Bağlama siyaset tarihimizin önemli bir enstrümanı olagelmiştir. Etkisi ve kullanımı ayrı bir yazıya hatta araştırmaya konu olacak kadar geniş. Çalma çalmama meselesinin bağlama ile de gündemimize girdiği şu seçim gündeminde bağlama ile bağlantılı bir fıkra anlatmak isterim: Nasrettin Hoca almış sazı eline. Bir notaya basmış başlamış dıngırtmaya. Dıngırtı dayanılmaz bir hal almış olacak ki ahali “Hoca sen bi notaya basıp dıngırtatıyorsun, bak başka saz çalanlar ellerini sazın sapında gezdirip duruyorlar başka başka notalara basıyorlar” demiş. Hoca da cevabı cebinden çıkarıp yapıştırmış “Onlar arıyor ben onların aradıkları yeri çoktan buldum.”Seçim sürecine girdik gireli yapılan sandık –sokak tartışması bana biraz bu fıkrayı hatırlatıyor. Asgari düzeyde sol bir terbiyeden geçmiş kim varsa en son ve nihai çözüm olarak parlamentoyu görmez. Ancak parlamento, seçimler, hatta hukuk da kendini soldan tanımlayanlar açısından mücadele mevzileri olagelmiştir. Dahası bu tartışmayı, “parlamentarizm çözüm mü?” tartışmasını Syriza’nın iktidar olmasının ardından yapmıyoruz. Ne zaman yapıyoruz? 30 küsur senedir sokağa en radikal biçimlerde çıkmış, hatta şu an Ortadoğu’da yıllardır var olmayı beceren bir silahlı hareket ile bağları tartışılmaz bir hareketin siyasi temsilcisi olan partinin üzerinden yapıyoruz. Üstelik memleket sathında seçimlere katılım örneğin Batı “demokrasileri”nin aksine bir hayli yoğunken. Yani demem o ki biz o notayı bulduk diyoruz. Evet doğrudur biz o notayı geçmiş yüzyılın kitlesel mücadelelerinden damıtarak bulmuş olabiliriz. Yalnız sorun şu ki neoliberalizmin saldırısı altında dünyanın her yerinde kendi hayatlarını savunmak, nefes almak için ayağa kalkan kitlelerin bizim notayı bulduğumuzdan haberi yok. Onlar arıyorlar. Peki çağırdığımız sokak nedir? Sokak bulduğumuz notayı bildiriye yazıp herkese dağıtarak onları bu çözüme davet etmemiz değildir. Bizim ilahi bir doğrunun sahibi olarak arayan kitlelere doğruları tevdi etmemiz de değildir. Şükür ki siyaset bundan daha karmaşık ve eğlenceli bir haldir. Sokakta olmak bugün için söylersek siyasetin asli öznesi olan ezilenler kendilerini savunurken onların içinde var olabilmek, savunmayı sonuç alıcı planlı hedefli saldırılara dönüştürme kabiliyetidir. Bunun için önce saldırganı durdurmak gerekir. Bu seçim ortamı için bunun yolu açıktır. Burada hiç seçim matematiğine, saldırılar karşısında dayanışmanın önemine yahut program tartışmasına girmeden söyleyeyim: AKP’nin en genel başkanı ve stajyerinin eliyle, bir puan bile yukarıya çıkmayan ibresini tam 10 puan atlatma hesabında olduğu açık. Bunu seçim propagandasını HDP üzerine kurarak, zaman zaman da provokasyona başvurarak yapmaya yelteniyor. Bu seçimin iktidarda bulunan ve düşme korkusunu dibine kadar hissedenler açısından vahametini bu bağlamda açıklamayı okuyucunun zekâsına hakaret sayarım.Seçim sonrası HDP’nin barajı geçmesi durumunda ise koalisyon tartışıyor olacağız. RTE’nin başkan olduğu bir ülkede yaşamayı içine sindiremeyecek pek çok insan HDP’nin aksi açıklamalarına rağmen “bu seçim siyaseti şimdi tabii böyle diyecekler oy almak için” “seçim sonrası başka odaklar devreye girer de HDP AKP ile koalisyon yapar” endişesi içinde. Benim kafamı karıştıran soru ise şu. Diyelim HDP’nin tüm açıklamalarına rağmen, böyle bir koalisyon oldu. Sizce HDP’ye hangi bakanlıkları verecekler? Milli Eğitim Bakanlığı mı?! İçişleri Bakanlığı mı?! Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı mı?! Halbuki bakanlık emanet edilecek kadar devletlü iki partimiz de koalisyon kuyruğunda. Mevcut politikaları sürdüreceklerine dair zerre kadar da şüphe olsun istemiyorlar. Müstakbel CHP’li ekonomi bakanımız Kemal Derviş bu çizginin sürdürücüsü olmak dışında mimarı: “son üç yıldır bu çizgiden saptı AKP” diyor. CHP’li olup ekoloji ve emek mücadelesine katkı verenlere yazık. Ne diyelim kendisinin bakanlığını Soma’daki insanlara anlatacak şahıs ben olmak istemem. Tütünü bitiren bizzat kendisi. Tütün bitince açlıkla terbiye eder yerin yedi kat dibine yollarsınız insanları. Soma’da katledilen 301 işçinin kaçının çiftçi ailelerinden geldiğine baksanız katili bulursunuz kanaatimce. Amasra’da sekiz senedir binlerce insanın yerinden edilmesini dünyanın en güzel yerinin cehenneme çevrilmesini umursamayan ve bundan üç beş kişinin kâr etmesini hesaplayan devasa bir şirkete ve hükümete direnerek termik yaptırmayan arkadaşlardan ikisi bilgelikle ifade ettiler aslında durumu. Dediler ki “CHP ya da MHP, ellerinde güç olsun en önce onlar yapar bu termiği buraya, hiçbir şey değişmez.”Velhasıl HDP-AKP koalisyonu/dışarıdan destek verirler endişelileri için hazır bir reçetemiz yok. Birey olarak bir partiye teminat imzalatamayız. Politik ve örgütlü bir grup olarak böyle bir teminat meselesi pekâlâ mümkündü. Ama hepimizi aşan başka bir belirleyen daha var. HDP şu an söylemini belirlerken (ya da günü geldiğinde karar verirken de) başka bir değişkeni göz önüne alıyor, alacak: Dışarıdan destek de koalisyon da iktidara aday bir ana muhalefet partisi olma fırsatının tepilmesi demektir. Bölgesel ve küresel gelişmelerin de, Akdeniz havzasındaki havanın da farkında hatta bu dengeler üzerinde yıllardır var olmayı başarmış bir hareketin üzerinden yükselen bir siyasi partinin de en az bizim kadar bu olanağın farkında olduğu ortada. Her şeyin ötesinde bu ihtimal HDP’nin desteklenmesini önemli kılıyor.Kısaca biz bastığımız notanın doğruluğuna ne kadar inanırsak inanalım saldırı altında olanlar, ister içinde olalım ister olmayalım, İspanya’da, Türkiye’de ya da Yunanistan’da, o yolla ya da bu yolla, doğru ya da yanlış kendi deneyimlerini yaratmak üzere kendi notalarını aramaya devam edecekler. İster parlamentoda ister sokakta.
