Memleketimiz ve yaşamakta olduğumuz hayatın griliğinden dem vuranlara üzülmeye başladım son günlerde. Aydınlanmış bir şahsiyet olarak söyleyeyim büyük bir yanılgının içindeler, hayatı boşu boşuna kendilerine zehir ediyorlar. Zira içinden seçim yapmakta zorlanacağınız pek çok seçenek mevcuttur bu hayatta. Memleketimiz “seç-beğen-al” üçlemesi için neredeyse bir cennet. Ama görecek göz lazım, bakmasını bileceksin. Mesela ben. Hayatın griliği ile seçeneksizlik arasında yorulmuş üzerimize gelip duran tutuklama ölüm işkence, aşağılama, hukuksuzluk, haksızlık, adaletsizlik dalgaları ile boğuşmaktaydım. Karamsarlığın devrimci kardeşi ironiyle yorgun beynim, bana oyunlar oynamakta idi. Bir yandan tutuklu öğrencilerin listesi, diğer yanda her gün öldürülen kadınların listesi, diğer yanda sürüp giden Hrant’ın davası, tutuklu gazetecilerin davaları, Hopa davası, HES’lere, termik santrallere, madencilikle çevre katliamı yapılmasına karşı çıkan diğer yerlerdeki davalar, KCK tutuklamaları ve davası, Taciz davaları ve sayamadığım diğerleri. Temel insan hakları, hatta yaşama hakkı ihlalleri. “hukuk” adı altında sürüp giden garabetler silsilesi. Ama şimdi seçme hakkımın olduğuna ve seçeneklerden seçenek beğenmek arasında kaldığım için pek çok diğer kişi gibi pek şımardığıma karar verdim. Durum tam olarak şu; Mesela bir kadın mısınız? Kocanız tarafından rahatça öldürülme seçeneğiniz var. Beğenmediniz mi? Toplu tecavüz verelim? Olmadı mı? Mobbing olabilir mesela devlet destekli? Şortla dolaştığınız için darp edilme, kısa etek giydiğiniz için her durumda suçlu olma gibi seçenekler de mevcut. Herhangi bir şey mi yazmak istiyorsunuz? Evrimin saçmalığını falan yazın. Olmadı hoca efendinin faziletlerinden dem vurun. Amma imam-ordu falan gibi meselelere girmeme hürriyetiniz saklı. Ona dikkat edin. Hala tutuklu değilseniz başka bir seçenek var. Şöyle ki, daha önce söylediğimiz gibi davalar var! Hangi davadan gitmek istersiniz? İşte seçme özgürlüğünüz! Düşününüz! KCK davamız var mesela. En şahanesinden. Ana dil, barış, hayat , vicdani ret falan diyorsanız. Ne bileyim kimyasal silahla öldürülmüş insanlar görünce dehşete düşüyorsanız. Olmadı, Ergenekon’a sokarız. İşkence yapanların da, o işkencecilerden işkence görenlerin de, gerçek gazetecilerin de yeri var o davada. Yahut Hopa davası var. Mesela “Çayda kotaya kontenjana hayır” dediğiniz felan olmuşsa çok uygun. Seçim mitingi yapılacak alanla, suyu ve hayatı savunmaya gelenlerin toplandığı alan arasından iki uluslar arası, bir şehirler arası bir de şehir içi olmak üzere dört şerit yol varmış ne gam. Gaz yemek, coplanmak, hatta Metin Lokumcu gibi öldürülmek seçeneğiniz var. Hastane merdivenlerinde havaya ateş açılması gibi huzur veren hareketlere maruz kalabilirsiniz. Kürsülerden, televizyonlardan ve başbakanın ağzından bir aşağılama suçlama girişimi bile gelebilir ölümünüzün ardından. Ölmemişseniz, önceden hazır edilmiş bir gözaltı listesine göre toplanabilir, bu esnada şiddet görebilir, Erzurum Adliyesi’ne de sevk edilebilirsiniz. Ankara’da bu durumu protesto etmenizin ardından planlı şekilde kolunuzu bacağınızı kırabilirler misal. Tüm bunlarla bir terör örgütü de kurmak kolay. Rahatlıkla “terörist” olabilirsiniz isterseniz. Hakim de yardımcı olacaktır size. Zira “henüz bir terör örgütüne rastlayamamış” olabilir hakim. “ama bu rastlayamayacakları anlamına gelmez.” Hevesli hâkimimize yardım için seçmeniz ve yahut evde bulundurmanız gereken malzemeler: kitap, doksana doksan bir puşi-mümkünse bir gecekondu mahallesinde boynunuza takınız-yasal bir