Memlekette hangi katliam ve zulüm hakkında düşünseniz ve bir şeyler yapmaya kalksanız diğerinin hatırı kalıyor. Hangi devlet büyüğü ve hükümet yetkilisinin ağzından çıkanı kulağı duyuyor mu diye düşünseniz bir sonraki daha beter oluyor. Yalnız bu zulümlere katliamlara uğrayanlar, öldürülenler, sağlıkları kaybettirilenler, yaralananlar, ömürleri mahvolanlar değil. Bütün bunların tanığı olanlar hepimiz ruhen sakatlanan bir toplumun içinde yaşıyoruz insan kalmaya çalışarak. Şimdi öldürüldüğümüz için özür dilediğimiz günlerdeyiz. Sivas’ta yakılan insanlar, ve yakınlarının çektikleri acıyı bir nebze hafifletebilecek tek duygu adalet duygusu tümüyle ortadan kaldırılıyor.. Adaletsizliğe isyan ettiklerinde işlerinden olmak, gaza toza copa maruz bırakılmak gibi zulümleri üzerlerinden eksik edilmiyor. Neredeyse yakıldığımız için, bütün bunlara bizim neden olduğumuz düşünülüyor. Tıpkı NÇ davasından olduğu gibi. “Kendi rızamız” ile tecavüze uğradığımızdan, az daha beklersek tecavüzcü yazı işleri müdürleri, ordu mensupları, memurlar, zabıtalar, müdürler, oda başkanları, veznedarlar, şefler, işçiler, üniversite öğrencileri, muhtarlar, esnaflar ve koruculardan, bunca saçlı sakallı, kelli ferli, aile sahibi, karısı çocuğu olan erkek adamlardan, içlerinden AKP için yaptıkları yoğun siyasi faaliyetleri ile tanınanlar da var-özür dilememiz bile istenebilir. Başlarına bu «mahkeme dertlerini» açtığımız için. Aslında haklılar tabii. Bunca katil ve tecavüzcü eninde sonunda ellerini kollarını sallaya sallaya aramızda gezebileceklerine göre onları bu mahkemelere sürüklemek, adalete ulaşabileceğini düşünmek biz mağdurların hatası. Özür dilemeliyiz!Başka bir yangın ise, Esenyurt’ta dört beş kişilik çadıra otuz kırk kişi olarak “hayvan gibi dolduruldukları”, iki tuvalet arasında yemek yedikleri, mutfağı patlamaya hazır bir bomba olan, kayı inşaata ait işyerinde on birimizin canını aldı. Yine adalete yerini bulur mu diye düşünmekteyiz için için. Ancak bu cinayeti de “ben işledim” diyen bulunmadı. Belediyesinden, iş teftiş kuruluna, oradan Sanat Yapı Denetime, taşeron Kaldem’e, işin asıl sahibi Kayı İnşaat’a kimse asla sorumlu değil(!) Sonunda katil Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik tarafından ve daha o yangının külleri soğumamışken, “Türkiye’nin acilen bir müstakil iş sağlığı iş güvenliği yasasına ihtiyacı var” diye açıklamada bulunurken ortaya çıktı. Tam orada öğrendik ki bu yasanın gecikmesinin nedeni sendikalar odalar gibi sosyal taraflarmış(!). Yani, satır altını okuyalım, bu yasamız sendikaların ve odaların gereksiz itirazları sonucu gecikmeseymiş, bu insanlar ölmezmiş. Mağdur ya da mağdurdan yana kim varsa suçlu yani burada da.Elindeki yasayı uygulayabildin mi ki böyle konuşuyorsun demezler mi bakana? Bu laf niye söyleniyor şimdi ve burada? Esenyurt’ta denetimsizliğin ve taşeronlaşmanın kurbanı olan işçilerin ölmemesini mi sağlayacaktı gerçekten bu yasa? Yoksa işçi sağlığı iş güvenliği hizmetlerinin bile taşeronlaşmasını mı öngörerek daha çok işçinin hayatını mı tehlikeye atacaktı? Ağır ve tehlikeli işlere yönelik önlemleri zayıflatıp kadın ve çocukları bu sektörlere sokmayacak mıydı? Çırakların