hakaret
1 Mayıs provokasyonuSataşmadan başlayamayacağım. 1 Mayıs günü, “provokasyon olur, yer yerinden oynar, ihbar aldık, gaz var toz var, cop var” Taksim Meydanı’na yine devasa bir kalabalıkla girdik. Evet gerçekten çok büyük bir provokasyon oldu. Bu tespitleri yapan tüm yetkilileri kutluyor son aldıkları virajı da saygıyla anıyorum. Hani şu “taksim meydanını biz açtık” virajı. Ancak bu virajı alırken varacakları netice konusunda biraz yanıldıkları ortaya çıktı. Zamanla tavsar seneye yarısı katılır umudu tutmadı arkadaş. Tersine katlanarak artıyoruz. Ancak işte tam bu artış devasa bir provokasyona yol açmış gibi görünüyor. Biz meydandaki sefil “kitleler” arasında değil de, bize akıl fikir ihsan etmekle kendilerini vazifeli görmüş “beyin”den ibaret zevat arasında. Televizyon bağlantıları yetmedi, kendileri panikler içerisinde sayfa sayfa beyan verip güzelce sıvadılar. Bizi tarihçilikleri ile ilgili de derin şüphelere düşürerek yepyeni bir tarih yazdılar. “1 Mayıs 1977 de sular idaresi üzerinden ateş açanlar solun muhayyilesinin ürünü, katliam solun kendi suçudur” diye buyurdular. Tüm görgü tanıklarının ağzını bir karış açık bırakıp. Kendi hayal güçlerinin ürünü olarak.Kediler bileKalabalığa gelince. Canı yanan herkes oradaydı desek yeridir. Kedilerin bile kızıl bir bayrak edinip saf tutuklarını keşfettik sonraki fotoğraflardan. Burada hükümet cemaat ve başbakanımızın eşsiz gayretlerini anmadan da geçmeyeceğim kalabalığa katkı konusunda. Seçimden bu yana iyice şişen egoları ve ben yaptım olurculukları ile, her kesimden herkesin canını yakacak, onurunu kıracak bir davranışta bulunmak, en azından bir laf etmekte gayet “usta”laştılar doğrusu. “İntikam” duygusuyla sosladıkları kar hırsları memleket insanını cinayet, hakaret, hapis ve tahkir arasına sıkıştırıp “seç beğen al” diyor. Beğenmeyenlerin hepsi soluğu bir mayıs meydanında almış mı? Almış. Taraftar gruplarından, devrimci vosvosçulara, sbf mezunlarından, anadil ve kültürel haklarını talep çeşitli gruplara, siyasi partilere, platformlara ve kamu emekçilerinin sendikalarına, tutuklu tutuksuz öğrencilere, sendikaları ile artık örgütlü ve başrolü dayanışmaya vermiş bulunan oyunculara ve gazetecilere akademisyenlere, gençlere yaşlılara, çocuklara, bebeklere, kadın erkek lgbt bireylere, tüm siyasi grup ve partilere, iş kazalarında yakınlarını kaybedenlere ve tabii ki işçilerin kendilerine o pankartlarla rengarenk koca yürekli meydanda yer var. 6. filo karşısında mücadele eden Deniz’leri taşlamaya kalkan anti komünist gelenekle hesabını görmüş, özeleştirisini vermiş, anti kapitalist ve ezen ezilen arasında ezilenden yana saf tutmuş Müslümanlara da isimlerini sıralasak bu köşeye sığmayacak olan bu gruplardan herhangi biri gibi bu alanda yer var. Ve hep birlikte durup hem kendi şarkımızı söyleyebiliyor hem de bir başkasının şarkısına eşlik edebiliyoruz. Tabii ki. Ve tabii ki daha örgütlü olmaya ihtiyacımız var, kimsenin şüphesi yok.Arif olanSon olarak “Cihan devleti olmamıza kimse engel olamaz” diye püskürenler üzülmesin diye, sırf onların iyiliği için yani bir şey daha söyleyeyim. Siz cihan devleti olmanın hayali içinde kıvranıp dururken, biz çoktan Taksim 1 Mayıs Meydanı’nda dünyanın sayılı mitinglerinden birini yaparak beynelmilel ideolojimizle, başka bir ligde top koşturmaktayız. Bu konuda hükümete olsun başbakana olsun, cemaate olsun söylemek istediğim daha pek çok şey var. Ancak tam burada, top koşturmak da demişken söyleyeceklerimi ve hissiyatımızı kısa ve öz şekilde zaten ifade etmiş bulunan Çarşı grubunun bir mayıs sloganları aklıma geliveriyor. Nedense. Nih nih nih. O sloganlarla bitiriyorum yazıyı yani. Ben yazmayayım da siz anlayın.