parti bayrağı-tercihan sol bir parti-davalar karışmasın, silah olarak da plastik borular. Yapabileceğiniz bir takım eylemlerde var. Plastik borulara pankart takmak, yumurta atmak, saç kestirmek, afiş asmak, şarkı söylemek, yazı yazmak. Hepsi terörist olmanızın garantisi. Hali hazırda bunları yapıyorsanız, dedik ya, siz yalnız davanızı seçin. Gerisi biraz yaratıcılık, biraz polis, savcı ve hakimin gayreti. Hah işte biz buna tam olarak “hukuk ve adalet” ve “bireyin seçme hürriyeti” diyoruz. Yerseniz! Yemezseniz, 9 Aralık’ta Ankara’ya adliyenin önüne gidin. Sizin gibi teröristler, ana, baba, çoluk çocuk, orada olacaklar çünkü!
hopa
A.B, B.C, C.D ve alfabenin bütün harflerini adlarının başında taşıyan çocuklar. O isimleri ben uydurdum. Siz kendi harflerinizi yazın. Zira, o harfler mutlaka 2010 yılında tecavüze uğrayan yedi bin çocuktan birini söylüyorlar. Memlekette geçen yıl yaklaşık 7 bin çocuğa tecavüz edilmiş. Son 10 yılda cinsel istismara uğrayan çocuk sayısı en iyimser ihtimalle 250 bin.1 Binlercesi sokaklarda, evlerde, okullarda. Hele yetiştirme yurtlarında kimsesiz yapayalnız olanlar. Tehlikeliler. Yazı işleri müdürlerini, ordu mensuplarını, memurları, zabıtaları, müdürleri, oda başkanlarını, veznedarları, şefleri, işçileri, üniversite öğrencileri, muhtarları, esnafları, korucuları-hepsi de erkek- tuzağa düşürmek için bekliyorlar. Bu çocuklar bunca saçlı sakallı, kelli ferli, aile sahibi, karısı çocuğu olan erkek adamı “kendi rızaları” dâhilinde kendilerine tecavüz etmeye zorluyorlar. Ki bazı tecavüzcüler memleketi yönetmeye aday. İktidar partisi AKP için yaptıkları yoğun siyasi faaliyetleri ile tanınıyorlar çevrelerinde. Az zorlasanız buradan Ergenekon’a yol çıkar. Ancak adli tıp raporuna da bakmak lazım tabii. Bakalım bu tecavüzcüler “Ruhen” bu tuzağa “karşı koymaya muktedir, karşı koyabilir” durumda mıdırlar? Kemik yaşları kaçtır? Neden böyle diyorum çünkü 78 yaşındaki Hüseyin Üzmez adlı muhterem gazozuna ilaç katılarak bir kız çocuğu tarafından tacize zorlanmıştı. Bunlar, analarını da alıp gidip bir terör örgütüne üye olmuş olabilirler. Baksanıza hep benzer yöntemler uyguluyorlar. Uluslar arası bağlantıları da var üstelik. Katolik kilisesini ne zor duruma düşürdüler misal. Adalet devreye girsin operasyon yapılsın acilen. Üzmez’i üzmeyen TC’nin adaleti, diğer tecavüzcüleri mağdur etmesin. Muhafaza edelim değerlerimizi. Değerlerimiz flörtü fahişelik olarak tanımlayan duayenden el almış bulunan altın nesillere emanet. Allah utandırmasın. Hadi bakalım. Alışık olunduğu üzere soru cevap yöntemi ile gidelim: Tecavüze uğrayan çocuklar? Onların rızaları dahilinde olmuş her şey. Fethiye? Bir kadın 8 adamı tecavüze zorlamış. Sonra haliyle Baro başkanı savunmak zorunda kalmış tecavüzcüleri. Zavallı tecavüzcülerden biri mağduriyeti giderilsin diye dava günü terfi almış. Ha bire öldürülüp duran kadınlar? Öfkelendirmişler kocalarını. Sokak ortasında dayak yiyen kadın ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın “sessiz kalmayın, göz yummayın” çağrılarına icabet edip onu korumaya kalkınca ağzı burnu kırılan genç adamlar? Kadın azmettirici, gençler haksız tahrikçi, Koca? “iyi halden” serbest. Ama bakınız, bir kez daha bakınız hep bu kadınların suçu. Solaklı? İlle de bizim buraya HES yapın diye şirketleri tahrik eden sonra da jandarmaya kafalarını yardıran kadınlar. Hopa? Kendisini biber gazı ile boğdurtan, kendine kalp krizi geçirttiren o adam var, adını bile öğrenmek istemediğimiz. 