SORU: SGK’ya kimler borçlanabilir? Nereye başvurmak lazım?İstanbul/ Muzaffer Sencer“Hİzmet Borçlanma İşlemlerinin usul ve esasları Hakkında Tebliğ”e göre “5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri kapsamında sigortalı sayılanlar ile bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra ilk defa (c) bendi kapsamında sigortalı olarak çalışmaya başlayanlar, 5510 sayılı Kanunun 5 inci maddesi gereğince haklarında bazı sigorta kolları uygulananlar, isteğe bağlı sigortalılar, 2925 sayılı Kanuna tabi sigortalılar ile bunların hak sahipleri” 5510 sayılı Kanunun 41 inci madde hükümleri gereğince borçlanma yapabilirler.Yine 5510 sayılı Kanunun 41 inci maddesi uyarınca; a) Kanunları gereği verilen ücretsiz doğum ya da analık izni süreleri ile 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki sigortalı kadının, ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra iki defaya mahsus olmak üzere doğum tarihinden itibaren geçen iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmaması ve çocuğunun yaşaması şartıyla talepte bulunulan süreler, b)Kanunun 4 üncü maddesinin (b) bendinin (1) ve (3) numaralı alt bentlerine göre zorunlu sigortalılıkları devam edenler hariç olmak üzere, er veya erbaş olarak silah altında veya yedek subay okulunda geçen süreler, c) 4›üncü maddenin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında olanların, personel mevzuatlarına göre aylıksız izinde geçen süreleri, d) Sigortalı olmaksızın doktora öğreniminde veya tıpta uzmanlık için, yurt içinde veya yurt dışında geçirdikleri normal doktora veya uzmanlık öğreniminde geçen süreler, e) Sigortalı olmaksızın avukatlık stajını yapanların normal stajda geçen süreleri, f) Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında geçen sigortalılık süreleri hariç, sigortalı iken herhangi bir suçtan tutuklanan veya gözaltına alınanlardan bu suçtan dolayı beraat edenlerin tutuklulukta veya gözaltında geçen süreleri, g) Grev ve lokavtta geçen süreler, h) Hekimlerin fahri asistanlıkta geçen süreleri, ı) Seçim kanunları gereğince görevlerinden istifa edenlerin, istifa ettikleri tarih ile seçimin yapıldığı tarihi takip eden aybaşına kadar açıkta geçirdikleri süreler, borçlanma kapsamına alınmıştır.SİgortalIlIk ŞartIBorçlanmalarda diğer bir şart da “Sigortalılık Şartı”dır. Hizmet borçlanmalarında, 5510 sayılı Kanun veya mülga sosyal güvenlik kanunlarına göre tescil edilmiş olmak yeterli olup, sigortalının kendisi tarafından yapılan başvurularda borçlanma talep tarihinde, hak sahiplerince yapılan başvurularda ise sigortalının ölüm tarihinde fiilen sigortalı olma şartı aranmaz. Ancak, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 5434 sayılı Kanuna tabi hizmetleri olanlar ile ara vermeksizin 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında sigortalılığı devam edenler ve bunların hak sahiplerince yapılacak borçlanma taleplerinde 5434 sayılı Kanun hükümleri uygulanır.Nereye BaŞvurmalI?Hizmet borçlanması yapmak için; a) İlk defa 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine tabi çalışmaya başlayan sigortalılar, 2925 sayılı Kanuna tabi sigortalılar ile mülga 506, 1479 ve 2926 sayılı kanunlara tabi olan sigortalılar ve hak sahipleri sosyal güvenlik il/merkez müdürlüklerine müracaat edeceklerdir. b) 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başlayan, 5434 sayılı Kanuna tabi iştirakçi iken, Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibariyle 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamına alınanlar ile bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olarak çalışmış olup, 5510 sayılı Kanunun4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine tabi olarak yeniden çalışmaya başlayan sigortalılar ile hak sahipleri, c) 5510 sayılı Kanunun 46 ve geçici 4 üncü maddelerine göre yapılacak borçlanmalar için 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine tabi olan sigortalılar, bağlı bulundukları kamu idareleri aracılığı ile kurumca örneği hazırlanan borçlanma belgesi ile Sosyal Sigortalar Genel Müdürlüğü Sigortalı Tescil ve Hizmet Daire Başkanlığına, müracaat edeceklerdir.Yitirmeye veİlkay’a dairDoktorlar umutsuz konuştular hep. “zor” dediler. Ama biz onun hep en zorların içinden, imkansızların içinden mucizeler çıkardığını bildiğimizden umut ettik. En çaresiz anları ömrümüzün, Siyasal’ın İlkay’ı (Akça) dün adaletsiz ve zor bir hayattan ayrıldı. Bizi arkada boğazımızda bir düğümle bıraktı. Aynı adaletsiz ve zor bir hayatın içinde daha eksilmiş. Ama bazı insanların mirası birkaç eşyadan daha fazladır hep. Hepimizin içinde onunla ve ondan öğrendiğimiz bir şeyler var bu adaletsiz ve anlamsız hayatı daha adaletli ve anlamlı kılmaya dair.Hoşçakal İlkay.
hak
“O bir yıl önceki bir olaydı” diyorlar, “o iki yıl, şu beş yıl, diğeri 10 yıl önceydi” diyorlar. Hele yirmi otuz sene önce olanlar, yüz sene önce olanlar ise zaten tarihçilere bırakılmalı. Tarihin işlevi ise geçmişe dair bazı şeylerin hatırlatılması ve altının çizilmesi iken, bazılarının ise bilinçli bir unutturulması, yok sayılması. İçinde yaşadığımız çağda ve toplumda bazı tarihi figürler ve anlar her gün vurgulanır altı çizilirken bazı anlar ve figürlerin üzeri derin ve kalın bir unutuş perdesiyle örtülüyor. Bazı tarihi anlar bu yüzden herkesin bildiği gerçekler haline gelirken, bazıları ulaşılmaz hale gelip marjinalleşiyor.Tarih yalnız tarihçileriİlgilendirmez!Tarihin tarihçinin bir ürünü mü olduğu ya da geçmişin gerçekten olmuş olduğu gibi ortaya dökülmesi mi olduğu sorusu bir süreden beri tartışılan bir konu olageldi meslekten tarihçiler arasında. Tarih eğer bir metinden ibaretse ve tarihçinin bir ürünüyse bu durumda tarihçinin kendisi bu metinin yazarı olarak geçmiş üzerinde bir hak iddia etmektedir. Pek çok hak iddiası gibi bu iddialar sonuna kadar politiktir ve sonuçları yalnız tarihçileri ilgilendirmez.Tarihçi kiminle duygudaş?Diğer yandan tarihçinin politik seçimlerini ortaya seren bu tutum klasik tarih anlayışının “tarafsızlık” vurgusunu yerle bir ederek, tarih mesleğinin tarihsel gerçek üzerindeki tartışılmaz egemenliğini sarsmakta, en azından hafifletmekte ve onu tarihsel gerçeklik üzerindeki iddialardan herhangi biri haline getirmek noktasında bir adım atmaktadır. Klasik tarih anlayışının “tarafsız bilimsel tarihsel gerçeklik” iddiası diğer pek çok alanda olduğu gibi bu alanda da müesses nizamın kaçınılmazlığına bir övgünün başka bir çeşidi olagelmiştir. Benjamin bu tehlikeye yöneltir bakışımızı; “Geleneğin hem kendi varlığı hem de onu devralanlar tehlikededir. Her ikisi de aynı tehdit altındadır: hâkim sınıfın aleti durumuna düşmek”.