sağlık güvenlik hakları berhava etmeyecek miydi? Bu yasa çıksaydı her şey değişecek ve bakanlığımız bu inşaatı başbakanın ödül verdiği asıl firmayı ve taşeronu denetleyecek miydi? Memlekette işverenini “mevcut yasaları uygula” diye uyarmaya cesaret eden, bu yüzden işten kovulan işyeri hekimleri, iş güvenliği uzmanı, işyeri hemşiresi ve diğer personel işverenden bağımsız mı olacaklardı da bu inşaatta uyarıları dikkate mi alınacaktı?Sorumluluklarından kaçmanın yasasını çıkarmaya çalışanlar için bu çıkışın bir adı varsa, insanlar can derdinde iken soğukkanlı bir katil gibi o yangından mal kaçırmaktır. AKP hükümeti mensuplarının genlerine sinmiş bir faydacılıkla, bakanın derdi bu cinayetten de kendilerine bir “fayda” çıkarmaktır. Bu cinayet yerinin ortasında bile bu zihniyet, o anki hassasiyetle yeni yasayı çıkartıp “aradan şu işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı eğitimlerini” bu alanlarda faal olmalarından hiç hoşlanmadığı “TTB ve TMMOB den kurtarabilir miyim” derdindedir. Zerre şüpheniz varsa Van depremi münasebetiyle gündeme getirilen “Afet riski Altındaki alanların dönüştürülmesi hakkındaki kanun”a bakın. O depremin felaketinin ortasında yaptıkları açıklamalarda kendi sistemlerinin temeli olan mülkiyet hakkını bile “ afet” bahanesi ile nasıl gözü dönmüş bir hırsla çiğneyecekleri zihinlerinde nasıl belirmiş o kanunda göreceksiniz.Velhasıl sonunda bize yine özür dilemek düşüyor. Bu vicdansızlar ve adaletsizlerle aynı havayı soluduğumuz, hala var olduğumuz için özür dilemek.
hayvan
Yer yerin başının bir belası olabilir. Benim memleketin başının belası altın. Memleket toprağının altında altın var maalesef. İşte sırf bu yüzden sırf toprağımızın altında altın var diye üzerindeki her şey tüm fauna ve florası, eko sistemi, kültürel ve sosyal yapısı ve dahi doğrudan o toprağın insanları feda edilebilir görünüyor bu memleketi yönetenlerinin gözüne. Nereden çıkardın bunu demeyin. Bu işe”bakanların” ne dediğine bakıp dehşete düşmüş bir insanın iç dökmesidir bu. Zira Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın sitesinde siyanürle yapılan altın madenciliği açıktan savunulmakta, bilgisizlikten mi yoksa kötü niyetten mi olduğu anlaşılmayan bir şekilde “Bu güne kadar altın madeni işletmeciliğinde insan ve canlı varlığı açısından tehlikeli bir durumla karşılaşılmamıştır” denilmektedir. Çevre(!) ve daha ziyade Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ise bizzat “siyanürün çevreye zarar vermesi söz konusu değildir” kanaatindedir. “Faaliyette olan altın madeni işletmelerinde bugüne kadar yapılan izleme ve denetleme çalışmalarında olumsuz herhangi bir husus ortaya çıkmamıştır” Eşme ve Kütahya mesela memleket sınırları içinde değil mi? Eşmedeki altın madeni, Kütahya’daki gümüş madeninin siyanürlerinden zehirlenenler uzaylılar mı idi?