301 mi? Beni öldürsünler diye yazı yazan gazeteciler var memlekette. O duayene emanet. “301’den içeride olan kim var gösterin” bakalım? Ölen? Bir Ermeni. Öldüren çocukcağız tahrik olmuş haliyle. Kimyasalla yakılan bedenler? Onlar Kürt! Pek mi kaba geldi? İncesinden verelim. Köşeden köşeden. İmamın ordusu diye kitap yazan gazeteci? Vardır bir hikmeti, hele savcı hazırlasın bakalım iddianameyi. Bunca insan, daha niye suçlandıklarını bilmiyorlar? Öğrenciler? Onlar Ergenkoncu! Tepemize binen savaş? “rahat battığından” “Böyle bir bataklığa sürüklendik sonunda. Her taraftan kuşatıldık; hızla daralıyor, özgür entellektüel faaliyetin, bağımsız eleştirelliğin zemini. Şahsen beni çok etkiliyor» Vah! «Devletin ve AKP›nin de hatâları var tabii. Ama ben bu sonuçtan, gayet açık, hiç lâfımı sakınmaksızın, esas olarak PKK›yı ve PKK/KCK›nın vesayetinden sıyrılıp ayrı bir şahsiyet gösteremeyen, gösterebileceğini de artık ummadığım BDP›yi sorumlu tutuyorum.»2 Dolayısıyla KCK operasyonlarının, kara hava harekâtlarının sorumlusu kim? BDP! Büşra Ersanlı›nın Deniz ve ve Ragıp Zarakolu›nun tutuklanması? Soru cevap tamam da sonu yok, sonu yok. Bunlar büyük bir tarikat. Türk sıkritçıları. Yani başınıza ne geliyorsa siz istediğiniz için karmadan bu siparişi verdiğiniz için geliyor diyor tarikat. Her zulüm siz aslında için için istediğinizden başınıza geliyor diyor o büyük iman. Velhasıl demem o ki çook değişti memleket. İyi bir dönemdeyiz. Siz yine de yanılıp tecavüzcüleri tecavüzcü, hakimler ve savcıları hukuk insanı, köşe yazarlarını entel sanmayın zira hepsi bize malum olmayan bir sıkritla birbirlerine bağlı. Ama artık adalete güvenimiz tam.1 – Araştırmacı-yazar Tuncer Günay’ın yaptığı çocuklara yönelik cinsel istismar araştırmasına göre2 – Halil Berktay’ın 05.11.2011 tarihli Taraf gazetesindeki yazısı
Tez yazıyorum. Memlekete hayırlı olsun. Yazanlar bilir. Tez yazmak İngiliz tuzu, Hint yağı gibi yutulması zor bir nesnedir. Yani bir sandalyenin tepesinde oturup gayet özel ve muhtemelen bu dünyada on, on beş kişi ile sınırlı bir uzmanlar grubundan gayri çok da fazla okuyucusu olmadığını bildiğiniz bir hususu didik didik etmek. Tüm dikkatinizi ona yöneltmek. Koskoca akademi endüstrisine naçizane bir katkı. Ama «gerçek» in sahibi olmak adına, «gerçeğin ne olduğu» üzerinde bir hak talebi diğer yandan. Bu ruh eziyetine girmeden evvel günlük rutininiz olan her şey kıymete biner. Günlerdir yapmanız gereken ama ne bileyim başka cazip şeylerden, mesela arkadaşlarla buluşmak falan gibi, zaman bulamadığınız şeyler aklınızda sıralanmaya başlar. Kışlıklar ya da yazlıklar çıkacaktır, son bir aydır temizlenmeyen evin temizlenmesi gerekir mesela. Sonra mutfak dolabını da bir aktarmak lazım. Son altı aydır yığılı duran kitapları bir düzenleme de mutlaka gerekli. Sonra okumadığınız bütün kitaplar sıralanır aklınızda. Tezle ilgili olsun olmasın.Tez Yazacaksın da Ne Olacak?Hadi bu faslı atlattık diyelim. Öyle ya da böyle oturduk o sandalyeye. Bu kez yok Facebook, yok Google, yok şu gündeme de bir bakayım. Diğer mevzuları hiç saymıyorum. Ama araştırmaya ayırdığınız devasa emeği kâğıda dökmek kendi başına bir beladır. Öyle hayatınızın merkezi haline gelir ki bu faaliyet dünya onun etrafında dönüyor zannedersiniz. Bir arkadaşımın dediği gibi, tez bitince CNN’de alt yazı geçecek zannedersiniz. Daha fazla ağlak yapmayacağım. Peki, bunca emeğin neticesi nedir? “Okuyacan da nolcak?” zihniyetinin hâkim olduğu bu dönemde kalabalık ve hâkim bir koro yüzü dönük sorup durur: “tez yazacaan da ne olacak!” en kestirme cevap “elinin körü olacak”tır. Zira verecek hem çok cevap vardır, hem de aslında bunun pek