[i] Diğer yandan tarihselci tarihçinin kiminle duygudaş olduğu sorusunu ortaya atar Benjamin ve yanıtını acımasız bir kesinlikle verir, “galip gelenle”.BİZİM İnsanlarımızın Tarihi!Tarih yazmanın politik niteliğini öne çıkaran bakış açısıyla tarihçi tarih yazarken seçtiği konu ile öne çıkardığı tarihsel özne ile, eğer tarihsel bir özne tanımlıyorsa, bir politik seçim yapmaktadır. Böyle bir noktadan ivme alarak yola çıkmış tarihçi kendi politik tercihlerinin farkında olarak ezilenlerin sesini dinlemeye, onları görünür ve duyulur kılmaya çalışabilir ve geleneğin yitip gitmesinin önüne bir tarihsel bilgi seti çekebilir. Bu tarihçinin duygudaşlığı galip gelenle değildir şüphesiz: “tarihi kalp atışlarında hisseder, tarih bir sayfadaki kelimelerden ve sadece kralların, başbakanlarına icraatlarından ibaret değildir” onun için, “Tarih sıradan insanların ter, kan, gözyaşı ve zaferleridir, bizim insanlarımızın”.BİZİM İnsanlarımız Kimlerdir?Bizim insanlarımız, 1839’da Slevne’de bir fabrikada yeni getirilen makineyi kıran bozguncu, öfkeden körleşmiş kadınlardır, 1861’de Samako’da yeni makinelere sabotaj düzenleyen işçi kadınlardır, 1910’da Bursa’da greve giden 7 ile 70 yaş arasında günde 15-16 saat çalışan ipek işçisi kadınlardır. Tütün işçileri, hamallar, gündelikçiler, tramvay işçileri, mürettipler, devrimci öğretmenler, Oleyis’li garsonlar, devrimci madencilerdir.İnsanlarımızın “zanaatları ve gelenekleri ölüyor olabilir, Endüstrileşmeye karşı düşmanlıkları geri kalmış görünebilir, cemaatçi ve eşitlikçi idealleri fantezi, isyankar entrikaları çılgınca olabilir. Fakat onlar kendi dönemlerinin derin ve sürekli sosyal altüst oluş koşullarında yaşadılar, biz yaşamadık. Onların özlemleri kendi deneyimleri çerçevesinde ve eğer tarihsel olarak geçerliydi ve eğer tarihin kaybedeni oldularsa kendi hayatları süresince de kaybedenler olarak kınandılar ve kendi hayatlarında da kaybedenler olarak kaldılar”.[ii]Bizim olanı lütfettiler!Bizim insanlarımız dün, 1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı’nda egemenlerin silahları ile vuruldular ve panzerleriyle ezildiler, katledildiler. Üzerinden geçen yıllarda ne Maraş, Çorum katliamlarının, ne öldürülen sendikacıların, (mesela Kemal Türkler’in), ne aydınların ne gazetecilerin ne de komploların, saldırıların, arkasından gelen darbenin hesabı sorulabildi. Ruhen ve bedenen DARBEdilen, işkenceye maruz kalanların da hesabı, darbenin sonunda işlerinden olanların cefaları, kaçak ömürlerin yitirdikleri hâlâ defterimizde alacaklar hanesinde yazılı. Sorumluları, hayatlarını hiçbir şey olmamış gibi sürdürdü, çocuklarının başını okşadılar her sabah, terfi ettiler işlerinde «hizmetlerinden ötürü. Yeni «hizmetler»ürettiler. Yeni provokasyonlar gördük, yeni ömürler yitirdik. Şimdi alın size «bir bayram verdik» diyorlar. «Unutun!» diyorlar olanları «bir bayram kutlayın!». Teşekkürler(!). zaten bizim olanı lütfettiğiniz için! «Bakın» diyorlar sırıtarak «sizin için hesap soruyoruz», kendi iktidarlarını pekiştirmenin bir hamlesini yapmış olmanın keyfi içinde.O gün o meydanda!Yemiyoruz! Evet bizler o gün orada olacağız. Bir bayram, bir şenlik kutlamak için. Orada olacağız yalnız yitirdiklerimizin ömürlerini ve mücadelelerini anlamlı kılmak için değil, bizzat kendi ömürlerimizi de anlamlı kılmak için. Çünkü bu “yasaklı” alanda, bu anı tarihe bir not olarak düştükten sonra, onların mücadelesini verdikleri her şey için mücadele etmeğe daha bir kuvvetle sarılacağız, ömürlerimizi onların ömürlerine karıştıracağız.. Bizim insanlarımız, bugün ve hergün makinelerin başında ömür tüketmekte, toprakların, suların, havalarını, doğal kaynaklarını şirketlerin çıkarına terketmek durumunda olabilir. Bizim insanlarımız bugün adına “iş kazası” denilen bazen bu isim bile çok görülen sistemli bir katliamın kurbanlarıdır. Anayasal haklarını kullanmak için senelerce fabrika önlerinde direnirler. Ama Tekel işçisi olup, Desa işçisi olup, Novamed işçisi olup karşılarındakilere okkalı bir tokat da atarlar, atabilirler. Ve ezilenlerin siyasal iktidarı ancak bu tokata yeltendikleri anlarda gerçek bir siyasal alternatif olarak tartışılabilirdir, ve ezilenlerin en büyük şenliğinin nüveleri bu anlarda taşınır geleceğe. Ve ancak o hesabın sahipleri sorabilir bakiyeyi.Hatırlıyoruz!Talancı ve cinsiyetçi hâkim sınıflar karşısında tarihin kaybedenleri olarak hem geleceğimizi hem de geleneğimizi ekolojist ve feminist bir bakış açısıyla sahipleniyor ve bu yüzden bizi birbirimizden ayıran değil bizi birleştiren geçmişimize yüzümüzü dönüyoruz. Yüzümüzü döndüğümüz gelenek ve tarih bu topraklar üzerinde milliyetçi militarist ayrımcı olmayan bir hayatın mümkün olduğuna işaret ediyor. Bugünkü acil politik ihtiyaçlarımızı cevaplıyor. Hâkim sınıfların tehlikesi ve tehdidi altında Selanik Sosyalist Amele Heyet-i Müttehidesi Genel Sekreteri Avraam Benaroya’nın sözleri 101 yıl öncesinden imdadımıza yetişiyor ;”Öyle bir teşkilat kurmak istedik ki, insanlar kendi dil ve kültürlerini terk etmeden ona girebilsinler. Hatta daha iyisi, aynı bir ülkü uğrunda -sosyalizm ülküsü- çalışırken, her biri kendi kültürünü ve bireyliğini geliştirme olanağı bulabilsin”1 Mayıs’ın İstanbul’daki 100’üncü yılında, bizim insanlarımızın kanıtladığı ve uğruna mücadele ettiği ve uğruna öldüğü şeyi çok iyi hatırlıyoruz, anılarımızı Taksim Meydanı’nda tazeliyoruz: Bu topraklar üzerinde başka bir hayat mümkündür![i] Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, (İstanbul: Metis, 2001), s. 41.[ii] E.P. Thopmson, The Making of the English Working Class, (London: Penguin, 1991), s.12. (Türkçesi Birikim yayınlarından İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu adıyla 2002’de yayınlandı.
