AKP yeni kutlama, anma, ritüeller icat ederek, iktidarını zihniyetler dünyasında iyice pekiştirmek peşinde. Bu gayet sistemli bir şekilde yapıyor ve tarihi kendi politik tutumlarına uygun olarak yeniden ve yeniden yazıyor. Bunu sadece düşünsel düzeyde yapmakla kalmıyor yanlış anlaşılmasın. Kendi siyasi ihtiyaçlarına uygun icat ettiği ritüelleri popüler hale getiriyor, ticarileştiriyor. Aynı zamanda kitleleri, kendi kitlesi ve bu kitlenin etrafında zaten resmi ideoloji ile hali hazırda milliyetçileşmiş bulunan kitleleri mobilize ediyor. Harekete geçiriyor. Bunun bir örneği Sarıkamış törenleri ise, bir diğer örneği “18 Mart Deniz Zaferi” nin 100. Yıl kutlamaları oldu. Ve aslında bu kutlamalar buzdağının sadece görünen yüzü. AKP iktidarda bulunduğu belediyelerden başlayarak yıllardır Çanakkale şehitliklerine “yerli turist” taşıyor. Tur rehberi adı altında görev yapanların anlattıkları saçmalıklara girmiyorum bile. Ama “yerli turist” taşıma üzerinden yerel siyasete ettiği hamlelerin bir işe yaramadığı ortada. Şimdi bunu yazarken sırtım ürpermedi değil. “Güzelim memleketi malum ve çılgın şahsın hırsına hedef mi ederiz acaba?” diye. Maazallah şimdi şehitlik diye iki sap ağacımız duruyor, oraya da girişip iki alışveriş merkezi, sekiz HES, dokuz altın madeni, iki köprü, 4 sıra otoyol, lojistik üssü falan….Biliyorum planları bunlar. Neyse konumuza dönersek, devletlüler bir taraflarını yayarak tören yapsınlar diye, protokol var diye yüzüncü yıl münasebetiyle harekete geçirdikleri insanları saatlerce rezil ettiklerini yazmadık. Diyelim yazmadık. Diyelim ki stadyumdaki abuklukları çiğlikleri de yazmadık. Ama bu eski söylemleri yeni paketinde yutturmaya kalkmak biraz ayıp oluyor. Bunun yazalım Milliyetçi kafa Çanakkale’deki savaşa bakıp Türklerin, Akp kafası Çanakkale’ye bakıp Müslümanların ölüm ve kahramanlıklarını görür. İkisinde de kahramanlık hikayeleri dolayımıyla ölümün kutsanması, ulus ya da din birliğinin, varlığının mutlaklaştırılması vardır. Savaşların gerçek hikayeleri bu yüzden anlatılmaz işte. Gerçeği anlatma iddiasındaki “belgesel”lerin arka planına saklanır politik tutumlar. Propaganda amacıyla seçme yapılmasına rağmen kimi zaman anıların, geçmişin gölgeleri arasından gerçek çıkagelir. Savaşın soğuk gerçeği oturma odamıza kadar sızar. Orada savaşanların gerçek seslerini duyabilir dinleyen bir kulak. Orada anlatılan Türk Kürt Ermeni Rum Arap Anzac…köylüler, zanaatkarlar ve işçiler, babalar, kardeşler, çocuklar, sevgililer. Savaşın, yokluğun, hastalığının acının, kanın, şiddetin, dehşet ve ölümün içerisinde insan kalmaya insanlığını korumaya çalışan binler. Kimi zaman yanık bir Anadolu türküsü, kimi zaman bir siperden diğer sipere atılan bir çakmak, kim zaman bir “düşmana” uzanan el…Çanakkale savaşları yalnız bir boğazlaşmanın değil bunların da hikayesidir. Aslına bakarsanız Çanakkale halkı bu dehşetengiz savaştan çıkartılabilecek en doğru sonucu çıkarmış ve kentin girişine “Barış Kentine Hoş geldiniz!” diye yazmıştır. Bu ülkede hüküm süren aptallığın aksine insanın içini ümitle dolduran bir ifade. Birinin acısını diğeriyle örtmek yerine, onu acıtmak, küçümsemek, tepesinde tepinmeye kalkmak yerine bu toprağın altına giren tüm geç ölüleri aynı şefkatle kucaklamak. Bizim insanlarımız olarak.Demem o ki iktidar hazretleri 24 Nisan gününü bu savaşı kullanarak örtmeye çalışmayın. Sakın! Yıllardır “1. Dünya Savaşı’nda pek çok katliam oldu bu da onlardan biri” demeye hazırlanıyorsunuz Ermeni Soykırımı için. En azından Çanakkale’de ölenleri buna alet etmeyin. Diyoruz ama yapacaksınız. Ey! Biz kime neyi anlatıyoruz!Bu arada savaştan çıkarılacak en önemli sonucun barış olduğunu bilerek, Newroz piroz be! Tüm Ortadoğu halklarının ama en çok direnerek bu bayramı bir simgeye dönüştüren Kürt halkının bayramı şimdiden kutlu olsun.
HES
Karşısında daha bir eşit olduğumuzu varsaydığımız o büyük karanlık, ölüm, garibana daha mı zalim?… Diyor ki bir gazete haberinde “Denizli-Ankara karayolu üzerinde bulunan Organize Sanayi Bölgesi’nde bir fabrikada çalışan Emin Halastar (16), bir anlık dikkatsizlik sonucu elini ve daha sonra da vücudunu makineye kaptırdı. Olayı gören diğer işçiler hemen duruma müdahale etti. Olay yerine çağrılan ambulansla Denizli Devlet Hastanesi’ne kaldırılan 16 yaşındaki Emin Halastar, burada yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.”Bir fabrikada çalışan Emin. Parantez içinde on altı… bir anlık dikkatsizlik sonucu….bir anlık?….gepegenç hatta çocuk yaşında…çok dikkatli olsa misal Emin? Ölmezdi! Haberi okuyunca insan böyle düşünüyor! Zira bu haberde de diğer haberlerde de asıl fail ortada yok… Bu işletmenin adı ne, sahibi kim? O ne demiş? Misal bir gazeteci de açıp sormamış mı? Kalan diğer soruların ikisini biz soralım; misal, bu “genç işçi” sigortalı mı çalışıyor bu işyerinde? Yıkamada, boyamada ne zamandan beri çalıştırılabiliyor genç işçiler? Soruşturuluyormuş… O soruşturmayı Emin ölmeden yapacaktınız…Sürdürülebilir Seri Cinayetlerİşte! Ölüm bulabilir bizi her yerde… Piknik yaparken misal… 4 kilometre kadar ötede barajdan… aniden sular yükselebilir… hayat veren su, HES’ler eliyle elimizden alınan su, biz bir ekolojik talanın mağduru olmadan az evvel, içimizden altımızı öldürebilir. Peki barajı yapanlar o suyu oraya salanlar? Onlar şimdi şatafatlı ve atlı törenlerle sırça köşküne çıkmakta olan Recep Tayyip Erdoğan’ın kanatları altında serinlemektedirler. Limak ve sahipleri barajın kenarında piknik yapacak değil. Dünyanın en serin çeşitli köşelerinde olmadı kendi lüks otellerinde serinlerler… Devasa projelerinin inşaatlarından sapır sapır dökülen, Nurettinleri, barajlarında boğulan Sevalleri, Ahmetleri, Fikretleri, Osmanları, Betülleri, düşünecek değiller… Akıldan uzak baraj işletmesini, hiçbir işe yaramayan “uyarı levhasını”, çalmayan sireni, yapılmayan uyarıyı, bunların hiç birini düşünecek değiller. Niye düşünsünler? 