cevabı yoktur.Parlak İstihdam OlanaklarıBenzer şekillerde tez yazdığını düşündüklerinizin köşelerdeki ve ekranlardaki hallerini görüp utanırsınız. Katledilen, bombalanan, türlü eziyet ve işkencelerden geçen bir halkın hala “barış” taleplerine körlük utandırır seni. Her şeye rağmen çareyi Ankara’daki mecliste arayanların siyaset dışına itilmesi için ayak oyunları. Büyük yazarlarımızın terör gevelemeleri, Ergenekon bulandırmaları. “AKP’nin oylarını düşürmek içindir Hopa’daki olaylar”, kutsal iktidarına halel getirmek için “kaos ortamı yaratmaktadır malum odaklar”. “Oralardan bakınca öyle görülüyor demek ki» demek kalır bize esefle. «Allah sonumuzu böyle etmesin.» Yoksa tiyatroda sansür, Abdülhamit dönemi falan derken kendimizi AKP›nin sansür heyetinin başında bulmak da var(!)Daha Az Parlak AlternatiflerTabii köşeler ve ekranlar kadar parlak olmasa da daha başka istihdam olanakları da var. Tez yazanlar için yani. Anadolu’daki kamu üniversitelerinin ha bire malum cemaat içindekilere giden kadroları mesela. Alın size istihdam olanağı. Yahut merkezdeki üniversitelere “size kadro veririz, ama bizim şu adamı da alıverin mesajları” İşte diğer bir istihdam olanağı! Nasıl? Ha pardon tabii siz ömrünüzü yiyip akademik çalışma falan yaparken doğru ağın içinde olmayı ihmal etmiş olabilirsiniz tabii. Ya da ayak diremiş tamamen yanlış bir netwok içine düşmüş, “kahrolasıca” bir muhalif olmuş olabilirsiniz. O zaman buyurun seçin; KCK’dan mı yatmak istersiniz, Ergenekon’dan mı? Eh o da bir istihdam sayılır(!) Ekmek elden su gölden(!) Asmayıp, besliyorlar hapishanelerde bizi. Olmadı yine o bitmeyen kaynağa sarıl. Ailen desteklesin seni otuzlu yaşlarına dayanmışken. Part-time işlerde çalış alakalı alakasız.Vakıf Üniversiteleri Çalışanları Saha’ya İniyor!“Amman canım abarttın sen de bir sürü vakıf üniversitesi var, git orada çalış” diyorsanız hah! Ben de tam onu diyecektim. Türkiye’de ilk vakıf üniversitesinin kuruluşundan bu yana geçen süre otuz sene. Otuz senedir çoğalan ve kâr hırsıyla gözü dönen vakıf üniversitelerinde de iş çığrından çıktı. Ya da şöyle diyelim; Sesi en az duyulan kesimlerden biri olan vakıf üniversitelerinin akademik yükünü sırtlanan kadrolara yapılan muamele mızrak misali çuvala sığmaz oldu. Ders yükleri arttıkça arttı, ücretler ve haklar çoktan kamu üniversitelerini aratır hale geldi. Üniversite de yapılan işin niteliğinin bu mesai ile uyumsuzluğunu kenara koyalım hadi. Ama fazla mesai ödemeleri? Herhangi bir tekstil fabrikasında çalışan ve sabah sekiz akşam on fazla mesai yapan işçi ile duygudaşlığımız güçlendi. Sorduk “bu hayatta, yalnız bir kocaman mekanizmanın parçası olmaktan başka insan olarak bir anlamımız var mıdır?” Bu sınıf duygudaşlığımızı güçlendirmek için olsa gerek, Vakıf üniversitelerinin “mal sahipleri” elimize giriş-çıkışlar için bir de zaman kartı tutuşturmaya kalktılar. İtiraz edersen ya? Fabrikada çalışan sınıfdaşının başına gelen senin de başında. Yani? Kapının önündesin. Örgütlensem okumuş bir insan olarak? Israr etme kapının önündesin. “Fakat “oyunun kuralları” artık değişiyor” diyorlar vakıf üniversitelerinden çalışanlar. Ve artık sahaya iniyorlar. Emeklerini ve akademik onurlarını korumak için. “gerçeğin” üzerindeki karın ve hırsın iktidarına meydan okumak ve yeniden hak iddia etmek için.NOT:”tez yazıyorum” mazereti kabul edilmeyecektir!Tarih ve saat: 02.07.2011 Cumartesi – 13:00 Yer: İstiklal Caddesi Galatasaray Lisesi Önü Destekleyen Kurumlar: Sosyal-İş İstanbul Şubesi, Eğitim-Sen 6 Nolu Üniversiteler Şubesi