Memleketten iki gün ayrılmaya gelmiyor. İki gün ayrılıyorsun Hiçişleri ve Tuhaflıklar Bakanı İdris ve Naim ve Şahin beyler hep birlikte bir memleket gezisine çıkıveriyorlar. Son derece mühim bir gezi. Memleket gezisi öncelikle Erzurum’da 2011 Dünya Üniversitelerarası Kış Oyunları için yapılan Türk Telekom Atlama Kuleleri’nde mükellef bir kahvaltı ile başlıyor. İdris ve Naim ve Şahin Beyler ve maiyeti kuş sütlerini içip göz kapakları yeniden aşağı doğru düşerken, hiçişlerinin yerine getirmesi gereken bir vazifesi olarak bakanımız uzaktan ve yukarıdan seyreyliyor Erzurum’u ve “Erzurum’un kış sporları merkezi olma yolunda önemli bir altyapıya sahip olduğunu” buyuruyorlar, göbeklerini sıvazlayarak. Bir “hiçişini” daha yapmış olmanın huzuru içindeki Hiçişleri bakanımız beş işçinin haykırarak can verdiği Erzurum’un Aşkale ilçesinde bulunan Karasu-2 Baraj Göletine gidiyor. Keşke yanına “kaza değil kader” Bakanı Faruk Çelik’i de alsaydı da takım tam olsaydı. Neyse bir dahaki sefere. Bu arada herkes orada: Erzurum Valisi Sebahattin Öztürk, İl Genel Sekreteri Selami Altınok, İl Jandarma Komutanı Albay Mehmet Akgün ve Emniyet Müdürü Halit Turgut Yıldız Aşkale Kaymakamı Asalet Karabulut ve Belediye Başkanı Ahmet Yaptırmış. Hepsi. Bir sen bir ben bir de Hz. Ömer ve adaleti eksik. Hz.Ömer Fırat›ın kıyısında kaybolan koyun ve kuzuya kaza-kader-kısmet demez kendini sorumlu tutarken seçim meydanlarında onun adını ağzına sakız edenler ne İdris Naim Şahin ne de Faruk Çelik koyun kuzunun değil işçilerin haykıra haykıra boğulup ölmesinden de, yanmasından da, düşüp ölmelerinden de zerrece sorumlu tutmuyorlar kendileri. Her şey bittikten sonra gelip bir bakıyorlar. Adları üzerinde «bakan» lar. Kazaların önlenmesi dair tedbir almak? Haşa! Alın yazısı. Sorsan işçiler koyun-kuzu mu ki kendimizi sorumlu tutalım derler. Derler mi derler!Haktır adalettir insanlıktır gibi konulara dalıp yut gezisini kaçırıyoruz bu arada sevgili okur. Bakan ve yanındakiler tam bu sırada Pasinler’e varıp kendi meşreplerince yepyeni eğlencelerin peşine düştüler. 64 yaşında yedi yıl önce işini kaybetmiş, şeker tansiyon ve bronşit hastası her halinden zor bir hayatı olduğu ortada olan bir vatandaş bir iş bulurum umuduyla boyun büküp el açmaya gidiyor “devletlüye.” devletlüyü görünce de heyecanlanıp “Çok sevindim Bakanım sizi gördüğüme” diyor. Bakan da münasebet bu ya “yok ya ne bileyim sevindiğini hadi bir oyna da göreyim diyor. Çalıyor davul zurna, gariban başlıyor mu oynamaya? Olabilir tabii! İdris ve Naim, ve Şahin beyler cüssesi cüssesine denk, göbekli ve pala bıyıklı adamların karşılarında şakır şukur oynamasından pek haz alıyor olabilirler. Eğer oynayan da bu sebeple, bu haz için oynadığını biliyorsa, “tercihtir kardeşim karışmayın” der, teşvik de ederiz kamuya açık yerlerde. Böyleyse böyledir desinler. Fakat kendi semtinde “pala” diye anılan bir abiyi, “ben Bakanım” havaları ile başka bir yola sokup iş aş diletmek için oynatıp, taklaya davet etmek bulabildiğim en hafif tabirle söyleyeyim terbiyesizliktir bizim oralarda. Ama bunun bunca ağır bir hakaret olduğunu anlayabilmek için önce bazı temel insani özellikleri arkasında bırakmamış olmak gerekir. Zira Bakan olmak için öpülen etek atılan takla ve göbek sayısı baş döndürmüş, akılı baştan almış, vicdan insan adalet gibi mefhumları çoktan unutturmuş olabilir. En ufak bir ikbale ulaşmak için taklanın türlüsünü atanlardan bu olaydan sonra tek beklentimiz “ne olmuş yani” demeleridir. Velhasıl, biz yazmaktan, herkes görüp duymaktan yoruldu ama ölenler öldükleri ile kaldıkları sürece, anlaşilan o ki, bu cüruf seli bitecek, bu at dizginlemekle duracak gibi değil!
CSI dizisi izlemekten sosyal meselelere başka bir gözle bakar olduk. Belki tam öyle olmadı da bunca tutuklu insan, bunca mahkeme, bunca dosya bizi böyle etti. Sonunda bir neticeye ulaştık tabii. Ana sorunu tespit ettik. Sizle paylaşmayı bir görev sayarız. İşte netice: bir kanıt ve bir de evrakta sahtecilik sorunu var bu memleketin. Başbakanımızda aynı fikirde. Daha iyi kanıt mı olur? Başbakanımızın çoktan verdiği hüküme bakarsak gazetecilerin kimi cinsel taciz, kimi evrakta sahtecilik, kimi darbeye teşebbüsten yargılanıyor zaten(!) Hayret yani! Aynı fikirdeyiz işte! Evrakta sahtecilik! Tam benim tespitime uygun!Sonra bir de tutuklu gazeteciler sorunu. Hepsi gayet “elle tutulur” kitap gibi delillerden dolayı tutuklu bulunan gazeteciler. Yalnız evrakta sahtecilik derken tam ne kastediliyor? İleriki yanlış anlaşmalardan kaçınmak için belki birkaç “case study” yapmak faydalı olabilir başbakanla bu yeni kurulmuş “anlayış” ilişkimiz açısından. Festus OkeyFestus Okey Beyoğlu Polis Merkezine sağ girmiş ama sağ çıkamamıştı. Okey’i taksirle öldürdüğü iddiasıyla Polis Cengiz Yıldız’a 4 yıl 2 ay hapis cezası verilmişti. Ama zaten polise sorarsanız pek “ makbul” adam değildi Festus. Üzerinde 12 paket eroin bulunmuştu. Diyelim ki bulunmuştu. Şimdi eroin bulununca tabii herşeyi yapabilirmiydi polis? “uyuşturucu madde kaçakçılığının” kanunlarla düzenlenmiş cezaları olduğunu ve bu cezaların ancak bir yargılama sonucunda verilebileceğini bilecek zihinsel kapasiteye ihtiyacı yokmuy du polisin? Hımm? Karara şerh koyan hâkim Keskin Karakurt ise “Okey’in karakoldaki üst araması sırasında üzerinden 12 paket kokain maddesi çıktığı yönünde düzenlenen tutanak için, “Sonradan olayın vahametini hafifletmeye yönelik olarak tanzim edildiği, maktulün uyuşturucu madde ticareti yaptığı, makbul bir kişi olmadığı yönünde delil oluşturulmaya çalışıldığı kanaatine varılmıştır” diyordu şerhinde. Üst araması sırasında oda da bulunmayan Kamotay Ayhan Akçil’in imzası vardı tutanağın altında. Nasıl güvenmeyeceksin? Bu Polis Okey’in ölümünden 18 gün sonra Beyoğlu polisince Tarlabaşı’nda Mona Musa adlı Somalili’nin evine yönelik baskına katılmış ve bu baskından sonra Frank Paul ve Maldonada Garcia adlarına düzenlenmiş, üzerinde Festus Okey’in resminin olduğu kimlikler ve 204 gram uyuşturucu bulunduğu açıklanmıştı. Halbuki Şüpheli Mona Musa, “Evinde ele geçtiği bildirilen belgelerin polis tarafından bırakıldığını”savunmuştu. Tesadüfe bakın(!) Evrakta sahtecilik derken tam olarak bu mu mesela? Anlamak için soruyorum. Bunlar değilse nedir? Neden bilemem kafama takılıyor bu soru bu son günlerde. O Gazeteci ve DiğerleriBir diğer gazetecinin duruşması görüldü geçenlerde hatırlayacaksınız. Bu davada öldürülmüş bir gazeteci vardı. Tedirgin. Tedirginliğinde haklı. Arkasından vurulmuştu. Silah vardı ortada. Sonra bir katil. Bir bebekten bir katil yaratılmıştı. Yaratma süreci derindi. Resmi kayıtlardan görülen o idi ki bu yaratma sürecinde devlet görevlileri, polisleri, savcıları, avukatları(!), devletin gazetecileri, devletin resmi ispiyoncuları, askerleri, paşaları hepsi birlik ve beraberlik içinde çalışmış idi. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun raporuna bakarsanız mesela cinayetin ardından bazı evrakın ortadan kaybolmuş, bazılarının ise orijinal olmadıkları saptanmış, cinayetin aydınlatılmasında önem taşıyan belgelerden bazılarının tarihlerinin değiştirilmiş, hatta kurşun soran sms ler “düzeltilmiş”ti. Evrakta sahtecilik derken mesela bu mu kastedilen tam olarak? Cinayet günü katili cinayet anında arayan beş kişinin kim olduğunu öğrenemedikti bir türlü. Baktı, baktı, baktı bu davaya adalet(!). Örgütü göremedi. Folklor öğreten cd’lerdeki sayılardan şifre, kitaplardan örgüt, plastik su borusundan silah çıkartabilen zihniyet o kanıtlarla, o gazeteciyi öldüren o örgütü ortaya çıkarmaya çalışan diğer gazetecileri parmaklıklar ardına koydu. O gazeteciyi öldüren katiller ile bir tutmaya çalışarak. Zevahiri bile kurtarmaya zahmet etmedi. Tutuklu gazetecilerin her duruşması skandal ve bu duruşmalara “tiyatro” diyerek tiyatroya hakaret ediyoruz çoktan beri.