Emekçilerin öz-örgütlerinin, sosyal hareketlerin doğrudan belirlediği doğrudan ilişki içerisinde bulunduğu, ezilenlerden yana bir siyasetin varlık gösterememesi, siyasetin kendisini belirleyememesi yalnız ve doğrudan örneğin işçilerin fabrikalardaki çalışma koşullarının kötülüğü sonucunu doğurmuyor. Ödenmeyen ücretler, bitmeyen fazla mesailer, insan muamelesi görmeye hasret kalmak değil yalnız. Kendi toprağında işçileşmek, kendi ürettiğin sütün maliyeti dikkate alınmaksızın tekeller tarafından fiyatının düşürülmesi de değil yalnız. Özörgütlerin, ve ezilenlerin kendi belirledikleri siyasetin yokluğunun sonuçları sadece İstanbul›da Tuzla tersanelerinde ölüm, sellerde servis araçları içerisinde boğulma, Bursa›da yangın Bükköy›de maden göçüğü, tarım işçilerinin traktör kasalarındaki can pazarı gibi sınıfsal ayrıma dayalı sistemli bir katliam da değil sadece.Gözü aç doymak bİlmez para hIrsI herhangİ bİr sInIrI yok!Bahsedeceğimiz şey “kentsel dönüşüm” hani şu “yoksulları gecekondudan kurtarma” ve de “medeni konutlara yerleştirme” hevesi. Ne güzel ne insancıl bir amaç! Ama bütün bu “hümanizma” bu “hissiyat” için önce acıyacak birilerinin olması lazım değil mi? Ama Allaha şükür sermaye ve iktidar eliyle acınacak durumda olanların sayısı her geçen gün artmakta. Dolayısıyla iç rahatlığı ile “merhamet” gösterebilirler. Ama bu görünen yüz, öte yanda gerçek var. O yan, bu sistemde bu en naif acıma hislerine bile yer olmadığını açıkça gösteriyor.Yapı şirketlerinin “ajanları” bir yeri gözlerine kestiriyorlar. Sonra gidip sahibi kimmiş öğreniyorlar; kamumu, özel mi? Sonra gidip belediyeden imar durumunu öğreniyorlar. Eğer rant yüksekse girişiyorlar. Gereğinde imar planlarında “gerekli” düzenlemeler yapılıyor belediye meclislerinde. Bilin bakalım hangi şirketler palazlanıyor, tercih ediliyor ihalelerde. Evet yanılmadınız. İktidara yakın şirketler. Zaten bu şirketlerin gerek “politik” gerekse “tamamen duygusal ilişkileri” var iktidar belediyelerle yahut bizzat siyasi iktidarın kendisiyle.Rantsal dönüŞüm!Kentsel dönüşüm mü? O bu işleyişin devasa hali. Kentsel dönüşüm deyince rant katlanıyor fakat bu yoksulları “insana yakışır konutlarda yaşatma” maskesi en azından bazıları için inandırıcı oluyor. Hedef bölge bazen kentin hemen kenarında, bazen kentin tam göbeğinde ama illa da yoksulların yaşadığı bir semtimiz olmak durumunda. Neden? Çünkü yoksulların emekçilerin ezilenlerin cefası işyerlerinde ya da işsizlikte bitmemeli. Neden? Çünkü yoksul olmayan bir aileyi apar topar sokağa atamazsınız, atsanız da bunu meşrulaştıramazsınız. Neden? Çünkü “planlama” denilen şey objektif değil siyasi bir alandır ve yoksulların kendilerin bu alanda temsil edecek ne yeterince güçlü öz-örgütleri ne de siyasi örgütleri vardır.Ayazmalılar ayazda kalmaya mahkûm mu?Örneğin İstanbul’un dibinde Küçük çekmece’de/Ayazma’da önce yoksul mahalleliye mektup yollarsınız belediye başkanı olarak. Dersiniz ki hepinizi daha iyi konutlara yerleştireceğiz. Hak sahibi olmak için su, elektrik faturanızı getirin yeter. Yani anlayacağınız işin başında orada yaşamak yetiyormuş yeni “insani” konutlarda hak sahibi olmaya, uygun koşullarla ev sahibi olmaya, gibi bir hava oluşur. Ayazma’da kiracı olarak yaşayan 18 aile 2,5 sene evlerinin enkazı arasındaki barakalarda beklerler. Belediye kiradaki mağdurların bir kısmına kira yardımı yapar 1 sene, Aralık ayında keser bu yardımı. 22 Şubat’ta konutlar için kuraya çağrılırlar. 12 Nisan’da da bankaya sözleşmeye. Ama anlaşılır ki verilen sözlerin hiç biri tutulmayacak. 10 bin ile 15 bin lirayı bulan peşinatlar ve 350-450 TL lik taksitler istenir 2.5 yıldır barakalarda yaşamaktan başkaca çaresi olmayan 18 aileden. Daha önce Bezirganbahçe’deki konutlara yerleştirilenler olmuş, bu ailelerden peşinat istenmemiş ve de taksitleri daha düşük tutulmuştur. Ancak bu ailelerin seçilme kriteri nedir? Bunu ne bu 18 aile ne de onlarla birlikte bu mücadeleyi veren mimarlar, şehir plancıları, aktivistler biliyor. Bu kriter yalnız belediye ve hempalarının malumu. Şimdi bu aileler ve bu mücadelenin içindekiler soruyor: Eğer 18 ailenin kuraları ve bankadaki sözleşmeleri bir önceki projenin devamı ise Bezirganbahçe’deki konutlara yerleştirilenlerden niye farklı? Yok, eğer bu yeni proje ise hak sahipliğini neye göre belirledi belediye. TOKİ’de belediyede bu konutları oraya diken şirketler de projelerini çizenler de bu işin sorumluları. Dolayısıyla bu cevabı borçlular.Ayazma’dan Emek SİnemasI’na!Bu arada sorumluluk demişken, bu Ayazma köyünün bir “Ayazma Kentsel Tasarım Projesini” de MİM Yapı çizmiş. Tanıdık mı geldi? Peki Fatih Kesgün desem? Hani şu yüzünde müstehzi bir gülüşle panele katılan “zat-ı muhterem”. Hani şu Emek Sineması’nı “olduğu gibi” 9 kat (!) yukarı taşımaya namzet Süpermen!.. Hani şu son anda Emek Sineması’nın projesi “yüksek yerlerden” gelen talimatlarla ellerinde bulan Mim yapı! Anlaşılan o ki egemenler önce emekçiye sonra da “Emek”e girişmişler elbirliği ile. Belki de tıpkı onlar gibi “Emek”in mağdurlarının ve “Ayazma”nın mağdurlarının aynı safı tutmasında bir “hayır” var, elbirliği ile!