Çanakkale’nin bahsi geçen coğrafyasını gözümün önüne getiriyorum. Ağı Dağını, Şahinli’yi, Kuşçayırı’nı, Çamyurt’u, Söğütalanı, Kızılelmayı, Kirazlı’yı. Oraları gözümün önüne getiriyorum ve bir kez daha bu şirketlerin buraya yapmaya başladığı işin bizle aynı türün üyeleri olan insanlar tarafından yapıldığına inanamıyorum. Senelerdir bu topraklar üzerinde dolanıp duran şirketler, AKP hükümetinin iktidarı ile beklediklerinden daha uygun bir ortam bulmuş durumda. İşte bu şirketlerden biri Kanadalı Alamos Gold daha önceki yazımızda bahsi geçen Teck Cominco ve Fonteer adlı şirketlerden yetmiş milyon üç yüz altmış bin tl’ye(kırk bin dolara) Ağı dağı Kirazlı projesini satın almış. Eski ve yeni şirketin adı geçen bölgelerde yaptığı ve “zararsız” olduğu iddia edilen “arama” döneminde ormanlık alanlar ağaç ve bitkilerden “temizlenmiş”, delik deşik edilmiş, bu faaliyetler yüzünden iyi ve kötü yer altı suları birbirine karışmış, koskoca bir bölgenin su kaynaklarını oluşturan bu bölgede şirketler tarafından kullanılan betonit, polimer ve gres yağı ile sular kirletilmiş. Bu kirlenmiş suları içen hayvanlar ölmüş, içme suları içilemez hale gelmiştir. Bu yalnız “arama” döneminde başımıza gelenler. Alamos Gold’un kendi planlarında yazılı bulunan gelecek ise bizim için bir cehennem. Binlerce kişiyi artık topraklarından geçinemez ve yaşayamaz hale getirecek. Karşılığında yere göğe konamayan “istihdam” kaç kişidir biliyor musunuz? Beş yüz kişi. Onları da on iki saatlik iki vardiya halinde gece gündüz çalıştırmak üzere işe alacak. Yan sektörler ise taşeronlaştırılacak. Bazı işlemlerinde patlayıcılar kullanacak, tonlarca su harcanacak ve kirletilecek. En berbatı da tüm işleme sürecinde kullanılan ve tüm atıklarda mevcut olan siyanürün deprem bölgesi olan bu yerlere kurulacak “siyanür havuzları”nda depolanması olacak. Dünyanın pek çok yerinde ve memleketimizde de felaketlerle sabit olduğu üzere bu havuzların güvenli olmasının olanağı yoktur. O siyanür kullanıldıktan sonra hiçbirimiz güvende değiliz.Neticede bu yazının yazıldığı saatlerde Alamos Gold ile Çevre Bakanlığı yetkilileri yöre halkı ile “bilgilendirme” toplantısı yapma teşebbüsü içindeler. Bizim sağlığımız için değil de AB mevzuatına uyacağız diye getirdikleri ancak ona bile uymayarak sadece teknik bir rapora indirgedikleri ÇED raporunun bir gereği bu toplantı. AB’nin mevzuatı gereği böyle bir madenin işletilebilmesi için Çevre Etki Değerlendirmesi yapılması gerekiyor Ancak AB direktifi yapılacak bu faaliyetin öncelikle etrafındaki insan, hayvan ve bitki varlığını, suyu toprağı havayı iklimi ve yer biçimlerini, kültürel mirası, nasıl etkileceyeceğinin değerlendirilmesini öngörüyor. Ve buradaki insan varlığının bu etkiler konusunda bilgilendirilmesini ve onayını şart koşuyor. Güya yapılacak bu toplantı ile bu şart yerine getiriliyor. Neyse ki memleketin pek çok yerinde olduğu gibi Çevre Bakanlığı yetkilileri ile Alamos Gold ve işbirlikçileri orada da umduklarını değil bulduklarını yiyecekler. Elimizden toprağımızı, suyumuzu, havamızı, toprağımız üzerinden yaşayan ne varsa alıp yerine insanlığa yaraşmayan çalışma koşullarında kölelik, ve pislik ve zehirlerini vermeyi önerenler cevaplarını alacaklar. Zira memleketim insanı sekiz çeşit suyu birbirinden ayırmayı bildiği gibi iyiyi kötüyü birbirinden ayırmayı da gayet iyi bilir. Kilometreler kat edip gelip damacanasını Kirazlı’nın şifalı ekşi suyundan doldurur. Ve memleketin korularında kızılcık ağaçları bulunur. O kızılcıktan yapılmış sopalar evlerin zulalarında durur. Elini beline dayamış o kadınlar bir de kızılcık sopalarını çıkardılarsa bizi “para tanrısına” kurban edeceklerin işi zordur!