Onur için!Bu memleketin insanlarını düşünmeyenler ayılarını düşünürler mi? Hesabınızı şuradan biçin: Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun başına gelenleri hatırlayın.peki ben hatırlatayım; Onur Hoca, üç diğer araştırmacı ile birlikte “The causes of deaths in an industry-dense area: example of Dilovası (Kocaeli)” başlıklı bir araştırma yapmıştı. Mealen; Endüstri yoğun bölgede yaşayanlarda ölüm nedenleri: Dilovası örneği (Kocaeli). Araştırma sonuçları bir hayli vahimdi. Onur Hoca da onurlu bir şekilde hem kamuoyuyla, hem de etkili ve yetkili kimselerle paylaşmıştı bu sonuçları. Demiş ki: “Kan ve dışkıları bırakın, doğum yapıp çocuk emziren annelerin sütünde bile çinko, demir, alüminyum, kurşun, kadmiyum tespit ettik, tehlike büyük” Hatta TBMM’ndekilere kadar uzanmıştı. Hatta bir “meclis araştırma komisyonu” bile kurulmuştu. Noolmuştu peki bunca araştırma ve bilgilenmenin sonunda? Bu zatı muhteremler ne yapmıştı bu hususta? Hiç! Hiç birşey olmamıştı. Yani “siz ölün kardeşim, ister iş kazasından ölün, ister işsizlikten, yoksulluktan, açlıktan, iş güvencesizliğinin yolaçtıklarından ölün, ister prostat ve mide kanserinden ölün Dilovası’nda havada ve tozda memleket limitinin 30 kat ve AB limitinin tam tamına 240 katı üstünde rastlanan Kadmiyum yüzünden. “ demişlerdi muhteremler. Öyle demeseler, ölün demeseler gereğini yaparlardı. Tabii kendilerince gereğini yaptılar. Haksızlık etmeyelim. O günden bu güne Onur Hamzaoğlu’nu mahkeme kapılarında süründürmek peşindeler. Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu -ki kendisi AKP’nin kuruluşunda Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte aktif olarak görev almışmış-ve Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman elbirliği ile “haberin geniş halk kitlelerine ulaşmasını sağladığı, araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak amacıyla kullandığı” iddiasıyla yargılanması için savcılığa şikayette bulunmuşlardı. Prof. Dr. A. Murat Tuncer’in başkanı bulunduğu Kanserle Savaş Dairesi ise “amman işimizi elimizden alıyor!” diye olsa gerek yememiş içmemiş YÖK’e şikayetlenmiş, YÖK de, Kocaeli Üniversitesi’ne yazmış. Üniversite de Hoca hakkında disiplin soruşturması açmıştı. Rektörlüğü izin verirse TCK’nin 213. maddesi uyarınca 2 ila 4 yıl arasında hapis istemiyle yargılayacaklardı. Bu soruşturma hala sonuçlanmış değil. Ama Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun yerel basında Onur Hamzaoğlu ile ilgili epey atıp tutmuş işi hakarete vardırmıştı. Onur Hamzaoğlu’nun Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı aleyhinde açtığı hakaret davasının ilk duruşması 31 Mayıs 2011 günü Kocaeli Adliyesinde gerçekleşmişti. Duruşma sonrasında kalabalık bir katılımla Kocaeli’nde “Akademik Özgürlük ve Toplumsal Sorumluluk» Forumu yapılmıştı.Davanın ikinci duruşması, 15 Eylül Perşembe günü saat 11›de aynı mahkemede yapılacak. Onur›una sahip çıkmak isteyenlere duyurulur.Farkımız ne ola ki?Ayılara ve bizlere gelince. Direniyoruz. Ergenenin yaşayamayan balıklarıyız. Dördüncü derece atık suyuna dönüşen o güzel nehirden zehirlenen bitkiler hayvanlar ve insanlarız. İspir bölgesinde inşa edilen HES ve barajlar yaşam alanlarımızı parçalıyor. Soyak tarafından inşa edilen Gülbağ Hidroelektrik Santrali’nin (HES) inşası sırasında su yataklarımız dinamitlendi. Çoruh ve tüm kolları HES ve baraj nedeniyle şantiye ve dinamit yatağına döndüğü için sığınacak yer kalmadı. Sığınacak yer kalmayınca birimiz tutmuş bir köyün yolunu. İki kişiyi öldürmüş. Bu bozayı için vur emri çıkarılmış. Savaş çığlıkları atan katiller alkışlanırken,yeri yurdu tahrip edilmiş ve deliye dönmüş “bilinçsiz” bir bozayı için vur emri çıkarılmış. İşte intikam ve katliam duygularının en somut hali. Ama biz öte yanda kalanlar, ayıların safında kalanlar savunuyoruz kendimizi. Erzurum’un Tortum İlçesi’ne bağlı Bağbaşı Beldesi’nde köylüleriz tam bin beşyüz kişiyiz birinci köprü üstünde duran, iş makinelerinin önünü kesen. Sinop’un gerzesinde, Yaykıl Köyü Çakıroğlu Mahallesi’nde gaz altındayız termik santrallere karşı. Yahut nükleer, yahut bu ekolojik talan. Ayılarla aramızda bir fark var mı? Varsa bile bu umutsuzca yaşam alanını savunan gariban ayıların lehine şüphesiz. Zira bizim türümüzün en az yüzde ellisi bunların nedeni. Bizim türümüzün-boz ayının aksine oy kullanabilen- yüzde ellisi bağıra bağıra gelen bu ekolojik talana, üzerinde yaşadığımız toprağın, hayatımızın kaynağı havanın ve suyun talanına yani AKP’ye onun politikalarına evet dedi bile isteye.