SORU: Sendikalı olarak (TES-İŞ) İstanbul Büyükşehir Belediyesine bağlı İGDAŞ’ta çalışmaktayız. İşlerin yoğunluğu bahanesiyle senelik izinler kullandırılmadığı için oldukça birikmiş izin günümüz mevcuttur. Emekli olanlara emeklilik işlemlerinde birikmiş izinlerin karşılığı nakdi olarak ödenmektedir. Bundan hareketle; İşçilerin birikmiş izinlerinin ederinin nakit olarak ödenmesi talebine, iş yeri hukukçuları tarafından uygun olamayacağı, kanuni olarak mümkün olmadığı şeklinde gerekçelerle olumsuzluk bildirilmiştir. Sorum şu; Zamanında kullanılmayan hak edilmiş izinlerin söz konusu biçimde maddi olarak ödenmesi mümkün müdür? Sendika bu konuda yapacağı ek bir protokol veya sözleşme maddesi ile bu sorunu çözebilir mi?Sorum hemen bütün İGDAŞ çalışanlarını ilgilendirmektedir. Konuya dair bilgileriniz veya bildiğiniz emsal teşkil edebilecek uygulamalar var ise paylaşıp konuya ilgili bilgi verirseniz işimize yarayacaktır. Kolaylıklar diler, teşekkür ederim.Bir Okuyucu/İstanbulYıllık ücretli izin hakkı 4857 sayılı İş Kanunu ve Yıllık Ücretli İzin Yönetmeliği ile düzenlenmiştir ve hemen belirtelim ki yıllık ücretli izinin kullanılması işverenin bir lütfü değildir: İş Kanuna göre yıllık iznin işçi tarafından kullanılması esastır ve yıllık ücretli izin hakkından vazgeçilemez. “İşyerinde işe başladığı günden itibaren, deneme süresi de içinde olmak üzere, en az bir yıl çalışmış olan işçilere yıllık ücretli izin verilir.”(madde 53) İşçilere verilecek yıllık ücretli izin süresi, hizmet süresi; a) Bir yıldan beş yıla kadar (beş yıl dahil) olanlara on dört günden, b) Beş yıldan fazla on beş yıldan az olanlara yirmi günden, c) On beş yıl (dahil) ve daha fazla olanlara yirmi altı günden az olamaz. Ancak on sekiz ve daha küçük yaştaki işçilerle elli ve daha yukarı yaştaki işçilere verilecek yıllık ücretli izin süresi yirmi günden az olamaz. Yıllık izin süreleri iş sözleşmeleri ve toplu iş sözleşmeleri ile artırılabilir.Yıllık izinlerin bölünmeden kullanılması esastır!Yani tüm yıl boyunca çalışmış bulunan işçi herhangi bir kesinti olmaksızın yıllık izni süresince dinlenme hakkına sahiptir. Bu kural iş kanununca açıkça hükme bağlanmıştır. “Yıllık ücretli izin işveren tarafından bölünemez.” Yukarıda saydığımız yıllık izin sürelerinin işveren tarafından sürekli olarak verilmesi zorunludur. Bunun istisnası, tarafların anlaşmasıdır. Öngörülen izin süreleri, tarafların anlaşması ile bir bölümü on günden aşağı olmamak üzere en çok üçe bölünebilir. İşveren tarafından yıl içinde verilmiş bulunan diğer ücretli ve ücretsiz izinler veya dinlenme ve hastalık izinleri yıllık izne mahsup edilemez. Yıllık ücretli izin günlerinin hesabında izin süresine rastlayan ulusal bayram, hafta tatili ve genel tatil günleri izin süresinden sayılmaz. Yıllık ücretli izinleri işyerinin kurulu bulunduğu yerden başka bir yerde geçirecek olanlara istemde bulunmaları ve bu hususu belgelemeleri koşulu ile gidiş ve dönüşlerinde yolda geçecek süreleri karşılamak üzere işveren toplam dört güne kadar ücretsiz izin vermek zorundadır. İşveren, işyerinde çalışan işçilerin yıllık ücretli izinlerini gösterir izin kayıt belgesi tutmak zorundadır.Yıllık izin Ücreti Peşin!İşveren, yıllık ücretli iznini kullanan her işçiye, yıllık izin dönemine ilişkin ücretini ilgili işçinin izine başlamasından önce peşin olarak ödemek veya avans olarak vermek zorundadır. Yıllık ücretli izin süresine rastlayan hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücretleri ayrıca ödenir. İş sözleşmesinin, herhangi bir nedenle sona ermesi halinde işçinin hak kazanıp da kullanmadığı yıllık izin sürelerine ait ücreti, sözleşmenin sona erdiği tarihteki ücreti üzerinden kendisine veya hak sahiplerine ödenir. Bu ücrete ilişkin zamanaşımı iş sözleşmesinin sona erdiği tarihten itibaren başlar. İşveren tarafından iş sözleşmesinin feshedilmesi halinde bildirim süresi, işçiye verilmesi zorunlu yeni iş arama izinleri yıllık ücretli izin süreleri ile iç içe giremez. Çalışan sayısının 100’den fazla olduğu işyerlerinde işveren veya işveren vekilini temsilen bir, işçileri temsilen iki kişi olmak üzere toplam üç kişiden oluşan izin kurulu kurulur. Kurula işveren temsilcisi başkanlık eder. Kurulun başkanı dışında kalan işçi üyeleri ve yedekleri işyerinde sizin durumunuzda işyeri sendika temsilcileri tarafından seçilir. Bu kurul izinlerin düzenlenmesi ve kullandırılmasından sorumludur. Ayrıca işveren, işyerinde çalışan işçilerin yıllık ücretli izinlerini gösterir izin kayıt belgesi tutmak zorundadır.Sizin de genel olarak fark edeceğiniz gibi tüm düzenlemelerde yıllık iznin kullanılması esastır. Dolayısıyla iznin kullanılmasının engellenmesi yasaya aykırıdır. Bu durumda sorulması gereken diğer bir soru işveren yıllık ücretli izin kayıtlarını nasıl tutmaktadır sorusudur. Yıllık izinleri kullanmadığınız halde kullandığınıza dair imza atmaya zorlanıyor musunuz?Bu ayıp ortadan kaldırılmalı!Diğer yandan yıllık izinlerin ücret olarak ödenmesi bu genel hükümlere göre ancak işçinin emekliliği ya da işten ayrılması ile mümkün görünmektedir. Muhtemelen işyerinizdeki hukukçular bu hükümden bahsetmektedirler. Ancak işyerinizde TES-İŞ Sendikası örgütlü. İş kanununun bu konuyu düzenleyen maddelerinde de “Yıllık izin süreleri iş sözleşmeleri ve toplu iş sözleşmeleri ile artırılabilir” hükmü yer almaktadır. Sendikalar toplu sözleşmelerle öncelikle üyelerinin yasal haklarının kullandırılması, ardından bu hakların yasalarda tanımlanan düzeyin üzerine çıkarılmasından sorumludurlar, temel işlevleri de budur. Dolayısıyla sendikanız öncelikle sizin yıllık izinlerinizi kullanmanızı sağlamak için hareket geçmelidir. Bu konuda sendikanız avukatları ile temasa geçmenizde fayda var. Daha önceden kazanılmış olan yıllık izin haklarının ücret olarak TES-İŞ ile İGDAŞ arasında yapılacak bir anlaşma ile bir kereliğine işçilere ödenmesinin önünde bir engel yoktur. Yine sendikanın TİS’e koyacağı ek bir madde ya da bir ek protokolle daha sonraki döneme dair yapılacak bir düzenleme yıllık iznin ya o yıl itibariyle işçiye kullandırılması ya da ücretinin o yıl içerisinde işçiye ödenmesini içermelidir. Zira yıllık izinler ya da ücretleri o yıl içerisine ait olarak görülmektedir. Tüm bunlardan daha da vahim olanı memleketimizin sendikal hareketine dair bu durumun yarattığı izlenimdir. Türk-İş Genel Başkanlığını yürütmekte olan Mustafa Kumlu’nun aynı anda genel başkanlığında bulunduğu TES-İŞ Sendikasının örgütlü olduğu İGDAŞ’da işçilerin en temel haklarından kabul edilen yıllık ücretli izin haklarının kullanılamaması en hafif tabirle ayıptır. Bu ayıbın ortadan kaldırılmasını bekliyoruz.