İçinde bir sıkıntı, sıcağa yaza yormaktayım. Ama bundan bahsetmeyeceğim size. Can baba›yı alıntılıyorum diyeyim siz anlayın. Diğer yandan memleket gündemi malum. Sürmekte bulunan sınıf temelli katliam, son yüz yıldır üzerinde denenmemiş zulüm türü kalmamış bir halk. Cins temelli katlimiz. Ama mevzu bu da değil. Karabasan AKP iktidarının, nasıl bir iktidarsızlık ve yeni yetmelikse artık her gün yeniden ve yeniden üzerimizden tatmin ihtiyacı. Her şeyi ben yaparım olurculuğu. Sınır içinde ve sınır ötesinde bir savaşın emareleri? Hayıııır bunlar da değil! Gündemin şike ile dolup taşması, memleket medyamızın karayılana yakalanması? Cık! Dünyadan bir isyan haberi? Hayır! Sopalı Türkler Londra sokaklarında boy gösterdi göstereli haber edesimiz kalmadı. Konum bu da değil ama Londra’dan konuşurken neden Somali geldi aklıma? Avrupa sağının propagandasından etkilendim belli. Ne araz çıkarsa bu siyahlardan, göçmenlerden biz kara kafalılardan çıkıyor. Fakat neden göçtüler ki bunlar Londra’ya gül gibi memleketleri varken? Al bir de istatistik Birleşik Krallık’ın en büyük göçmen gruplarından biri Somalililer. Somali bin yıllarca, Afrika da ticaretin en önemli merkezlerinden biriyken, pazarlarındaki tahıl meyve, hayvan, et bolluğu Avrupalı gezginlerin parmaklarını ağızlarında bırakırken nasıl oldu da merhamete muhtaç kaldı? 1885’de Berlin’de Afrika’yı parsellemeye kalkanların, oraya “medeniyet” götüren ve silahları ile o kara kıtaya girip ölümle ve çalınacak ne varsa onunla bu kıtayı terk edenlerin hiç mi suçu yok? 1920’lerde Somali kıyılarını döven Britanya bombardımanının bir alakası yok tabii bütün bunlarla. Ya iklim ve çevre felaketleri? Gözü dönmüş sistemin köle ticaretine, ve Afrika’daki insancıl “madenciliğine” dair bir satır bile yazmıyorum dikkat ederseniz.Eh yeter artık diyorsanız, hazır da çevre felaketlerinden bahsi açmışken ve de Somali son altmış yılın en büyük kuraklığı içinde ölürken, sadede geleyim. Bugünkü konum Kanada’dan Teksas’a çekilecek bir petrol boru hattı. 1.700 millik ve günde 1.1 milyon varil ham petrolü Meksika körfezine taşıyacak bu hattın adı alay eder gibi Keystone XL. Ancak taşıyacağı petrol bildiğiniz petrol kuyularından çıkan ve sıvı halde bulunan petrolden biraz farklı. Yarı katı ve katı halde bulunan zift veya katran şeklinde petrol yatakları var Kanada’da. Normal şartlar altında işlenmesi son derece pahalı, işlemek ancak petrol fiyatları yükselince “rasyonel” hale gelmiş. Yalnız ufak bir sorun var. Tüm bu süreç varil başına dört beş kat daha fazla sera gazı salınımı, toplamda petrol üretiminin yol açtığı sera gazı oranının %10 ile % 45 arasında artışı demek. Bir de petrolün toz toprak ve kumdan ayrıştırılması bol miktarda su gerektiriyor. Günlük 400 milyon galon kadar. O su da geri doğaya boşaltılıyor içinde biraz ekstra siyanür ve amonyakla. Bu arada bu hattın inşa edilen ilk bölümü bir yıl içerisinde 5-6 kez patlamış hali hazırda. Neden? Gerekenden daha ince bir boru kullanıldığından. Kısaca petrol hattının