“Gülbahar, sen nesin? Hatırlıyor musun? Kes sesini, şimdi değil!! Parmak basıyorum, “İyi günler, Burger King!” Çağrılar, çağrılar, çağrılar… Çekiyorum, bir tane, bir tane, bir tane daha… Saatler geçmiş, saat 18.00. Mola yok! Çağrılar, çağrılar, çağrılar… Saat 20. Mola yok! “Hadi, hadi, hadi…! Şak, şak, şak… Saat 21, mola yok! “MOLA, MOLA, MOLA İSTİYORUM, MOLA”Sidik torbam şişmiş, patlamak üzereyim.Pedimi değiştiremiyorum, tuvalet yasak. İçimden bir ses “Sen nesin, diye soruyor. Bir robot ya da bilgisayarın, bir parçası mı? Kes, kes, kes… İyi günler Burger King Ben GÜLB…”Bu dünyanı güzelleştirecek ne varsa. Tüm potansiyellerimizi biz bir makinenin parçasına dönüştürerek heba eden kar uğruna bizi öğüten bu sistemin kulaklıklara ve telefona dönüştüğü yer orası. Hem çağrı merkezi. Hem de Burger King’in Çağrı merkezi. Evet Ateş bizi çağırıyor!Sendika ve Ses kalitesiBurger King ve Çğrı Merkezi denince gülümseyen dinç ve prezentabıl suratının kenarına iliştirilmiş bir mikrofon ve kulaklıklarla mutlu mesut bir insan gelebilir aklınıza. Ama durum birzacık farklı tabii. Çalışırken ayağa kalkmak için süpervizorünüzden izin almak zorundasınız. Tuvalete gitmek? A sırası mı şimdi canım, tam siparişler yağarken, sık biraz. Pedini değiştirmek mi istiyorsun? Onu da sık. Bak hala mola diyor. On bir saat çalış bakalım böyle. Tepende de durmadan şak şak iki elini birbirine vuran ve de daha çabuk daha çabuk diye baskı yapan bir zebani. O zebani illa da gidersen tuvalete misal, gelip peşinden “hadi çık çağrı bekliyor” diye bağırıyor. Ertesi gün 3 dakika geç mi kaldın geç kalanların sıraya dizilip bekletilmesi gibi insani uygulamalar da var. Hah şikayet ediyorduk ya ayağa kalkmak izne tabii diye. Şimdi dikilin iste tek ayak üstünde peşin peşin. Yani senin iyiliğin için. Hatta değilsen mola gibi boş işlerle uğraşma. Git müşterilerin adreslerini gir bilgisayara. Ama yaranamazsın, tam bu sırada “hatlar niye boş” diye yağmur gibi hakaret, kötü muamele. Yıldın mı bunlardan gidip örgütlendin mi? O zaman ses kaliten bozulabilir Tez-Koop-İş’e üye olan Murat Yıldız’ın sesi kalitesi bozulmuş bu yüzden misal.Sendikanın işveren nezdinde “terörist” olanına çok rastlamıştık da ses bozanı ilk oldu. İsmail Yıldız, Pınar Bat, Gülbahar Bat’ın sesi bozulmamış ama yine de kapı önüne konmuşlar. Muhtemelen onların da aniden “performansı” düşmüştür Murat’ın atılmasına itiraz ettikleri sırada potansiyel sendikacılar olarak.Ateş Sizi ÇağırıyorÇalışma şartları ve vaziyet biz “müşteri”lerin gözünde pek açık. “Müşteri”ler olarak hiç de memnun değiliz durumdan. Yani “çalışanına bunu reva gören bize neleri reva görür” diye derin şüpheler içindeyiz.Şimdi soru şu, Ata Gruba bağlı Tab Gıda’nın sahibi olduğu Burger King sağda solda “eski çalışanlarını” suçlamayı bırakıp çalışanlarının örgütlenme hakkına saygı gösterecek mi? Şu ödülü aldık bu ödülü aldık saçmalığını bir kenara bırakıp sendika ve işçileri meşru birer muhatap olarak kabul edip tanıyarak çalışma koşullarının düzeltilmesine yönelik adımları onlarla birlikte atacak mı? Yoksa Florida’daki Maya, Latino, Haitili Göçmen domates işçilerinin, Immokaale İşçileri Koalisyonunun oradaki abilerine yaptırdığı gibi burada da diz çökmek mi istiyorlar? Sipariş Yok! Destek Var! facebook kampanyasında 20.000’e yakın “müşteri” işten atılan emekçilere desteklerini belirtiyorlar. 444 54 64 Burger King’i arayıp 1 i tuşlayıp, çağru merkezi çalışanlarına “sendikalı olma mücadelenizi destekliyoruz sipariş yok destek var” diyorlar. 20.000 daha mı lazım? Bundan iyi(!) reklam olmaz bana sorarsanız Burger King’ciler. Daha da masraf etmeyin.Ha bu işin Sbarro’su var, Popeyes’i var diyorsanız ona da tamam. Ama “Ateş Sizi Çağrıyor”.Bence iş daha da karışmadan, Texas Pasific Global, Cüneyt Zapsu bu işe dahil olmadan, yüz altmış dört bin bakterili-virüslü köfte nereye gitti soruları tekrar sorulmadan, Tarım Bakanlığı iyice kafayı sıyırmadan, Tab Gıda kimin, Fasdat kimin meseleleri tekrar piyasaya çıkmadan. Şak, şak, şak! Mola yok! Anlıyorsunuz ya!İbrahim Abi’ye Not:Haziranın gelişi mayısın sonunda belli oldu. Mayısın sonunda, Hopa’da Metin Lokumcu’yu katlettiler. Ve şom ağızları hâlâ konuşmakta. Mayısın sonunda seni hastaneye kaldırdılar. Haziran’da düşenler düştü aklımıza. Memleket hasretini bir kalp ağrısı gibi senelerce taşıyan ve en sonunda yine o kalp ağrısının elimizden aldığı Nazım, Ahmed Arif. Denizin çocuklarından Kazım Koyuncu. Ama şimdi senden bu gidişe dur diyecek bir haber bekliyoruz. İbrahim Abi, makus kaderimizi değiştir, feleğin çemberini kır. Bu Haziran karanlığına son ver.