Daha seçim havasını atlatamadan yeni ÖSYM skandalı patlayıverdi. “Artık bir ayı geçen süredir içimde saklayıp durduğum yaraları höykürmenin zamanı geldi” diyordum tam. “Sayın Cumhurbaşkanı”, “Sayın Başbakan”a yüklenecektim.”Ben size satır arasında demiştim” diyecektim. “Bu Ali’nin başınıza dert olacağı daha o günden belliydi”. “Şimdi yine bir yol ayrımındasınız; ya beni ÖSYM başkanı yapın, ya Ali Demir’i yılın elemanı seçin diyecektim.” “Yani kendisini bir türlü tasfiye edemiyorum süreçten, kendisi istifa etmiyorsa yok mudur bi kaset?” Benim akıl hocası diğer “köşe” yazarlarından neyim eksik akıl verme hususunda? Sonra baktım “köşe” yazarlarının haline.Vazgeçtim. Hem zaten Yusuf Ziya Özcan meseleyi diyalogla çözecekmiş.Her derde deva biber gazıAz kafam karıştı gerçi. “Hata”lı gördüğümüze “ıslah” maksadıyla gaz sıkmıyor muyduk? Sizi proveke etmiş, Ali Demir’i nihai amacım için tasfiye etmeye çalışmış gibi olmayayım ama. Şimdi ben olsam yani sizin yerinizde, alır gazı elime, gider Ali Demir’i bir güzel ıslah ederdim. Zaten “Biber gazı orantısız gücün ifadesi değil” ki. “Şu anda dünyanın en modern manada, yani bu tür şeyleri yatıştırmada kullandığı biber gazıdır.” “Ben bunu ortaya atanın yalancısıyım Aliciğim” derdim. Gerçi ben “neyi nerede kullanacağını en iyi bilen bir emniyet mensubu”değilim. Yani bileceksin işte! Ne zaman biber gazı sıkacaan, ne zaman copu çakacaan kafaya, ne zaman kalça kemiği kıracaan, ne zaman öldüreceen ne zaman çiğneyeceen. Ne zaman, hangi kamerayı, kime kuracan. Kimi ne zaman dinleyeceen…Yanıma Kalır!Sıktım gazı diyelim Ali Demir’in kafaya. Ama ya Ali Bey taş atarsa? “Yani o taşları atanlara karşı, herhalde biber gazı ondan daha tesirli değil” deyip yırtarım yahu!Ama ya gazeteci kontenjanından beni hale yola sokarsa Ali’nin ağabeyi; “Bunlarla ilgili programlarınızda(pardon köşenizde) Ruşen Bey (pardon Bilge Hanım) ne yaptınız? Acaba ne gibi bir kınama yaptınız? diye münasebetsiz bir tehdit gelirse. Benim tehdite hassas bünyemin eller arkada horoz misali açılmış, kafa öne çıkmış “uleeeyn! Ben efenin harman olduğu yerden geldim başbakan, sen beni tehdit mi ediyon?!!” formunu almasını nasıl önleyecem? Neyse ya, nasıl olsa herşey yanıma kalır. Yanılıyor muyum?Çılgın Projelerim, hadi bi daha!Karadeniz’de iki bin değil dört bin baraj yapsam, Sinop’a bir değil iki nükleer kondursam, Kütahya’ya gümüşün yanına bir de altın madeni açsam. Versem siyanürü içme suyuna. Sabotaj desem. Kazdağını dümdüz etsem. Helalinden ikiyüz değil dörtyüz termik santral. Daha çok taşeron, daha çok iş kazası, daha çok katliam. Sendikaları süründür, insanları öldür.Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır zira. Tüm Ege’yi Kütahya’ya çevireceeez! Hopa’daki gibi girişiceez her yerde itirazı olana.Hizmet canım bunlar. Biz size efendi olmaya değil hizmet etmeye geldik.Ayyy kafam çok karışık. Zaten bitmedi şu “haydi bi daha!” Ben kafamda çalıyor sanıyordum.Baktım ekranda çalıyormuş. Seçim sonrası seçim şarkısı çalınmaz diye bi seçim yasağı yok mudur erenler?Kirli sarı ve diğer renklerO kirli sarı renk, daha da ayrıntıya girmeyeyim renk konusunda, bastı da bastı. Halimin sebeb-i hikmeti budur. Toptan delirmedim yani. Sadece renk basması oldum. Yani ben bu ton sarıyı sevmem de o yüzden. Başka bi kastım yok. Adı “kırmızı” olan diğeri iyice sıkıştı kuzeye ve kıyıya. Nerdeyse denize dökülecek İzmir›den. Felek vurdu zaten onlara bir de ben vurmayayım. Gidip tatil yapsınlar.Yaz malumunuz. Denizin ve tatilin zamanı. Ve denizin rengi mavi. Hayrettir o mavi denizin kenarından değil de taaa öte yandan