inşası yalnız Amerikan yerlilerini yerinden yurdundan etmekle kalmıyor, bu gezegenin yerlisi olan tüm insanlığa, İstanbul’dan Mogadişu’ya, Çin Seddi’nden Viyana kapılarına, Toronto’dan Meksika Körfezine, hepimize kapak oluyor. Pardon başka bir mavi yeşil gezegen keşfetmiş de yarın oraya taşınacakmış gibi davranan, Kazdağları’nda siyanür kullanan, Karadeniz’in HES’lerle can suyunu kurutan, Keystone XL ile çanımıza ot tıkayan o “rasyonel” çok uluslular hariç tabii. Onlar gökyüzüne bakıp ıslık çalıp, para desteliyorlar. Bu arada James Hansen’e sorarsanız- şu NASA’dan iklim aktivistliğine terfi etmiş bulunan meşhur iklim bilimci- bu hat işletilirse hep birlikte partiye başlayabiliriz. Zira dünyayı kurtarmak için yapacak bir şey kalmıyor. Tüm bunlar bir imzaya bağlı. Başkan Obama’nın imzasına. Bir felaketin içinde az da olsa gün ışığı olmalı. Sayıları binleri aşan bilim insanı, sanatçı aktivist, aralarında sözünü ettiğimiz James Hansen, David Suzuki gibi aktivist-bilim insanları, Naomi Klein, Wendel Berry gibi yazarlar, yerli liderleri, köylülerin sanatçıların sendikacıların içinde olduğu bir grup, takım elbiselerini giyip, iş görüşmesine gider gibi Beyaz Saray’ın sınırlarını aşıp oturma eylemi yapıp kendilerini gözaltına aldırmak için cağrı yapmış bulunmaktalar. Obama’ya “İmzalama!” demek için. 20 Ağustos’ta başlayacak eylemler 3 Eylül’e kadar sürecek. Aralarında Cehennem Silahı filminden tanıdığımız Çavuş Rogher Murtaugh un olması ayrıca ironik. Danny Glover yani. Hani bir sahnede klozette, altına bir ton dinamit bağlanmış yüzünde salak bir gülümseme oturan adam. Altında, bombanın saati işlemekte. Tik tak. Nedense, yılların eskitemediği Pollyanna’cılığıma rağmen, top yekun insanlık olarak bu çavuşla aramızda inanılmaz bir benzerlik olduğuna dair pis bir his var içimde. Can Baba’ya dönersek”yıkıyorum, yıkıyorum, yıkılmıyor”
Biz karakafalıları kentin ve ülkenin. Bir meydana akıyoruz sokaklardan. Hani bizim almadığımız, bize verilen meydana. Allah razı olsun. Verdiler. Biber gazı, cop tutan elleri dert görmesin; şak! diye veriverdiler vallahi! Yani öle zor bir yanı olmadı. Sirke biraz, biraz limon, bol cop izi kafamızda kolumuzda. Bol gözaltında tutuluşumuz birkaç günlüğüne, ziyaretimiz nadir hayvan türleriymişcesine içine tıkıldığımız parmaklıklarını. Birkaç bomba da hastanelere. Birkaç vatandaşın hayatını kaybetmesi. Sağolun, varolun! (Ciddiye alacaklar diye korkuyorum bazen iyi dileklerimi. Yani memleket vaziyeti absürd.)Akıyoruz dört bir yandan. Koskocaman bir dalganın içindeyiz, savrulup durmaktan mutluyuz. Hatta başka zaman olsa şikayetleneceğimiz sıkışıklıktan memnunuz. Omzumuz değiyor bir diğerinin omzuna. O biri haykırarak 1 Mayıs Marşı söylüyor. Omuz omuzayız. Omuz omuzayız. Biz ezilenleri, suyu çıkarılanları dünyanın, insanlığın dışına sürülmekte beis görülmeyenleri, bir hayalet gibi, bir karabulut, bir karabasan gibi dolduruyoruz alanı. Alan bir yaralı hayvan gibi nefes alıp veriyor. Alan kendi başına bir canlı sanki. Tek tek bizden oluşan ama bizden ayrı. Uzanıyor kolu bacağı dört bir yana. Yaralı bir hayvan. Kanayan. İçinde hem ölmekte köhnemiş olan. Hem doğmakta capcanlı olan. Ölüm ve yaşam. Eski ve yeni. Hatta tek tek hepimizin içinde olan. Sınırlara hapsedilmeyen zulüm. Sınırlara hapsedilen direniş ve acı. Dillere hapsedilemeyen acı. Paylaştığımız acı. O koskoca meydanda bir tek ve somut bir an. Yitirdiklerimizin adı okunuyor kürsüden. O koskoca, kapkara yaralı hayvan haykırıyor: Burada!, Kazancı Yokuşu’nda katlettikleri, 37 can; burada! Genç öfkesini kuşandık geldik; Mehmet Akif Dalcı! Burada! 