10 Eylül 2011’de aynı cinayet aynı yerde işlenmiş… Ne olmuş? Ne ders çıkarılmış? Dava hâlâ Yargıtay’da… Mesele davayı kazanmak-kaybetmekmiş sadece… Gerçekte ne olduğu umurlarında mı? Barajları ve türlü ekolojik felakete neden olan projeleri ile gitgide bizi sürükledikleri iklim değişiklikleri, aşırı sıcaklar, soğuklar ve felaketler arasında serinlemeye çalışan insanlar… Ama internet sitemizde yazarsınız “sürdürebilirlik” diye bir şey olur biter.. Nam-ı diğer “sustainability”… Limak…”bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların ihtiyaçlarını karşılama kapasitesini riske atmadan karşılamak” ilkesiyle hareket eden, dengeli ve çevre dostu bir büyüme stratejisi izlemektedir.” Nokta. Yersen. Yemesen de olur. Hukuk falan bi işe yaramıyor nasıl olsa.Öfkemiz, utancımız, kinimiz…Gelelim neticeye… Son sözü ben değil tarih sahnesinde de söylemesini arzu ettiklerimize bırakayım diyorum. Onlardan biri ki ölüm döşeğinde hiç yaşamadığını fark etmiştir. Fark etmiştir ki, bütün pisliğini temizlediği bu dünya, gerçek yüzünü o anda üzerine rögar kapakları ile kanalizasyonunu boşaltarak göstermiştir. Yine fark etmiştir ki ölürken, onu eğitimsiz yoksul muhtaç bırakarak öldüren bu dünya, yine de ölesiye sevdiği bu hayat kendisinden sonra dönmeye devam edecektir. Hem de bir Tıp Fakültesi’nde, bilimin en şatafatlı kalesinde yani “ihmal ve aldırmazlık” da denen bu aç gözlü sistem nedeniyle ölürken , mahzunlukla fark edip diyor ki Zafer: “… Biliyorum arkamdan iki gün ağlayıp üçüncü gün unutacaksınız. Hayatınıza hiçbir şey olmamış gibi devam edeceksiniz. Benden önce her sene ölen bin 500 işçi gibi. Soma’da ölen 301 maden işçisi gibi.”İş ki, Zafer’in önünde duyduğumuz öfke ve utanç, sosyal medyalı dünyalarımızdan bir hashtag, bir paylaşım, bir like ile geçmesin. O öfke ve utanç, kalanların, Zaferlerin, Sevallerin kalbinde hayatlarını değiştiren, sonsuza kadar değiştiren bir kine dönüşsün. İşte yürek ustasının, yani devrimcinin işi budur.
Memleketimiz ve yaşamakta olduğumuz hayatın griliğinden dem vuranlara üzülmeye başladım son günlerde. Aydınlanmış bir şahsiyet olarak söyleyeyim büyük bir yanılgının içindeler, hayatı boşu boşuna kendilerine zehir ediyorlar. Zira içinden seçim yapmakta zorlanacağınız pek çok seçenek mevcuttur bu hayatta. Memleketimiz “seç-beğen-al” üçlemesi için neredeyse bir cennet. Ama görecek göz lazım, bakmasını bileceksin. Mesela ben. Hayatın griliği ile seçeneksizlik arasında yorulmuş üzerimize gelip duran tutuklama ölüm işkence, aşağılama, hukuksuzluk, haksızlık, adaletsizlik dalgaları ile boğuşmaktaydım. Karamsarlığın devrimci kardeşi ironiyle yorgun beynim, bana oyunlar oynamakta idi. Bir yandan tutuklu öğrencilerin listesi, diğer yanda her gün öldürülen kadınların listesi, diğer yanda sürüp giden Hrant’ın davası, tutuklu gazetecilerin davaları, Hopa davası, HES’lere, termik santrallere, madencilikle çevre katliamı yapılmasına karşı çıkan diğer yerlerdeki davalar, KCK tutuklamaları ve davası, Taciz davaları ve sayamadığım diğerleri. Temel insan hakları, hatta yaşama hakkı ihlalleri. “hukuk” adı altında sürüp giden garabetler silsilesi. Ama şimdi seçme hakkımın olduğuna ve seçeneklerden seçenek beğenmek arasında kaldığım için pek çok diğer kişi gibi pek şımardığıma karar verdim. Durum tam olarak şu; Mesela bir kadın mısınız? Kocanız tarafından rahatça öldürülme seçeneğiniz var. Beğenmediniz mi? Toplu tecavüz verelim? Olmadı mı? Mobbing olabilir mesela devlet destekli? Şortla dolaştığınız için darp edilme, kısa etek giydiğiniz için her durumda suçlu olma gibi seçenekler de mevcut. Herhangi bir şey mi yazmak istiyorsunuz? Evrimin saçmalığını falan yazın. Olmadı hoca efendinin faziletlerinden dem vurun. Amma imam-ordu falan gibi meselelere girmeme hürriyetiniz saklı. Ona dikkat edin. Hala tutuklu değilseniz başka bir seçenek var. Şöyle ki, daha önce söylediğimiz gibi davalar var! Hangi davadan gitmek istersiniz? İşte seçme özgürlüğünüz! Düşününüz! KCK davamız var mesela. En şahanesinden. Ana dil, barış, hayat , vicdani ret falan diyorsanız. Ne bileyim kimyasal silahla öldürülmüş insanlar görünce dehşete düşüyorsanız. Olmadı, Ergenekon’a sokarız. İşkence yapanların da, o işkencecilerden işkence görenlerin de, gerçek gazetecilerin de yeri var o davada. Yahut Hopa davası var. Mesela “Çayda kotaya kontenjana hayır” dediğiniz felan olmuşsa çok uygun. Seçim mitingi yapılacak alanla, suyu ve hayatı savunmaya gelenlerin toplandığı alan arasından iki uluslar arası, bir şehirler arası bir de şehir içi olmak üzere dört şerit yol varmış ne gam. Gaz yemek, coplanmak, hatta Metin Lokumcu gibi öldürülmek seçeneğiniz var. Hastane merdivenlerinde havaya ateş açılması gibi huzur veren hareketlere maruz kalabilirsiniz. Kürsülerden, televizyonlardan ve başbakanın ağzından bir aşağılama suçlama girişimi bile gelebilir ölümünüzün ardından. Ölmemişseniz, önceden hazır edilmiş bir gözaltı listesine göre toplanabilir, bu esnada şiddet görebilir, Erzurum Adliyesi’ne de sevk edilebilirsiniz. Ankara’da bu durumu protesto etmenizin ardından planlı şekilde kolunuzu bacağınızı kırabilirler misal. Tüm bunlarla bir terör örgütü de kurmak kolay. Rahatlıkla “terörist” olabilirsiniz isterseniz. Hakim de yardımcı olacaktır size. Zira “henüz bir terör örgütüne rastlayamamış” olabilir hakim. “ama bu rastlayamayacakları anlamına gelmez.” Hevesli hâkimimize yardım için seçmeniz ve yahut evde bulundurmanız gereken malzemeler: kitap, doksana doksan bir puşi-mümkünse bir gecekondu mahallesinde boynunuza takınız-yasal bir parti bayrağı-tercihan sol bir parti-davalar karışmasın, silah olarak da plastik borular. Yapabileceğiniz bir takım eylemlerde var. Plastik borulara pankart takmak, yumurta atmak, saç kestirmek, afiş asmak, şarkı söylemek, yazı yazmak. Hepsi terörist olmanızın garantisi. Hali hazırda bunları yapıyorsanız, dedik ya, siz yalnız davanızı seçin. Gerisi biraz yaratıcılık, biraz polis, savcı ve hakimin gayreti. Hah işte biz buna tam olarak “hukuk ve adalet” ve “bireyin seçme hürriyeti” diyoruz. Yerseniz! Yemezseniz, 9 Aralık’ta Ankara’ya adliyenin önüne gidin. Sizin gibi teröristler, ana, baba, çoluk çocuk, orada olacaklar çünkü!