Sinema ödülleri sezonuna girmiş bulunmaktayız. Önce Oscarlar arkasından “Türk sinemasının Oscarları” olarak ifade edilen Yeşilçam ödülleri sahibini buldu. Ah pardon; “Turkcell Yeşilçam Ödülleri” demeliydim. Maalesef Türkiye’nin “büyük markaları” bir sanat ya da kültürel faaliyeti sürekli olarak destekliyor, büyütüyor ve geliştiriyor olmanın saygınlığını-belki uzun süreli olarak da yapmadıklarından bu faaliyetleri- bir türlü tatminkâr bulmuyorlar. Paralarının karşılığını istiyorlar mutlaka. Yani o isim o marka o faaliyetin başında bulunacak mutlaka başka türlü paraları boşa gitmiş olur(!)…bu paraları nerden kazandıklarını sormuyoruz bugün…peki…sosyal sorumluluk diye bize yutturdukları kırıntılara da saldırmıyoruz: tamam…yıllardır binlerce emekçinin üzerinden yükselen “Yeşilçam” adına el konuyor, ses etmiyoruz. Ama Turkcell de Yeşilçam ödüllerinin ana sponsoru olma ayrıcalığı ile yetinmiyor işte, illa markayı basacak: Turkcell Yeşilçam ödülleri, Akbank kısa film festivali, Ülker Kukla Festivali….liste uzuyor. (Bu arada televizyonda reklam giriyor: Bosch Genç Klasikçiler Festivali!)… Açgözlülüğün sınırı yok!..ama öyle vahim durumdayız ki kırıntılara şükrediyoruz: “hiç vermeyeni de var!”, “Neyse ki illa adlarını da koysalar bu festivalleri yapıyorlar!”. Bu festivallerin, ödüllerin emekçilerine lafımız yok: onların çalışma koşulları ayrı bir yazıyı hak edecek kadara vahim. Ama hazır aç gözlülük demişken başka bir noktaya dikkat çekelim.Yeşilçam ödül törenlerinde bazı ödül sahipleri ödüllerini almak üzere salona gelememişlerdi zira dizi setlerinde çalışmak durumundaydılar. Aslında bu durum “nezih” ödül töreni içerisinde bir an da olsa bu sektörün parıltılı dünyasının ardındaki Sine-Sen in deyimiyle “orman düzenine” işaret ediyor. Özellikle set çalışanlarının ölümlü iş kazaları ya da başrol oyuncularının feveranı ile gündeme gelen dizi ve sinema emekçilerin çalışma koşulları pek çok sektörün paylaştığı dertlerden mustarip.ÇOK ÇALIŞ, HIZLI ÇALIŞ, DURMA!Sine-Sen raporuna göre sinema setlerinde çalışanlarının yüzde 90’ı ise sosyal güvenlikten yoksun ve sigortasız çalışmakta. Kültür ve Turizm Bakanlığı bile “Destek Yardımı” verdiği projeler için Maliye Bakanlığı’ndan vergi borçları olmadığını belirten bir bildirimi yeterli görüyor. Çalışanların sigortalı olup olmadığını bakanlığı ilgilendirmiyor. Yani sektör çalışanları kayıt dışı. Sadece sinema değil akşamları koltuğumuza kurulup izlediğimiz dizilerin emekçileri de herhangi bir güvenceden yoksun. Herhangi bir kayıt olmadığından bu sektördeki iş kazalarının sayısını bilemiyoruz, ancak uzun çalışma saatleri göz önüne alındığında bu rakamın yüksek olduğundan bahsetmek olası. Uzun çalışma saatleri nerdeyse işin doğası haline gelmiş. Yine Sine-Sen’in Sinema TV sektörü 2009 Raporu’na göre haftalık çekilen dizilerde ortalama çalışma süresi 16-18 saat. İş kanunu ile fazla mesai dahil günlük olarak çalışma süresinin limitinin 11 saat olduğunu hatırlayalım. Çalışma saatlerinin uzunluğunun yanında bu çalışma işin normal ritmini koruyacak bir çalışma değil. Set çalışanları dizileri yetiştirmenin baskısı altında bu saatler içerisinde dinlenme aralarından yoksun da çalışıyorlar. Her hafta bir sinema filmi uzunluğunda 90 dakikayı bulan bir dizi çekmeye kalkınca her şey sarkıyor: oyunculuklar, senaryo, sosyal standartlar.DİZİDE DE “KAPI ORADA” MANTIĞI!Bu çalışmanın bu baskılar altında huzurlu bir iş ortamında gerçekleşmesi mümkün mü?. Hayır. Set çalışanları bir daha iş bulamamak kaygısı ile sessizce ifade etseler de kötü muamele çok yaygın. Oyunculara da dahil. Peki bu çalışmanın karşılığı nasıl ödeniyor ve bu sürecin sonucunda kim kazanıyor. Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi çalışanlar değil. Çalışanlar uzun çalışma saatlerinin sonunda değil fazla mesai almak, kendilerine söz verilen ücreti almak için bile canlarını dişlerine takmak zorunda kalıyorlar. 5-15 bölüm çalışmış bu haftaların ücretlerini alamamış, ücretlerini talep ettikleri için toplu olarak işten çıkarılmış çalışan sayısı hiç de az değil. Sine sen in oluşturduğu hukuk birimine iki ay içinde 20 dava başvurusu yapılmış. Mağdurların kimi mağdur edenlerin Allaha havale ediyorlar kimleri de kara listeye girme ihtimali ve “adım çıkar iş bulamam” korkusuyla bıçak kemiğe dayanmadıkça uzun ve meşakkatli yasal yollara başvuramıyor.KİM KAZANIYOR?Para dergisinin verdiği rakalara göre 45 dizinin ve 50.000 yanlış okumadınız elli bin çalışanın olduğu, 1 milyar TL lik bir ekonomi oluşturan, “faturasız verilen hizmetlerle birlikte bu hacmin iki katına çıktığını” sektörümüzde kim kazanıyor? Diziyi yaptıran TV kanalları!.hem de yalnız kendi ekranlarında yayınladıkları zaman kazandıkları reklam gelirleri ile değil sadece. Bir sözleşmeyle el koydukları telif hakları ile dizileri tekrar tekrar gösteriyor satıyor, arasına reklam alıyor ve bu haksız kazançtan kimseye, oyuncuları senaristler dahil kimseye beş kuruş da vermiyorlar.Evet buyurun bu akşamki diziyi iç huzur ile izleyin.Her zamanki sonuca gelelim. Hak verilmez alınır…bunun da tarih boyunca bir tek yolu olmuştur: Örgütlenmek!Atlayamayacağımız bir ödülOSCARLARLA “Türk Oscarları” arasına “Altın Bamya” girdi. Bu haftaki yazımızı sinema ve dizi sektöründe ortaya çıkan ürünün niteliğine nerdeyse hiç değinmeden tümüyle sektörün çalışma koşullarına ayırdık. Ama Altın Bamya sinema alanında içerikle fena halde ilgili: “Türkiye sinemasında, erkek egemen bakışın ağırlığına, kadınlara dair alanların daraltılmasına, kadınlara dair oluşan yanlış mitlerin, algıların, cinsiyetçi bakışın yeniden üretilip temsil edilmesine ve bu ayrımcılığın kanıksanır kılınmasına eleştiri, karşı duruş ve söz söyleme isteğiyle ortaya çıkan Altın Bamya Ödülleri” 21 Mart Pazar günü Ghetto’da yapılan Ödül Töreni ile sahiplerini buldu diye bitmesi gerekir bu cümlenin. Fakat Altın Bamya ödülü pek popüler bir ödül değil(!). Zira ödül almaya gelen pek az ödül sahibi oldu. Ama bu kez en nihayetinde oldu. Zaten ödülü verenler de seneye gösterecek aday bulamamak dileğiyle veriyorlar ödülü.Altın Bamya Akademisi senaryo adaylarından Bornova Bornova filminin yönetmeni İnan Temelkuran ve 2. Altın Bamya Senaryo Ödülü’nü “Daha önceki ödül törenlerine hep teşekkür konuşmaları hazırladıklarını, bu sefer nasıl özür dileyeceklerini düşünüp durduklarını” ifade ederek, Hülya Uğur Tanrıöver’in elinden alan Nefes filmi uygulayıcı yapımcısı Barış Kaya ve süpervizörü Güray Gürsel Akademinin gelecek yıllar ödül verecek aday bulamak umudunu güçlendirdi.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