Sayın Cumhurbaşkanım,Ben ÖSYM başkanı olmaya karar verdim(siz cumhurbaşkanı’nın dışında kalanlar ve özellikle beni yakından tanıyanlar; gülmeyin!) Yani benim sizden istirhamım beni ÖSYM başkanı yapmanız. Ama isterseniz bu karara nasıl vardım nasıl duygusal ve zihinsel süreçlerden geçtim bunu size etraflıca bir anlatayım. Sanırım ÖSYM başkanı yapacağınız şahsı yakından tanımak istersiniz. Yani önceki başkanı nerden tanıyorsanız, (belki bıyık mevzusundan, belki melul bakışından bilemiyorum) hemen tatmin oldunuz ya. Sonra da pek üzüldünüz duruma. Yani ben anlıyorum üzüntünüzü. “Kurtlu baklanın kör alıcısı olur” dediniz, ama olmadı. Yani canım gençlere değil de, bu Ali Bey’e ben de gerçekten çok üzüldüm. Yani 1.700.000 gencin lafı mı olur Ali Bey’in çektiklerinin yanında, bir komploya kurban gitti zaar. İntihal felan. Komplo üstüne komplo. Ne talihsiz parti AKP, ne talihsiz bir insan Ali Bey. Bu ne yaman paralellik. (yani şimdi tam burada Sırrı Abi’nin lügatımıza soktuğu bir laf gelmekte aklıma. Şerkometiyle üzülen kunnigiyle sevinir miydi? Yani duruma uymamış olabilir ama benim aklıma geldi bi kere.) Benim ÖSYM başkanlığım dönemimde de öyle olsun istiyorum.Yani tatmin olun istiyorum. Başıma bir şey gelse, benim için de derinden üzülün istiyorum. Mevzuya döneyim. Memlekette bu kadar işsizlik var. Her dört gençten biri işsiz. Buna artık iş aramaktan vazgeçenler ve ayda bir gün yarım gün bile çalışsa “çalışıyor” sayılanlar dahil değil. “Eee” diyeceksiniz “mevzu ile ne ilgisi var?” Söyleki; işte bendeniz bu iş aramaktan vazgeçmiş, bu sayıya dahi sokulmayanlardanım. Yani nasıl söylesem, piyasadaki işleri pek cazip bulmuyorum. Şöyleki, işçilik etsem, çoğu sigortasız ve asgari ücretten. Taşeronu var, elektrik, su parası, kira her ay dayanır kapıma ama alamam maaşımı. Ha bir de, her on bir ayda önüne koyuyorlar kağıdı tüm çalıştıkların çöpe. Hem iş kazası riski de çabası. Elimi kolumu falan kaybederim diye korkuyorum. Hayır yani, engelli olmak bu memlekette ayrı bir eziyet de, o bağlamda. Engellilik oranım bir gecede bir genelgeye değişir, kalakalırım. Öğretmen olsam tuttururlar şimdi sözleşmeli olacaksın diye. Asistanlık etsem 50/d var. “Doktoran bitti mi, hadi kapı dışarı” diyecekler. Özel üniversitede çalışsam bir kart tutuşturacaklar elime. Akademik sorular gelecek mesela; “hangi saate girdin hangi saatte çıktın”. “Mal sahibi”, yani mütevelli heyeti başkanı yakalayacak kolumdan erken çıktım diye, indirecek beni servisten.-Tabii bu üniversitenin dağbaşında olduğunu söylememe gerek yok- Tembihleyecek tüm servis şöförlerini; “ hocalar beşten önce çıkarlarsa servise almayın” diye. “Yüksek lisansa şunu al, bunu alma”, talimatlar felan. Yani hepsinde de verimlilik, performans felan diye tutturacaksınız. Hiç birinde iş güvencesi yok. Örgütlenme özgürlüğü yok. “Sendika felan?” “Hadi kapı dışarı!”. Neyse neyse. Hadi bunlar olmadı, tamam. İki üç dönüm toprak var memlekette benim. Dönüp tarımla uğraşsam? Ama kondurdunuz oraya Çan Termik Santrali’ni. Siyanürü var, madeni var. GDO’su var, tohum yasası var, HES’i var. Daha ekerken mazot parası, tohum parası, ilaç parası, gübre parası diye, çokulusluların eli cebimde. Bütün sene çalış, mahsulü götür, oradan borçlu çık. Çık! Hayvancılık; yem parası, büyüme hormonu, sakatattan ve kandan yemler. Hayvanlar perişan ben perişan. İçim kaldırmaz. Hangisini yapsam zaten bu şartlarda emekli olamayacağım. Ha ama milletvekili olursam? Buna aklım yatmadı değil. Ama YSK attı bizi dışarı. Sanırım yanlış partiden olmuşum sayın cumhurbaşkanım. Ama Allah YSK’dan razı olsun. Beni büyük bir felaketten korumuş. Zira bazı milletvekilleri için yerlerde sürüklenmek de var, ağzına burnuna yumruk yemek de var. Hakaret var. Gece baskınları var. Çadırların başına geçirilmesi var. Plastik sandalyelerin bile bölücü diye yakılması var. Sadede geleyim. Benim gözüm ÖSYM Başkanlığı’ndan başkasını görmüyor. Bir kere iş güvencesi var. Ne yapsan o görevdesin. Yani adil olmasa da yıllardır yapılan işi berbat et, ister bir 1.700.000 genci mağdur et, ister ALES yapama. İster şifre dağıt. Performans/verimlilik kriterleri de yok. Şahane!. Biz sefillere uygulanan o performans/verimlilik kriterleri Ali Bey’e uygulansa vazifesi sınav yapmak olan bir kurumun başı, her sınavı elini yüzüne bulaştırır da, sonra orada durabilir mi? Duruyor işte. Örgütlenme özgürlüğü de var. Yani doğru networkün içinde olacaksın.Son olarak, Ali Bey’in gidişi kısmetse ne zaman? Bana olumlu olumsuz bir cevap yazarsanız 1 Mayıstan önce. ÖSYM başkanı olamazsam, 1 Mayıs’a gideceğim.Saygılarımla.