89’da, 96’da katledilenler; burada! Yaralı hayvanın acılarına gark oluyoruz tek tek. Ağlıyoruz başımız dik. Ellerimiz yumruk. “Zombiler gibiyiz” diyorum dostuma. Yukarıdan aşağıya doğru bakınca yani. “Zombiler gibiyiz. Öldürüyorlar bizi kurşunluyorlar, katlediyorlar. Katlettikleri yerdeyiz yeniden. Aramızdalar işte katlettikleri. Bak! Ernesto “Che!” burada, Mahir, Hüseyin, Ulaş! burada, Deniz, Hüseyin, Yusuf, burada. Hikmet Kıvılcımlı mağrur, yaslanmış Taksim Anıtı’na, ötede devasa bir işçi, yere düşen kızıl bayrağı yerden kaldırmakta. Poşulu gençlerin resimleri etrafında oturan allı yeşilli acılı kadınlar. Daha dün oğullarını, kızlarını yitirmişler. Arkalarında güneş resimleri olan gençler memleketin dağlarından koşup gelmişler. Onlar burada. Onların dilleri yankılanıyor kentin meydanından. Acılı ve gözü yaşlı anaları anlıyor denileni. Anlamayanlar için ne beis. O alanda anlamayanlar o dili, öğreniyorlar kürsüden söylenileni anlamamanın ne demek olduğunu. Kendi çelişkimiz kendimize bugün.Bıyıklı, kasketli bir amca bağırıyor kürsüye doğru, “yeter!” diyor “ha bire nasıl meydanı aldık, nasıl 1 Mayıs kutladık, çok derdimiz vardır, onlardan bahsedin.” Hararetle katılıyoruz eleştiri korosuna. Taşeronlaştırma, örgütlenme özgürlüğünün ihlali, “buzdolabı garantisi gibi sendika yasası”, iş güvencesizliği, işsizlik, doğal kaynaklara suya, havaya, tohuma, toprağa, ormana el konulması, hiç bitmeyen katlimiz. Her şeyi söyleyebileceğimiz istediğimiz gibi, olduğumuz gibi olabileceğimiz gün bu gün. Sendikalaştıkları için işten çıkartılan işçiler konuşuyor kürsüden, ellerimiz patlarcasına alkışlıyoruz. Öyle ya, dertlerimizin çözümü örgütlenmekte diyenler çoğunluğuz bu meydanda! Hatta bizzat özneleriyiz kim örgütlenmelerin. Kimimiz yer bulamamış, kenar kortejinde yürümekte. Rahatsız. Kimimiz partisinden kopup taraftar kortejinin yaratıcılığına koyuvermiş kendini. Tepemizin tası kendimize de atıyor diğer yandan. %10 barajının arkasına saklanan sadece hükümet değil şüphesiz. Barajsız bir sendika yasasına, şartsız şurtsuz bir örgütlenme özgürlüğüne ihtiyacımız var. Hep birlikte duralım mı bu taleplerin arkasında?. Kamu sektöründe örgütlenegelmiş işçi sendikalarımız, ulusal ölçekte düşüne geldikleri mücadele biçimlerini değiştirebilecekler mi misal. Zira karşılarında çokuluslu, ulus ötesi şirketler var nihayetinde. Memleket fabrikasında örgütlendim sanıyorsunuz, adama aslında çokuluslunun ustabaşı. Sınırın öre yanındaki emekçilerle ortaklık artık ne bir hayal, ne ütopya, yalnız ve yalnız zorunluluk dolayısıyla. Kimi iyi örneklerini gördük bu mücadelelerin geçtiğimiz yıllarda neyse ki. Güvencesizleştirilen esnekleştirilen kamu sektöründe bu yeni durumu kavrayabilecek mi şimdiki örgütlenme