çıktı. Mavi severim ben. Aslında kırmızıyı da severim ben. Dünyanın her yerinde sallanan o isyankar koyu kızıl bayrakları.O canlı sarıyı da severim, kirli olmayan ve bizi eşitleyen. O büyük ormanlarını, sonsuz çayırlarını da severim bu dünyanın, yemyeşil…Hepsini bir arada olursa ya? O daha da güzel bak!. Bu renkleri kuşanmış kadınlar, çocuklar, gençler, adamlar bir deniz gibi geldiler.O zulüm görmüş insanlar, evlatlarını yitirmiş insanlar, gözyaşları kurumamış analar, kararmış yüzleri ile ağlayamamış cefakar babalar. Koskoca kentlerin yükünü genç elleri ile taşıyan allı pullu kıyafetleri ile esmer kadınlar, mor gömlekli delikanlılar. Onlar zulüm görmüş diğerlerini, kendi derin acılarının en derininde bulmuşlardır. Bağırlarına basmışlardır. Memleketin hapishanelerinde yatmışlarını, zalimleri ile kanlı bıçaklı olmuşlarını, kanlı tuzaklarından Kızıldere’lerinden çıkıp gelenlerini, emekçilerini, soruşturmaların, gazın copun mağduru öğrencilerini, sosyalistlerini, hep yenilmiş, hem de tarihin yenilenlerinden yana olanlarını. Seçim gecesi ilk sonuçları görüp birayı bırakıp rakıya davranan efkar havası İstanbul’dan ve o masmavi susuz denizinden memleketin, ve sonunda Mersin’den gelen haberlerle dağılmıştır. O deniz bloğu taşırmış, barajı çökertmiş, On’lar, “devletin ve tabiatın ortak yanlış soru”larına tarihin sahnesine çıkıp “en arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığını” vermişlerdir. Kalbimizin nehirleri şimdi “solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine” dökülmektedir.
“Gülbahar, sen nesin? Hatırlıyor musun? Kes sesini, şimdi değil!! Parmak basıyorum, “İyi günler, Burger King!” Çağrılar, çağrılar, çağrılar… Çekiyorum, bir tane, bir tane, bir tane daha… Saatler geçmiş, saat 18.00. Mola yok! Çağrılar, çağrılar, çağrılar… Saat 20. Mola yok! “Hadi, hadi, hadi…! Şak, şak, şak… Saat 21, mola yok! “MOLA, MOLA, MOLA İSTİYORUM, MOLA”Sidik torbam şişmiş, patlamak üzereyim.Pedimi değiştiremiyorum, tuvalet yasak. İçimden bir ses “Sen nesin, diye soruyor. Bir robot ya da bilgisayarın, bir parçası mı? Kes, kes, kes… İyi günler Burger King Ben GÜLB…”Bu dünyanı güzelleştirecek ne varsa. Tüm potansiyellerimizi biz bir makinenin parçasına dönüştürerek heba eden kar uğruna bizi öğüten bu sistemin kulaklıklara ve telefona dönüştüğü yer orası. Hem çağrı merkezi. Hem de Burger King’in Çağrı merkezi. Evet Ateş bizi çağırıyor!Sendika ve Ses kalitesiBurger King ve Çğrı Merkezi denince gülümseyen dinç ve prezentabıl suratının kenarına iliştirilmiş bir mikrofon ve kulaklıklarla mutlu mesut bir insan gelebilir aklınıza. Ama durum birzacık farklı tabii. Çalışırken ayağa kalkmak için süpervizorünüzden izin almak zorundasınız. Tuvalete gitmek? A sırası mı şimdi canım, tam siparişler yağarken, sık biraz. Pedini değiştirmek mi istiyorsun? Onu da sık. Bak hala mola diyor. On bir saat çalış bakalım böyle. Tepende de durmadan şak şak iki elini birbirine vuran ve de daha çabuk daha çabuk diye baskı yapan bir zebani. O zebani illa da gidersen tuvalete misal, gelip peşinden “hadi çık çağrı bekliyor” diye bağırıyor. Ertesi gün 3 dakika geç mi kaldın geç kalanların sıraya dizilip bekletilmesi gibi insani uygulamalar da var. Hah şikayet ediyorduk ya ayağa kalkmak izne tabii diye. Şimdi dikilin iste tek ayak üstünde peşin peşin. Yani senin iyiliğin için. Hatta değilsen mola gibi boş işlerle uğraşma. Git müşterilerin adreslerini gir bilgisayara. Ama yaranamazsın, tam bu sırada “hatlar niye boş” diye yağmur gibi hakaret, kötü muamele. Yıldın mı bunlardan gidip örgütlendin mi? O zaman