Sabahat Tuncel bir komiserin suratına bir tokat atmış. Bir milletvekili Bengi Yıldız elinde taşla görüntülenmiş. Memleketimin beyaz gazetecileri televizyoncuları “ama, ama” diyorlar, “siz de şiddet kullanmış oldunuz.” Bundan öncesi zaten yoktur. Bundan önce fotoğraf makineler ve kameralar “nedense” orada değildir. Ya da basın emekçilerine haksızlık etmeyelim oradadırlar, ama gönderdikleri fotoğraf ve görüntüler bir türlü giremez görüş sahamıza. Nedense bayramını kutlamak için meydanlara çıkmış bir halka gaz, tazyikli su, copla müdahale ederken, durumu sakinleştirip bayram gibi bir bayram kutlama çabasındaki milletvekilleri polise arkalarını dönüp kalabalığa dert anlatmaya çalışırken arkalarından sıkılan suyun görüntüleri de yoktur. Ya da vardır ama ulaşmaz, ulaşamaz.Adalet DuygusuAh ama bu bir nevi gelenektir. Tek bir kişi soruşturulmaz ve yargılanmaz ya da görevden el çektirilmez orada yaptıkları için. Sanki tüm olanlar için, tüm yapıp edilenler hak edilmiş gibi davranılır. Oranın halkının belediye başkanlarının ellerini kelepçelenmezler yalnız. Bir de milletvekilleri yumruklanır, üzerine gaz ve su sıkılır, coplanırlar, meclis önlerinden gözaltına alınırlar, hapis yatarlar. Bu milletvekillerine gaz bombaları atılabilir, geçen yıl mesela Silopide bacağı kırılabilir Sevahir Bayındır’ın, Hasip Kaplan hastaneye kaldırılabilir. Sevahir Bayırdır’ın bacağını kıranlar Hasip Kaplan’ı hastanelik edenler hakkında bir soruşturma bir işlem? Yok! Böyle oldu diye bir kıyamet kopması? O da yok! Silopi Cumhuriyet Savcılığı ilgili komiserin suç duyurusuyla Sabahat Tuncel hakkında, “halkı suç işlemeye teşvik etmek”, “terör örgütü propagandası”, “güvenlik güçlerine mukavemet ve hakaret”, “gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet”le suçlamaları ile soruşturma başlatır. Yalnız bu iki olayı karşılaştırmak bile adalet duygumuzu yeterince zedeler. Yalnız bunlara bakmak bile “niye isyan ediyorsunuz?” sorusuna, bir yanıttır.Niye isyan ediyorsunuz?Diyarbakır cezaevinde b.k çukurlarına mı sokuldunuz, b.k mu yedirildiniz, insanlıktan mı çıkarılmaya çalışıldınız, askılara mı alındınız, sıra dayaklarından mı geçirildiniz? Elleriniz arkadan bağlanıp diz mi çöktürüldünüz, tecavüze mi uğradınız, Elektrik mi verildiniz, Adınız diliniz yok mu sayıldı. İnsanlık onuruna inanmak için canınızı mı verdiniz Mazlum Doğan misali bir yeni günün sabahında. Ve belki o kadar karanlıktı ki Diyarbakır zindanı ve öyle derindi ve ağırdı ki karanlık, insan kalabilmenin yolu hafiflemekti, bir ışığa mı dönüşmekti bir başka newroz sabahı, Ferhat mı, Necmi mi, Eşref mi, Mahmut mu adınız? 1992›nin 21 Mart sabahında o ışık mıydı aydınlatan yüzünü insanların. O insanlar ki otomatik silahlarla taranarak can verdiler. Sonra dün «kart kurt kürt» diyenler, Kürt diye bir şey yok diyenler, «bir Türk bayramı olan nevruz»u keşfettiler yine dün. «Sosyalizm lazımsa onu da biz getiririz zihniyeti, “nevruz kutlanacaksa onu da biz kutlarız” diye dirildi yeniden. Öyle pişkin. Ateşlerin üzerinden atladı devletlüler.Katilin GözyaşlarıŞimdilerde açılım konuşuyoruz, toplu mezarlar açıladururken “orada.”Eski “devlet görevlisi” yeni “katil” Ayhan Çarkın bile çark etti. “Güneydoğu’da ilk gönderilen 320 kişilik Özel Harekat grubundaydım. Korkunç şeyler yaşandı o bölgede. Hepimiz kana bulaşmıştık. Bir köye gittiğimizde baktık adamın biri gelmiş, çoluğunun çocuğunun içinde bir adamı çırılçıplak soyuyor, toplamış dayak atıyor” diyor. Yetinmeyip ekliyor; “Bu millete b.. yedirdiler. Kürtlerden özür dilenmeli. Hakikatleri araştırma komisyonu açılsın gider her şeyi anlatırım. Benimle birlikte olanları bu ülkeye ihanet edenleri söyleyeceğime yemin ediyorum.” Durmadan konuşuyor. “Mardin’in Pınarcık Köyü’nde bir katliam yaşandı. Katliamı provokasyon amaçlı, JİTEM’in oluşturduğu gruplar yaptı. Çoğu çocuk 30 insan (ağlıyor). O insanları örgüt öldürmedi. Başbağlar katliamı, Bilan kazası olayı, Jave köyleri, hepsini aynı ekip yaptı. Başbağlar, Ergenekon zihniyeti ürünüdür.” Namlı katil gözyaşlarına boğuluyor.Tarih ve UtanmaAçılıma, toplu mezarlara, işkencelerin belgesellerine, tanıklıklarına, katillerin bile itiraflarına rağmen. Değişmeyen bir şey var. Ben “Kürt olduğum için ezildim, eziliyorum” diyen bir yazara, travmatik Türkçe öğrenme anısını anlatan bir yazara hala, “hayır sen ezilmiyorsun” deyip uzun uzun neden ezilmediğini anlatıyor bir Türk ve beyaz gazeteci utanmadan. Aynı utanmazlıkla “efendim siz de şiddet uygulamış olmuyor musunuz?” diye soruyorlar Bengi Yıldız’a. İktidar seçim yatırımı demeçler geveliyor. “seçmen cezasını verecek” miş. Hiçbir hukuksuzluğu ve ayrımcılığın hesabını sormayanlar o tokadın “densizliğin” hesabının sorulmasını istiyorlarmış. Asıl densizlik işkence, ölüm ve imha cenderesinden geçmiş ve hala barış isteyen bir halkın ve o halkın temsilcileri karşısında o halka hala zulmetmeye kalkan bu cürettir. Diyarbakır Cezaevinden insan olarak çıkabilmiş ve hala barış diye direten Ahmet Türk karşısında mahcup olmadan insanlığından ve küçüklüğünden utanmadan siyasi hesaplarını sürdürebilmektir. Masaya oturmadan en azından özür dilemeniz beklenir iktidar sahibi olarak. Dünya tarihine Diyarbakır Cezaevini de geçirmiş bir devletin üniforması sırtınızda ya da adınızın önünde emniyet amiri/komiser sıfatları ile gidiyorsanız hele oraya açılım tantanaları eşliğinde, kat be kat mahcubiyet duymanız gerekir. Ama yok “devlet politikasını” uyguluyorsanız, ağzınızın ortasına tarihin tokadını yersiniz bir Kürt kadının eliyle. Ve bir şey daha söyleyeyim o yediğiniz tokat, tokat bile sayılmaz bugüne dek yaptıklarınız yanında.