formlarımız? Ya kadim kadın düşmanlığı örgütlenmelerimiz de? Çalınan havanın, suyun ve toprağın savunucusu olabilecek miyiz biz karakafalıları kentlerin? Köylü Hatice Teyze’nin suyunun derdi 50/d’li asistanın kendi derdi, sendikalaştığı için işten atılan Emine’nin derdi, Akkuyu Santrali’ne karşı duran aktivistin derdi, sokak ortasında öldürülen travesti Aynur’un derdi maden ocağında oğlunu kaybeden Zeynep’in derdi olacak mı, (ya da tam tersi)? Kürtçe Zazaca, Ermenice, Rumca, Arapça, Lazca, Çerkesce konuşacak mı dilimiz fütursuzca. YGS kapısında şifreydi, yanlış sonuçtu diye süründürülen tüm geçlerin derdi, hepimizin derdi olacak mı? Zira bir mayıs alanını, dört bir yandan kuşatan en büyük ama en büyük gruptu onlar. O gençler. Belli ki o gençler, biz eski kuşakları çoktan aşarak, kendi dertlerinin yalnız kendi dertleri olmadığı görmeye başlamışlar ve bu yüzden hem kendi pankartlarıyla hem başka pankartların arkasına o meydana akmışlar. Örgütlenerek ve aşkla. Bu yüzden işte onlar orada olduklarından, umutlu olmak için çok sebebimiz var. Her çelişkimize başımız dik diklenebiliriz. Zira o meydandaydı doğmakta ve ölmekte olan. Son söz, sahnede gözümüzün çok aradığı Bandista’dan. Ve “daima!”. Ve aşkla. “aşk kadim bir punk tutumu, aşk kara kızıl bayrak oldu, aşk mor yeşil ve pembedir, aşk rengarenktir… Aşk İstanbul’da bir sokak, aşk Berlin’de bir squad, bir iki üç bazen binlerdir, aşk örgütlenmektir.”
Bir çare arıyoruz halimize. Çoğunlukla kişisel bir huzursuzluk gibi başlıyor. Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor çareler konusunda. Bir takım ipuçları. Bildiğiniz soru işte ne olacak bu memleketin hali? Daha da özüne inelim mi meselenin: ne olacak bu solun hali? Memleketin haline ne demekteyiz yani topluca. İşte sorun da burada başlıyor.Dolaşıp birbirimize çarpıyoruz bir avuç insan. Durmadan platformlar kuruyoruz. Başı sonu, ucu bucağı olmayan platformlar. nokta nokta ile dayanışma platformu. Kampanyalar örgütlüyoruz. Bugün buna yarın ona. Zaman emek ve enerjimizi koyuyoruz hepsine. Hepsine. Zaten az olan zaman emek ve enerjimizi. Bir mirasyedi gibi davranıyoruz çoğunlukla. Olmasın diye değil bunlar ama. Şu soruyu sormadan edemiyor insan. Bir önceki deneyimden ne kalıyor geriye. Bir başarı? Diğer ezilenlerinde gözünde umut ışığı yakacak bir küçük zafer? Bir sonraki mücadeleye aktarılan biriktirilmiş ilişkiler? Bir sonraki mücadelede kullanabileceğin bir zemin? Farklı politik gruplar arasında birlikte mücadele etmenin getirdiği bir güven ilişkisi? Bir ortaklık duygusu? Ezilenlerle, hayatı değiştirecek öznelerle sürekli, devamlı ve gerçek bir ilişki? Hangisi? Hangisi hepimizin hanesine ezilenlerin ortak bir kazanımı olarak yazılıyor? Cevap hiç biri. Tüm bu eşsiz deneyimler bir kanalık kuyunun içerisinde kaybolup gidiyor.Kendi Kuyumuzun İçindeBiz şu şu şu meselede şunu yaptık diyenler elbet var. Verdikleri emekleri görmezden gelmek için söylemiyorum ama kimin haberi var? Hep birlikte geliştirebildiğimiz yanıtlar pek bir kısıtlı, onun deneyimi benim olamıyor bir türlü, arada görünmez duvarlar. Kimi alanlarda ipuçları var elimizde. Kimi yaptıklarından mücadelesinden memnun, umut verici buluyor kendi köşesinden yaptıklarını. Bir partiye, bir siyasi gruba, bir derneğe üye. Kimi sonu gelmeyen ve canımızı yakan dışarıda kanlı canlı duran gerçekle ilişkisi kendinden menkul tartışmalara fazlaca maruz kalmış. Maruziyet maraza dönüşmeden çekilmiş kendi yalnızlığına. Ama bunun kendi kuyusu olduğunun farkında.