SORU: Merhabalar, Ben İstanbul’da bir üniversitede taşeronda işçi olarak çalışıyorum. İşe başlayalı 4 yıl oldu. Ama her yıl taşeron değişiyor. 11 ayın sonunda biz bir taşerondan öbürüne geçiriliyoruz. Ama aynı işlerde çalışmaya devam ediyoruz. Tazminat falan da yok. Asgari ücretten çalışıyorum. Ama işimi kaybetmek de istemiyorum. Adımı vermesem de bu bizim haklarımız ne olacak bir cevap yazabilir misiniz?Genel olarak taşeron uygulamalarında sözleşmenin sona ermesinin ardından gerçekleşeceği varsayılan süreç bu taşeronun işçilerini başka bir işyerine taşımasıdır. Ancak bunun yerine sizin durumunuzda ve pek çok başka yerde gerçekleşen, ya da ortay çıkan tablo taşeron şirketin değişmesi ancak aynı çalışanların bu yeni şirketle çalışmaya devam etmesi olmaktadır. Bu durumda çalışanlar açısında bir süreklilik ortaya çıkmakta, alt işverenler yani taşeronlar için de bir devir ilişkisinden bahsetmek olası hale gelmektedir. İş Kanununun 6. maddesi de bu devir işleminde iş sözleşmelerinin hak ve borçları ile devrini açıkça belirtmiştir. ( MADDE 6 -İşyeri veya işyerinin bir bölümü hukukî bir işleme dayalı olarak başka birine devredildiğinde, devir tarihinde işyerinde veya bir bölümünde mevcut olan iş sözleşmeleri bütün hak ve borçları ile birlikte devralana geçer). Bu devirdeki sorun birinden diğerine geçtiğiniz taşeronların 11 aylık sözleşmelerle sizi kıdem tazminatından mahrum bırakmaya yönelik girişimleridir. Her 11 ayda sözleşme yenileyerek 1 yılı doldurarak kıdem tazminatına hak kazanmanızın önünde bir engel oluşturulmaya çalışılmaktadır. Dolayısı ile devirde de bu hak mevzu bahis olmayacaktır. Ancak burada Yargıtay kararları devreye girerek bu hak kaybına işaret etmekte ve bu durumda üst işverenin sorumluluğuna vurgu yapar.Bu durumda, aynı işi yapmayı sürdürdüğünüz müddetçe yıllık izin ve kıdem tazminatı gibi temel haklarınızın sorumluluğu asıl işverene aittir ki sizin durumunuzda bu üniversite olmaktadır. Bugüne dek yıllık izin kullanmamış durumda iseniz, ücretli yıllık izin hakkınız saklıdır. Ancak bu izni talep ettiğinizde pek çok işyerinde adet olduğu üzere maalesef üniversitede de muhtemelen işten çıkarma tehdidi ile karşı karşıya kalabilirsiniz. Bir ikinci yol bu hakkın yıllık izin parası olarak alınması olabilir.Herhangi bir şekilde işten çıkarılmanız-iş akdinizin feshi durumunda-bu feshin niteliğine göre kıdem tazminatınızı üniversiteden talep edebilirsiniz.Üniversitelerde iş hukuku ve sosyal politika dersleri var!Bu meselinin diğer bir yanı kendi bünyelerinde hukuk, çalışma ekonomisi, sosyal politika ilgili bölümler barındıran üniversitelerin kendi bünyelerindeki çalışma ilişkilerinin bu bölümlere kötü örnekler oluşturacak biçimlerde düzenlenmiş olmasıdır.Diğer bir gariplik de kendilerini hem yerel hem uluslararası kamuoyunda “prestijleri” ile var eden üniversitelerin en temel insan hakları olarak kabul görmüş ve uluslararası sözleşmelerle de garanti altına alınmış hakların çiğnenmesi konusunda yalnız sessiz kalmayıp aynı zamanda bu ihlallere ortaklık etmeleridir. Uluslararası kamuoyunda araştırma ve yayınları ile adını duyurması beklenen üniversitelerin bu alana emek haklarının ihlali ile çıkması herhalde kendileri için de ciddi bir prestij kaybı olur. Yalnız kendi çıkarları açısından bile son derece riskli bir durum ile karşı karşıyalar.GÖRÜNÜR OLMAK!Diğer yandan üniversitedeki araştırma görevlilerin 50/d uygulaması ile doktora tezlerini bitirdikleri anda işsiz kalmaları gibi uygulamalar üniversitelerdeki temizlik ve yemek hizmetlerinin özelleştirilmesi taşeronlara devredilmesi, çalışanların iş güvencesinin yok edilmesi anlamına gelmekte ve bu politikaların lokal değil genel politik tercihler olduğunu yüzümüze vurmaktadır. Bu sebeple yaşadığınız sorun yalnız sizin değil, üniversitedeki araştırma görevlisinden, profesörüne, yemekhane işçisinden öğrencisine herkesin sorunudur. Üniversitelerde neyse ki ve hala sadece işçilere kapıyı gösterecek girişimciler yok, kendi öz örgütlerinde mücadele eden insanlar da var. Eğer üniversitenizde Eğitim-Sen ya da çalışanlar arasında örgütlü başka bir sendika varsa kapısını çalın ve sorununuzu anlatın. Ken Loach’un Ekmek ve Güller filminin bir yerinde bir temizlik işçisi “bu üniformalar bizi görünmez mi yapıyor” diye soruyordu. Her zaman söylediğimiz ve daima söyleyeceğimiz gibi hakları ile insan olmanın, kale alınmanın, görünür olmanın tek yolu örgütlenmektir.TEKEL işçileri ilk raundu kazandıTEKEL işçileri çadırlarını topluyorlar. Şimdi ve bu kez bir an durup düşünecek kadar bir muhasebe yapacak kadar zamanımız var. Memleketin farklı yerlerinden işçiler farklı şekillerde yüzümüze çarpıyorlar hayatın gerçeklerini, acımasızca. Aynı anda çözümü getirip önümüze koyuyorlar. Kimi zaman rakamlar oluyor önümüzde duran; tersanelerde her gün iş cinayetine kurban gidenlerin sayıları, zaten yasak olan çalışma şartlarında çalışmış sonra bir kez daha yasaklanmış bir işin işçileri kot kumlama işçilerinin ölümleri daha da vahimi beklenen 10.000 leri bulan ölüm sayıları, Davutpaşa’da bir patlamada can verenler, son aylarda Dursunbey’de, Bükköy’de yitirdiklerimiz, Pameks servisinde, selde boğulan kadınlar ve göremediklerimiz, sessizce hayat sayfasından silinenler. Bilanço sınıfına göre ayrıştıran bir toplu katliama işaret ediyor ve paralı sağlıkla katledilenleri saymıyoruz bile. Sonra hayatlarını ellerine almaya kalkanlar var, günlerini aylarını hatta yıllarını fabrika önlerinde anayasal örgütlenme özgürlüklerini kullanmak için direnerek geçirenler. Yörsan işçileri, Emine Arslan ve diğerleri. Sonra tekel işçileri Ankara sokaklarına geldiler. Şimdi çadırlarını söküp gitseler de bıraktıkları izler derin sadece Ankara sokaklarında değil şüphesiz. Hala gözü onların üzerinde eli işte olan çok arkadaşları var bitmeyen mesailerde. Bunu da dost düşman herkes biliyor zaten. O yüzden şimdi muhasebe vakti: TEKEL işçileri ilk raundu kazandı, ama maçı almalılar, ama nasıl?