ses kaliten bozulabilir Tez-Koop-İş’e üye olan Murat Yıldız’ın sesi kalitesi bozulmuş bu yüzden misal.Sendikanın işveren nezdinde “terörist” olanına çok rastlamıştık da ses bozanı ilk oldu. İsmail Yıldız, Pınar Bat, Gülbahar Bat’ın sesi bozulmamış ama yine de kapı önüne konmuşlar. Muhtemelen onların da aniden “performansı” düşmüştür Murat’ın atılmasına itiraz ettikleri sırada potansiyel sendikacılar olarak.Ateş Sizi ÇağırıyorÇalışma şartları ve vaziyet biz “müşteri”lerin gözünde pek açık. “Müşteri”ler olarak hiç de memnun değiliz durumdan. Yani “çalışanına bunu reva gören bize neleri reva görür” diye derin şüpheler içindeyiz.Şimdi soru şu, Ata Gruba bağlı Tab Gıda’nın sahibi olduğu Burger King sağda solda “eski çalışanlarını” suçlamayı bırakıp çalışanlarının örgütlenme hakkına saygı gösterecek mi? Şu ödülü aldık bu ödülü aldık saçmalığını bir kenara bırakıp sendika ve işçileri meşru birer muhatap olarak kabul edip tanıyarak çalışma koşullarının düzeltilmesine yönelik adımları onlarla birlikte atacak mı? Yoksa Florida’daki Maya, Latino, Haitili Göçmen domates işçilerinin, Immokaale İşçileri Koalisyonunun oradaki abilerine yaptırdığı gibi burada da diz çökmek mi istiyorlar? Sipariş Yok! Destek Var! facebook kampanyasında 20.000’e yakın “müşteri” işten atılan emekçilere desteklerini belirtiyorlar. 444 54 64 Burger King’i arayıp 1 i tuşlayıp, çağru merkezi çalışanlarına “sendikalı olma mücadelenizi destekliyoruz sipariş yok destek var” diyorlar. 20.000 daha mı lazım? Bundan iyi(!) reklam olmaz bana sorarsanız Burger King’ciler. Daha da masraf etmeyin.Ha bu işin Sbarro’su var, Popeyes’i var diyorsanız ona da tamam. Ama “Ateş Sizi Çağrıyor”.Bence iş daha da karışmadan, Texas Pasific Global, Cüneyt Zapsu bu işe dahil olmadan, yüz altmış dört bin bakterili-virüslü köfte nereye gitti soruları tekrar sorulmadan, Tarım Bakanlığı iyice kafayı sıyırmadan, Tab Gıda kimin, Fasdat kimin meseleleri tekrar piyasaya çıkmadan. Şak, şak, şak! Mola yok! Anlıyorsunuz ya!İbrahim Abi’ye Not:Haziranın gelişi mayısın sonunda belli oldu. Mayısın sonunda, Hopa’da Metin Lokumcu’yu katlettiler. Ve şom ağızları hâlâ konuşmakta. Mayısın sonunda seni hastaneye kaldırdılar. Haziran’da düşenler düştü aklımıza. Memleket hasretini bir kalp ağrısı gibi senelerce taşıyan ve en sonunda yine o kalp ağrısının elimizden aldığı Nazım, Ahmed Arif. Denizin çocuklarından Kazım Koyuncu. Ama şimdi senden bu gidişe dur diyecek bir haber bekliyoruz. İbrahim Abi, makus kaderimizi değiştir, feleğin çemberini kır. Bu Haziran karanlığına son ver.
Bugün, dün “biz gelmeseydik Fatsa’dakiler gelecekti” diyenleri yargılayacağız palavrasını sıkanlar, Trabzon’dan memleketin başbakanı sıfatıyla “Hopa’ya eşkıya indiğini bilmiyordum” diye buyurmaktalar. Ağzından düşürmediği edeb, haya, din, iman meselelerini bir kenara atıvermiş belli. Atmaya idi en azından bir ölümün ardınan hevesle, ağzı köpürerek utanmazca ve hayasızca bu lafı edemezdi. Tek bayrak, tek millet diye gözü dönerek höykürmekte. Anlaşılan o ki, AKP nin demokrasi meselesinde olduğu kadar, üzerinde durduğunu iddia ettiği din-iman meselelerinde de ipi bu kadar kısa, edep-haya anlayışı o nebze derinlikten yoksun. Hatta yoksunluğun ötesinde, kafasını iki bacağının arasına sokup oradan baktığından, edep, utanma, haya dediğinizde anlayabildiği tek ve yegane şey porno.Demokrasi ise manipulasyon zemini olarak işlev görmekte. Bir insanın hayatını kaybetmiş olmasına sebebiyet vermenin bir nebze utancı yok meymenetsiz suratında Hayati Yazıcı’nın. Mağduriyet içinde(!), yine ve