Bulgur DövücüBen size dedimdi. Öyle yanılıp da tecavüzcüleri tecavüzcü, hakimler ve savcıları hukuk insanı, köşe yazarlarını entel sanmayın dedimdi geçen hafta. Şimdi bambaşka bir şey söyleyeceğim(!) “Çevre ve Şehircilik Bakanı” için söylüyorum. Kendisi tam olarak bir “bakan”dır. Bakıyor öyle terminatör gibi! Erdoğan Bayraktar. İlk depremin ardından 29 Ekim 2011 tarihinde “Büyük depremin olduğu yerde bir daha deprem olmaz. Dünyada bunun bir örneği görülmemiştir. Bugün Van merkez ve Erciş en güvenilir bölgedir. Ağır hasarlı binalar girilmesin, yıkık binalara yaklaşılmasın. Bunun dışındaki binalara girilebilir’ demişti. Demişti. Sonra ne oldu? Tekrar deprem oldu. “bakandır” deyip, “o kadar da sorumsuz olamaz” diye onun aklına uyup evlerine giren insanlar canlarından oldu.Hınk DeyiciBir de bulgur dövücünün hınk deyicisi var. Gerçi Van Valisi Münir Karaoğlu “bakan” ından önce davranıp 26 Ekim’de televizyona telefonla bağlanıp “hınk” ını önceden demiş. Ne demişti? “Bakın şehirde bütün oteller şu an dolu. Yer bulamıyoruz. Şehir dışından gelen, genellikle deprem dolayısıyla gelen basın yayın mensupları, araştırma kurtarma ekipleri kalıyor. Onların hiçbir endişesi yok. Binalara giriyorlar ve 7-8 katlı otellerde kalıyorlar.” Eh zaten kendisi zaten 1 milyon dolar harcanan onarım(!) sonrası otelin odalarını gezmiş, mobilyalarını ve konforunu beğenmiş, duvarlarına Van’ın tarihi ve turistik fotoğraflarının asılmasını istemiş, terasından şehri izlemiş ve lobisinde oturmuş idi. Anlaşılan o ki otelin işletmecileri ile enseye tokat. Valilerin olması lazım geldiği gibi. Deprem oldu. Kırk kişi otele gömüldü.Teröristler“Bakan” önce söylediklerinin ne kadar bilimsel olduğunu savundu. Efendim profesörlerin söylediklerini tekrar etmişmiş. Bilirsiniz bilimi kendilerine bayrak edinmişlerdir. Sonra istifa et çağrılarına “istifa edeyim ne olacak?” diye cevap verdi. Tabii ya ne lüzumsuz bir fikir istifa! Sonra baklayı ağzından çıkardı: “teröristleri destekleyeceğinize bize destek verin.” İnsanlar binaların altında kalırken ve soğuktan can verirken oraya yapılacak her yardımı siyasetin konusu yapan ve kendi siyasi kontrolü altına almaya çalışan zihniyet işte bu. Tercüme edelim:”Ya bize yardım edersiniz yahut teröristsiniz!” Zaten “istifa çağrılarına gülüp geçiyor” bakan. Van valisi ise işin içinden çıktı “bu şehri ben yapmadım!”deyiverdi. Biz de “Afet, doğanın gücü diye geçiştirilemez. Hazırlıklı olunabilirdi” diyoruz kendisinin Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nde çalıştığı dönemde, bir yerel gazetede 17 Ağustos depremiyle ilgili yazdığı yazıdan alıntılayıp. Ha bir de kendilerine makam mevki önerildiğinde edinecekleri ve de çevre çeperlerine sağlayacakları rantla gözleri dönerken unuttuklarını-unuttularsa eğer-bir soralım istiyoruz.Allah KorkusuBunca senedir iktidar olan bir partinin bakanı ve de şu kadar senelik bir devletin valisisiniz. Siz depreme bunca yıldır hazırlık yapıyordunuz Van’da da, tam bu hazırlığın ortasında mı yakaladı sizi deprem? Yoksa depreme hazırlık yapmak yerine kent yoksullarını evlerinden edip mülklerine konmakla, Karadeniz’in derelerini HES’çi şirketlere peşkeş çekmekle, otel teraslarından şehri izlemek ve de «işte bilmem kimin fotoğraflarını otel duvarına assanız iyi olur» demek ile mi meşgul idiniz? Örtmek için olsa gerek ettiğinizi «Tir tir titreyen çocukların ayağına nasıl çorap buluruz diye gece gündüz çalışıyoruz.» hamasetini de yapıştırdınız. Fırsat bu fırsat deprem sayesinde bir de buradan rantın gözüne vuralım derdindesiniz. Devlet sizin, siz devletsiniz ne diyelim? Devletin yurttaşlarına yaşama hakkı, parasız eğitim ve sağlık hizmeti, konut hakkı, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, adil yargılanma hakkı falan sağlayacak hali yok ya! Hele deprem ve felaket durumunda organize olup yurttaşını koruması? Lüzumsuz! Yalnız isyanımızı bastırsın yeter. Yeterince polis istihdam edin cemaatten. İş bulanmayana cemaatten başka gidecek yolu da kalmasın. Sıkıverin gazı. Ucuz, etkili, garantili. Ama aklıma takılıp duran şu, bu sizin Allah korkusu ile yapıp ettikleriniz, ya bi de, Allah korusun, Allah korkunuz olmayaydı?