SORU: İşten çıkarılma durumunda sağlık hizmetlerinden yararlanmak mümkün mü? Haydar Türker / İstanbulBu sorunun 17 Şubattaki cevabı şöyle idi: 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na göre “60 ıncı maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında genel sağlık sigortalısı sayılanlar, zorunlu sigortalıklarının sona erdiği tarihten itibaren on gün süreyle genel sağlık sigortasından yararlanırlar. Bu kişilerin sigortalılık niteliğini yitirdikleri tarihten geriye doğru bir yıl içinde 90 günlük zorunlu sigortalılıkları varsa, sigortalılık niteliğini yitirdikleri tarihten itibaren 90 gün süreyle zorunlu sigortalılıklarından sonraki genel sağlık sigortalılıklarından dolayı prim borcu olup olmadığına bakılmaksızın bakmakla yükümlü olduğu kişiler dahil sağlık hizmetlerinden yararlandırılırlar.”eğer işten çıkarıldığınız anda geriye doğru bir yıl içerisinde 30 günlük sigorta primi ödenmişse herhangi başka bir şart aranmaksızın 10 gün daha sigortalı ve bakmakla yükümlü olduğu kişiler sağlık hizmetlerinden ücret ödemeksizin yararlanırlar. Eğer geriye doğru bir yıl içerisinde 30 gün değil de 90 gün prim ödenmişse 10 güne ek olarak 90 gün daha sağlık hizmetlerinden yararlanmak mümkündür. Yani geriye doğru bir yıl içerisinde 90 gün prim ödemesi mevcutsa işten ayrılınsa da 90(hatta 90+10=100) gün süreyle sağlık hizmetleri SGK’dan alınmaya devam edilebilir” di.18 Şubatta Sessiz bir genelge ile hak gaspı!Geçen hafta Perşembe günü, tam da buna dair soruyu burada cevapladığımız gün, yukarıda anlattığımız uygulama SGK “yetkilileri” tarafından değiştirildi. SGK yetkililerinin TBMM tarafından çıkarılmış ve hükümleri aslında son derece açık olan bir kanunu bu nebze “serbest” yorumlama yetkisini kendilerinde nasıl buldukları ayrı bir tartışma konusu. SGK yetkilileri “sigortalılık niteliğini yitirdikleri tarihten geriye doğru bir yıl içinde 90 günlük zorunlu sigortalılıkları varsa, sigortalılık niteliğini yitirdikleri tarihten itibaren 90 gün süreyle zorunlu sigortalılıklarından sonraki genel sağlık sigortalılıklarından dolayı prim borcu olup olmadığına bakılmaksızın bakmakla yükümlü olduğu kişiler dahil sağlık hizmetlerinden yararlandırılırlar” hükmünün 17 Şubat günü “bugüne dek (yani 17 aydır) yanlış yorumlandığı” kanaatine varmışlar. Ve bu kanaatin sonucunda bu kişilerin sigortalılıklarını yitirdikleri, işsiz kaldıkları andan itibaren(kendileri ve bakmakla yükümlü oldukları kişiler de dahil olmak üzere)ancak 10 gün süresince sağlık hizmetlerinden yararlanabileceğini iddia etmeye başladılar. İddia etmekle de yetinmediler bunu bir genelge ile uygulamaya soktular.Hem SSGSS ile hem “budama” zihniyeti ile hak gaspı!Eski uygulamada 506 sayılı sosyal sigortalar kanuna göre, SSK’lı olanlar sigortalılıkları sona erdiği andan itibaren 6 daha sağlık hizmetlerinden ücretsiz olarak yararlanmaya devam ediyorlardı. Bağ-kur’lularda ise bu süre 3 aydı. Zaten 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu daha önceki uygulamadan bir geriye gidişi öngörmüş ve uygulamaya da sokmuştu. Ancak bu yeni genelge kanunun nasıl dönüşeceğinin ip uçlarını da veriyor. Eğer SGK ve GSS kanununda herhangi olumlu yan varsa-ki aslında bu meselede yok- anlaşılan o ki bu olumlu yan uygulamada budanacak. (Bu “budama” zihniyeti yalnız bu konuda değil örneğin çırak ve stajyerlerin sağlık hakları konusunda da, “doğum borçlanması”nda da iş başında idi.)Peki yeni yasayla şimdi ne olacak?Peki işten ayrılanlar sağlık hizmetlerinden yararlanabilmek için şimdi ne yapacak?Aslında burada bir mağduriyetten bahsetmek olası. Bu durumda sigortalılığı sona ermiş bulunanların sağlık hizmetlerinden yararlanabilmek için kendilerini genel sağlık sigortasına tescil ettirmek zorundalar. Ancak genel sağlık sigortası kapsamına girebilmek için gelir tespiti yaptırmak gerekiyor. Gelir tespiti ise kanuna göre “Harcamaları, taşınır ve taşınmazları ile bunlardan doğan hakları da dikkate alınarak, Kurumca belirlenecek test yöntemleri ve veriler kullanılarak tespit ediliyor.” Bu tespit neticesinde “ aile içindeki geliri kişi başına düşen aylık tutarı asgari ücretin üçte birinden az olan vatandaşlar” primleri devlet tarafında ödenerek Genel Sağlık sigortası kapsamına alınıyor. Ancak burada “harcamaları” ifadesi epey esnek bir ifade. Örneğin çalışırken 900 Ytl kira ödediğiniz bir evde yaşıyorken, bu “harcamanın” asgari ücretin 1/3 ünden fazla olduğu öne sürülebilir. Yani bir yandan zaten işsizlikten dolayı kiranızı ödeme güçlüğü yaşarken diğer yandan bu “harcama”nızdan dolayı sağlık hizmetlerinden mahrum kalabilirsiniz.Gelir testi için ikamet edilen yerin sosyal güvenlik il müdürlüklerine başvurulacak, bu müdürlükler de topu valilikler ve kaymakamlıklara atacak. Zaten işsiz ve mağdur durumdaki kadın ya da adam ve ailesi bu gereksizliği ortada olan bürokratik işlemler içerisinde daha da mağdur olacak.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
Sizin sorduğunuz sorunun bir ayrıntısı önemli bir noktaya işaret ediyor: sizin de uluslar arası markaların tedarik zincirinin en sonunda yer almanız.. Bu markalar ya kendi bürolarını kurmaktalar ya da bir ajansla çalışmaktadırlar. Siparişleri öncelikle kendi “standartlar”ına uyan tedarik zincirinin en üstündeki fabrikalara dağılmaktadır.Ancak bu markaların bazıları kendi ülkelerindeki tüketici örgütleri ve sendikaların mücadelesi sonucu mal ürettirdikleri yerlerde en azından asgari ücret,insani sağlık güvenlik koşulları, sigortalı çalışma, örgütlenme özgürlüğü, bağlayıcı iş ilişkileri sağlayacaklarına dair uluslararası anlaşmaların altına imza atmış ve belirli denetim kurumları ile ilişki içerisine girmişlerdir.Ayrıca ILO 177 sayılı sözleşmesi ve ve 184 sayılı tavsiye kararı da ev eksenli çalışma ilişkisini düzenlemektedir. Eğer hangi markaya üretim yaptığınızı netleştirebilirseniz bu markaların Türkiye’deki bürolarının yada merkezlerinin “sosyal sorumluluk” departmanlarına başvurulabilir. Uzun vadeli olarak sorunlarınızın çözümü için tavsiyemiz ev eksenli kadınların oluşturduğu herhangi bir özörgüt(dernek, kooperatif, sendika) ile temasa geçmeniz ya da aynı durumda olan arkadaşlarınızla ortak hareket etmenizdir.Kıyafet dikiyorum ama parasını alamıyorum!SORU: 2 yıldır evde boncuk dantel işi ara sıra nikah şekeri yapıyorum. Genelde aylık gelirim 100-150 lira