Nerden başlayalım bilmiyorum gündem yoğun. Bir yanda başımıza bir torba yasa geçirilmesi mevzubahis. Öyle bir torba ki içinde ne arasanız var. Ha ama adalet özgürlük felan gibi şeyler arıyorsanız o elimizde kalmadı. Elimizde “çıkma” “insanlık anıtı” var onu verelim. Zira başbakanın bıktıran usandıran hitabet sesi kulaklarımızda yankılanıyor hala zira kendisi vurgulamadan duramıyor:”Bir şeyi daha vurgulayacağım: Hasan Harakani’nin türbesinin hemen yanı başında bir ucube oraya koymuşlar. Bir garip bir şey dikmişler. Tabi bu oradaki tüm vakıf eserlerinin, o sanatkarane eserlerin olduğu yerde böyle bir şey olması düşünülemez. Konuyla ilgili olarak belediye başkanımız görevini süratle yerine getirecektir. Bunu süratle bekliyoruz. İnşallah ilk gelişimizde bunu da göreceğiz. O çevreyi istimlak ederek, o bölgeyi de gayet güzel bir park haline belediye getirecektir.”HES?Bence el atmışken öyle parkla falan bırakmasınlar. Bir HES mesela?.konduruversinler oraya. Yahut etrafta yaşayanlara “efendim işte şu kadar masrafla evinizi şöyle yapmanız lazım” desinler. “Yoksa hadi kapı dışarı” desinler. Elleri alışık. Müesses nizamin bile kutsal saydığı mülkiyet hakkına da saldırsınlar bir güzel. Haa tabii bu ilke en azından orta sınıf olmayınca işlemiyordu. Unutmuşum. Başbakan gayet bilinçlice bir sanatsal ayrım yapıyor zaten. Neyin sanat neyin sanat olmadığını anlatıyor kendine göre. Bu yorumla kalsa iyi. Yorum der geçeriz. Olmadı tartışırız kendisiyle de, o tartışma sırasında “ananı da al da git” diyebilir tabii başbakan. O günkü sinir katsayısına bağlı. AKP demokrasisinin sınırları ve sinirleri. Diğer yandan aslında başbakanın bu “ucube” yi “ahlaksız” da bulmasını da beklerdik kendisinden. Zira memleketin ahlak terazisi kendi ellerindedir.AKP kadroları dizi piyasasına!Hem de bir bakıştan, bir mum söndürmeden eşcinsellik çıkarabilen bu mümtaz şahsiyetlerin-ki eşcinsel demeye dilleri varmıyor da ima ediyorlar- “insanlık heykeli”nden herhangi bir “ahlaksızlık” çıkarmamaları nasıl bir gaflettir?. “insanlık” bu bir yerinde mutlaka bir “ahlaksızlık” vardır . Diğer yandan AKP’nin en tepe kadrolarının bu hayal gücü ile sanat alemini veya dizi piyasasını kendilerinden bu güne dek mahrum bırakmaları büyük kayıp zannımca. Her baktığında bir ahlaksızlık bir müstehcenlik görmeyi, hayal etmeyi becerebilen gözler ne yaratıcı yapıtlar verebilirdi. Yazık bu potansiyele. Ama tam bunları yazdığım sırada RTÜK milli değerlerimizi kurtardı, yaşasın. Muhteşem Yüzyıl dizisine uyarı verildi sonunda. Oh!. Hani Bülent Arınç “gereken yapılacak” demiş idi. Ancak gereken tam olarak bu mu bilemiyoruz. Belki Bülent Arınç veya Tayyip Erdoğan senaryo yazarı olarak değil de başrol oyuncusu olarak mesela-eveeet öneriyorum- Kanuni Sultan Süleyman olarak girmek istiyorlar bu piyasaya? Belki gereken bu sevgili Meral Okay ve tum prodüksiyon. Önce onlara gitmeliydiniz.Mustafa ve SüleymanAh ama iste çivisi çıkmış dünya. Bir yanda Tudorlar var, diğer yanda Spartacus. Bizde de Muhteşem Yuzyıl var. İlle de izleyeceksin! Bulduk izledik kayıtlı halini. Can Dündar’ın Mustafa’sını izlediğimde ne hissetiysem bunda da o. Mustafa’nın vizyona girdiği ilk günlerde izledik üç arkadaş. Söylemesi ayıp o vakit üçümüz de tarih konusunda yüksek lisans tezlerimizi bitirmiş doktora öğrencileriyiz. Az buçuk “meslekten” “tarihçi” sayılırız da yani. Sinemadan çıktık, birbirimizin suratına baktık. “Eee? burada Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi derslerinden farklı ne var şimdi?” dedik. “bir nevi resmi tarih” bulduk yani Mustafa’yı. Sonra kıyametler kopunca anladık, Can Dündar ne cesaretli biz ne pervasızmışız meğer. Muhteşem Yüzyıl’ı izledik, radikal bir yan göremedik. Gözlerimiz kör olsa gerektir. Sıradan bir tarih dersinde okuduğunuzdan farklı ne var bu dizinin içinde onu anlamadık. Tabii mesele döndü dolaştı geldi yine aynı konuya. “Bu adamlar buraya bakıp neler görüyorlar?”a. Zaten tarif ettikleri türden sıkıntıdan iç bayıltan dizileri TRT çekmişti bir vakit. Yemeyen, içmeyen, sevişmeyen padişahlar, devlet adamları sürü sürü geçmişti mavi ekrandan. İsterlerse onları bir daha izleyiversinler. Bu arada Kanuni ha bire deviriyor dizide şerbetleri. İçki yok yani. Sevişme? Herhangi bir sevişme sahnesi gören oldu mu dizide? O da yok. Ama iması bile yetmiş bizim hayali gücü geniş kitlelere. Harem kelimesinin kendisi çileden çıkartmış bastırılmış bilinçaltlarını. “Efendim harem 1540’da Topkapı sarayına taşınmış, 1520’lerde haremi niye Topkapı’da gösteriyorlarmış”. Hımmm!! Kaldıralım diziyi o zaman yayından! Ya gariban milliyetçi Spartacus izleyicileri ne yapsın. Bir de not konulmuş dizinin başına Roma İmparatorluğu’nda mevzubahis olan sefahati ekranlardan göstermeye çapımız yetmiyor diye. Alenen hakaret yani. Yok mudur roma imparatorluğuna sahip çıkacak bir babayiğit? Ben en çok da Tudor’lara acımaktayım tabii. Entrikalar içinde zevk ü sefahat içinde gösterilen hanedanlar. Yahu niye kimse ayağa kalkmıyor Birleşik Krallık’ta tarih elden gidiyor diye? National Archives’a gidip bakın anlarsınız ne zayıf, ne zayıf canım bunların tarih bilinci.Live Porn Project!Bu arada bir öğrencinin bitirme projesinden bahsedecektim: “The Porn Project”. Ama memleketin hali o nebze pornografik ki bu projeden bahsetmeye yer kalmadı. Bu arada kaşla göz arasında işten atılıverdi akademisyenler Bilgi Üniversitesi’nden. İş güvencesi hak getire. Gözümüzden kaçtı sanılmasın.Tabloya baktıkça beni efkar bastı. Arkadaşlarım bilir, kafam içki içmeden de güzel olduğundan pek içkiyle aram yoktur. Ama şimdi gidip bir yerlerde içki içmek niyetindeyim. Hani yani içki servisi yapılan bir kır düğünü, konser, zabıtadan yoksun bir sahil, yahut içkili davet vermeye cesaret etmiş bir arkadaş bulabilirsem. İnattan değil haa, efkardan diyelim biz, kızılcık şerbeti niyetine.