A.B, B.C, C.D ve alfabenin bütün harflerini adlarının başında taşıyan çocuklar. O isimleri ben uydurdum. Siz kendi harflerinizi yazın. Zira, o harfler mutlaka 2010 yılında tecavüze uğrayan yedi bin çocuktan birini söylüyorlar. Memlekette geçen yıl yaklaşık 7 bin çocuğa tecavüz edilmiş. Son 10 yılda cinsel istismara uğrayan çocuk sayısı en iyimser ihtimalle 250 bin.1 Binlercesi sokaklarda, evlerde, okullarda. Hele yetiştirme yurtlarında kimsesiz yapayalnız olanlar. Tehlikeliler. Yazı işleri müdürlerini, ordu mensuplarını, memurları, zabıtaları, müdürleri, oda başkanlarını, veznedarları, şefleri, işçileri, üniversite öğrencileri, muhtarları, esnafları, korucuları-hepsi de erkek- tuzağa düşürmek için bekliyorlar. Bu çocuklar bunca saçlı sakallı, kelli ferli, aile sahibi, karısı çocuğu olan erkek adamı “kendi rızaları” dâhilinde kendilerine tecavüz etmeye zorluyorlar. Ki bazı tecavüzcüler memleketi yönetmeye aday. İktidar partisi AKP için yaptıkları yoğun siyasi faaliyetleri ile tanınıyorlar çevrelerinde. Az zorlasanız buradan Ergenekon’a yol çıkar. Ancak adli tıp raporuna da bakmak lazım tabii. Bakalım bu tecavüzcüler “Ruhen” bu tuzağa “karşı koymaya muktedir, karşı koyabilir” durumda mıdırlar? Kemik yaşları kaçtır? Neden böyle diyorum çünkü 78 yaşındaki Hüseyin Üzmez adlı muhterem gazozuna ilaç katılarak bir kız çocuğu tarafından tacize zorlanmıştı. Bunlar, analarını da alıp gidip bir terör örgütüne üye olmuş olabilirler. Baksanıza hep benzer yöntemler uyguluyorlar. Uluslar arası bağlantıları da var üstelik. Katolik kilisesini ne zor duruma düşürdüler misal. Adalet devreye girsin operasyon yapılsın acilen. Üzmez’i üzmeyen TC’nin adaleti, diğer tecavüzcüleri mağdur etmesin. Muhafaza edelim değerlerimizi. Değerlerimiz flörtü fahişelik olarak tanımlayan duayenden el almış bulunan altın nesillere emanet. Allah utandırmasın. Hadi bakalım. Alışık olunduğu üzere soru cevap yöntemi ile gidelim: Tecavüze uğrayan çocuklar? Onların rızaları dahilinde olmuş her şey. Fethiye? Bir kadın 8 adamı tecavüze zorlamış. Sonra haliyle Baro başkanı savunmak zorunda kalmış tecavüzcüleri. Zavallı tecavüzcülerden biri mağduriyeti giderilsin diye dava günü terfi almış. Ha bire öldürülüp duran kadınlar? Öfkelendirmişler kocalarını. Sokak ortasında dayak yiyen kadın ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın “sessiz kalmayın, göz yummayın” çağrılarına icabet edip onu korumaya kalkınca ağzı burnu kırılan genç adamlar? Kadın azmettirici, gençler haksız tahrikçi, Koca? “iyi halden” serbest. Ama bakınız, bir kez daha bakınız hep bu kadınların suçu. Solaklı? İlle de bizim buraya HES yapın diye şirketleri tahrik eden sonra da jandarmaya kafalarını yardıran kadınlar. Hopa? Kendisini biber gazı ile boğdurtan, kendine kalp krizi geçirttiren o adam var, adını bile öğrenmek istemediğimiz. 301 mi? Beni öldürsünler diye yazı yazan gazeteciler var memlekette. O duayene emanet. “301’den içeride olan kim var gösterin” bakalım? Ölen? Bir Ermeni. Öldüren çocukcağız tahrik olmuş haliyle. Kimyasalla yakılan bedenler? Onlar Kürt! Pek mi kaba geldi? İncesinden verelim. Köşeden köşeden. İmamın ordusu diye kitap yazan gazeteci? Vardır bir hikmeti, hele savcı hazırlasın bakalım iddianameyi. Bunca insan, daha niye suçlandıklarını bilmiyorlar? Öğrenciler? Onlar Ergenkoncu! Tepemize binen savaş? “rahat battığından” “Böyle bir bataklığa sürüklendik sonunda. Her taraftan kuşatıldık; hızla daralıyor, özgür entellektüel faaliyetin, bağımsız eleştirelliğin zemini. Şahsen beni çok etkiliyor» Vah! «Devletin ve AKP›nin de hatâları var tabii. Ama ben bu sonuçtan, gayet açık, hiç lâfımı sakınmaksızın, esas olarak PKK›yı ve PKK/KCK›nın vesayetinden sıyrılıp ayrı bir şahsiyet gösteremeyen, gösterebileceğini de artık ummadığım BDP›yi sorumlu tutuyorum.»2 Dolayısıyla KCK operasyonlarının, kara hava harekâtlarının sorumlusu kim? BDP! Büşra Ersanlı›nın Deniz ve ve Ragıp Zarakolu›nun tutuklanması? Soru cevap tamam da sonu yok, sonu yok. Bunlar büyük bir tarikat. Türk sıkritçıları. Yani başınıza ne geliyorsa siz istediğiniz için karmadan bu siparişi verdiğiniz için geliyor diyor tarikat. Her zulüm siz aslında için için istediğinizden başınıza geliyor diyor o büyük iman. Velhasıl demem o ki çook değişti memleket. İyi bir dönemdeyiz. Siz yine de yanılıp tecavüzcüleri tecavüzcü, hakimler ve savcıları hukuk insanı, köşe yazarlarını entel sanmayın zira hepsi bize malum olmayan bir sıkritla birbirlerine bağlı. Ama artık adalete güvenimiz tam.1 – Araştırmacı-yazar Tuncer Günay’ın yaptığı çocuklara yönelik cinsel istismar araştırmasına göre2 – Halil Berktay’ın 05.11.2011 tarihli Taraf gazetesindeki yazısı
Onur için!Bu memleketin insanlarını düşünmeyenler ayılarını düşünürler mi? Hesabınızı şuradan biçin: Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun başına gelenleri hatırlayın.peki ben hatırlatayım; Onur Hoca, üç diğer araştırmacı ile birlikte “The causes of deaths in an industry-dense area: example of Dilovası (Kocaeli)” başlıklı bir araştırma yapmıştı. Mealen; Endüstri yoğun bölgede yaşayanlarda ölüm nedenleri: Dilovası örneği (Kocaeli). Araştırma sonuçları bir hayli vahimdi. Onur Hoca da onurlu bir şekilde hem kamuoyuyla, hem de etkili ve yetkili kimselerle paylaşmıştı bu sonuçları. Demiş ki: “Kan ve dışkıları bırakın, doğum yapıp çocuk emziren annelerin sütünde bile çinko, demir, alüminyum, kurşun, kadmiyum tespit ettik, tehlike büyük” Hatta TBMM’ndekilere kadar uzanmıştı. Hatta bir “meclis araştırma komisyonu” bile kurulmuştu. Noolmuştu peki bunca araştırma ve bilgilenmenin sonunda? Bu zatı muhteremler ne yapmıştı bu hususta? Hiç! Hiç birşey olmamıştı. Yani “siz ölün kardeşim, ister iş kazasından ölün, ister işsizlikten, yoksulluktan, açlıktan, iş güvencesizliğinin yolaçtıklarından ölün, ister prostat ve mide kanserinden ölün Dilovası’nda havada ve tozda memleket limitinin 30 kat ve AB limitinin tam tamına 240 katı üstünde rastlanan Kadmiyum yüzünden. “ demişlerdi muhteremler. Öyle demeseler, ölün demeseler gereğini yaparlardı. Tabii kendilerince gereğini yaptılar. Haksızlık etmeyelim. O günden bu güne Onur Hamzaoğlu’nu mahkeme kapılarında süründürmek peşindeler. Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu -ki kendisi AKP’nin kuruluşunda Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte aktif olarak görev almışmış-ve Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman elbirliği ile “haberin geniş halk kitlelerine ulaşmasını sağladığı, araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak amacıyla kullandığı” iddiasıyla yargılanması için savcılığa şikayette bulunmuşlardı. Prof. Dr. A. Murat Tuncer’in başkanı bulunduğu Kanserle Savaş Dairesi ise “amman işimizi elimizden alıyor!” diye olsa gerek yememiş içmemiş YÖK’e şikayetlenmiş, YÖK de, Kocaeli Üniversitesi’ne yazmış. Üniversite de Hoca hakkında disiplin soruşturması açmıştı. Rektörlüğü izin verirse TCK’nin 213. maddesi uyarınca 2 ila 4 yıl arasında hapis istemiyle yargılayacaklardı. Bu soruşturma hala sonuçlanmış değil. Ama Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun yerel basında Onur Hamzaoğlu ile ilgili epey atıp tutmuş işi hakarete vardırmıştı. Onur Hamzaoğlu’nun Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı aleyhinde açtığı hakaret davasının ilk duruşması 31 Mayıs 2011 günü Kocaeli Adliyesinde gerçekleşmişti. Duruşma sonrasında kalabalık bir katılımla Kocaeli’nde “Akademik Özgürlük ve Toplumsal Sorumluluk» Forumu yapılmıştı.Davanın ikinci duruşması, 15 Eylül Perşembe günü saat 11›de aynı mahkemede yapılacak. Onur›una sahip çıkmak isteyenlere duyurulur.Farkımız ne ola ki?Ayılara ve bizlere gelince. Direniyoruz. Ergenenin yaşayamayan balıklarıyız. Dördüncü derece atık suyuna dönüşen o güzel nehirden zehirlenen bitkiler hayvanlar ve insanlarız. İspir bölgesinde inşa edilen HES ve barajlar yaşam alanlarımızı parçalıyor. Soyak tarafından inşa edilen Gülbağ Hidroelektrik Santrali’nin (HES) inşası sırasında su yataklarımız dinamitlendi. Çoruh ve tüm kolları HES ve baraj nedeniyle şantiye ve dinamit yatağına döndüğü için sığınacak yer kalmadı. Sığınacak yer kalmayınca birimiz tutmuş bir köyün yolunu. İki kişiyi öldürmüş. Bu bozayı için vur emri çıkarılmış. Savaş çığlıkları atan katiller alkışlanırken,yeri yurdu tahrip edilmiş ve deliye dönmüş “bilinçsiz” bir bozayı için vur emri çıkarılmış. İşte intikam ve katliam duygularının en somut hali. Ama biz öte yanda kalanlar, ayıların safında kalanlar savunuyoruz kendimizi. Erzurum’un Tortum İlçesi’ne bağlı Bağbaşı Beldesi’nde köylüleriz tam bin beşyüz kişiyiz birinci köprü üstünde duran, iş makinelerinin önünü kesen. Sinop’un gerzesinde, Yaykıl Köyü Çakıroğlu Mahallesi’nde gaz altındayız termik santrallere karşı. Yahut nükleer, yahut bu ekolojik talan. Ayılarla aramızda bir fark var mı? Varsa bile bu umutsuzca yaşam alanını savunan gariban ayıların lehine şüphesiz. Zira bizim türümüzün en az yüzde ellisi bunların nedeni. Bizim türümüzün-boz ayının aksine oy kullanabilen- yüzde ellisi bağıra bağıra gelen bu ekolojik talana, üzerinde yaşadığımız toprağın, hayatımızın kaynağı havanın ve suyun talanına yani AKP’ye onun politikalarına evet dedi bile isteye.
İçinde bir sıkıntı, sıcağa yaza yormaktayım. Ama bundan bahsetmeyeceğim size. Can baba›yı alıntılıyorum diyeyim siz anlayın. Diğer yandan memleket gündemi malum. Sürmekte bulunan sınıf temelli katliam, son yüz yıldır üzerinde denenmemiş zulüm türü kalmamış bir halk. Cins temelli katlimiz. Ama mevzu bu da değil. Karabasan AKP iktidarının, nasıl bir iktidarsızlık ve yeni yetmelikse artık her gün yeniden ve yeniden üzerimizden tatmin ihtiyacı. Her şeyi ben yaparım olurculuğu. Sınır içinde ve sınır ötesinde bir savaşın emareleri? Hayıııır bunlar da değil! Gündemin şike ile dolup taşması, memleket medyamızın karayılana yakalanması? Cık! Dünyadan bir isyan haberi? Hayır! Sopalı Türkler Londra sokaklarında boy gösterdi göstereli haber edesimiz kalmadı. Konum bu da değil ama Londra’dan konuşurken neden Somali geldi aklıma? Avrupa sağının propagandasından etkilendim belli. Ne araz çıkarsa bu siyahlardan, göçmenlerden biz kara kafalılardan çıkıyor. Fakat neden göçtüler ki bunlar Londra’ya gül gibi memleketleri varken? Al bir de istatistik Birleşik Krallık’ın en büyük göçmen gruplarından biri Somalililer. Somali bin yıllarca, Afrika da ticaretin en önemli merkezlerinden biriyken, pazarlarındaki tahıl meyve, hayvan, et bolluğu Avrupalı gezginlerin parmaklarını ağızlarında bırakırken nasıl oldu da merhamete muhtaç kaldı? 1885’de Berlin’de Afrika’yı parsellemeye kalkanların, oraya “medeniyet” götüren ve silahları ile o kara kıtaya girip ölümle ve çalınacak ne varsa onunla bu kıtayı terk edenlerin hiç mi suçu yok? 1920’lerde Somali kıyılarını döven Britanya bombardımanının bir alakası yok tabii bütün bunlarla. Ya iklim ve çevre felaketleri? Gözü dönmüş sistemin köle ticaretine, ve Afrika’daki insancıl “madenciliğine” dair bir satır bile yazmıyorum dikkat ederseniz.Eh yeter artık diyorsanız, hazır da çevre felaketlerinden bahsi açmışken ve de Somali son altmış yılın en büyük kuraklığı içinde ölürken, sadede geleyim. Bugünkü konum Kanada’dan Teksas’a çekilecek bir petrol boru hattı. 1.700 millik ve günde 1.1 milyon varil ham petrolü Meksika körfezine taşıyacak bu hattın adı alay eder gibi Keystone XL. Ancak taşıyacağı petrol bildiğiniz petrol kuyularından çıkan ve sıvı halde bulunan petrolden biraz farklı. Yarı katı ve katı halde bulunan zift veya katran şeklinde petrol yatakları var Kanada’da. Normal şartlar altında işlenmesi son derece pahalı, işlemek ancak petrol fiyatları yükselince “rasyonel” hale gelmiş. Yalnız ufak bir sorun var. Tüm bu süreç varil başına dört beş kat daha fazla sera gazı salınımı, toplamda petrol üretiminin yol açtığı sera gazı oranının %10 ile % 45 arasında artışı demek. Bir de petrolün toz toprak ve kumdan ayrıştırılması bol miktarda su gerektiriyor. Günlük 400 milyon galon kadar. O su da geri doğaya boşaltılıyor içinde biraz ekstra siyanür ve amonyakla. Bu arada bu hattın inşa edilen ilk bölümü bir yıl içerisinde 5-6 kez patlamış hali hazırda. Neden? Gerekenden daha ince bir boru kullanıldığından. Kısaca petrol hattının inşası yalnız Amerikan yerlilerini yerinden yurdundan etmekle kalmıyor, bu gezegenin yerlisi olan tüm insanlığa, İstanbul’dan Mogadişu’ya, Çin Seddi’nden Viyana kapılarına, Toronto’dan Meksika Körfezine, hepimize kapak oluyor. Pardon