yeniden(!) Seyahat özgürlüğü illegal örgütlerce engellenmiş(!) Hayatını kaybetmiş olan kişinin adına anmak söyle dursun, kendini bir şekilde seçim otobüsünün tepesine atmış, rambo pozundaki polisi bir piyon gibi öne sürmekte. O polis o otobüsün tepesinden düşmüş. Atılan taşlardan güya. Hareket eden aracın tepesinde dikilmek hangi koruma tekniğinde varmış? Muhtemelen yenik düştüğü siper olma hırsı ve aptallığından düşmüş olmasın? Onun aptallığının bedelini Hopa’lıya ödetmek hevesinde bakan. Bakanın zihin haritasında kendilerinden olanlar var. Kıymetli olanlar. Kıymetli bir piyon olarak öne sürülenler. Bir de “onlardan” olanlar. Ölseler bile adları anılmayanlar. AKP’den hoşnut olmayan ve bunu açıkça ifade etme cüreti gösteren herkes.Açıktır ki Hopa’ya eşkiya inmiştir panzeri, copu ve helikopteri ile. Mitingin yapılacağı alanda değil ama yakınındaki alanda toplanan, pankart asan ve AKP’nin yapacağı mitinge hoşnutsuzluğunu dile getiren topluluğun üzerinden helikopterle alçaktan geçmek eşkiyalık değil de nedir? Eşkiyalık değilse açıktır ki provakasyondur. Kendilerini “güvenlik gücü” adını yakıştıranlar en azından biçimsel olarak bu sıfatlarını korumaya gayret ederler. Yoksa eşkiya gibi elimde ne varsa havasını basayım, “şu helikopterle üzerlerinden geçeyim de korkutayım” derdine düşmek eşkiyalık işidir. Ama polisin ne oldum delisi olduğu açık. Senelerdir hasreti çekilen iktidarın sarhoşluğu içinde. Bastırdıkları ne varsa ellerindeki gücü hayasızca kullanmak biçiminde tecelli ediyor gözümüzün önünde.Malum bu sistem küçük hırsızların ve gariban eşkiyaların hikayelerini pek sever. Bu hikayeleri allar pullar, “aha öcüler, teröristler, aha eşkiyalar, canınızı alacaklar, malınızı kapacaklar, ben sizi bunlardan koruyorum” diye koyar önümüze. Koyar ki, en büyük hırsızların marifetlerine katlanalım. Deniz Feneri gibi tezgahlar kursak mesela, bin yıllık toprakları maden şirketlerine peşkeş çeksek, bin yıllık derelere el koyup şirketlere satsak, kitabına uydursak, eşimizi dostumuzu nemalandırsak, eşkiya olmayız başbakanın gözünde. Makbul oluruz. Kılımıza zarar gelse, seyahat özgürlüğümüz engellense misal başbakan yüreğinde hisseder acımızı, ihtimal ki Arınç da ağlayıverir halimize. Ama değiliz onlardan.Biz fakiriz, sevmediği cinsinden Tayyip hazretlerinin. Kara kafalıyız bir kere. Ayak diriyoruz. Hem ne verseler lütfedip sadaka niyetine, bir türlü memnun olmuyoruz. Ellerindeki panzer, cop, tazyikli su ve gazla üzerimize yürütülmekteler. Üniformaların içine tıkılmış aptallaştırılmış senelerce işlenmiş beyinleri, çıkar güdüsüyle taşlaşmış yürekleri ile genç adamlar. Olabilecek en kötü şeye kiralık katillere dönüşmüşler. Yazık. İnsanlıktan çıkmışlar. Ayak direyenlerden Metin Lokumcu önde gidenimiz. Öğretmenimiz. Horona duruyoruz. Tutmuş diğer ucundan “Su haktır, satılamaz” pankartının. Sonra Metin Abi bu genç insanların içine düştükleri hale, onların utanmazlığına isyan etmekte, onlardan gelen darbelere, suratına sıkılan gaza topyekün üzerimize çöken bunaltıya isyan etmekte. Onu öldürdünüz mü şimdi? Alıp götürüp kurtardınız mı memleketi? Sizin darbecilerden neyiniz eksik? Hadi Nokta Operasyonu yapın, durmayın! Eşini dostunu yoldaşını toplayın Metin Abi’nin. Dereleri, havayı, suyu, tarihi ve hayvanları da katledin, onların katline karşı çıkanları da öldürün. Geriye katledilecek birşey, memlekette eşkiya kalmasın. “Dağların çocuklarının” katliamına “denizin çocuklarını” ekleyin. Onların ardından bizi de. “Hadi alın götürün hepimizi, kurtarın memleketi”. Topunuz, tüfeğiniz, yüreğiniz yeterse.
