8 yılın üstünde fazla yatılan süreler (mahkûmiyet kararı olanlar için) Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan borçlanılabilir mi?… Böyle bir yasa yok ise bu konuda bir çalışma var mı?.. Olması gerekmez mi?.. Bilgilendirirseniz sevinirim.İyi çalışmalar diliyorum./Sevda ErdalSevda Hanım,Sorduğunuz soru ile ilgili olarak iki düzenlemeden bahsetmek mümkün. 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve 28 Eylül 2008 tarihli resmi gazetede yayınlanan ve 27011 sayılı Hizmet Borçlanma İşlemlerinin Usul ve Esasları Hakkında Tebliğ 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu 41. maddesinde tutukluluk ve gözaltında geçirilen sürelerle ilgili bir düzenleme yapıyor ve bu durumdaki sigortalıların borçlanabileceği süreler hakkında bilgi veriyor. Bu maddeye göre:“f) Sigortalı iken herhangi bir suçtan tutuklanan veya gözaltına alınanlardan bu suçtan dolayı beraat edenlerin tutuklulukta veya gözaltında geçen süreleri” borçlanılabilir.Bu maddeye göre temel kriterlerden biri mahkûmiyettir. Dolayısıyla mahkumiyet varsa, mahpusta geçen dönemi borçlanmak imkân dahilinde değil. İnfaz kanunun değişmesi ile tahliye, mahkûmiyet sonucunu değiştirmiyor. Mahkûmiyetin varlığı nedeniyle bu sürelerin borçlanılması imkân dahilinde görünmüyor. Bu borçlanma ancak yeni bir yasa ile yapılacak yeni bir düzenleme ile mümkün olabilir.(Hukuk Fakültesi Arş.Gör.İzzet Mert Ertan’a teşekkürler)