başka bir mavi yeşil gezegen keşfetmiş de yarın oraya taşınacakmış gibi davranan, Kazdağları’nda siyanür kullanan, Karadeniz’in HES’lerle can suyunu kurutan, Keystone XL ile çanımıza ot tıkayan o “rasyonel” çok uluslular hariç tabii. Onlar gökyüzüne bakıp ıslık çalıp, para desteliyorlar. Bu arada James Hansen’e sorarsanız- şu NASA’dan iklim aktivistliğine terfi etmiş bulunan meşhur iklim bilimci- bu hat işletilirse hep birlikte partiye başlayabiliriz. Zira dünyayı kurtarmak için yapacak bir şey kalmıyor. Tüm bunlar bir imzaya bağlı. Başkan Obama’nın imzasına. Bir felaketin içinde az da olsa gün ışığı olmalı. Sayıları binleri aşan bilim insanı, sanatçı aktivist, aralarında sözünü ettiğimiz James Hansen, David Suzuki gibi aktivist-bilim insanları, Naomi Klein, Wendel Berry gibi yazarlar, yerli liderleri, köylülerin sanatçıların sendikacıların içinde olduğu bir grup, takım elbiselerini giyip, iş görüşmesine gider gibi Beyaz Saray’ın sınırlarını aşıp oturma eylemi yapıp kendilerini gözaltına aldırmak için cağrı yapmış bulunmaktalar. Obama’ya “İmzalama!” demek için. 20 Ağustos’ta başlayacak eylemler 3 Eylül’e kadar sürecek. Aralarında Cehennem Silahı filminden tanıdığımız Çavuş Rogher Murtaugh un olması ayrıca ironik. Danny Glover yani. Hani bir sahnede klozette, altına bir ton dinamit bağlanmış yüzünde salak bir gülümseme oturan adam. Altında, bombanın saati işlemekte. Tik tak. Nedense, yılların eskitemediği Pollyanna’cılığıma rağmen, top yekun insanlık olarak bu çavuşla aramızda inanılmaz bir benzerlik olduğuna dair pis bir his var içimde. Can Baba’ya dönersek”yıkıyorum, yıkıyorum, yıkılmıyor”
Sayın Cumhurbaşkanım,Ben ÖSYM başkanı olmaya karar verdim(siz cumhurbaşkanı’nın dışında kalanlar ve özellikle beni yakından tanıyanlar; gülmeyin!) Yani benim sizden istirhamım beni ÖSYM başkanı yapmanız. Ama isterseniz bu karara nasıl vardım nasıl duygusal ve zihinsel süreçlerden geçtim bunu size etraflıca bir anlatayım. Sanırım ÖSYM başkanı yapacağınız şahsı yakından tanımak istersiniz. Yani önceki başkanı nerden tanıyorsanız, (belki bıyık mevzusundan, belki melul bakışından bilemiyorum) hemen tatmin oldunuz ya. Sonra da pek üzüldünüz duruma. Yani ben anlıyorum üzüntünüzü. “Kurtlu baklanın kör alıcısı olur” dediniz, ama olmadı. Yani canım gençlere değil de, bu Ali Bey’e ben de gerçekten çok üzüldüm. Yani 1.700.000 gencin lafı mı olur Ali Bey’in çektiklerinin yanında, bir komploya kurban gitti zaar. İntihal felan. Komplo üstüne komplo. Ne talihsiz parti AKP, ne talihsiz bir insan Ali Bey. Bu ne yaman paralellik. (yani şimdi tam burada Sırrı Abi’nin lügatımıza soktuğu bir laf gelmekte aklıma. Şerkometiyle üzülen kunnigiyle sevinir miydi? Yani duruma uymamış olabilir ama benim aklıma geldi bi kere.) Benim ÖSYM başkanlığım dönemimde de öyle olsun istiyorum.Yani tatmin olun istiyorum. Başıma bir şey gelse, benim için de derinden üzülün istiyorum. Mevzuya döneyim. Memlekette bu kadar işsizlik var. Her dört gençten biri işsiz. Buna artık iş aramaktan vazgeçenler ve ayda bir gün yarım gün bile çalışsa “çalışıyor” sayılanlar dahil değil. “Eee” diyeceksiniz “mevzu ile ne ilgisi var?” Söyleki; işte bendeniz bu iş aramaktan vazgeçmiş, bu sayıya dahi sokulmayanlardanım. Yani nasıl söylesem, piyasadaki işleri pek cazip bulmuyorum. Şöyleki, işçilik etsem, çoğu sigortasız ve asgari ücretten. Taşeronu var, elektrik, su parası, kira her ay dayanır kapıma ama alamam maaşımı. Ha bir de, her on bir ayda önüne koyuyorlar kağıdı tüm çalıştıkların çöpe. Hem iş kazası riski de çabası. Elimi kolumu falan kaybederim diye korkuyorum. Hayır yani, engelli olmak bu memlekette ayrı bir eziyet de, o bağlamda. Engellilik oranım bir gecede bir genelgeye değişir, kalakalırım. Öğretmen olsam tuttururlar şimdi sözleşmeli olacaksın diye. Asistanlık etsem 50/d var. “Doktoran bitti mi, hadi kapı dışarı” diyecekler. Özel üniversitede çalışsam bir kart tutuşturacaklar elime. Akademik sorular gelecek mesela; “hangi saate girdin hangi saatte çıktın”. “Mal sahibi”, yani mütevelli heyeti başkanı yakalayacak kolumdan erken çıktım diye, indirecek beni servisten.-Tabii bu üniversitenin dağbaşında olduğunu söylememe gerek yok- Tembihleyecek tüm servis şöförlerini; “ hocalar beşten önce çıkarlarsa servise almayın” diye. “Yüksek lisansa şunu al, bunu alma”, talimatlar felan. Yani hepsinde de verimlilik, performans felan diye tutturacaksınız. Hiç birinde iş güvencesi yok. Örgütlenme özgürlüğü yok. “Sendika felan?” “Hadi kapı dışarı!”. Neyse neyse. Hadi bunlar olmadı, tamam. İki üç dönüm toprak var memlekette benim. Dönüp tarımla uğraşsam? Ama kondurdunuz oraya Çan Termik Santrali’ni. Siyanürü var, madeni var. GDO’su var, tohum yasası var, HES’i var. Daha ekerken mazot parası, tohum parası, ilaç parası, gübre parası diye, çokulusluların eli cebimde. Bütün sene çalış, mahsulü götür, oradan borçlu çık. Çık! Hayvancılık; yem parası, büyüme hormonu, sakatattan ve kandan yemler. Hayvanlar perişan ben perişan. İçim kaldırmaz. Hangisini yapsam zaten bu şartlarda emekli olamayacağım. Ha ama milletvekili olursam? Buna aklım yatmadı değil. Ama YSK attı bizi dışarı. Sanırım yanlış partiden olmuşum sayın cumhurbaşkanım. Ama Allah YSK’dan razı olsun. Beni büyük bir felaketten korumuş. Zira bazı milletvekilleri için yerlerde sürüklenmek de var, ağzına burnuna yumruk yemek de var. Hakaret var. Gece baskınları var. Çadırların başına geçirilmesi var. Plastik sandalyelerin bile bölücü diye yakılması var. Sadede geleyim. Benim gözüm ÖSYM Başkanlığı’ndan başkasını görmüyor. Bir kere iş güvencesi var. Ne yapsan o görevdesin. Yani adil olmasa da yıllardır yapılan işi berbat et, ister bir 1.700.000 genci mağdur et, ister ALES yapama. İster şifre dağıt. Performans/verimlilik kriterleri de yok. Şahane!. Biz sefillere uygulanan o performans/verimlilik kriterleri Ali Bey’e uygulansa vazifesi sınav yapmak olan bir kurumun başı, her sınavı elini yüzüne bulaştırır da, sonra orada durabilir mi? Duruyor işte. Örgütlenme özgürlüğü de var. Yani doğru networkün içinde olacaksın.Son olarak, Ali Bey’in gidişi kısmetse ne zaman? Bana olumlu olumsuz bir cevap yazarsanız 1 Mayıstan önce. ÖSYM başkanı olamazsam, 1 Mayıs’a gideceğim.Saygılarımla.