İçeriden Bağlanmak Mümkün mü?Karamsarlık olsun diye yazmıyorum bunları. Kendi kuyumuzdan çıkmak mümkün mü diye sormak için yazıyorum. Zira karşımızdakiler güçlüler ve birlik halindeler. Birlik halinde sömürüyorlar insanı. Onu hep birlikte bir makine parçasına dönüştürmeyi hayatın kuralı sayıyorlar. Dünyayı yaşanmaz bir hale getiriyorlar el birliği ile. Makine başında iş kazası olmazsa ekolojik tahribatla yarattıkları selle boğuyorlar. Uluslara bölüyorlar bizi cinsiyetlere kendilerinden olmayanları aşağılıyor yok sayıyor, olmadı katlediyorlar. Biz kendi kuyumuzda oturuyoruz. Bazen kendi yaptığımız işten memnun bazen huzursuz. Ama kendi kuyumuzda. Kafamızın içerisindeki kompartımanlarda da oturan konuklar var. Ekolojistler feministler sosyalistler ve daha neler. Ah bunları bir araya getirsek?!!! Kendi politik doğrularımızı durmadan kendimize ve kendi kuyumuzun içerisindeki diğerlerine tekrarlamaktan bıkmadık mı? Bu politik doğruları başkalarının da hayata geçirebileceğine ne zaman inanacağız. Bir deri fabrikasında çalışan bir işçi ile hayvan haklarını tartışmanın ancak onun örgütlenme mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğumuzda mümkün olduğu ne zaman kafamıza dank edecek? Aynı işçinin ailesinin fındık üreticisi olduğu mesela? Başka birinin zehir saçan bir nehrin kıyısında yaşadığı, diğerinin ev içi şiddetin mağduru olduğu? Ve tabii bir de bu işçilerin köylülerin ezilenlerin çoğunun kadın olduğu.Taciz ve SiyasetKadın demişken “kadın meselesi” kompartımanından konuşmanın tam sırası belki de. Kendi meselemiz üzerine konuşma hakkını elde etmişken durmayalım bari. KESK Genel Başkanı diğer bir yöneticinin bir çalışanı tacizi “iddiası” sebebiyle istifa etti. Ne yazık ki biz kadınlar açısından sendikalardaki herhangi bir taciz vakası, başka yerlerde olduğundan daha şaşırtıcı değil. Bu son istifanın “büyük siyaset” komploları ile tartışılması asıl meselenin üstünü örtüyor. Ortada daha büyük bir sorun var. Çünkü taciz “siyaset” tanımın dışında başka bir siyasetin bir aleti imiş gibi ele alınıyor. Kadınları hayatları hakkında karar alınacak mekanizmalardan dışlamanın bir yolu olarak taciz “siyaset” sayılmıyor. Sorarsanız “adi vaka” “küçük siyaset”. Belki de sorular şunlar olmalı: bu sendikada taciz ve ev içi şiddet sorunları için başvurulacak kadınların belirlediği bir mekanizma var mıdır? Bu mekanizma mevcut disiplin süreçleri dışında işletilebilir mi? Yani daha doğrudan ifade edersek mesela tacizcinin imzası gerekmeden. Bu başvuru mekanizmasının başvuru süreçleri üyelere yöneticilere çalışanlara anlatılmış mıdır? Buna kaynak, zaman ve enerji ayrılmış mıdır? Cevabı biliyorsunuz, cevap koskoca bir hayırdır. Akla gelmemiş bile olması muhtemel. Onca yapacak “büyük siyaset” varken sıra gelmemiş olmalı(!) hayatı değiştirecek “küçük siyaseti” ana doğrultumuz yapmaya.