civarında oluyor boncuk işi yapınca. Genelde aracılardan iş alıyorum. Ya fiyatlar çok düşük oluyor bazen de paramı alamıyorum. Son yaptığım kadın bluzlarının birini geçen gün vitrinde gördüm. Benim bir ayda kazandığım paraya satılıyordu ama ben onu yapınca parasına alamadım. Simdi tam markasını veremeyeceğim ama malları aldığımız aracı ihracat yapan bir fabrika ile çalışıyor. Bu konuda yapacak bir şey yok mu? Ayşegül Derlenici / KocaeliYANIT: Ev eksenli çalışanları üç grupta incelemek mümkündür: kendi hesabına çalışanlar, sipariş üzerine çalışanlar ve bağımlı çalışanlar. Kendi hesabına çalışanlar, Sipariş üzerine çalışanlar ve Üçüncü tür olarak evde çalışma ise bir aracıdan, taşerondan, veya işverenden iş alma: İş verenin istediği zamanda ve nitelikte üretilir; ölçülebilir parametrelerle ücretlendirilir: parça başı, metre başı vs. ancak ev eksenli çalışmanın “iş” çalışanların işçi olarak tanımlanmasının önünde bazı engeller vardır. örneğin işçi bu üç çalışma biçimini aynı anda gerçekleştirebiliyor. Bu çalışma biçiminin ve kadın emeğinin görünmezliğinden bahsetmek mümkündür. bu biçimde çalışan işçilerin çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktadır(nerdeyse %90) ve kadınların çalışması toplumsal olarak gerçek bir iş olarak değil “ev bütçesine destek” ve /ya “ucuz ve niteliksiz işgücü” olarak algılanmaktadır.Ev eksenli çalışanlar kanunlarda işçi midir, sigortalı olmalı mıdırlar?İş Kanunu’nda iş sözleşmesinin kurulabilmesi için ‘bağımlı iş görme’ ve ‘ücret’ şartları dışında işverenin gösterdiği yerde çalışmış olma koşulu mevcut değildir. Bu durumda belirli bir ücret karşılığında başkası için ve ona bağımlı olarak mal veya hizmet üreten ev eksenli çalışanlar, ‘iş sözleşmesi’ kurduklarından ‘işçi’ statüsünde sayılacaklar, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kapsamında ‘sigortalı’ olmak durumundadırlar.Ancak gerçek durum tümüyle farklıdır: ev eksenli çalışanlar bugün Türkiye’de ne Sosyal Sigorta ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ne de İş Kanunu kapsamında değerlendirilmektedir. Ev eksenli çalışma genellikle kayıt dışıdır, asgari ücret gibi, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirleri gibi herhangi bir kriterin uygulanması söz konusu değildir, bir anlaşmazlık durumda işçinin hak iddia edilebilmesinin önünde ciddi engeller vardır.BİZE YAZINÇalışma yaşamınızdakitüm soru ve sorunlarınızıekmegimikazanirken@gmail.com
Emeklerinden başka satacak bir şeyleri olmayanlar, yarattıklarının üzerinde söz sahibi olamayanların her gün daha az görünür oldukları bir dönem içerisinde olduğumuz. Bizim insanlarımızın hikâyeleri ancak ölümleri ile girebiliyor gündeme, ancak ölüm değerli kılıyor yoksul hayatlarımızı. O da eğer bu sesi duyan ve duyurmak için uzun ve acılı bir yüzleşmeyi göze alabilen birileri de varsa. Çünkü bu yüzleşme, «yırtmak»tan vazgeçip kaderini emekçilerin, yoksulların kaderine bağlamak demek: yani görülmeye bile tahammül edilemeyenlerin yanında durmak aslında kendi safında saf tutmak. Her gün hayatın her alanında uzmanlıklarını yahut uzmanlarını kullanan «egemenler» her türlü araçla hayatlarımıza el koymaya devam edecekler belli ki, belli ki bu böyle sürecek, ta ki “onlar” “bir şafak vakti karanlığın kenarından.. .ağır ellerini toprağa basıp doğrulana” dek.Zincirleme sözleşmede kıdem tazminatı ne olur?TÜİK’e göre enflasyon Aralık ayında bir önceki aya göre yüzde 0,53 arttı. Bu rakamlara göre kamu emekçilerine 1,4 TL enflasyon farkı verilecekSORU: Yaklaşık iki yıldır aynı fabrikada işçi olarak çalışmaktayım. Ancak ilk işe girdiğimde 11 ay sözleşmeli olarak çalıştım sonra yeniden bir sözleşme daha yapıldı. Yine 11 aylık bir sözleşmeyle işe devam ediyorum. Şimdi aynı yerde çalışıyorum yani. Bir işten çıkarma olursa kıdem tazminatı alabilir miyim? Aysel Akyel Kırklareli Genel kural olarak kıdeminiz bir yıldan azsa kıdem tazminatına hak kazanamazsınız. Yine genel kural olarak 11 aylık belirli süreli bir iş sözleşmesi yapmış olduğunuz için ve yine bu sözleşme gereği iş akdiniz 11 ay sonunda sona ereceği için herhangi bir ihbar ya da kıdem tazminatı söz konusu olmazdı. Ancak sizin durumunuz başka bir açıklamayı gerekli kılıyor: Öncelikle, anlaşıldığı kadarıyla siz doğası itibariyle geçici olmayan bir işte çalışmaktasınız ve 11 aylık sözleşmenizin bitmesinin hemen ardından tekrar aynı işi yapmak üzere tekrar 11 aylık bir sözleşme daha imzalamışsınız. Bu durumda zincirleme olarak ardı ardına yapılan iş sözleşmesi söz konusudur ve Yargıtay kararına göre bu durum “hakkın kötüye kullanılması”dır. Bu durumda sizin işverenle yapmış olduğunuz “belirli süreli iş sözleşmesi” belirsiz süreli iş sözleşmesine dönüşmektedir.Yine genel bir bilgi olarak yinelersek sizin de imzalamış bulunduğunuz “belirli süreli işi sözleşmesi” “esaslı bir neden olmadıkça” üst üste yapılamaz. Yine sizinki gibi yapıldığı durumlarda iş sözleşmesi baştan itibaren belirsiz süreli sayılır. Kısaca işe başladığınız andan itibaren orada çalışmaya devam ettiğiniz sürece her geçen tam yıl için 30 günlük ücretiniz tutarında kıdem tazminatı ödenir. Bir yıldan artan zamanlar için de aynı oran üzerinden ödeme yapılmak durumundadır. deki polis kamu emekçisi maaşında 2,22 lira, 1’in 4’ündeki uzman doktor maaşında 2,54 lira, 12’nin 3’ündeki lise mn de 1,40 lira artacak. Enflasyon farkıyla 1’in 4’ündeki öğretmen maaşında 1,94.SORU: Kıdem tazminatına hak kazanmanın koşulları nelerdir? Ercan Ürkek / İzmirYANIT: Kıdem tazminatına hak kazanmak için öncelikle işçi olmanız gerekir ki bu durumda siz bu niteliği taşımaktasınız. Kıdem tazminatına hak kazanmanın bir diğer koşulu sözleşmenizin kanunda öngörülen şekilde sona ermesidir. Mesela iş akdi işveren tarafından sonra erdirilebilir. Eğer işveren “sağlık sebepleri” ile haklı olarak derhal işe son veriyorsa kıdem tazminatı ödemek zorundadır. İşçi “haklı sebeplerle” (Zorlayıcı sebepler, sağlık sebepleri ahlak ve İyi niyet kurallarına Uymayan Haller) derhal işi bıraktığında yine kıdem tazminatına hak kazanır. İş sözleşmesi işveren tarafından “zorlayıcı sebeplerle”(İşçinin bir haftadan fazla süre ile işyerine devamını ve işini yapmasını engelleyen sebepler) sona erdirilmesi işle işçi kıdem tazminatına hak kazanır.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınızı ekmegimikazanirken@gmail.com