Yüzde on barajıyla, siyasi partilere dair yapılan düzenlemelerle, siyasetin bir para pul işi haline getirilmesi ile, bu memleketin ezilenleri olan bizlerin yani “büyük insanlığın” temsiline dahi izin verilmeyeceği ortadadır. Bunları aşmaya mı kalktınız, karşınıza geçip kardeşim bu memlekette demokrasi var, sözünüzü sokakta değil, şiddetle değil sandıkta parlamentoda söyleyin diye ısrar edenler karşınıza dikiliverir. Hani bakayım senin temiz kağıdın nerde?YSK da, ÖSYM yaptı ben neden yapmayayım saçmalaması içine girmiştir. Temiz kağıdını getir. Memnu haklarının iade edildiğine dair yazı getir. Askerlik belgesi getir. Efenim, mahkemeler memnu hakların iade edildiğine dair belge vermiyorlar. Zaten buna dair düzenleme yapılmış. Olmaaaz belgeyi getir! Askerlik şubesine gittim kadınlara askerlik yapmıştır yapmamıştır diye belge vermiyorlar. Belgeyi getiiiirr! İşte ciddiyet seviyesi budur.Şiddet!BDP’nin desteklediği bağımsız adayları ve de YSK’ nın BDP’nin yedek adayı olduğunu zannederek veto ettiği Tuhafiyeciler ve Parfümericiler Odası Başkanı Abdullah Kızılay Kızılay, ve de ÖDP bir takım katkulli ile seçim dışına itilmeye kalkışıldı. Abdullah Kızılay’ı bilmem ama durum ÖDP ve BDP açısından manidardır. Gerçekleşemeyen ittifaka rağmen YSK aramızdaki kader birliğine işaret etmiştir. Siz memleketin Kürtleri, ezilenleri, sosyalistleri solcuları devrimcileri “hadi kapı dışarı” demiştir. Yine kapıyı zorlamak, gerekirse kırıp içeri girme işi başa düşüyor maalesef. Hah sonra efendim şiddet kullanıyorsunuz diyecekler.Muhbir vatandaş!Bu şiddet kullanma meselesi enteresan hakikaten. En meşru hakların gaspı şiddet olmuyor, yaşam hakkı dahil. Ama sizin haklarınızı kullanmak noktasında ısrar etmeniz şiddet oluyor. YSK sizin utanmadığınız geçmişinizi önünüze koyuyor. “devlet hafızası” şiddetle hatırlıyor. Bu adam Dev-Genç başkanıydı. Çizzz! Ha bir de Kızıldere var! Kırmızı kalemle çizzzz! Bu tokat attı komisere çizz!…böyle işlemiyor da başka türlü işliyorsa bu ortadaki hukuk garabeti nedir? Şu an milletvekili olan Sabahat Tuncel ve Gülten Kışanak zaten milletvekili olamazlarmış da korsan vekillermiş. Bir de “muhbir vatandaş” var ki akıllara seza. Oturmuş çalışmış gitmiş YSK ya ihbar etmiş. Benzer detayda, daha hayırlı çalışmaları bekliyoruz kendisinden. Fakat bu çalışmasının sonuçlarından medet ummasın pek. Zira gidişat o ki BDP’nin desteklediği bağımsızlar ısrar edecekler haklarını kullanma konusunda. Katakulliye papuç bırakmayacaklar.Bal kovanı ve ayı!Bu sahtekarlık ve katakulli ile birilerinin elinden hak alma birilerinin eline hak verme durumu iyice zıvanadan çıktı son günlerde. Bakınız bir kez daha ÖSYM ve de YGS. Şifre yoluyla birilerinin yolu tıkanırken birilerinin yolu açılıyor. Ama Allah var işi erbabına emanet etmiş siyasi iktidar. O yüzden durmadan tatmin olup duruyor. ÖSYM başkanı kopyacının alası imiş meğer. İntihal bildiğin akademik hırsızlık meğer bu zatın vasıfları arasında imiş. Yani emeğimizi çalıyorlar diye itiraz eden gençlerin feryatları boşuna(!) ÖSYM’nin başında bulunan adam başka birinin akademik emeğini çalmış, birinin çalışmasını “aman şimdi ne uğraşayım yeniden yazmaya yazılmışı var gavurca, çevirir yayınlarım” demiş. Öyle de yapmış. Sehven! Sonra İngiltere de bir başka akademisyen durumu keşfedip faş edince de özür dilemiş. Bildiğiniz özür. Affedersiniz çaldım diye. Emeği çalınan akademisyen tatmin olmuş olmalı. Sehven. Fakat ne olmuş sonunda yavuz hırsız. ÖSYM başkanı olmuş. Yani ayıya balkovanı emanet etmiş birileri. Milyonlarca gencin geleceği, çalmakla, sahtekarlıkla yükselmekte bir beis görmeyen birinin insafına bırakılmış. Sanmıyorum ki tesadüfen. Bilakis kasıtla.Kader birliği!Seçim dönemi12 Haziran’a kadar. Girebilirsek eğer. Yüzde bir bile etmeyen biz sosyalistlerden korkuları yine ve yeniden tavan yapmazsa. O vakte kadar AKP’nin ve hempalarının, HES’lerle suyumuza, GDO ile tohumlarımıza, Maden ve Altın şirketleri ile toprağımıza, Nükleer ile havaya ve hayata, taşeronları ile, şirketleri ile emeğimize, ulusal devletleri ile dilimize, “erkeklik”leri ile biz kadınların hayatına ve canına el koyanların planlarını faş edeceğiz. Muhtemel üçüncü iktidar dönemlerinde nasıl bir talana girişeceklerini bunun karşısında ne yapmamız gerektiği konusunda kafamız yettiğince kafa yoracağız. Birlikte. Görünen o ki Bağımsız adaylarla da gönül ve kader birliğimiz var: hem seçime kadar, hem seçimden sonra.
Nerden başlayalım bilmiyorum gündem yoğun. Bir yanda başımıza bir torba yasa geçirilmesi mevzubahis. Öyle bir torba ki içinde ne arasanız var. Ha ama adalet özgürlük felan gibi şeyler arıyorsanız o elimizde kalmadı. Elimizde “çıkma” “insanlık anıtı” var onu verelim. Zira başbakanın bıktıran usandıran hitabet sesi kulaklarımızda yankılanıyor hala zira kendisi vurgulamadan duramıyor:”Bir şeyi daha vurgulayacağım: Hasan Harakani’nin türbesinin hemen yanı başında bir ucube oraya koymuşlar. Bir garip bir şey dikmişler. Tabi bu oradaki tüm vakıf eserlerinin, o sanatkarane eserlerin olduğu yerde böyle bir şey olması düşünülemez. Konuyla ilgili olarak belediye başkanımız görevini süratle yerine getirecektir. Bunu süratle bekliyoruz. İnşallah ilk gelişimizde bunu da göreceğiz. O çevreyi istimlak ederek, o bölgeyi de gayet güzel bir park haline belediye getirecektir.”HES?Bence el atmışken öyle parkla falan bırakmasınlar. Bir HES mesela?.konduruversinler oraya. Yahut etrafta yaşayanlara “efendim işte şu kadar masrafla evinizi şöyle yapmanız lazım” desinler. “Yoksa hadi kapı dışarı” desinler. Elleri alışık. Müesses nizamin bile kutsal saydığı mülkiyet hakkına da saldırsınlar bir güzel. Haa tabii bu ilke en azından orta sınıf olmayınca işlemiyordu. Unutmuşum. Başbakan gayet bilinçlice bir sanatsal ayrım yapıyor zaten. Neyin sanat neyin sanat olmadığını anlatıyor kendine göre. Bu yorumla kalsa iyi. Yorum der geçeriz. Olmadı tartışırız kendisiyle de, o tartışma sırasında “ananı da al da git” diyebilir tabii başbakan. O günkü sinir katsayısına bağlı. AKP demokrasisinin sınırları ve sinirleri. Diğer yandan aslında başbakanın bu “ucube” yi “ahlaksız” da bulmasını da beklerdik kendisinden. Zira memleketin ahlak terazisi kendi ellerindedir.AKP kadroları dizi piyasasına!Hem de bir bakıştan, bir mum söndürmeden eşcinsellik çıkarabilen bu mümtaz şahsiyetlerin-ki eşcinsel demeye dilleri varmıyor da ima ediyorlar- “insanlık heykeli”nden herhangi bir “ahlaksızlık” çıkarmamaları nasıl bir gaflettir?. “insanlık” bu bir yerinde mutlaka bir “ahlaksızlık” vardır . Diğer yandan AKP’nin en tepe kadrolarının bu hayal gücü ile sanat alemini veya dizi piyasasını kendilerinden bu güne dek mahrum bırakmaları büyük kayıp zannımca. Her baktığında bir ahlaksızlık bir müstehcenlik görmeyi, hayal etmeyi becerebilen gözler ne yaratıcı yapıtlar verebilirdi. Yazık bu potansiyele. Ama tam bunları yazdığım sırada RTÜK milli değerlerimizi kurtardı, yaşasın. Muhteşem Yüzyıl dizisine uyarı verildi sonunda. Oh!. Hani Bülent Arınç “gereken yapılacak” demiş idi. Ancak gereken tam olarak bu mu bilemiyoruz. Belki Bülent Arınç veya Tayyip Erdoğan senaryo yazarı olarak değil de başrol oyuncusu olarak mesela-eveeet öneriyorum- Kanuni Sultan Süleyman olarak girmek istiyorlar bu piyasaya? Belki gereken bu sevgili Meral Okay ve tum prodüksiyon. Önce onlara gitmeliydiniz.Mustafa ve SüleymanAh ama iste çivisi çıkmış dünya. Bir yanda Tudorlar var, diğer yanda Spartacus. Bizde de Muhteşem Yuzyıl var. İlle de izleyeceksin! Bulduk izledik kayıtlı halini. Can Dündar’ın Mustafa’sını izlediğimde ne hissetiysem bunda da o. Mustafa’nın vizyona girdiği ilk günlerde izledik üç arkadaş. Söylemesi ayıp o vakit üçümüz de tarih konusunda yüksek lisans tezlerimizi bitirmiş doktora öğrencileriyiz. Az buçuk “meslekten” “tarihçi” sayılırız da yani. Sinemadan çıktık, birbirimizin suratına baktık. “Eee? burada Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi derslerinden farklı ne var şimdi?” dedik. “bir nevi resmi tarih” bulduk yani Mustafa’yı. Sonra kıyametler kopunca anladık, Can Dündar ne cesaretli biz ne pervasızmışız meğer. Muhteşem Yüzyıl’ı izledik, radikal bir yan göremedik. Gözlerimiz kör olsa gerektir. Sıradan bir tarih dersinde okuduğunuzdan farklı ne var bu dizinin içinde onu anlamadık. Tabii mesele döndü dolaştı geldi yine aynı konuya. “Bu adamlar buraya bakıp neler görüyorlar?”a. Zaten tarif ettikleri türden sıkıntıdan iç bayıltan dizileri TRT çekmişti bir vakit. Yemeyen, içmeyen, sevişmeyen padişahlar, devlet adamları sürü sürü geçmişti mavi ekrandan. İsterlerse onları bir daha izleyiversinler. Bu arada Kanuni ha bire deviriyor dizide şerbetleri. İçki yok yani. Sevişme? Herhangi bir sevişme sahnesi gören oldu mu dizide? O da yok. Ama iması bile yetmiş bizim hayali gücü geniş kitlelere. Harem kelimesinin kendisi çileden çıkartmış bastırılmış bilinçaltlarını. “Efendim harem 1540’da Topkapı sarayına taşınmış, 1520’lerde haremi niye Topkapı’da gösteriyorlarmış”. Hımmm!! Kaldıralım diziyi o zaman yayından! Ya gariban milliyetçi Spartacus izleyicileri ne yapsın. Bir de not konulmuş dizinin başına Roma İmparatorluğu’nda mevzubahis olan sefahati ekranlardan göstermeye çapımız yetmiyor diye. Alenen hakaret yani. Yok mudur roma imparatorluğuna sahip çıkacak bir babayiğit? Ben en çok da Tudor’lara acımaktayım tabii. Entrikalar içinde zevk ü sefahat içinde gösterilen hanedanlar. Yahu niye kimse ayağa kalkmıyor Birleşik Krallık’ta tarih elden gidiyor diye? National Archives’a gidip bakın anlarsınız ne zayıf, ne zayıf canım bunların tarih bilinci.Live Porn Project!Bu arada bir öğrencinin bitirme projesinden bahsedecektim: “The Porn Project”. Ama memleketin hali o nebze pornografik ki bu projeden bahsetmeye yer kalmadı. Bu arada kaşla göz arasında işten atılıverdi akademisyenler Bilgi Üniversitesi’nden. İş güvencesi hak getire. Gözümüzden kaçtı sanılmasın.Tabloya baktıkça beni efkar bastı. Arkadaşlarım bilir, kafam içki içmeden de güzel olduğundan pek içkiyle aram yoktur. Ama şimdi gidip bir yerlerde içki içmek niyetindeyim. Hani yani içki servisi yapılan bir kır düğünü, konser, zabıtadan yoksun bir sahil, yahut içkili davet vermeye cesaret etmiş bir arkadaş bulabilirsem. İnattan değil haa, efkardan diyelim biz, kızılcık şerbeti niyetine.
